Kendimi “zamansız ve her zamana ait”, yaşsız ama her yaşa sahip” diye tanımlarım hep. Yüce Yaradan’a dualarım içinde, bu duyguyu kaybetmemek üzerine isteklerim de vardır hep... Çok güç veren bir duygu zira bu. Hayatın tadını çıkarmamda, zorluklarını atlatmamda, hem geçmişte yolculuklar yaparken, hem an’ı yaşayabilmemde, hem olgunlaşıp hem çocuk kalabilmemde “zamansız” ve “yaşsız” olmanın nimetlerini çok iyi tadan biri olarak, bu hissi kaybettiğim takdirde hayatın hiç de aynı olmayacağını, beni temsil etmeyeceğini, yani her hangi bir hayat olacağını çok iyi bilirim.Yılın diğer dönüm günlerinde olduğu gibi yeni bir yaşa doğru akarken de yine bunları düşünüyorum. Takvim, yeni bir ‘zaman’ın bana doğru yaklaşmakta olduğunu, hâtta neredeyse kapımda olduğunu söylüyor. Ama o kadar umursamıyorum ki; kendimi, gelecek misafirden haberi olmayan bir ev sahibine benzetiyorum. Diğer taraftan, sürpriz bir hediyeyle sürpriz bir misafir kapımı çalmak üzere gibi bir heyecan duyuyorum. Hayatımdaki en önemli insanların yaşlarına bakıyorum. Hepsi gözümün önünde resmi geçit yapıyorlar. Her yaş grubundan, her nesilden bu özel insanlar. Ben hepsinin arasında bir yerlerdeyim. 90 yaşındaki annemin geçmişini, minik Pia’m ve Shaya’mın, henüz okula başlamış Atillla’cığımın geleceklerini hayâl ediyorum. Canlarım; kızımla damadımın, oğlumla gelinciğimin gençlikle olgunluğu buluşturdukları şu devirlerinde nereye doğru yol alacaklarını düşlüyorum. Sevdiceğimi kendimle beraber, sevgimizi, tutkumuzu yıpratmadan, yaşlanmadan nasıl yeni zamanlara taşıyacağımı hayâl diyorum. Yani, kapıda olan yepyeni bir yaş da olsa, ben yine kendimi geniş zamanları düşünmekten alı koyamıyorum. Dedim ya; seviyorum ben bu duyguyu. Meditasyon yapar gibi ‘zaman’ı böylesine geniş yaşamak. Meditasyon da aslında çok kişinin zannettiği gibi bir noktaya konsantre olmak ve o noktada uyuşup kalmak değildir zira. Meditasyon, düşüncelerin boşlukta, hiçbir yere değmeden, hiçbir yere varmadan, öylece uzanıp gitmesidir. Zihin, şayet karıştırılmazsa, kendi haline bırakılırsa, durgun bir su kadar sakin, şeffaf ve temizdir. Ama, o durgun suyu beslediğimiz karmakarışık, kaotik, hırs, endişe, şüphe, korku gibi duygular, dibinde sürekli çamur yatağı oluşturuyor zihnimizin. Bu kaçınılmaz. Ama önemli olan; bu suya çomak sokup karıştırmamak. Ne kadar sakin, kendi haline bırakırsak, çöpler, pislikler, parçacıklar o kadar kolay dipteki çamur yığınının içine gömülüyor ve su berrak, sakin kalıyor. İşte zihin de böyle bir tabiatta. Doğal olanı yaşayıp düşüncelerimizi doğal yönlerine bırakırsak zihnimiz bulanmadan yol alabiliyoruz. Aynı sebepten, meditasyon yaparken zihni kendi haline bırakıp, düşünceleri nereye taşırsa taşısın, onun akışına takılıp gideriz. Hâtta, o kadar kendimizi bırakmalıyız ki; meditasyon yaptığımızı dahi unutmalıyız. Ruhani bir ritüel yaptığımıza olan inancımız bile bizi meditasyonun sadelik gerektiren serbestisinden uzak bırakır. Kendimizi koca kâinatın içindeki ufacık’lığımızdan kurtarıp gökyüzü kadar sınırsız, uçsuz bucaksız düşünebiliyorsak, o zaman dünyayı ve tüm kâinatı avucumuzda tutacak kadar da sonsuzluk duygusuna ulaşabiliriz.Sanattır ‘zaman’ı yaşamakİşte, zamanı değerlendirmek