Kış da yudumlanır mı?” diyeceksiniz.Yudumlanır… Hem de nasıl… Her sevdiğiniz mevsim, her sevdiğiniz mekân, her sevdiğiniz insan gibi, kışı da yudum yudum içinize alabilirsiniz... Sabahın altısı bir saat. Aslında gece yarısı üçten beri uyanığım.Uyanığız, sevdiceğimle beraber. Açtık perdeleri, Kalamitsas Koyu’nu odamızın içine aldık, temaşadayız. Araladık balkon kapısını, hafif ürpertiyle okşayan kış soğuğunu da davet ettik odaya. Gecenin sessizliğini dinledik. Issız kumsaldan aşıp koya vuran, suyun üzerinde titreşerek yayılan ışıklarla göz aşinalığımız tazelendi. Bir saat sonra ağarmaya başlayacak gün ve o çoksevdiğimiz kıyıya aydınlık inecek, Kasım bulutlarının arasından. Kumsalın hüzünlü yalnızlığı çıkacak ortaya. Ama o kadar huzurlu ki koy, aynen ormanla deniz arasında tepenin kucağına nazikçe, tabiatı yormadan, üzmeden yerleştirilmiş evler gibi, kış hüznü üzmüyor insanı burada. Sadece “iyi ki yine gelebildim, iyi ki kışını da yudumlayabiliyorum buranın” dedirtiyor. Hâtta “Keşke, şu anda tüm dünya bu kadar huzurlu olabilse” diye mırıldanıyorum. Sonra düşünüyorum; insanoğlu neden en çok peşinde olduğu şeyden; huzurdan âdeta kaçıp duruyor diye. Belki de huzuru, sahip olduğu şeylerin verdiği güvenceyle bulacağını sanmaktan, belki başkalarının huzursuzluğu, mutsuzluğu, ezilmişliği üzerinden gelmesine aldırmadan huzur duyabilme egoistliğinden, belki sosyal bir yaratık olmanın fizikî ve maddi getirimlerini ruhsal ihtiyaçlarının üzerinde görmesinden… Kahkaha sirayet eder ama gözyaşı da öyleO veya bu şekilde, insanoğlu, huzuru bir türlü tüm insanlık için gerekli görme inceliğine ulaşamıyor. Tanıyalım, tanımayalım, ister çok yakınımızda, ister çok uzağımızda olsun, ülkemizin, dünyamızın bir başka coğrafyasında huzuru kaçmış birileri var ise, bizim huzurumuz da tehdit altındadır. Evet, kahkaha, mutluluk sirayetedicidir ama gözyaşı, mutsuzluk da öyledir. Hem de diğerlerinden daha hızlı yol alır. Çünkü agresiftir mutsuzluk. Yoksunluk ve kıskançlık içerir.Bir martı geçiyor balkonumuzun önünden… Gagasında bir soluk çığlık… Dün sabaha karşı tanıştığım martı mı acaba, bilemedim.Hepsi birbirine benziyor.Hepsinde aynı gaga, hepsinde aynı çığlık. Hepsinin bende bıraktığı duygu da aynı. Hep, bir ada tablosu çizer martılar hep biradada yaşıyorum duygusu uyandırır bende. Sahile inen kayaların üzerinde eski bir deniz feneri getirir aklıma. Nedendir bilmem ama hep de yazın güneşini, sıcağını geride bırakmış bir zaman dilimini yaşatır martı çığlığı bana. İşte, şimdi yine aynen bu duygularla karşılamaktayım, ağaran günü. Mendireğin taşları ile kumsal arasında uçuşan martılarla beraber izliyoruz tan vaktinin muhteşem varışını.“Bu kadar bağırmasalar, canları yanar gibi” diyorum, “Biraz huzur bulsalar.” Aslında biliyorum, martılar sadece bir sembol bu dileğimi dile getiren. Dünya huzur bulsa, tüm insanlık huzur bulsa, şu an benim hissettiğimce. Huzurla, güzel uykulardan uyansalar insanların hepsi, günle ilgili güzel umutlarla açsalar gözlerini her sabah. Huzurla yaşayıp günü, akşamı, sonra yine huzurlu rüyalara yola çıksalar geceleri. Huzuru çok bulmasalar insanlar, ne kendileri, ne de başkaları için. Elzem hissetseler huzurun varlığını... Işıklar söndü. Kıyıda, kış ıslağında sarı kumsal, kumları okşayan maviliğin ince beyaz köpükleri, Kasım sonunun bulutlarına “Günaydın” diyor.Bir sabahı daha karşıladık beraber. Yazımı bırakıyor, yanıbaşımdaki huzura dönüyorum.“Günaydın” diyor huzurum.“Günaydın” diyorum sevdiceğime. Bir kış öpüşüyle başlıyoruz günümüze… Yaz güneşi kadar sıcak…
Endişeli günlerden geçiyoruz... Çok kişinin olumsuzluk içinde, çok kişinin karamsar olduğu günler. Özel sebeplerimiz ve gayretlerimiz olmasa tebessüm edecek şey bulmak neredeyse imkânsızlaştı. Kimi yöneticilerimizin tuluat oyuncularına taş çıkartacak yetenekleri ortaya döküldükçe halkımız da seyirci koltuğunda kendine düşeni yapmakta. Ülke sathı bir kocaman tiyatro sahnesi oldu gitti. Süratle dünyanın diğer coğrafyalarına yayılan bir tuluat tiyatrosu...Durum böyleyken, İstanbul Şehir Tiyatroları’mızın 100’üncü yılını kutladık geçenlerde. 