Varşova’da iki kavga bir rica

Haberin Devamı

80’li yılların başında dünya kamuoyu iki ülke arasında zaman zaman benzerlik kuruyordu. Türkiye’de askeri müdahale olmuş, çok partili rejime ara verilmişti, o sıralarda Polonya’da tek parti yönetimi olmasına rağmen Komünist Parti işçi ve aydın muhalefeti karşısında çaresiz kalmış, asker yönetime el koymuştu. Polonya’da yönetimin başına General Jaruzelski geçmişti.
Ancak dünyadaki demokratik gelişmelerin de baskısıyla Türkiye’de aksak da olsa yine demokrasiye dönüş süreci başlıyordu. Sovyetler Birliği’ndeki yeni süreç ise Polonya üzerindeki baskıları yoğunlaştırmıştı.
1987’de Varşova’da “Doğu Batı Yumuşamasına Basının Katkıları” konulu bir toplantı düzenlendi, Batı ve Doğu Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden gazeteciler davet edildi. Bu toplantıya Türkiye’den biz katıldık.
Varşova’ya giden uçakta Batı Almanya’dan yaşlı gazeteci ile tanıştım, o da aynı toplantıya gidiyordu, eski gazeteciydi, çok neşeli ve esprili bir kişiydi.


ZEHİR ZEMBEREK BİR KONUŞMA

Toplantı, ertesi gün 40 kadar gazetecinin katılımıyla küçük bir salonda başladı. Önce aynı basmakalıp “barışın erdemi” nutukları çekildi. Toplantı böyle sıkıcı bir minvalde ilerlerken Kıbrıs Rum kesiminden gelen gazetecilerden biri söz aldı ve Türkiye hakkında zehir zemberek bir konuşma yaptı.
O zaman biz de söz istedik, buraya böyle konuşmaların yapılmayacağı bir ortamı hazırlamak için geldiğimizi söyledik.
Sonra ara verildi; az önce konuşan oldukça kilolu Rum gazeteci elinde kahvesiyle yanıma geldi. Özür diliyordu, ama böyle bir konuşma yapmasa ülkesinde tepki görürdü, biz alınmamalıydık! Memur gazeteci zihniyetinin bir örneği de orada karşıma çıkmıştı.
Toplantı devam ederken Doğu Alman heyetinin başındaki, sakalıyla Lenin’i andıran gazeteci sık sık söz alıyor ve aynı basmakalıp lafları tekrar edip duruyordu. Bu yaşlı Doğu Alman ülkesinin tek televizyonunda her akşam haberler sonrasında “komünist yorum” yapan gazeteciydi.
Bu Doğu Almanyalı bir ara hızını alamadı ve “Batı Alman faşizmi” gibi şeyler söyledi. O zaman da uçakta tanıştığımız yaşlı Batı Alman gazeteci söz aldı ve şöyle dedi: “Bu sözler önemli değil, çünkü biz onunla eski dostuz, İkinci Dünya Savaşı’nda o teğmendi ben Doğu Almanya’nın en ünlü gazetecisi kıpkırmızı oldu, daha sonra da hiç söz almadı...
O günkü Polonya’yı anlatan bir yazı yazabilmek için çeşitli kişilerle görüşürken Komünist Parti’nin bir yetkilisinden de randevu istedim. Merkez komitesinin dış ilişkilerden sorumlu üyesine gittim. Biz konuşurken yanımızda birisi sürekli not alıyordu. Komite üyesi de basmakalıp laflar ediyor, sorularıma cevap alamıyordum. Sonunda teşekkür ettim, gitmeye hazırlanırken ve kâtip de dışarı çıkmışken komünist parti yetkilisi beni durdurdu, konuştuklarımızı yazıp yazmayacağımı sordu. Gerçi söyledikleri önemsizdi ama kendisine “Tabii ki yazacağım” dedim. Adam gülümsedi ve “Bir ricam var” dedi, “Yazarsanız benim adımı kullanmayın, çünkü ben her yaz eşim ve çocuklarımla arabayla Antalya’ya giderim ve bir ay orada tatil yaparım, adım gazetede çıkarsa sorun olabilir.”
Bu insani ricayı tabii ki yerine getirdim, adını hiç anmadım, umarım daha birçok keyifli Antalya tatili yapmıştır.

DİĞER YENİ YAZILAR