de aynen meditasyon gibi bir sanat dalı ve bu sanatı hakkıyla icra edebilmenin yolu çok ince ayar gerektiriyor. Bu; tetikte, uyanık olmakla sukûnetle ‘relax’ kalmanın arasındaki ince ayar. Düşünceler çok yoğunlaştığı zaman baş ağrısı verdiği gibi, kendilerine aldırılmaz noktada sakin bırakıldığı takdirde de uyuşup uyuturlar. Bu anlamda zihin aynen bir enstrüman. Nasıl, bir müzisyen, ancak içindeki mükemmellik hırsı ile parmakları veya nefesi ucundaki enstrümanını kendi haline bırakma rahatlığını birleştirebildiğinde mükemmel uyumu yakalıyorsa, insanın hayatı yakalama ve yaşama becerisi de zihnindeki oyunları dengeleyebilmesiyle ilgili.Denizlein kabara kabara, katlana katlana gelen dalgaları sahile yayıldıktan sonra tekrar denize dönmez mi? Dalga denizden gelir, denize gider ve deniz bundan hiç rahatsız olmaz. Bizim de zihnimizin düşünceleri gelirler ve giderler. Zihinde yaratılırlar, çoğalırlar ve yine zihne geri dönerler. Önemli olan onların varlığını kabul edip, bulandırmadan, sakin sakin yine kendi zamanlarına dönmelerine izin vermek. Yani; ‘zaman’ da, ‘yaş’da zihnimizin yarattığı yeni bir dalgadan başka bir şey değil aslında. Onu da aynen meditasyon yaparken sonsuzluk hissiyle kâinatın tümünü avucumuza aldığımız duygusuyla sahiplenip, dalga gibi kendi denizine dönmesini beklersek; her gelen yaşın bizden bir şey götürmediğini, bizi biraz daha mükemmel yaptığını fark ederiz.Benim gibi Boğa burcu olan sevdiceğime ve tüm diğer Boğalar’a yaşlanmadan yaşayacakları yeni bir yaş diliyorum.
Yine gökyüzündeyim, yine bulutların hem arasında, hem üstünde ve bulutlar benim göz bebeklerimden yüreğime akıyor, damarlarıma dağılıyor, köpük köpük... Böyle bir güzellik var mı? İnsanı bu kadar huzurlu hissettiren, içine gömülüp yaşamak ve garip bir şekilde aynı zamanda içine gömülüp ölmek hevesi veren... Yaşamın da, ölümün de yumuşacık, sakin, huzurlu ve sevecen yaşanılması gerektiğini anlatan bulutlar... Yaşamaya başladıktan sonra gidilecek tek kesin sonucun ölmek olduğunu içine sindirmiş duygularla gökyüzüne yazı yazan bulutlar. Bu kadar iddiasız, ağırlıksız, hacimsiz olup bu kadar anlam hissetttiren ne kadar az şey vardır... bulutlar böyle bir şeyler işte... “Let me Fall!” diyor Josh Gr oben kulağımda. “Let me Fall!” Evet, olduğum yerden düşsem, ne olurum acaba? Bulutlar tutamaz beni. Üzerinde taşıdığı duyguların arasından süzülür inerim, tutunamam anlattıklarına. Ama hiç suçlamam. Bulutlar beni üzerlerinde taşıyacaklarına dair bir söz vermediler ki bana... Tek taraflı bir sevgiden ne beklenir ki?... Ama önemli olan ben düşerken onların beni tutması değil... üstelik “Let me fall” melodisinde dediği gibi; belki de zaten hiç tutulmadan düşmek hoşuma gidecektir. Düşmek... düşmek... düşmek... ta ki...”Bu satırlarla başlayan mektuplarımı canım çocuklarıma ve sevdiceğime hitaben tamamlayıp, inince göndermek üzere noktalamıştım. Sonra Türk Hava Yolları mecmuasının sayfalarını çevirmeye başladım. Sanat haberlerinde bir sergi başlığı ve sergiden fotoğraflar dikkatimi çekti: “Bulutlar Yeryüzüne İnerse” diyordu sanatçı. Yaşanan mekânların içine yerleştirmişti o muhteşem duygu köpüklerini. Birden, çok sık hissettiğim o algı-çağrı ve