17 Kasım akşamı CRR’de, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın evsahipliğinde, Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni Erhan Yazıcıoğlu ve tiyatro emekçisi sanatçılarımızın büyük bir özenle hazırladığı 100’üncü Yılın Şarkıları gecesi harikaydı! Binbir bahaneyle ve kılıf takılarak budanmakta olan sanat kollarımızdan biri tiyatro. Muhsin Ertuğrul’un davetiyenin üzerinde basılı “Her tek katlı tiyatro on katlı üniversitedir” sözü, aslında, fiziki anlamda katların sayısından ziyade, tiyatronun öğreticilik konusunda derinliğini vurgulayan bir cümle. Okullarımızda felsefe, kompozisyon gibi insana ve hayata anlam katacak derslerin kaldırıldığını göz önünde bulundurursak, bu söz gittikçe daha büyük önem kazanacak gibi.Tiyatro aydınlığın er meydanıdır Darülbedai’den bu yana Türk Tiyatrosunun geçirdiği evreleri; emekleme, büyüme, yayılma ve daha hakkınca coşamadan yeniden zorluklarla kapanına sıkıştırılma süreci olarak sıralarsak, tiyatro karanlıktan aydınlığa çıkmış bir milletin aydınlıklarda kalmak için vereceği mücadelenin er alanlarından biri bana göre.Tiyatro her türlü oynanabilir. Tarih boyunca, amfitiyatrolarda, saraylarda, meydanlarda, panayır köşelerinde, oyuncuların varlığında vâr olan her türlü sahnede oynanmış tiyatro. Kimi zaman halkın isyanının, kimi zaman tarihin, mitolojinin, kimi zaman umutların mesajlarını aktarmış hem halka, hem yöneticilere. Sanatın; düşünen, karşılaştıran, yorumlayan ve aynı zamanda muhalif tarafını sözcükler ve beden diliyle taşıyan bir enstrümanıdır tiyatro. Onun için ‘komedi’ unsurunun içinde dahi hicivle aktarılan bir ironi taşıması çok olağandır. Ama kimseyi de zorlamaz tiyatro. İsteyen sadece hicivi görür, isteyen dramı.İKİ ŞİKAYETİM VARBir ülkenin tiyatrosunun 100’üncü yılını kutlamak önemlidir, hem de çok önemli. Sanatçıysanız, sanata sevdalıysanız, böyle şanlı bir kutlamanın davetiyesinde kibarlıkla belirtilmiş “Koyu renk giyilmesi rica olunur” sözüne saygı duymalısınız. Diğer taraftan İstanbul Büyükşehir Belediyesi temsil ettiği partinin kendi doğrusunda kendisine bağlı kurumlarda içki ikramını yasaklamış olabilir ama böylesine bir kutlamada bence bir ayrıcalık yapılabilmeliydi. Sonuçta her gelenin boğazından zorla içki akıtılsın demiyorum. Ama kokteyl saatinde şıra, boza, limonata içmek istemeyenler için de “Şerefe!” diyebilecekleri bir anlayış olgunluğunu gösterebilmeli böyle önemli bir kurum.
Bir yazar olarak imza günleri bana her zaman büyük heyecan verir. Ülkenin dört bir ucunda, bazen daha önce hiç gitmediğim, bazen de böyle bir vesile olmasa belki de hayat boyu hiç gitmeye fırsat bulamayacağım bölgelerde okurlarımla kucaklaşmak büyük bir mutluluk kaynağıdır hep. Bu buluşmalar sadece güzel bir karşılaşmanın keyfiyle sınırlı kalmaz.Aynı zamanda okurlarıma teşekkürlerimi ve sevgimi belirtmeye fırsat bulabildiğim sıcacık yürek kucaklaşmalarını yaşatır bana. Şayet bir okur, bir kitap alacağı gün, onlarca, yüzlercesinin içinden benim yazdığımı seçmiş, para ödemiş, sonra vakit ayırıp okumuş, okumakla kalmamış, öykümü, kahramanlarımı ve beni yüreğine yerleştirmiş, sonra da yine zaman ayırıp kalkıp gelmiş, imzamı almak, benimle iki cümle konuşmak için kuyruğa girmiş ise, benim orada, onun coğrafyasında bulunmam,yaptıklarının karşılığında sunabileceğim tek teşekkür. Kitap Fuarları ise bu buluşmaları farklı yazarlar, farklı okurlar birlikteliğinde yaşatan organizasyonlar olması açısından bir şehrin, bir beldenin önemli kültür organizasyonları. Bir yazarı, o güne dek hiç bir eserini okumamış, tanımamış okurla da buluşturabilmesi bakımından ayrıca sürprizlerle doludur kitap fuarları. Okurlarım “mutluluğun fotoğrafı”dırBu sürpriz potansiyel okurlar, yazarın fanatik okurlarından çok farklıdır. Daha once kitaplarınızı hatmetmiş ve bir yenisinde neler bulacağının heyecanı ile gelmiş okurlara benzemez tavırları, bedendilleri. Dudaklarımda tatlı bir tebessüm yayılır bu okurlarla karşılaştığım zaman. Önce uzaktan bakarlar. Sonra kitaplarımdan birini ellerine alır, sayfalarını çevirirler. Eğer hoşlarına gittiyse göz gezdirdikleri, bir defa daha bakarlar, bu kez inceden inceye süzerek. “Gerçekten, bunu sen mi yazdın?” gibilerinden. Sadece gülümseyip bakarım. Satın alsınlar, okurum olsulnar diye zorlayıcı hiç bir tavır sergilemem. Onların bana yapacağı sürprizi beklerim. Seçtikleri kitabı uzatıp da “İmzalar mısınız?” dedikleri anda hediyemi almışımdır. Böylesine kazandığım nice okurum bir sonraki kitap fuarında muhakkak gelir ve bu defa aynen ondan önce romanlarımla tanışmış diğer okurlar gibi, daha kuyruktayken bana el sallamaya, gülümseyerek öpücükler göndermeye başlarlar. İşte böyle bir anda “Neden yazıyorsun?” deseler, cevabım