Havaalanı yolundayım. Bir kaç saat sonra Çeşme’de Aya Haralambos Kilisesi’nde okurlarımla buluşacağım. Çok keyifli olmam gerek ama ruhumda bir hüzün var. Bir günlüğüne de olsa sevdiklerimi ardımda bırakmak hoşuma gitmiyor. Fakat salt bu değil hüznümün nedeni. Zihnimde en son evde sevdiceğimle beraber gözyaşlarıyla dinlediğimiz bir Çerkez melodisi; ‘Yistanbılako (İstanbul Yolcuları), aklımda kapağını henüz yola çıkmadan önce kapadığım kitap; ‘Zeve’, gözlerim Yunanistan seyahatinde aldığım notlarda. Dünyanın tüm acılı insanları sanki omuzlarıma çökmüş, benimle birlikte yolculuğa çıkmışlar. Anavatanlarından sürülen Çerkes halkının yürek yangınını dillendiren Yistanbılako, arada dağlar, denizler ve zamanlar olmasına rağmen geçen hafta Korinos’ta konuştuğum Sofia ile Sultan’ın hikâyelerine, 1915’de Van’ın Zeve’sine sığınmış yedi köyün ahalisinin çığlıklarına karışıyor.“Biz aynı bakıyoruz, aynı konuşuyoruz. Çok benziyoruz. Söyleyin bana neden düşmanız biz?” diye sormuştu Sultan, namı diğer Sonya. Sofia ile Sultan’ın cetleri Kapadokya’da ‘Sevastia’ köyünde doğmuşlar. 1922’de bütün köy halkı Yunanistan’a hicret ettiğinde büyükbaba on, büyükanne beş yaşındaymış. Sevastialılar, Katerini , Selânik kıyılarından içeride kendilerine yeni yurt seçtikleri yere de geldikleri köyün adını vermişler. Aralarında hep Türkçe konuşurlarmış. “Evlenip köyümüzden ayrıldığımızda gittiğimiz yerde hemen bir Türk komşu aradık. Yunanistan’da en iyi anlaştığımız, en seviştiğimiz komşular hep Türkler oldu.” derken, bizimle Türkçe konuşabildiği için gözleri heyecanla pırıldıyordu Sofia’nın. Taze, sıcacık börekle karpuz ikramını yola çıkmak telaşında teşekkür ederek vazgeçirmek istediğimizde; büyükannesinin Kapadokya’dan Yunanistan’a taşıdığı şu sözü söyledi:“Geldiğin gibi gidersen (ikram kabul etmeden) duvarlar süzülür.” Ev sahibimiz üzülmesin, duvarları süzülmesin diye kabûl edip yedik böreği, karpuzu.Işid günahına ortak olmak var mı?Ben bu notlarımı okurken, taksinin radyosunda Suriye meclisinde konuşma yapan bir kadın milletvekilinin avazları duyuluyor. Kulak kabartıyorum. Arapça bilmeme gerek yok. Milletvekilinin haykırarak, boğulur gibi ağlayarak, Işid’in kendisinden saymadığı için katlettiği Müslümanlara ağıdı ve katliamdan kaçmak amacıyla dağlarda aç, susuz saklanan Yezidiler için yardım çığlıkları yüreğimi paralıyor. Daha geçenlerde Işid’e gönüllü toplanması için bir belediyemizin saha tahsis ettiğini okuduğumu hatırlıyorum. Acaba Türkmenlerin, Yezidilerin, Şiilerin, Alevilerin hunharca katlinde kaç Türk’ün Işid piyonu olarak dahli var diye dehşet içinde düşünüyorum...İçim ürperiyor. Sonra, düşüncelerim yine ‘Zeve’ kitapçığının giriş sayfasında gözyaşlarıyla okuduğum bir vesikayı resmediyor. “Ermeni ihtilâline dair ‘Tesavir ve Vesaik Albümü’ adlı kitaptan” alınan ve bir öncekinin daha yumuşak olduğuna kanaat getirilmiş ve düzeltilmiş kararın metni şu: Karar II: “Kararı sabıkta her ne kadar beş yaşına kadar olanların kesilmesine karar verilmiş ise de, bu beş yaşındaki çocukların nüfus itibariyle ehemmiyeti derpiş ve ileride mensup oldukları milleti derhatır ederek atiyyen Ermeni milleti için bir tehlike teşkil etmesi melhuz bulunmasından iki yaşına kadar olanların kesilmesine müttefikan karar verildi. İmzalar: Hanzarlı Murat, Kolordu Komutanı: Bünyamin”Yanlış anlaşılmasın, bunlar Türk ordusunun komutanı falan değiller. Rus işgâline destek veren Ermeni komitacılarının ordusu. Kitabı ağlayarak okudum daha nice benzer acıları da içine katarak.‘Zeve’ başlı başına bir Kurtuluş Savaşı mücadelesi öyküsü. Orada yaşananlar Çanakkale’den, Gaziantep’ten, Maraş’tan farklı değil. İşgâlciye yaranmak adına iğfal, işkence ve katliam yapan komitacıların dehşeti altındaki köylerimizin kendi köylüsünden başka direnci olmayan bir trajedi ‘Zeve’ katliamı. Mezarı belirli, belirsiz 32.000 canımızı gömdüğümüz toprakların hikâyesi. Geçen haftaki yazımda da demiştim ya; büyük büyük babalarının, dedelerin, babaların bitmeyen kinlerini ödeyen çocuklar diye... Birileri din diye, devlet diye, birilerini katletmeye, bebelerini kesmeye, karılarını cariye almaya, ana karınlarındaki doğmayan bebeleri deşmeye devam ettiği müddetçe, yaşayan (bir tek olsa bile) bebe bunun hesabını sormaya devam edecek.