sonsuzluğun ‘an’da, benimle bir olduğu duygusunu hissettim. Az önce yazdıklarımın eşliğinde bedenim sanki gökyüzünden süzülmüş ve baktığım fotoğraftaki mekâna inmişti bulutlarla beraber. Tek taraflı bir sevgiydi yaşananBu duygularımı da not etmek üzere tekrar kaleme sarılmıştım ki; uçağımız müthiş bir türbülansa girdi. Anons yapıldı, herkes yerine oturdu, kemerler bağlandı, servis kesildi ve nefesler de.Yanı başımda oturan ve Cape-Town’dan İstanbul’a uçtuğu THY uçağındaki aksaklıklardan söz edip duran kadın yolcu sustu. Sanırım yaşamakta olduğu her ana şükür moduna geçmişti. Orta sırada, yolculuğun başından beri ağlama ve huysuzluk krizleri, histeri nöbetleri ile kocasının burnundan getiren genç kadın kaç saattir yaptığı şımarık huysuzluğun günahını çıkarır gibi, çenesini kapayıp, faltaşı gözlerle kocasına sarıldı. Topu topu bir hayatı ve bir kocası vardı ama o en azından benim şahit olduğum kadarı ile o yaşamın son üç saatini eşinin dünyasını dar etmekle geçirmişti.Çevremi izlerken, bir taraftan da kendi iç sesimi dinliyordum.. Bir şey olduğu takdirde, az önce kendimi uçaktaki yüzlerce kişiden daha zengin hissettiren duygu yoğunluğumun bana farklı bir kader yaşatmayacağını, bulutların bana özel davranıp kollarında tutmayacağını düşünmek, korkmak bir yana, dudaklarıma bir tebessüm yaydı. Aynen notlarımda yazdığım gibi; tek taraflı bir sevgiydi bu ve bulutların bana vermiş olduğu hiçbir söz yoktu.Bulutlar yeryüzüne inseOkyanus üzerinde bir saat kadar bulutların arasında kâh aşağı-yukarı, kâh sağa-sola savrularak yol aldık. Bütün bu zaman zarfında, yazmayı plânladığım romanlarımın kurgularını geliştirdim, sanki ölümsüzmüşüm gibi. Kaza, ölüm fikri hiç telaşlandırmadı beni, korkutmadı. Ama iki şey dert oldu. Birincisi; sevdiklerim onlara yazdığım son mektuplarımı hiçbir zaman okuyamayacaklardı. İnternete bağlanamamış ve gönderememiştim onları ne kadar çok sevdiğimi anlattığım mesajlarımı. Diğeri de; hep hayâlini kurduğum gibi; miniklerimizi daha henüz Disneyland’a götürememiştim... Bulutlardan geçip okyanusa inseydik içimde kalacaktı... Ama bizi tuttu bulutlar işte.. Belki bir gün bulutlar yeryüzüne iner, ben de onları kucaklarım.Şimdi, Cape-Town’dan gelen kadın bir ihtimâl yine o uçuşundaki terslikleri anlatmakta bir yerlerde. Balayına çıkmış histerik genç kadın büyük bir ihtimâl yine eşinin kolunu çimdikleyip, başına tokat atıp tepine tepine ağlamakta New York’ta bir otel odasında veya Central Park’ta. Genç adam kim bilir kaçıncı defa pişman olmakta bu kadınla evlendiğine. Bu yolculuk esnasında Azraili atlatmış olduğuna sevinemeyip hayatı boyunca kendisine cehennemi yaşatacak kadınla ne yapacağını düşünüyor belki de.Ben ise; şimdi hemen sevdiklerime yazmış olduğum sevgi mesajlarımı göndereceğim ve miniklerimiz için Disneyland programını yapacağım... Romanımı da hızlandırsam iyi olacak... Daha çok şey var sevmek, yazmak ve yaşamak üzerine...New York’dan hepinize sevgi dolu bir Pazar diliyorum... Hâtta mümkünse aşk...