bu duyguların sahiplerini göstermek olur. Çünkü karşımda hareket halinde “mutluluğun fotoğrafı”.Kitap fuarları toplumun aynasıdırKitap fuarları aynı zamanda, açıldıkları şehrin halkının o dönem içindeki sosyal duygu, tavır yansımaları olması açısından bana kısacık bir zaman diliminde bir uzun hikâye anlatır. Yarı boş fuar salonları, isteksiz, bir şey almadan dolaşanlar, aklı kalarak alamayacağı kitapları karıştırıp duranlar, okuma kültürü almamış ama sırf öğretmenleri getirdi diye itiş-kakış dolaşan çocuklar, kitaplara dokunmayıp da, masaların arkasında bekleyen yazarları seyirlik temaşa konusu gibi fotoğraflayarak gezenler bir fuarın kendisinden ziyade, bulunduğu coğrafyanın genel olarak umutsuzluğunu, ümitsizliğini, sıkıntılarını dile getirir. Bu görüntünün yaşandığı fuar alanlarında bir bakarsınız, enerjik, hayat dolu, harçlığını çıkartan üniversiteli gençlerin yerini memur, öğretim görevlisi, ek işin ekmek kavgasında olan olgun yaşta geçici çalışanlar almıştır. Sonra bir başka kitap fuarına girersiniz. Daha kapıda sıra başlar. Yazar masaları önünde uzayan kuyrukların arasından ilerlerken, ellerinde kitap dolu torbalarla yürüyenleri, yazarları şahsen tanımak için büyüklerin arasından kendilerine yer bulmaya çalışan çocukları, standlarda keyifle koşuşturup, okura kitap yetiştiren, torbalayan genç elemanları mutlulukla izlersiniz. Bunlar, küçük ama pozitif işaretlerdir. Her şartta kitabı sevenler, yazarları bekleyenlerle bir aradasınız demektir.
‘BEKLEYİŞ’İ, beklemeyi, özlemeyi en iyi kim anlatabilir? Tabii ki, hayatında özleyerek beklemeler olan biri... Hele o biri yüreğiyle ruhunu tiyatroyla yoğurmuş bir oyuncu ise, o sahnede ‘bekleyiş’i yaşarken siz de seyrederken beklemelere, özlemelere dalarsınız. İşte öyle bir ‘bekleyiş’ gecesiydi 4 Kasım; sevgili dostum, arkadaşım, kardeşim Filiz Kutlar’ın ‘Bekleyiş’ini izlediğimiz gece. Zeynep Avcı’nın, Marguarite Duras’dan esinlenerek yazdığı tek kişilik oyun Maya sahnesini Filiz Kutlar’ın oyun gücüyle doldururken, insanoğlunun savaş sebebiyle bitmeyen hasret ve acılarını derinden hissedebildim, iliklerime kadar ürperdim. Filiz’in oyunu beni sahnede anlattıklarının ötesine taşıdı. Kelimeler, duygular yaşayan tablolara dönüştüler gözümün önünde. Kadınların kocalarını, sevdiklerini hasretle, umutla beklemeleri yeni bir olgu değil. Hâlâ daha kadınlar sevdiceklerini geçiriyorlar uzaklara bir yerlere, dönüp dönmeyeceği belli olmayan uzaklara... Onun için ‘Bekleyiş’ sahneden aldı, daha çok uzaklara, bütün uzaklardaki acılara götürdü beni.BİR KADIN VE SAVAŞA UĞURLADIĞI AŞKIBöylesine beklemelerde, gidenin geri gelip gelmeyeceği belirsizliğinin dışında bir bilinmez daha vâr oluyor ki; o da uzaklarda, savaşında olan erkeğin onca yaşadığından veya yaşayamadıklarından sonra nasıl bir insana dönüşeceği. Ölmek, cephede olanın zamanda belki de en kestirme, en kolay yolculuğu. Yaşanan ölüm korkusu, parçalanan bedenler, kan, esaret, işkence ise kurtulma şansı olanların ruhlarını yoran, hâtta öldüren, geçmişleriyle gelecekleri arasındaki köprüyü kaybettiren savaş halleri. İşte, ‘Bekleyiş’ bu köprünün iki ucundaki iki insanı, bir kadını ve savaşa uğurladığı aşkını, geride kalan kadının dünyasından anlatan bir oyun. Savaşa gideni bekleyen de, en az cephede olan kadar acı çekiyor. Günün, geleceğin bilinmezliği içinde bekleyiş azaba, yaşam şekline ve bekleyen için cepheye gitmeden yaşanan bir esarete dönüşüyor. Bu arada bekleyen kadının kendisine yâr olmasını bekleyen bir de ikinci erkek var ki; bu da savaşta yalnız kalan kadının içine düşebileceği kaotik duygu sarmalını vurguluyor. Sevgili Filiz, tek başına, hem kadının, hem de onun iki erkeğinin portresini o kadar güzel çiziyor ki; toplama kampındaki kocası Pier’i de, sevgilisi Daniel’i de âdeta sahnede görmüş gibi oldum. Oyunda ikisi hiç görünmeyen üç karaktere ruh veren kadının adı ise yok. Bu da bana böylesine acı çeken ve çekmekte olan kadınların aslında hiç bir millete, hiç bir dine ve ırka ait olmaması, dünyanın her devrinde ve her coğrafyasında tüm kadınların dramı olmuş veya yaşanıyor olması açısından çok farklı bir anlam hissettirdi. Zaten oyundaki şu sözler benim duygularımı perçinliyor: “Hiç kimseyi, hiç bir halkı, hiç bir ırkı suçlamadı... İnsanlığı suçladı.”FAZIL SAY’IN MUHTEŞEM MÜZİĞİ‘Bekleyiş’ Zeynep Avcı’nın kaleminde anlamını en derin şekliyle bulurken, Filiz’in güçlü