Gazze’den çocuk fotoğraflarına bakarken gözlerim yaşlanıyor. Ama sadece bu fotoğraflar kadar değil yüreğimin acısı. Miniklerin dehşetle, korkuyla, endişeyle bakan gözlerinin derinliğinde uzun bir tarihin acısı yansıyor. Kavgası, kanı, gözyaşı bitmeyen, bitemeyen bir tarihin... Çocukluğunu yaşayamadan yetişkinlerin olgunluğuna erişen, gençliğini tadamadan ölümle tanışan nesillerin hayat hikâyeleri dilleniyor. İnsanın insana zulmü bitmiyor. Ama en korkuncu; büyüklerin kavgasında çocukların heba edilmesi. Savaş acımasız, savaş hain, savaş etobur... Savaş; ruhları, bedenleri, umutları, hayâlleri, yok ediyor, ama doymuyor ve arsızlık içinde yeni nesilleri, tohumları da eritiyor. O nesiller ki; büyükbabalarının, dedelerinin, babalarının bitmeyen, bitiremedikleri kin ve nefret çatışmasında kalkan oluyorlar, kurban ediliyorlar. Bugün Gazze’nin durmayan gözyaşının arkasında da nicedir biriken kan ve can hesaplaşması var. Yaşananlar, bu hesaplaşmanın hiçbir zaman “ödeşilmiş” olamayacağını gösteriyor. Filistin’in ‘Canaanite’ler ile başlayan 5 bin yıllık tarihinde ‘Jebusite’lerin ardından M.Ö. 1000’de David’in işgâli ile Museviler’e geçen hikâyesi, Solomon’la ilk tapınağına kavuşurken Babilli Nebuchadnezzar’ın Jerusalem’i yerle bir etmesinden sonra Persler, Büyük İskender’le Makedon, I. Ptolemy ile Mısır, Hasmonean, Roma hükümranlığını yaşamış, 4’ncü asırda Hristiyanlığın Roma İmparatorluğu’nca serbest bırakılması ile Hristiyanların hac mekânı olmuş ardından yine Pers ve Roma işgâli derken ancak 638 de Müslüman Arapların eline geçmiş. 1071’de Selçuklular’ın, 1099’da Haçlılar’ın kontrolüne girip, 1187’de Selahaddin Eyyubi’nin işgâlinden sonra 1915’de Osmanlı topraklarına katılmış. Tarihinin en sulh içindeki dönemi Osmanlı idaresinde olduğu zaman Filistin’in. Ne var ki; üç semavî dinin bir arada, kavgasız, gürültüsüz yaşadığı dönemin huzuru fazla gelmiş olmalı ki; bu toprakları bölmek arzusuyla plân yapan İngiltere İmparatorluğu’nun en büyük destekçisi toprakların öz insanları, Araplar olmuş. 1’nci Dünya Savaşı’nda Yemen’de, Hicaz’da, Kanal harekâtında, Filistin ve Suriye’de Türk ordusu Araplarca arkadan vurulmuş.Hiçbir şey bugün Filistin’de yaşanan vahşetin özrü olamaz ve affedilemez. İnsanın insanı yok etmeye hakkı olmadığı gibi, hiçbir dinin diğer dine, yaşama hakkı anlamında üstünlüğü olduğunu kabûl etmiyorum ve bu inançta olanlara isyan ediyorum. Ama tarihi silsile içinde bütün bunların esas sorumlusunu arıyorsak, kendisine huzur ve istikrar getiren ‘dindaş’ı Türk askerini İngilizle işbirliği yaparak katleden ‘Müslüman’ Arap karakterinin seçiminde şöyle bir durup düşünmek çok yanlış olmaz diyorum. 1871’de Yemen İsyanı’yla başlayan ve İngilizler’e servis etmek için 1919’a kadar büyük bir azimle Türkler’e karşı kılıç kullanan bu ‘kutsal’ topraklara tarihi bilgilere göre 1.5 milyon asker göndermişiz. Benim büyük büyükbabam da o çöllerde yedi sene kalmış bir Osmanlı subayı. Osmanlı arşivine göre; bizi sırtımızdan hançerleyen din kardeşlerimizin topraklarında 400 bin askerimiz can vermiş. Kayıtlara bakılırsa; sadece Gazze-Birşiba-Kudüs üçgeninde yüzlerce toplu mezarlıkta 50 bin Türk askeri yatmakta. İngiliz istihbaratının çektiği ve CIA tarafından satın alınan fotoğraflar, dedelerimizin Arap topraklarını Araplar’a rağmen İngilizler’den korumak için verdiği savaşı ve dedelerimizin kardeş Müslümanlarca uğradığı ihaneti anlatmıyor sadece. O toprakların bugüne dair atılmış acı tohumlarını ve bugünkü Filistin gerçeğinin geleceğini de gösteriyor. 1917-1918’de Filistin’de İngilizler karşısında Osmanlı’nın aldığı ağır darbenin ardındaki dindaşımız Şerif Hüseyin’in çabaları, Sir Lawrence of Arabia’nın çölde çadırdan çadıra meşhur ‘ziyaret’leriyle sunduğu dünyevi ikramlarına tav olan Arap düşünce yapısının bir başka cephesi. Kendisini tepsi içinde İngiliz’e sunmak isteyen Arap kültürünün yaraladığı Türk ordusu yenik düşüp, nice delikanlısını o topraklarda bırakıp geri çekildiğinde, İngiliz Kraliyet Generali Edmund Allenby Kudüs’e, şehrin kusallığına duyduğu saygıdan (!) at üzerinde değil, yürüyerek girmiş. İngiltere’nin Başbakanı David Lloyd George, Kudüs’ün ele geçişini “İngilizlere Noel hediyesi” olarak duyurmuş. 11 Aralık 1917 asırlar sonra ilk defa bu topraklarda Hristiyan yönetiminin el koyduğu gün. Arap, Türk’ten kurtulmuştur. Şimdi Gazzeli çocukların fotoğraflarına bakarken gözlerim yaşlanıyor. Ama onların gözlerindeki endişe, korku, dehşeti acıyla izlerken başka şeyler de görüyorum: Hamas’ın bombayla parçaladığı Musevi bebelerini de görüyorum... Filistinli çocukların gözyaşlarında onların dedelerinin İngiliz’le birleşip sırtından vurduğu gencecik Anadolu delikanlılarını ve onların geride bıraktığı yavuklularını, bebelerini de görüyorum... Düşmana hediye gibi teslim edilen topraklarda da düşmanlığın hiçbir zaman bitemeyeceğini tarihteki örnekleriyle biliyorum... Bu, anlık bir acıdan daha büyük... geçmişi olduğu gibi geleceği de içine alıyor...