Bugün, belki de uzun yıllardır ilk defa bu kadar yüksek oranda vatandaşımızın sandığa gittiği gün olacak. Çok özel bir Pazar günü yaşayacağız. Neticenin ülkemiz ve vatandaşımız için en aydınlık, en bereketli ve gurur duyulacak günlere kapı açması umudunda bu satırları yazmaktayım.Şu sıralar, gerek son kitabım ‘Dedem Kurt Seyit&Ben’, gerekse ‘Kurt Seyit&Şura’ dizisi dolayısıyla kâh sohbet, kâh imza için, sürekli yollardayım. Öylesine hızlı ve yoğun bir programla dolaşıyorum ki; bazen sadece birkaç saniye farkla bir sonraki programa yetişebildiğim oluyor. Hep yüreğim ağzımda, hep heyecan ama anlatılamaz bir mutluluk. Yorulduğum, uykusuz kaldığım kadar mutlu oluyorum. Biliyorum ki; emeklerim karşılığını veriyor, bir yerlere, birilerine daha ulaşıyorum. Ruhumdan, yüreğimden, zihnimden geçenleri birileriyle daha paylaşabiliyorum. Yeni fikirler, yeni hayâller, yeni düşler, yeni duygular ve yepyeni umutlarla zenginleşiyorum. Geçtiğimiz hafta da önce Bursa Kitap Fuarı’nda dört saati bulan okurlarımla buluşma ve imza keyfinin ardından Adana-Mersin-Adana dönencesinde Çukurova Sanat Günleri’nde konuşmacı olarak yer aldıktan sonra TEGV’in bir sosyal sorumluluk projesine katılmak üzere Van’a yol aldım.Renkli Kalemler’e misafir oldumTEGV (Türk Eğitim Gönüllüleri Vakfı) ülkemizin 81 noktasında faaliyet gösteren ‘park’larından birinde; Van’da, ‘Okuyorum Oynuyorum’ projesinin parçası ‘Renkli Kalemler’ çalışmasında yer alıp alamayacağımı sorduğu zaman, ne yapıp edip gönülden gönüllü oldum. Çocukların okuyan, anlayan, yaratıcılığını keşfedip geliştiren bireyler olmaları için başlatılan proje, ardından diğer projeleri doğurmuş. ‘Okuyorum Oynuyorum’ projesi sokak tiyatrolarını doğurmuş. Gönüllü tiyatro sanatçıları ile yapılan çalışmalar sonunda minikler vakfın ‘Park’larındaki salonlarda oyunculuklarını sergiliyor. Çocuğun ‘Benim temel yaşam hakkım var!' düşüncesi üzerine sergilenen bu oyunlar çocukların birey olarak kendilerinin farkındalıklarını aşılıyor. Cem Davran, Haluk Bilginer gibi isimlerin gönüllü katılmış olduğu bu projeler, her sene yeni çocuk gruplarına yaşam dersi olmaya devam ediyor. TEGV iki milyon çocuğa ulaşmış. Çocukların not almadığı, birbiriyle kıyaslanıp rekabet ortamı yaratılmayan, gönüllü öğretmenlerle yürütülen projeler tamamen, özgün, özgüvenli, yaratıcı ve ayakları üzerinde sağlam basan nesiller yetiştirmek çabasında.Gezici tırlar yurdun her yanındaÇocukluğu TEGV’in projeleriyle zenginleşmiş ve hayatlarında başarıyı yakalamış yetişkinlerin çoğu vakıf çalışmalarında gönüllü olarak yer almakta. Maddi veya manevi katkılarıyla, kendi hayatlarını kurtaran düşünce dünyasının yeni büyümekte olanlara da aynı imkânları sağlayabilmesi için el uzatıyorlar. Bir de ‘Ateş Böceği’ adı altında çalışma alanları var. 24 gezici tır da bu birimlerde çalışan eğitim gönüllüleri bizzat yaşıyor. Van depreminde bu birimler, yıkılan, dağılan perişan şehrin çocukları için kurtarıcı olmuş. ‘Ateş Böcekleri’nin çalışmaları ‘İyi yaşam, sağlıklı yaşam, hijyen, trafik’ gibi konularda gezerek verdiği eğitimlerle, kendisi trafik eğitim projesi başlatmış olan Mercedes’e bile örnek olmuş. Aynı programı uluslararası platforma revize ederek ‘Mobile Kids’ başlığı altında uygulamaya koymuşlar. Yapı Kredi Bankası’nın 2006 yılından beri ana sponsoru olduğu vakfın sadece yüz kırk profesyonel yöneticisine on bini aşkın gönüllü eşlik ediyor. Benim katıldığım ‘Renkli