oyunculuğuyla birlikte kendisini Fazıl Say’ın notalarına teslim etmiş. Sevgili Fazıl’ın ‘Mezopotamya’ 2 numaralı Senfonisinden ‘Ölüm Kültürü Üzerine’ oyunun anlattığı savaş kültürünü notalarla ikinci bir lisana, müzik lisanına tercümesi olmuş âdeta. Fazıl’dan ‘Melodram ve Güneş’, ‘Haydn’ın piyano sonatı, ‘Evrenin Genişlemesi’, ‘Franz List’in piyano sonatı, ‘Jüpiter’de Fırtına ve Dünya’, ‘Benzeri Gezegen’ bestelerini bir de ‘Kara Toprak’la besleyince, oyunun hikâyesi Maya Sahnesi’nden taşıyor ve evrene yayılıyor gibi hissettim. Kendi başına yoğun bir duygu seli olan bestelerin, duygu yoğun bir oyunculuk anlatımıyla nasıl mükemmel eşleştiğini gördüm. Gözyaşlarımı tutamadım izlerken Salt, yaşanıp bitmiş ve hikâyeleştirilmiş bir acıyı izler gibi seyredemedim. Biz orada oturmuş, Filiz’i izlerken, ülkemin, ülkelerin her hangi bir yerinde sevdiklerini geri dönüp dönemeyeceklerini bilemeyecekleri yollara göndermiş veya gönderecek nice kadını düşündüm. Oyundaki kadının anlatılmış hasretini ve acıyla katmerlenen yorgunluğunu yaşamaya gebe nice kadının varlığını bilmek beni çaresizlikle ağlattı.
Bu kaçıncı örneğidir ki; Atatürk’ün armağanı olan özel günlerin kutlamaları bir faciaya kurban oluyor... kurban ediliyor. Elbette bir maden göçüğü; göçük altında kalanların bir kaçı veya tamamının büyük bir ihtimâlle emek şehidi olacağını tahmin edebildiğimiz Türkiye şartlarında, yas sebebi. Maalesef, “Bu ölüm güzel ölüm”, “Ölüm bu işin fıtratında var.” gibi kalpsiz sözleri şiir okur rahatlığında söyleyenler oldukça, neredeyse harç taşımacılığından, betebe ustalığından inşaatçılığa yükselen “müteahhit”lere ocakların taşeronluğu verildikçe ve kontrol edilmedikçe böylesine daha nice acıyı ve yasını yaşamaya devam edeceğiz. Çünkü bu vicdansızlara “Dur!” diyen yok. Kontrolsüz, plansız kazmaya ve işçilerimizi ölüme göndermeye devam ediyorlar. İnşaatlarda da işçi ölümleri süre gidiyor. Bazen asansör, bazen kalas. Aymazlığın kurbanı olmaya devam ediyor emekçiler. “Açılım” diye gelinen zaman diliminde, şehit fidanlarımızın mezarlarını açmaya devam ediyoruz. Onları katledenlerin hempaları Habur sınır kapımızdan kutlamalarla, konvoylar halinde ellerini, kollarını sallayarak topraklarımıza giriyorlar. “Dur!” diyen yok, “Nereye gidiyorsun? Neyi kutluyorsun?”, “Burası Türkiye Cumhuriyeti toprakları!” diyen yok. Bayrağımız yakılıyor, Atatürk büstleri parçalanıyor. Bu kahpelere “Dur! diyen yok. Kendi açlarımızı unutup korumaya aldığımız Suriyeli mülteciler İstanbul’un göbeğinde sokakları, caddeleri haraca kesiyor. Onlara da “Dur!” “Mülteciliğini bil! Benim vatandaşımı rahatsız edemezsin” diyen yok. Çünkü kiminin bayrağımıza, kiminin Atatürk’e, kiminin bu vatana düşmanlığı var. “Türk”üm demek; ırkçılık, “Vatan, millet, toprak” demek; faşistlik, Atatürkçülük de putperestlik diye ilân edilirse olacağı budur. Bu toprakları vatan yapan, kanıyla bayrağın rengini veren şehitlerimize, gazilerimize, isteseydi kendisini hem padişah, hem halife ilân edebilecekken bu milleti fikri hür, vicdanı hür bireyler olmaya ve lâik-demokratik cumhuriyete lâyık gören Atatürk’e düşmanlık yaparak kazanılan hainler elbet daha çok bayrak yakacak, büst yıkacaklar. Ama hainlerin sahipleri ve maşaları şunu bilmeli ki; ne Atatürkümüz, ne de bayrağımızın kendilerini ispata ihtiyacı yok. Yerlerde sürüklenen, parçalanan da aslında onlar değil. Hainleri izleyip ses çıkarmayan, kendileri yapmak isteyip de cesaret edemediklerini yapanlar var diye içten içe çizgi film kahramanı ‘Sevimli’ gibi kıs kıs gülenler bilmiyorlar ki, esas itibarını kaybeden kendileri ve o çok önemsedikleri güç artık onlardan değil, dost edinmeye çalıştıkları düşmandan yanadır. Hainlerin arsız emelleri için döktükleri bunca gül yapraklı yol er-geç kendlerine çıkacaktır. 29 Ekim bu sebeplerden kutlaması gittikçe önem kazanan şanlı günlerimizden biri. Bağımsız, hür, lâik, demokratik kimliğimizin bize armağan edildiği gün... Tebâ değil, birey olduğumuzun bize anlatıldığı gün... Madenlere, inşaat çukurlarına, PKK’ya şehit verdiğimiz insanlarımızın haklarının da içinde yer aldığı bir idare şeklinin manifestosu. 29 Ekim’i marşlarla, şarkılarla kutlamak karnaval kutlaması yapmak anlamına gelmez. Kimliğimizin gücünü kutlamaktır 29 Ekim’i kutlamak. Onun için de hakkıyla kutlanmalıdır. Nice aydınlık 29 Ekimleri var sesimizle, var gücümüzle, huzurlu, umutlu yüreklerle kutlamak dileğiyle...