Van Gölü, Çatak Nehri’nden sonra şimdi sevdiceğimle birlikte Makedonya kıyılarındayız. İstanbul’un toprağı yiyip gökyüzünü yutan, bulutlara geçit vermeyen siteleri, rezidansları, AVM’leri arasından görmezden gelerek yol aldık. Her defasında tekrarladığım “Nasıl bir cinayet bu? Nasıl insanlar bunlar? Nasıl hainlik bu?” sorularımı sormadım bu defa. Ağzımı açmadım bir türlü alışamadığım çevre katliamıyla ilgili. Yolculuğumuzun tadını kaçırmak istemedim daha en başından. Silivri’den çıkana kadar sağıma, soluma bakmamaya çalıştım. Sadece yolun ilerisini gözledim, çok özlediğim ayçiçeği tarlalarının görüntüsünü bekleyerek. Ama çok yerde yine içim sızladı. Nice ürüne gebe kalmaya aç verimli topraklar sanayi birimleri, alışveriş alanları ve büro binalarının altında gömülmüş, nicesi “Bu tarla satılıktır” tabelasıyla ölüme terk edilmiş. Halbûki dağlar, tepeler boş duruyor. Batı’ya yolculuk Ne zaman ki Edirne’den Pehlivanköy yoluna daldık, o zaman buluşmayı beklediğim topraklar bizi karşıladı. İki yanımızda uçsuz bucaksız uzanan ayçiçeği tarlalarının arasından güneşle beraber Batı’ya doğru ilerlerken, İstanbul’dan bu yana tatile çıkmış olduğumuz hissini ancak hissedebildim. Toprağına dost, onun bereketine razı insanların hâlâ daha varlığı içimi rahatlattı. Tabiat; renkleri, kokusu ve vahşi insan elinden uzak kalmışlığının verdiği huzur ile sardı bizi. Sınırdan geçmeden önce ülkemizle ilgili hafızamda bu görüntülerin ve duygunun kalacak olması hoşuma gitti. Şimdi, Kalamitsa Koyu’na bakan otel odamızın balkonundan kumsalı, denizi, tepeleri, dağları temaşa ederken sınırın ardında bıraktığımızın günebakan tarlalarının huzuru olması daha da önem kazanıyor. Çünkü burada tabiatın kucağına sevgiyle, saygıyla yerleşmiş insanlar. Kıyı talan edilmemiş. Herkes kuma, denize ulaşabiliyor. Evler tepelerin koynunda kalmış, üzerine çıkmamışlar. Evlerden, havlusu omuzunda çıkıp plâja inenler bana gençliğimin Ataköy’ünü hatırlattı. Herkes saygılı, herkes huzurlu. yaşlılar var, gençler, çocuklar da var. Ama denizde deve güreşi yapan, ağzına su alıp kusar gibi ses çıkaran gençler yok. Çığlık, kıyamet bağıran çocuklar da. Lâf atan, poz atan, zorla bir şey satmaya çalışanlar burada oturmuyor belli ki. Minikler, kendileri gibi minicik optimistlerle denizciliği öğreniyorlar. Ne bir jet ski, ne bir sürat motoru görünüyor. Limandan çıkan balıkçı tekneleri küçük, en sadesinden teçhiz edilmiş. Karada olmadığı gibi denizde de katliam yok. Yabancısınız diye kazıklanmanız, hele hele Türkiye’de daha çok yeni başımıza geldiği gibi; ikinci defa gittiğinizde aynı şeyleri yiyip içip daha fazla fatura gelmesi söz konusu değil. Sahil boyu abartısız, sade lokantaların müziği ancak orada oturuyorsanız duyabileceğiniz desibelde çalıyor. Bizim favorimiz Osteria... Kumsalın üzerinde hem güneşlenip, hem denize girip, Astor Piazzola dinleyerek, kendisine nazik davranıldığı için hâlâ tablo gibi kalan tabiatı izliyor, kendisine duyarlı ağ sallandığı için hâlâ bereketli ve bize şaka gibi gelecek ucuzlukta deniz mahsullerinin tadına varıyorsunuz... ve yine “Neden? Neden üç tarafı deniz ülkemizde kıyı boyu denize giremiyoruz? Neden balıklarımız tükendi? Toprak mı kalmadı, neden sahiller dolduruluyor? Neden o kadar çok AVM? Nasıl bir cinayet? Nasıl bir katliam?” diye sormaya başlıyorsunuz.Yok, yok... Bu böyle gitmez. Ülkemi yine hatırlamak istediğim en güzelleriyle hatırlayarak, bu tatilin tadını çıkarmaya yeminliyim. Şimdi sorgulamaları bırakıyorum. Sevdiceğimin elini tutup Osteria’ya doğru yollanıyorum. Kumsal, deniz, Astor Piazzola bizi bekler... Kalamitsa Koyu aşk kokuyor...