Kalemler’ ise, çocukların bugüne dek öğrendikleri konuları içine alan ve gazeteci olmak yolunda kendilerini ifade yaratıcılığını pekiştiren bir çalışma. Diğer konularda olduğu gibi gönüllü öğretmenler yönlendiriyor ama karar alma mekanizmasının yine çocukların elinde.Gönüllü olmak dağları da aşırtıyorYüzyıl Üniversitesi’nde öğrenci olan gönüllülerden Muhammed Akın, minikleri eğitmek için katıldığı seminerden ‘Bildiklerimi aktarma gücüm arttı' diye bahsederken, yine üniversitede öğrenci olan Ramazan Lüleci zaten öğretmen olmaya hazırlandığı eğitim sürecinde bu programın pratik açısından kazandırdığı zenginliği aktarırken aynen eğittikleri çocuklar kadar heyecanlılar. Öğretmeni gibi, pırıl pırıl, aydınlık, heyecanlı miniklerle çıkaracakları gazetenin ‘yayın kurulu toplantısı’nda buluştuğumuzda, masanın üzerinde yayılmış günlük gazeteler, haftalık dergiler arasında fotoğraf makineleri, kayıt cihazları, not defterleri ve hazırladıkları soru kağıtları ile üstlendikleri işi ne kadar ciddiye aldıklarını görmek dudaklarıma keyifli bir tebessüm getirdi. Sorularında gazeteci, yazar olmak isteyen ama bunun için de cesaret bekleyen bir incelik vardı. Onları cesaretlendirmek benim için çok kolaydı. Bir kez daha şunu gördüm ki; aslında ülkemizin hangi coğrafyasında yaşanıldığı değil, oraya ne kadar ulaştığımızla ilgili her şey. Gönüllü olmak dağları da aşırtıyor insana, denizleri de... Tüm gençlerimizin ve ülkemizin yolu açık, günleri aydınlık olsun...
Geçenlerde, gerçek halkı olan Kırım Tatarları’nın ancak yüzde 10’unun oluşturduğu Kırım’daki referandum, bende sanki 1744’deki Küçük Kaynarca Anlaşması’nın devamını yaşıyorum duygusunu uyandırdı. Ailemin bir kanadının vatanı olan, üzerinde kanlarını, canlarını verdikleri bu komşu topraklar her zaman derin bir hassasiyetle takip ettiğim bir coğrafya. Kırım’la ilgili ‘bağımsızlık’ ifadesini duyduğum an yine tarihte geriye ışınlanıverdim. Kaynarca Anlaşması gereği Kırım’ın ‘bağımsızlık’ adı altında Osmanlı İmparatorluğu’ndan idari yönden ayrılması, Rus donanmasının da Karadeniz’de âdeta kale görevi üstlenmesi, 1783’de kaçınılmaz sonucu getirmiş ve Rusya Kırım’ı Çarlık topraklarına katmış, o tarihe kadar zaten çalkantılarla dolu olan Kırım ve Kırımlı’nın kaderi, o tarihten itibaren Rusya’nın eline teslim olmuştu. Tarih boyunca Antik Yunan, Gotlar, Hunlar, Bizanslılar, Hazarlar, Karaimler, Gürcüler, Ermeniler, Cenevizliler ve 1441’den itibaren Tatarlar’a ev sahipliği yapmış, aynı zamanda Agamemnon’un kızı İfigenia’nın efsanevi mezarını barındıran Kırım’a sahiplik Çariçe Katerina’ya yetmemişti. Tam aksine; Karadeniz’in karşı kıyısında uzanan, ebedi düşman gördüğü Osmanlılar’ın toprakları, onu yeni hayâller kurmaya itmişti. Yakın doğuda kurmayı ve torunu Konstantin ile beraber yürütmeyi plânladığı geniş Ortodoks Hükümdarlığı, Katerina’nın rüyalarını süslemeye başlamıştı. Zapt ettiği topraklardaki etki ve gücünü Rusya’da görevli batılı diplomatlara ispat etmek için düzenlediği Kırım seyahati ise altı ay süren ama plânlanması tam dört yıl alan bir gözdağından başka bir şey değildi.