O bir tarihti... Çok güzel, çok renkli bir tarih... İçinde acıyı, tatlıyı, hüzünleri, kederleri, hayâl kırıklıklarını ve bir büyük aşkı barındıran bir tarihti... Lemanuçka’mızdı o... O benim canım anneciğimdi. Kurt Seyit’le Murka’nın kızıydı o... Babasının gözbebeği, Poluş’uydu. Saltanatlı bir hayata doğmuş, sonra çöküşleri de yaşamıştı. Daha orta okulda iken yaptığı yağlıboya tablo ile Türkiye birincisi seçilmiş ve eseri Almanya’ya gönderilmişti. Ama, tablosu jüriye çıkmadan 2. Dünya Harbi patlamış ve yarışma iptâl edilmişti. Resmini geri alamadığına yanardı hep. 1940’ların Ankara’sında lisesinin iftihar talebesi, uzun atlama şampiyonu idi. Ama, komşularının tecrübeli, kadın avcısı, yakışıklı, şık oğlunun iltifatlarını, ısrarlı mektuplarını atlayamamış ve ilk hayâl kırıklığına yelken açmıştı. Hİç şİkayet etmeden, BOYNUNU BÜKMEDEN YAŞADIBir harp geliniydi Lemanuçka. 2. Dünya Harbi’nin yokluğu, yoksunluğu içinde doğurmuştu ağabeyciğimi. Kocasının dağıttığı mavi boncuklardan hüzün kolyesi derlemiş, yüreğine taş basıp dayanmaya çalışmış ama gururu daha fazlasına elvermemişti. Ama, aynen babasından gördüğü gibi; hiç şikâyet etmeden, boynunu bükmeden, kimseye müdanaa etmeden, hayatına devam etmeyi başarmıştı. Sonra ona gerçek sevgiyi, aşkı, şefkâti veren erkeği, babamı tanımıştı. Ben onların ilk meyvesiydim. Beraber o kadar güzeldiler ki; en zor zamanlarımızı bile hep en güzel zamanlar gibi hatırlarım. Çünkü içinde aşk vardı hep. BAZEN ÇOCUKLARIMDAN DAHA ÇOK ÇOCUK OLURUMBenim içimde hep büyümeyen bir çocuk vardır. Hâtta bazen çocuklarımdan daha çok çocuk olurum. Ama, anneciğimi uğurlarken şunu hissediyorum ki; insanı esas büyüten anne ve babasının ölümü. Şimdi içimdeki çocuk biraz daha büyüyor sanki. Çünkü, sanki babacığımdan sonra ağabeyciğimi, şimdi de anneciğimi uğurlamak çocukluğumdan bir şeyleri götürüyor beraber... Ve çocukluğumdan boşalan yeri biraz daha büyümek duygusu alıyor. Diğer taraftan da öyle güzel, öyle keyifli anılar sıra sıra kopup geliyor ki, tekrar tekrar çocukluğuma dönüyorum. Aklıma, akşamları, annemle beraber, iki dirhem bir çekirdek hazırlanıp babamı kapıda karşılayışımız geliyor. Daha o sabah ayrılmamıza rağmen, günlerdir görüşmemişiz gibi hasretle sarılışımız geliyor gözlerimiz önüne. Annemin özenle hazırladığı akşam sofrasında sohbet dolu, sevgi dolu yemeklerimiz geliyor görüntülere. Radyoda Şecaettin Tanyelli, tangolar söylemekte. Babam yemeğini bırakıp annemi dansa kaldırıyor. Ben hayran hayran onları seyrediyorum... Babam buralardan gideli epeyi olmuştu. Şimdi anneciğimle buluştular. Nasıl bir müziktir onları buluşturacak olan bilemiyorum. Ama Pitagor’n dediği; “Müzik cennetteki seslerin yeryüzünde yansımasıdır.” sözü doğruysa, ki ben buna çok inanıyorum, onlar yine sevginin müziği ile sarılacaklar. Ben ise, şimdi biraz daha büyümüş, biraz da onların özlemiyle biraz daha çocuk, bende bıraktıkları melodileri dinlemekteyim... Hepsi güzel, hepsi birbirinden güzel... Güle güle Lemanuçka... Güle güle anneciğim... Babamı öp benim için....