Temmuz sıcağını emen saatlerden sonra güneşin dinlenmeye çekileceği zaman dilimine yaklaşmaktayız. Çatak Nehri’nin suları balkonumuzun altında telaş içinde şırıldayarak akıyor. Otel odamızdan sadece karşıdaki tepeyi ve ağaçlarını görebiliyor olmaktan çok mutluyum. Tabiatın böylesine zengin olduğu yerlerde sadece tabiatı seyretmek istiyorum. Plansız, özensiz, gelişigüzel yapılar, yollar beni üzüyor. Sevdiceğimle beraber, TEGV (Türk Eğitim Gönüllüleri Vakfı) sosyal sorumluluk projemiz sebebiyle Van’dan başladığımız yolculuğumuz bugünden itibaren Çatak’da devam etmekte. Van Gölü’nün arsızca, umarsızca, haince doldurulan kumsalları, kıyıları, göl kıyısında dolgu alanlarda yükselen devasa çirkin yapılar, bereketine rağmen kısır bırakılan topraklar karşısında duyduğumuz yürek acısının ve kırgınlığın merhemi TEGV Feyyaz Tokar Parkı’nda ders vermek üzere miniklerle buluşmamız oldu. Park yönetiminin organizasyonuyla Van’ın varoşlarından, kenar mahallelerinden gelen çocukların bir kısmı benim anlatım-yazım ve resim derslerimde, bir kısmı da Tolga’nın oyunculuk sınıfına katıldılar. Birkaç günde elbette ne yazar, ne ressam, ne de oyuncu olmayı öğretebilirsiniz, ama buradaki çocukları tanıyınca fark ediyorsunuz ki; her şeyden önce birey olduklarını, haklarını fark etmeleri ve özgüvenlerini kazanmaları önemli. İşsiz babaları, dört, altı, dokuz kardeşi, yokluk yoksunluk içinde evleri olan bu çocuklarla ilk buluştuğumda ürkek bakışları ve beden dilleri, konuşmaktan, duygularını yazmaktan utanan tavırları içimi acıttı. Ama her şeye rağmen daha o ilk anda gözlerinde fark ettiğim pırıltı, merak, dinleme ve öğrenme azimleri yüreğimi dolduran sevgiyi umutla besledi. Hayallerin sınırı yokOnlara ilk söylediğim; her birinin ne kadar önemli olduğuydu. “Unutmayın. Şu sınırsız kâinatta her biriniz teksiniz, bir tanesiniz, özelsiniz. Hiç birinizin bir eşi yok. Onun için kendinizi sevecek ve önemseyeceksiniz. Kimsenin bedeninizi, ruhunuzu incitmesine izin vermemelisiniz. Çok kıymetlisiniz. Bir diğerinize de aynı inanışla davranmalısınız” diyerek başladım. Bunu ikinci defa söylediğimde oturuşları değişti. İlk dersin sonunda yaşamlarını zorlaştıran, kısıtlayan eziklik hislerinden uzaklaşmışlardı. Çoğunun hayâlleri yoktu. Hayâl kurmanın ne olduğunu bilmiyorlardı. Müzik dinleyerek hayâl kurmayı öğrendiler. İlk ders bittiğinde Chopen gibi beste yapmak, Fazıl Say gibi piyano çalmak, Serenad Bağcan gibi şarkı söylemek istekleri uyanmıştı. İçlerinden biri Amaury Vassil’nin, ‘Vincero’ parçasını kendisi için söylediğini hayâl etti. Bir diğeri ‘Bizet’nin ‘İnci Avcılar’ını, kendisini sahnede bale yaparken hayâl ederek dinlemiş. Hayâllerin sınırı yoktu artık. Kimi otoyolda kaza geçirenleri kurtaran kahraman bir doktor, kimi maaşının yarısıyla, ailesinin okula göndermek istemediği bir kız çocuğuna yardım eden öğretmen oluverdiler. Ertesi gün derse girdiklerinde düşük omuzları geride, eğik bedenleri dimdikti. Sesleri gürleşmiş, konuşmaları tane tane duyulur olmuştu. Bir önceki günün hikâyesini hem yazmışlardı, hem de yüksek sesle (utanmadan) okudular. Okuduklarına, anlattıklarına kendilerinden memnuniyet ifadesi bir tebessüm eşlik ediyordu. Vedalaşırken kendilerine sordum: “Neyi hiç unutmayacağız?” diye. Hepsi birden var güçleriyle haykırdılar: “Biz özeliz! Biz kıymetliyiz!” Gözlerime dolan yaşları engelleyemedim.Özgüveni kırmanın kolay olduğunu bilirdim de kazandırmanın bu kadar kolay olacağını tahmin edemezdim. Mutluluktan kanatlandığımı hissettim. Bana iç dünyalarını, sıkıntılarını, birdenbire hayatlarına giren ve farkına vardıkları düşlerini açtılar minikler. Sarılıp sarılıp öptüler. Daha bir gün önce duygularını yazmaktan ve paylaşmaktan korkan, utanan canlar beni el yazısıyla yazdıkları sevgi dolu mektuplar ve sözcüklerle uğurladılar. Çoğunun duyguları, hayâlleri TEGV’ye gelene dek umursanmamıştı. Önemsendiklerini, sevildiklerini, kendilerine inanıldığını keşfetmek bir çok şeyin yanı sıra çocukların ruhlarını da besliyor. Onlarla bu çok özel buluşmamızı ve paylaşımımızı benim çocuk romanımın adıyla isimlendirdik ve sınıfımıza ‘Hayâl Takımı’ sınıfı dedik. Tolga’cığım da kendi sınıfına ‘Hayâl Takımı’ndan bir bölümü sahneletmek için çalıştırdı. Çoğunun Türkçeyi okumakta ve konuşmakta dahi çok zorlandığı ve buna bir de özgüvensizlik, utanma gibi engeller eklenince, hiç umutsuzmuş gibi görünen proje ikinci günün sonunda, Park’ın sahnesinde hepimizi hayretler içinde bırakan bir tiyatro oyununa dönüştü. Ben ve sınıfım da parkın yöneticileri, gönüllü eğitmenleri ile birlikte izledik onları ve alkışlarımızla, cesaretlerinin, emeklerinin tadını çıkarmalarını sağladık. Şimdi sıra Çatak TEGV Birimi’nde yapacağımız çalışmalarda. Çocuklarla bugün ilk buluşmamızı yaşadık ve Tolga da, ben de, insan hayatı için çok kısa olan bu buluşmaların ne kadar önemli ve kalıcı olabileceğinin farkındayız. Bugün çok güzel geçti. Yarın daha mükemmel olacak. En mükemmeli de TEGV desteği ile ulaşma şansını bulduğumuz bu minik cevherlerin, ağır hayat şartları, kalabalık, eğitimsiz aileleri, ihmâl edilmişlikleri ile sürüklenen hayatlarını umutla aydınlatan meşaleye bir alev ekleyebilmek. Çok mutluyuz, çok...Haftaya: Çatak buluşması