İlk Türk-Rus harbinden general olarak dönüp Çariçe’nin dikkatini çeken ve sonra sevgilisi olan Gregory Alexander Potemkin, bu seyahatin, başından sonuna mimarlığını yapmış, Çariçesinin yabancıların gözünde istediği etkiyi yaratabilmesi için her şeyin kusursuz olmasına büyük gayret göstermişti. 1787 Yılının Ocak ayında St. Petersburg’dan yola çıkan üç bin kişilik kafile, içleri âdeta saray yavruları gibi döşenmiş troykalarla güneye doğru inmiş, Mayıs ayında Dinyeper Nehrinde kendilerini bekleyen seksen parçalık filo ile gezide görülmesi esas amaç olan Kırım kıyılarını dolaşmaya başlamışlardı.Misafirler gördükleri karşısında şaşkına dönmüşlerdi. Yol boyunca, kıyılarda, bayram kıyafetleri içinde şarkılar söyleyip dans eden gençler, neşeli neşeli kaval çalan çobanlar, pırıl pırıl üniformalarıyla talim yapan Kazak ve Tatar askerleri, yapma şelâlelerin yamaçlarında düzenlenmiş İngiliz bahçeleri, geceleri havai fişeklerin ışığı altında köylülerin korolarla söyledikleri şarkılar, yabancı erkanın aklını başından almıştı. Sivastapol ve Bahçesaray’da Tatar birliklerinin büyük bir disiplin içinde gerçekleştirdikleri savaş oyunları misafirlerin hayranlığını kazanmıştı. Katerina bu seyahat boyunca, istikbâle yönelik emellerini, batılı dostlarına sezdirmek için de bilhassa özen göstermiş, Dinyeper’i eski Yunan’daki adıyla; ‘Borysthenes’ olarak belirtmiş, Kerson limanında demirli savaş gemilerine Yunanca ‘Bu yol Bizans’a gider!’ ibareleri yazdırtmıştı. En nihayet Poltova’da sergilenen İsveç Kralı XIII. Charles’ın, Büyük Petro’ya (bizim isimlendirmemizle Deli Petro) hezimetini âdeta hakiki imişcesine yaşatan savaş oyunu, Sivastapol’de Karadeniz’e dizilmiş donanma gemilerindeki askerlerin ‘Çok yaşa imparatoriçemiz!’ haykırışlarının üzerine muhteşem bir kapanış olmuştu. Bütün bu görüntülerin Kırım’ın hakiki görüntüleri olması ihtimâli oldukça azdı. Dört sene boyunca Potemkin’in kocaman bir tiyatro sahnesi yarattığı biliniyordu. Geziyi yaşayanlar, bu şatafatın ve hayâl dünyasının muhasebesini yapa dursunlar, gerçeği yalnızca Gregory Alexander Potemkin ve o günleri yaşayan Kırım Tatarları biliyordu. Kırımlıların Çariçe ve misafirlerini böylesine coşkulu karşılamaları da akıllara takılan diğer bir konuydu... Onca acı daha yeni yaşanmışken. Potemkin’in sevgili Katerina’sını mutlu etmek için başlattığı Kırım’ı sahiplenmek projesi, zamanla onda tutku halini almış, kendi kurduğu şehirlerden Sivastapol’da 1784’de büyük bir donanma üssü gerçekleştirmişti.Çariçe’nin burnunda habis bir ur1794’de Odessa’da kurulan deniz üssü ile Rusya Karadeniz’e her an açılmaya hazır bir güçtü. Savaşçılıklarına ve at üzerindeki maharetlerine hayran olduğu Don Kazakları ve Kırımlılardan Çarlık ordusuna bağlı alaylar teşekkül ettirmişti. Böylece Orta Asya’dan nesiller süren göçlerden sonra Kırım’a gelip yerleşen, uzun yıllar Moskova’ya yaptıkları akınlarla Rus Prensliği’nin korkulu rüyası olan bu Türk kavmi, bir müddet, Osmanlılarla kader birliği etmiş, fakat sonunda Rus toplumunun bir parçası olmuşlardı. Potemkin, Kırım’ı, Çariçe Katerina’nın ‘burnunda bir habis ur’ olarak nitelemişti ve Rusya, Kırım’dan Karadeniz’e ve oradan daha güneye açılacak güce ulaştığında, kendince o uru temizlemişti ama bu cennet yarımadanın sahipleri olan Kırım Tatarları Rus İmparatorluğu için de, Komünist