Melânkolik, romantik ve duygusal bir dişilikle renklenen hazan mevsiminin bende yarattığı duygularla olsa gerek, içlerindeki hüznü umutla, ümitleri de tedavisiz bir hüzünle besleyen kitaplar seçip okumaktayım şu aralar. Tanıdığım Nâzım Hikmet“Gelsene dedi bana/Kalsana dedi bana/Gülsene dedi bana/Ölsene dedi bana/Geldim/Kaldım/Güldüm/Öldüm/ Artık özgürdü.” Bu dizeler, 3 Haziran 1963 sabahı kapıya bırakılan gazeteleri almak için evinin giriş katına inip kapıyı açarken oracığa yığılan Nâzım Hikmet’in. “Mavi gözlü dev”in son aşkı, son eşi Vera, o sabah birkaç saat sonra uyandığında büyük şairin soğumuş bedenini ve cebinde bu notu bulur.Orhan Karaveli’nin Doğan Kitap’tan çıkmış “Tanıdığım Nâzım Hikmet” kitabı; kapağında şairin; “... Öldüğüme yanmam da, buralarda gömerler, ona yanarım...” sözleriyle bezeli. İçeriği sıcacık, samimi ve çok özel başbaşa sohbetlerin verdiği ince, narin, kırılgan ve bir o kadar da cesur bir hayatın izlerini taşıyor.Nâzım’ın “Hayatımın eseri” dediği ‘Kurtuluş Savaşı Destanı’nın aslında 66 bin dizeden oluştuğunu, büyük şairin hapishanedeyken yazmaya başladığı ve parça parça, Ali Naci Karacan, Peride Celâl gibi güvendiği isimlere postaladığı 46 bin dizenin yok olduğunu okumak içimi bir kez daha buruktu. “Güya korkup yakmışlar. Kopyaları da yoktu. Yazık, çok yazık değil mi?” diyor Nâzım. Hem de ne yazık. Ona hayran olan Ata’nın düşüncelerine rağmen, Nâzım’ı tüketmek isteyenlerin verdiği mücadeleyi okumak, bugüne dek sorup durduğum nice sorunun cevabını verdi bu kitapta. Ona hayanlığım bir kez daha büyüdü. Anlatılan en güzel destan ‘Kurtuluş Savaşı’ destanı çoğaldı yüreğimde ve Atatürk’e hayranlığım sarmalandı bir kez daha Nâzım’ın ona olan sevgisiyle...Yasak Alan/Uzağın KokusuTrabzonlu şair-yazar Mehmet Kuvvet’in ‘Nezih-er’ Yayınları’ndan çıkmış olan ‘Yasak Alan’ kitabının önsözünün de Nâzım Hikmet’in sözleriyle ba∫lamış olması güzel bir tesadüftü benim için. “Kimsesizliğin çokluğunda ‘ışkın’ı, Karadeniz’in bayırında lâhana gofisini, insan silüetini tanıdım. Hortumlar tarla sulamak, pipetler deney yapmak için değilmiş memleketimde. Şimdi mahpus öyküleri yazacağım. Suçum yok, dışarıdayım. Kaldırın demir parmaklıkları, içeri kaçacağım!” diyor. Mehmet Kuvvet. Sonra bir başka sayfada “Seni elime verdiler, bir adım geri durdular. Her hâlde okumuş(tur)lar! Cenazemde yoktular.” ironisi ile sesleniyor. “Yaktıklarım, yazdıklarımı geçmeden dönersin değil mi?” diye soruyor bir bilinmez sevdiceğe. “Vasati kaç kısa çöp yılı ki ömrümüz?” sorusu ise bana Nâzım’ın kendi şiirleri için söylediği “bir yıl yağan yağmur kadar” tanımlamasını hatırlattı okurken.‘ Uzağın Kokusu’ kitabında ise “Eski, ahşap bir evi olmalı insanın, düşlerinde bile olsa. Göl kenarında, yeşillikler içinde kaybolan...” diye başlıyor Mehmet Kuvvet ve bir çoğumuzun bir gün kaçabilmeyi hayâl ettiği, kimimizin ise kaçıp bağrına gömülmeyi başardığı bir duygu düşünü anlatarak başlıyor.Günlerin Kıyısından Trabzon Yazıları Attila A∫ut, “ağır ol, sıranı bekle!” dediği düzyazıya kendini bağışlatmak üzere yayınlamış ‘Günlerin KıyısındanTrabzon Yazıları’ kitabını. (Kıyı Yayınları) Elli yılı aşkın süredir gazetelerde, dergilerde yayınlanmış yazılarının ufak bir bölümünü okurla buluşturuyor. Çoğu artık aramızda olmayan ‘güzel insanlar’ın hikâyelerini belleklerde tutmak, toplumsal tarihimizin değerlerini yaşatmak misyonunu üstlenen kitabını “tarihe alçakgönüllü bir not düşümü” olarak değerlendiriyor Attila Aşut. “Benim Fadimelerim” yazısında; “Günümüz koşullarında “kadın” olgusu artık tümüyle cinsellik boyutuyla algılanıyor. Fadime’nin kimliği de kaçınılmaz olarak şimdi bu “yeni anlayış”a göre yorumlanıyor...” derken, yeni tüketim çağının gereklerine uygun bir “postmodern Fadime” imgesine karşı; “Benim “Fadime”lerim insandır; yoldaştır, yavukludur, eştir, anadır. Yaşamın anlamı, sevginin kaynağı, sofranın bereketi, dirlik ve düzenin direğidir onlar.” diyerek olması gerektiği gibi taçlandırıyor Fadimelerini. Türkiye’nin, Karadeniz’in, özellikle