Artık, yazın gerçekten yaz olduğu günlerdeyiz. Sevdiceğimle ben ise daha henüz değil ama kısa bir süre sonra, kısa bir zaman için de olsa, hasretini çektiğimiz bir tatili yapacak olmanın heyecanı içindeyiz. Kendimi çok özlediğim denizlere hazırlamak için şimdiden yanı başıma güneşin yakıcı sıcaklığını hafifletecek iki ‘su gibi kitap’ yerleştirdim. Sayfalarını çevirdikçe bir an önce kanatlanıp tuzlu, iyot kokulu denizlere, rüzgârın kanatlandırdığı dalgalara, kumsalı öpen köpüklere gitme heyecanım artıyor.Vaimiti’yle okyanuslarda seksen günBu kitaplardan biri ‘`ia orana’... İş adamı Akın Öngör’ün seyir defterinin, arkadaşı ressam Birol Kutadgu’nun resim defteriyle buluştuğu bir seyahatname. “Amacım tutkun olduğum açık denizleri ve oralarda yaşanılan güzellikleri aktararak okuyucuları açık denizlere özendirmek, yüreklendirmektir” diyor Akın Öngör, giriş yazısında. Kırk metrelik bir ‘deniz kuşu’ olan yelkenli ‘Vaimiti’ ile seksen gün boyunca, altı kişilik mürettebatla okyanusları geçerken yaşadıklarını, gördüklerini, duygularını aktarıyor. Akın Öngör’ün bir derviş seyyah diliyle kalem oynattığı seyir defteri, Birol Kutadgu’nun kâh şiirsel suluboya tabloları, kâh karakalem desenleri eşliğinde, okuyucuyu Vaimiti’ye bindirip beraber yolculuk yaptıran bir serüvene dönüşüyor. İkinci defa okuyorum, yine aynı duygularla. Bu arada ‘Sır’ romanımın yolculuğa katılmış ve üç, dört yerde kendisinden beğeniyle bahsedilmiş olması ayrıca keyiflendiriyor beni. Dünyanın uzak denizlerini, kıyılarını, rüzgârlarını, renklerini, lezzetlerini ve heyecanlarını yanı başıma getiren, beni alıp oralara götüren ‘ia orana’da sevgili Akın’ın benim de orta-lise mektep arkadaşım olan biricik eşi sevgili Gülin için yazdığı şu satırlar beni en çok etkileyen bölümlerden biri: “... cevap bile gelmiş Gülin’imden. Çok sevindim. Ne çok âşığım ben bu kadına! Ne çok seviyorum onu. Kokusunu, rengini, sesini, beynini, vücudunu, ellerini... Vay bee! Ne aşkmış 32 yıldır. Arada ona haksızlık veya hafiften üzecek şeyler yapıyorum yapmasına ama insanlık hali hâtta erkeklik hali diyelim. Ne de güzel idare ediyor beni, inanılmaz bizim Cenevizli Cihangirli. Benim gibi naif bir Ankara çocuğu değil tabii...” ‘ia orana’ sadece okyanusları anlatmıyor, yazın sıcaklığına okyanus serinliği getiriyor.Ege’yi Homer’le dolaşmakNe zaman Ege kıyılarına, Yunan adalarına gidecek olsam, alışkanlık, gidip Homer’in ‘Odisea’sını kütüphaneden çıkarır ve sayfalarında bilmem kaçıncı yüz defadır dolaşırım... İlk kez 1970’de okuduğum ve hâlâ daha okumaktan bıkmadığım bir destan ‘Odisea’. Üç bin yılı aşkındır okunmakta olan ve her dönem edebiyatınca yeniden değerlendirilen, dünyanın ilk ve belki de en muhteşem serüveni olan ‘Odisea’, Ege’nin dantel kıyılarında, davetkâr adalarında dolaşırken kulağımda fısıldanır durur. Homer’in, mitolojiyle efsaneleri müthiş bir zekâ ve kurgu ile ördüğü bu 3 bin küsur senelik kitap; polisiye sevenlerin heyecan duyacağı gibi, peri masalından hoşlananların da kendini kaybedeceği, psikoloji meraklılarının hem ölümlüler, hem de tanrılarla kurulmuş ilişkiler zincirinde günümüzü sorgulayacakları bir macera. Tanrıların, tanrıçaların, canavarların, fani hükümdarların, kraliçelerin, komutanların, orduların ardında sürüklenip gittiğiniz dünyanın bu ilk ve en meşhur romanını birçok okur efsane diye okur. Ben, anlatılan sürrealist yaşamların ardındaki gerçekleri keşfetmeye çalışarak okuyorum her defasında. Evet, tanrıların fanilerle birleşmesinden doğan yarı tanrılar gibi bir çok öğe Homer’in yazdıklarını ‘inanılmaz’ gösteriyor olabilir. Ama, Heinrich Schliemann Homer’in masalsı anlatısından yola çıkarak Truva harabelerini ve muhteşem hazinelerini bulduğunu hatırlatayım. Keşke yarı tanrı Aşil’e, Agamemnon’a, Truva kralı Priam ve onun güzel eşi Helen’in varlığına bizler daha önce inansaydık da, topraklarımızın yedi medeniyet altındaki zenginliğini bugün dünya müzelerinde izliyor olmasaydık. Teşekkürler Akın! Teşekkürler Homer! Bizleri masallara taşıdığınız için...