Trabzon’un dönem renkleri ve sancılarıyla sanat siyaset-medya- edebiyat-insan- toprak emek ekmek ilişkileriyle harmanlanan kitabıyla Attila A∫ut, sıra dışı fotoğraflarla günleri kıyı kıyı, kıyıları gün gün gezdiriyor.Avrasya’nın Kilidi KARADENİZAynı coğrafyadan okumakta olduğum bir diğer kitap da Ahmet Şefik Mollamehmetoğlu’nun ‘DAMA’ yayınlarından yayınlanmış olan ‘Avrasya’nın Kilidi Karadeniz’i. Arganotlarla üçbin yıl önce başlayan altın post sevdasının yerini alan petrol ve Karadeniz’in altındaki yepyeni enerji kaynaklarının bölge üzerinde uyandırdığı iştahla yaşanan politikaları anlatıyor. Son yıllardaki bilimsel araştırmalara dayanarak, uygarlığın yeşerip dağıldığı en önemli coğrafyalardan biri olan Karadeniz Havzasının, ayrıca geçiş yolu olması ve geleceğin enerji kaynakları açısından zenginliği dolayısıyla neden ve nasıl bilinçle sahiplenilmesi gereğini ortaya koyan kitapta yazar; gelecekte Avrasya’nın bir işbirliği alanı mı, yoksa her alanda bir güç savaşımının arenası mı olacağını da şöyle cevaplıyor: “Bu sorunun yanıtı; Karadeniz kilidini açacak anahtarın kimde olduğuna bağlıdır. Anahtar Karadenizlilerde olursa, dünya için büyük bir şans var demektir ama anahtar yanlış ellere geçerse, bundan herkes çok büyük yara alacaktır.”İşte bir Hazan mevisiminden, hazan kokan kitaplarımdan size ipuçları. Denizlerimizin, kıyılarımızın, dağlarımızın, ovalarımızın ve aydınlık günlerimizin anahtarlarına sahip çıkabilmemiz umuduyla, keyifle okumanızı dilerim.
Sarayların prensesleriMasallar! Ah masallar! Nasıl da anlatırlar prenses olmayı, nasıl anlatırlar beyaz atlı prensleri? Kaç küçük kızın hayâllerini, kaç genç kızın rüyalarını süsler, bir gün gerçekten bir prenses olabilmek, şansı neredeyse yok gibi olsa da. Hele son yarım asırda, Avrupa hanedanlarına gelin giden asil olmayan halk kızları kim bilir daha nicesini ümitlendirmiştir. Büyüleyici masalların ardından Hollywood filmleri, pembe romanlar, kraliyet ailesine gelin olmayı yaşam piramidinin tepesindeki o muhteşem sanal dünyayla taçlandırır hep. Ama aslında böyle midir? Prenslerle, krallarla evlenen kızların hepsi, hep sunulduğu gibi, yakışıklı, sıhhatli, sportmen, cesur, romantik, âdil ve eşine âşık bir adamın eşi mi olmuştur? Bir kez prenses veya kraliçe olduktan sonra her istediğini yaptırmış, midir bu kadınlar? Hükümran bir erkeğin eşi olduğu için hep saygı görmüşler midir? Tebâları tarafından sevilmişler midir? Muhteşem tuvaletler, pahalı, eşsiz mücevherlerle süslenip, balolarda arzı endam ettikleri rüya gibi bir hayat yaşamışlar mıdır gerçekten?Joséphine de BeauharnaisNapoleon Bonaparte’nin eşiydi. Martinik adasında fakir bir Fransız çiftçinin kızıydı. Şayet biraz derinliğine Avrupa saraylarında bu titrleri kazanmış kadınların hayatlarına bakarsak, bu ve bu gibi sorulara vereceğimiz cevap “Evet” den ziyade “Hayır.”oluyor. Evet, genellikle çoğu dünyaya baştan bir kral ve kraliçenin çocuğu olarak ayrıcalıklarla geliyor. Ama bu ayrıcalık aynı zamanda, henüz üç, beş yaşlarındayken bir başka ülkenin kralı veya prensine sözlenmeleri ayrıcalığını! da getiriyor. Hâtta çoğu zaman o yaşlarda o komşu ülkenin topraklarına gönderiliyor ve nikahları kıyıldıktan sonra, evleneceği erkeğin veya onun kral babasının bir nevî rehinesi olarak kendisine yabancı topraklarda, tanımadığı bir kültürün ve yaşamın içinde, tanımadığı insanlarla büyüyor. Böylece prensesin ileride baba ülkesinden ziyade kocasının ülkesine bağlılığı kontrol altına alınıyor. Anne ve babasının bir daha prenses üzerinde hiç bir sahipliği ve koruması da kalmıyor.Hürrem Haseki SultanLehistan Krallığı’nın sınırları içindeki Rutenya (Ukrayna)‘da 1504 yılında doğdu. Kanuni Sultan Süleyman’ın nikahlı eşi.Prenses reşit kabûl edilip kocası prensin veya kralın yatağını paylaştığı gün ise gerçekten yakışıklı ve romantik bir erkekle buluşmuş olması çok nadiren rastlanan bir gerçek. Burada kralın karısını sevip sevmediğinden bahsetmiyoruz bile. Tamamen politik ve stratejik sebeplerle yapılan bu evliliklerde aşk, şefkât, ilgi, sevgi en son aranacak nitelikler. Genç aristokrat gelin için bu duyguları gerekli görmüyor kimse. Onun şimdiki görevi sadece kocasına bağlı, itaatkâr bir kraliçe ve tahta ardı ardına varis doğuracak bir üretim aracı olmasıdır. Erkek çocuklar doğuracaktır arka arkaya ki; birilerinin ölümü durumunda muhakkak geride halen daha tahta sahip çıkacak aynı kandan bir prens olsun. Kızlar da doğurması makbuldür. Zira her kız çocuğu da aynen kendisi gibi; üç, beş yaşındayken, bir başka komşunun hükümdarı veya varisi ile nişanlanacak ve kral babasının damada hediyesi olan topraklarla iki ülkenin sulhunu sağlayacaktır.Genç prensesle, prensin nişanlılık döneminde birbirlerini beğenmiş, bir diğerine ilgi duymuş olması bile onların evliliğini, masallarda okuduğumuz, filmlerde gördüğümüz ateşli romantizmle bezeyemiyor. Çünkü evlenip hamile kaldığı andan itibaren kraliçe artık annelikle kutsandığından, kralın ‘seks objesi’ olmaktan çıkıyor ve o tarihten itibaren sadece sadece bir sonraki çocuğa hamile bırakılmak üzere kral kendisini ziyaret ediyor.Haseki Mâh-PeykerKösem Valide SultanOsmanlı devlet yönetiminde etkin bir rol oynamış Haseki Sultan ve Valide Sultan. Kadının seçen, yöneten ve erkeğiyle yaşamı paylaşan kimliğinden sıyrıldığı çağlardan itibaren, seks erkeğe her zaman, kadına ise ‘tanrısal görevinden dolayı’ sadece kocasından çocuk doğuracağı zaman mübah görülüyor. Bu anlayışla ve bu şartlarda kraliçe olan prenseslerin çoğu da, tarihte görüldüğü üzere,; bazen ilgisiz, duyarsız, bazen kaba, zekâ özürlü, bazen cinsel açıdan yetersiz veya eşcinsel, kimi zaman sadist, sapık krallarla hayatlarını birleştiriyorlar. Gerçek anlamda bir birleşme denemeyen bu taç ortaklığı aslında taht ortaklığını da kapsamıyor çoğu kez. Prensesler, kraliçe dahi olsa, babalarından getirdikleri varlık kocalarının kontrolunda. Şayet bir gün kendisini aldatan, aşağılayan kralından başka bir erkekte, açlığını çektiği romansı yaşamaya kalkarsa veya dikbaşlılık yaparsa, cezası ya ölüm, en iyi ihtimâlle bir manastıra veya ücrada bir zavallı hayatın çilesine gönderilmek oluyor. Kraliçenin nedimelerinin, en yakın arkadaşlarının kralın seçtiği ve yönlendirdiği casuslar olması çok büyük bir ihtimâl.Bu yalnızlık, aşağılanmışlık duyguları ve hayatından endişe ile geçirdiği yaşamda kraliçenin en büyük tesellisi çocukları oluyor. Ama onları da birer birer, küçücük yaşlarda elinden alıp uzaklara yolluyorlar.Küçücük yaşlarda vatanlarından kaçırılıp veya ailelerince satılıp Osmanlı Sarayı’na girmiş, sonra cariyelikten yükselip padişahın kâlbinin yanısıra yönetimde hakimiyet kurmuş Osmanlı Sultanlarının, edindikleri onca güce rağmen, nasıl olup da, o çok özlemiş olduklarını, hasretiyle yanıp tutuştukları ana vatanlarına ziyarete gitmek istemediklerini merak ederdim.Bizim tarihimiz saray kadınlarımızın hikâyelerini pek anlatmaz bize. Onların gizli, özel hayatlarını bilmeyiz. Ama, şimdi, Nakşıdil, Kösem, Hürrem gibi o güçlü kadınların neden memleketlerine gidemediklerini dinliyor gibiyim…Hâlâ prenses olmak isteyen var mı? Hele Ortaçağ Avrupa’sının gerisinde bir anlayışla ‘kadın’a bakan bir coğrafyada?Caroline Mathilde18’inci yüzyıl İngilteresi Britanya Krallığı’nın prensesi Caroline Mathilde, saray doktoruna aşık olmuştu. Gönülden bir dilek; belki tutar...T.C. olarak, “uzlaşma”, “açılım”, “insanlık” adı altındaki politikalarla besleyip semirmesine yardımcı olduğumuz farklı mihrakların birbiriyle düşmanlığının yine bizim üzerimizde, askerimizi, polisimizi kıyarak yaşadığı husumetin bizi nereye götüreceğinin meçhul ve çok vehim olduğu günlerden bir gün… bir pazar günü… ve bir sonraki pazarın bundan daha iyi olup olamayacağını bilememek çok endişe verici... Umarım ve yürekten diliyorum ki; bir gün keyif yazmak, mutluluk anlatmak ve coşku sunmak istisnasız her yazarın en tabii ve ölümden, vahşetten, yoksulluktan ayıklanmış bir dünyadaki tek seçimi olsun… Dilek bu ya, belki de tutar…