Yeni aldığınız kitaplara evinizde artık yer bulamıyorsanız ve şayet kütüphaneniz için ayrı bir ev kiralayamayacaksanız, ‘entelektüel temizlik’ zamanı gelmiş demektir. Ben de, aylar sonra nihayet, koşuşturmadan üst üste evimde oturabildiğim birkaç günü böyle değerlendirmekteyim. Çok ama çok zorlandığımı söylemeliyim. Çünkü aslında bu kadar senedir bunca kitabın yanı sıra bunca dergiyi, mektubu, davetiyeyi biriktirme sebebim değişmiş değil: huyum... Acısıyla, tatlısıyla her yaşananın, her okunan anlamlı ve kalıcı yazının insanın hafızasında canlılığını yitirmemesi gerektiğine inanan ve bu duyguyla yaşadığım her ‘an’ı biriktiren biri olarak, benim için şu kolilerin içindekileri ayıklamak fizikî olmasının yanı sıra ruhsal bir yorgunluk... ve aynı zamanda zor bir yolculuk. Kitapları ayıklayamıyorum; her birinin içinden, okurken aldığım notlarla dolu kâğıtlar çıkıyor. Hepsi düşünülerek yazılmış, o anki ruh halimi anlatan cümleler. Belki bir daha aynı duyguları hissetmeyeceğim bile ama o gün, o satırları okurken hissetmişim. Onun için o notları saklamam lâzım. Ama sadece notları içinden ayırıp kitabı verirsem, notlar yalnız ve anlamsız kalacak.Oda olmaz. Kitapları tutuyorum. 1971 Yılında bursla Amerika’ya gittiğim seneden biriktirmeye başladığım yüzlerce aile, arkadaş, dost mektubu, kutlama kartı... Önce tek tek ayırmaya uğraşıyorum... Seka’ya gideceklere haksızlık olur diye çok özel olanların dışındakileri de aynı koliye koyuyorum, sonra vaz geçip hepsini birden yeniden kütüphane kutusuna yerleştiriyorum ama sonu yok. Bir kez daha benim için en önemli olanları ayırmaya başlıyorum. Kimileri seneler önce bu dünyadan ayrılmış, kimileri çoktan izini kaybettiğim, kimisi yazdıklarının benden sonra çocuklarımın umurunda dahi olmayacağı arkadaşlar... İçlerinde yazıldığı tarihi anlamlı kılanlar da var, sadece dostane bir ‘merhaba’dan ibaret olanlar da. Ama, sanki, bir gün anılarımı yazarsam hepsinin o devri anlatacak bir rol olduğuna inançla, evirip çevirip bakıyorum. Sonra anlıyorum ki; mektuplardan ayrılamama sebebim, satırlarında ille de unutulmayacak kadar bir derinlik olması değil. Onlara yakınlığım; yazanları yaşamıyorsa dahi, o arkadaşlarımı bana yakın tutuyor olmalarından. Senelerdir açıp okumasam bile, biliyorum ya oradalar. Aynen, ‘Kurt Seyt & Murka’ romanımın sonunda, romanımı yazdığım tarihten neredeyse yarım asır önce bu dünyadan göçmüş olmasına rağmen, dedemin intiharını yazmam gereken bölümde yaşadığım duygu gibi: Yaşamını anlattığım sürece benim için sanki canlanmış olan dedemi kendi ellerimle ölüme gönderiyor gibi hissetmiş ve çok sancılı birkaç gün, parmaklarım tuşlara gidememişti. Ne yazacağımı bilememekten değil, dedemle beraber yaşadığım serüvenin noktalanacağından endişeyle... İşte mektuplar, fotoğraflar da aynı şekilde; onları yok edersem, kendi hayatımdan o dönemi de beraber yok ediyor duygusuna kapılıyorum. Sonunda, kurbanları seçiyorum: sadece kibarlık veya protokol gereği yazışmış olduklarımızı Seka kutusuna atıyorum. Sonra okuduğum zaman gözüme yaş getirmeyen ve olmazsa da fark etmez olanları ayırıyorum. Ardından bir iş veya kişisel bağlantı için kalem kullanmış olanları gönderiyorum koliye. İsmini hiç hatırlamadıklarım var, neden yazmışlar bilmem, onlar da yolcu... Sırada gazete kupürleri, dergiler, mecmualar var. Şahsımı, ailemi özel olarak ilgilendireceklerin dışında devrinin hatırlanası olaylarını aktaran her şeyi saklamışım. Sayfalar yaşlarına göre farklı renklerde ve kokularda. Sararmış, kurumuş, mürekkep kokuları yaşlanmış sayfalar. Ayıklamaya başlıyorum. Yine birçoğu yaşamayan veya elini ayağını çekmiş, köşesinde yaşamaya başlamış nice eski tanışın yüzleri resmi geçit yapıyor, hayat hikâyeleri ile birlikte. Sadece satırlarda olan değil, benim bildiğim hayat hikâyeleri ile. Seçimler, değişen kabineler, ihtilâller, mahkemeler, sosyal, siyasî kavgalar, gerçek aydınlarımız tarafından bugünü o günden haber veren kehanet gibi söylemler, örümcek kafalarca dillendirilen yalan ve inkârlar, yobazın yobazlık, dindarın din, özgürlükçünün özgürlük, emekçinin hak, sanatçının imkân, zenginin yat, fakirin ekmek, öğrencinin âdil okuma hakkı arayışı... hepsi Seka kolisinin yanında dönüp duruyor. Kuyruk bitiyor gibi... derken aynı yerden devam ediyor... Bir yılı daha geçti Sivas katliamının... Madımak Oteli'ni düşünüyorum ve içinde yanan güzel insanlarımızı... Sanırım, bir müddet hiçbir şeyi yakamayacağım...
Kuşadasını dev ‘transformer’lar görüntüsündeki apartmanlarla imar! etmiş ‘Urg’ların yapıları üzerinden denize bakan Değirmendere mevkiinde tatil köyündeyim. Havuz kenarındaki restoranın masalarından birinde oturan dört kişi fısıltılı fakat hiddetli seslerle konuşmakta. Mimikleri, beden dilleri olağan dışı, huzursuz bir gerilimin içinde olduklarını belli ediyor. Serde yazarlık var, huyum kurusun, kulak misafiri olmadan geçemiyorum. Adının Mübeccel olduğu anlaşılan sarışın, alımlı kadın, karşısında oturan serkeş ifadeli yakışıklıya hitaben konuşuyor:“Sen ne dediğinin farkında mısın? Polis onun yerine geçip aylığını aldığımı öğrenirse dolandırıcılıktan hapsi boylarım. Yo Ethem, polis olmaz.”Hırsız kılıklı iki adamdan biri araya giriyor: “Evet abi, polis olmaz, karıştırmayın polisi” diyor, “Yo illa polisi karıştıracaksanız, bizi karıştırmayın. Yani ikimizi birbirimize karıştırmayalım. Bırak bizi uzayalım.”Ethem dişleri arasından tıslayarak “Bana bakın!” diye kükrüyor, “O kadının cesedi bulunana kadar bu evden hiç kimse bir yere kımıldamayacak!”İkinci hırsız kılıklı atlıyor: “Olmaz öyle şey!” diye, “Bizim işimiz gücümüz var. Siz bakın başınızın çaresine, bizi bulaştırmayın.”Ethem: “Yüz bin lirayı duyduğunda hiç böyle demiyordun. Siz bu eve ilk girdiğiniz anda bulaştınız bu işe. Hem ne malûm, zavallı kadını sizin öldürmediğiniz.” Hem bir soygun, hem de cinayetin konu olduğu bu kaotik durumun bir restoranda dillendirilmesi olağan dışı bir durum ama iş tiyatro olunca bu normal. Yılların tiyatro emektarı Şahin’in Nokta Tiyatrosu’nun ‘Entrikalı Dolap Komedyası’ oyununun turnesi için İzmir’e gelen oyuncular, Kültürpark’taki temsillerinden önce sözlü provalarını yapmaktalar. Oyun; ölen annesinin kılığına girip onun emekli aylığına el koyan hırslı bir kadın, onun ayrıldığı alkolik ve serseri kocası, gizli polis bir satıcı, hırsızlıkta bile dürüstlük arayan iki naif hırsız, isterik yaşlı bir kadın ve hepsi üzerinde hakimiyet kavgasında olan bir melek ve bir şeytan etrafında sürükleniyor. Şeytan mı yoksa melek misiniz?Genç yazar Yunus Emre Gümüş’ün, yıllar önce gerçek bir gazete haberinden esinlenerek yazdığı oyun, aslında her birimizin içindeki şeytanla melekten hangisini beslemek istediğimizle ilgili gerçeği, kahramanları üzerinden komedi diliyle anlatıyor. Aktörlerin güncel gelişmeleri ve incelikleri spontan olarak repliklerine katmaları her tiyatro oyununda olduğu gibi ‘Entrikalı Dolap Komedyası’nı da sürekli yenilenen detaylarla her seyirde ayrı keyifli kılıyor. Abdullah Şahin, yılların ve şartların yıldıramadığı, birilerine ve bir şeylere rağmen tiyatroyu yaşatmaya ahdetmiş sanatçılarımızdan. Kendisi oyuncu olarak tiyatroya gösterdiği saygıyı, oyuncularına, onların emeğine de gösteren tiyatro patronlarından. Yusuf Atala ile komedize ettikleri hırsız ikilisinde çok keyifli bir oyun arkadaşlıkları var. Çiğdem Tunç’la Tolga Savacı’nın, nefretle ayrılmış bir çift olarak bir diğerine tahammülsüzlüğünü, sahne dışındaki senelerin dostluğu, daha eğlenceli hale getiriyor. Oyunun başından sonuna kadar ‘ölü anne’yi oynayan Emin Özbey’in, o kadar süre boyunca kendisine ceset muamelesi yapılarak sahnede bulunurken yattığı, devrildiği yerde kendi kendine gülüp gülmediğini merak ediyorsunuz. Deniz Değirmenci hem meleği, hem de komşunun şımarık, hiperaktif küçük kızını canlandırırken, aynı oyuncu olduğunu fark etmiyorsunuz. Gökçe Çiçek Özülkü, insanoğlu üzerindeki etki ve gücünden emin küstah şeytanı canlandırırken, beden dili ve ses tonuyla hakkını veriyor. Ali Yaylı’nın, agresif, pes etmeyen satıcı tiplemesi “Haydi ne satacaksan sat, yeter ki sat da git” dedirtenlerden. Satıcının gizli polis, televizyoncu Lâdin Avşar’ın da başka bir hırsız çıkması piyesin diğer oyun içinde oyunlarından. Bu ekibi, set dışında beraber vakit geçirirken izlediğim için, sahnedeki dinamizmi ve eğlenceyi nasıl tutturduklarını anlıyorum. Provalar esnasında en ciddi yerde, Ali Yaylı tişörtüne dökülen karpuz suyunu silmeye kalkınca, Yusuf Atala, “Uğraşma” diyor, “Karpuz karpuza zarar vermez.” Kahkahalar patlıyor. Çevreden bakanlar, az önce hırsla, sinirle birbirine diş bileyerek konuşan insanların şimdi nasıl böyle güldüğünü merak ediyor... Ben bir taraftan ‘Entrikalı Dolap Komedyası’ ekibini izlerken, diğer taraftan, Kuşadası’nı mahveden ‘Urg Medeniyeti’nin hangi entrikalarla bu güzel cenneti taş yığınına çevirdiklerini ve vicdanlarını hangi şeytana sattıklarını merak ediyorum... Bu Cennet kıyılarda o güzelim suyun kenarına nazikçe yerleşmek yerine, suyu beton içine alan bu kafaların bedenleri olup olmadığını da merak ediyorum. Sizce?
Fotoğraf: BARIŞ ACARLIDmitri Aleksandroviç Hvorostovsky... “Sizin keyfiniz için şarkı söylemiyorum. Benimle beraber acı çekmeniz ve gözyaşı dökmeniz için söylüyorum” diyor, Çırağan Sarayı’ndaki sohbetimizde bana bunları söylerken, az önce el sıkıştığımızda yaydığı mutlu, ışıltılı, huzurlu bakışların yerini yüreği ve ruhu acıyan bir insanın ifadesi alıyor.İSTANBUL Opera Festivâli’nin kapanış gala konseri için buradaydı Hvorostovsky. Devlet Opera ve Balesi Orkestrası, soprano Ana Maria Martinez ve şef Constantine Orbelian eşliğinde muhteşem bir konser verdi. Opera kritiği Alan Blythe’ın, “Sahnede genç Rudolp Nureyev gibi duruyor ve Paul Lisician gibi şarkı söylüyor” dediğinde Hvorostovsky henüz yirmi yedi yaşındaydı ve Cardiff’de ‘Dünyanın Şarkıcısı’ ödülünü kazanmıştı... “O iltifatı aldığımda henüz Nureyev kim bilmiyordum” diye gülerek itiraf ediyor, “Öğrendiğimde Sovyetler zamanı söyleyemediğimiz şey; Tatarlığımın Nureyev’in genlerinde de olmasından çok gururlandım.” Bunun üzerine ona ‘Kurt Seyt ve Shura’ romanımı uzatıyorum ve Tatar genlerimiz selamlaşıyor.Savaş acısından hüzünlü bir şölene dönüşümHvorostovsky’nin mükemmel bariton sesi, sahnede abartılmamış dramatik beden dili, duyguları şahında hissederek seyirciye geçirme yeteneği, tekniği ve özgüvenli karizması, kadın, erkek, konser izleyicisinin bir bakıma kendi iç dünyasını da keşfettiği ve gözyaşı dökmekte bir mahsur görmediği ‘acılı’ bir şölene dönüşüyor. Kendisinin acıyı en yoğun hissettiği deneyimini anlatıyor: “Constantine Orbelian’dan 2’nci Dünya Savaşı şarkılarından oluşan bir plâk teklifi geldiği zaman önce “Ben opera sanatçısıyım, bunları söylemem olmaz, dedim. Ama ertesi sabah, çocukluğumdan beri anneannemden dinlediğim yirmi beş tane savaş şarkısı yazmıştım. Anneannem dedemi harpte kaybetmişti. Yıllarca ondan savaşta neler yaşandığını, nasıl öldüklerini, nasıl kurtulduklarını dinleyip durmuştum... Şarkılarıyla beraber... Birdenbire bu proje benim için ruhani, mistik bir yön kazandı. Anneanneme, dedeme ve savaşı yaşamış diğerlerine karşı bir saygı duruşu olacaktı. Projenin yaşama geçirilmesi öylesine yoğun bir duygusallıktaydı ki; kayıt sırasında gözyaşlarımı zor tuttuğum ve sesimin çıkamadığı zamanlar oldu. Hâlâ, ne zaman sahnede o şarkıları seslendirsem kendimi toparlamak için kavga veriyorum.” Peki, kritikler “Altın bariton”, “Operanın Elvis’i”, “Sonik güç”, “Fiziksel çekim” gibi tanımlamalarla anlatırken, kendisini nasıl tarif ediyor Hvorostovsky. Alçakgönüllü bir gülüşle “Bir Rus sanatçısı” diyor.Yoksulluktan müzikle kurtuluş“Altın bariton” soğuk Sibirya’nın Krasnoyarsk’ında tahsilli, saygın meslekli ama fakir bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş. “Sovyet rejiminde en alt gelir düzeyindeki insanlardandı ailem” diye anlatıyor, “Kalacak yerleri bile yoktu. O sebepten on yaşına kadar anneannemle kaldım. Berbat, askeri disiplinli bir mahalli okula gidiyordum. Ama amatör bir müzisyen ve piyanist olan babamın beni yönlendirişiyle konservatuara da devam ettim. Okuldaki en fakir talebelerden biriydim. Gelecekle ilgili hiçbir ümidim yoktu... müzik çalışmaya devam etmenin dışında ki; aslında onu da yapmak istemiyordum. Tek derdim; ebeveynlerimden kopmak ve isyan bayrağımı açmaktı. Bu arada pop müzikle uğraşıyordum. Rock müzik ise, kulak dolgunluğu ile meşgul olduğum daldı ve gerçeklerimden kaçıştı. Ama, sesimin kıymetini bilmem gerektiğini fark etmiştim. Kurtuluş için tek şansım müzikti. Müzik olmasaydı, serkeş bir bağımlı olabilirdim fakat konservatuardaki başarımın etkisiyle bir gün harika bir opera sanatçısı olacağımdan emindim.” Kahkahayla “Neydi beni o kadar emin yapan bilmiyorum ama” diye ekliyor, “Sadece yetenekli olduğumu biliyordum.”Gerçek sanat; Acıyı tattırandırAma anne ve babasından hiç bir başarısı için tebrik ve taltif almamış, ta ki 1987’de, Rus Ginka yarışmasında kazandığı ilk milli birincilik ödülüne kadar ve o zaman emin olmuş ki; önemli bir opera sanatçısı olacak. Bu ödülü ertesi sene Toulouse ve ondan bir sene sonra da Cardiff’de aldığı uluslararası yarışma birincilikleri taçlandırınca, dünya çapındaki resitallerin yolu açılmış. Ona Pitagor’un; “İyi müzik, cennetteki seslerin yeryüzüne yansımasıdır” sözünü sorunca “Aslında ben öyle ‘Cennet’lere falan inanmam” diyor, “Ama, kesin olan bir şey var ki; o da uzayla bir bağlantı olması. Orada her ne var ise, sanatçı onunla direkt ilişkide ve o ilişkiden doğan sanat, gerçek sanat, insanları daha iyi yapıyor... Sanatı ve sanat olmayanı böyle ayırırsınız. Bana göre sanatçı kesinlikle ‘entertainer’ (eğlendirici) değildir. Gerçek sanat sizi yolculuğa çıkaran, kanatlandıran ve acıyı tattırandır.”Müziğin ve hayatın şifresini çözmekAcaba bir opera sanatçısını, yeteneği ve çok çalışmasının dışında sahnede hep ‘güçlü’ tutan sır nedir? “Her şey müziğin içinde şifrelidir” diyor, “Tek yapman gereken baştan sona o mesajı okumaktır. Bunu yapmak için de mücadele vermeden sadece müziğin o muhteşem kudretine kapılırsın. Sahnedeysen gerçeklerinden sıyrılıp havalanmalı ve yükseklerde dalgalanmaya bırakmalısın kendini.”Dmitri’nin en sevdiği sahne; MET (Metropolitan Opera, New York). “O sahne, başardığımı başarmama sebep” diye izah ediyor.Her aktör şeytani karakteri seçerMutluluğun en yüksek tarifinde kendisi de bir opera sanatçısı olan karısı Florance ve çocukları var. “Onlar hayatımın en büyük armağanı” diyor, “Onların karşısında yüreğim, ruhum eriyor, mest oluyor... Ama mutluluk için de, aynen opera gibi; çok çalışmam gerektiğini biliyorum.”“Altın bariton”a, sahnede en çok hangi opera rolünü oynamayı sevdiğini de soruyorum. “Yago” diyor, “Şeytan... Elbette. Her aktör şeytani karakteri oynamayı sever. Al Pacino’ya bak, Robert de Niro, Malkovich... Şeytanı oynamak her zaman sade bir kahramanı oynamaktan daha eğlencelidir” oluyor.