Rusya için de her zaman rahatsız edici unsurları olmaya devam ettiler.1944’de Stalin’in emriyle bir gecede boşaltılan Kırım halkı sürgün edildiğinde yerlerine yerleştirilen Rus asıllı vatandaşların yeni nesillerinin bu referandumda neden Rusya’yı seçtiğine şaşmamak gerek. Ama şimdi önemli olan; bu bağlılık paralelinde Kırım Tatarları’nın henüz adil bir şekilde alamadıkları özlük haklarının ne kadar iade edileceği. Putin’in, yarımadanın üzerinde var olan asıl sahibi Kırım Tatarlarını, burnunda habis bir çıban gibi görüp görmediğini önümüzdeki günler bize gösterecek. Zira, Potemkin’den bu yana uzun bir zaman geçmiş olabilir ama Rusya’nın Kırım ve Karadeniz’e açılma hayâlleri hiç değişmedi ve Tatarlar, her zaman açık denizlere uzanma yolunda engel olarak görülmeye devam etti. Dedeciğimin hasret öldüğü vatanını hayâl ederek Karadeniz’e baktığında anneciğime söyledikleri geliyor aklıma: “Bak bakalım Lemanuçka. Kırım bu gün biraz daha yaklaşmış mı buralara?”
Berkin... “Bakkala ben gideyim anne. Senden hızlı koşabilirim” demişti o sabah... Ölüme koşacağını bilmeden. Hızlı koşması koruyamadı Berkin’i... Çocuk olması koruyamadı. Yaşamayı hak etmeyenlerin, can yiyenlerin, hak yiyenlerin neredeyse pamuklar içinde kollanıp üzerine titrendiği bir ülkede, henüz on dördünde, masum bir fidanı kestiler, ayırdılar toprağından, canından. Sonra da utanmadan fotomontajla yüzüne maske takıp, eline sapan verdiler ve ‘o bir terörist’ dediler. Berkin ilk fidanımız değildi bu kadar utanmadan, Allah’tan korkmadan ölüme gönderilen. Ama kimileri bir başsağlığı dileyemedi yüreği kanayan ailesine, bir dua gönderemedi yavrucağa. Kimileri “bizi de terörist ilân ederler” diye korktu bu acıyı paylaşmaktan.Berkin hiçbir zaman, ekmek derdinde bir mahalle yolculuğunda neden ve nasıl bir düşmanlıkla katledildiğini bilemeyecek. Ölümünden sevinenleri, “ders olsun” diyenleri de cennetteki küçük bahçesinden duymadığını ve bunca yaşadığının üzerine ailesinin hâlâ kahredildiğini duymadığını umarım. Cenevre Anlaşması’na göre; savaşlarda bile suçtur, bu yaşta çocukları öldürmek. Konu komşuya adalet dağıtmak telaşında görünen bu ülkede hani Berkin’e ve diğer fidanlara adalet? Yüce Yaradan’dan dileğim; Berkin’in bu dünyada bulamadığı huzuru ve adaleti, kendi huzurunda yaşatması. Kısacık ve zor yaşamını alıp buralardan giderken geride kalan sefil ve rezil düşmanlık sözlerini duymadığını umuyorum Berkin’in... ve yine duacıyım ki; Berkin fidan duymuş olsun milyonların, ismini sevgiyle, acıyla haykırışını, izlemiş olsun yüzbinlerin kendisini nasıl uğurladığını...Sevgili Berkin, çok küçüktün... Hastahanede yaşam mücadelesini verdiğin zaman içinde daha da küçülmüştün ve minicik olup gitti bedenin. Ama senin bedenin küçüldükçe yüreğin büyüdü ve bu ülkenin yüreklerini birleştirdi. Kocaman bir yürek oldu senin ardından bu millet... “Prens Berkin” dediler sana... ...ve küçüğüm benim, tâcı olanlar bile ölünce tâcını bırakıp gider. Ama ölüm seni götürürken taçlandırdı. Kimbilir ne hayâllerin vardı, on dördünde seni yere serdiklerinde. Ama hiç prens olmayı hayâl etmiş miydin küçüğüm?Mutluluğu çalıyor acılarŞu günlerde; yıllarımın emeğini, sabrını, azmini ve durup dinlenmeden çalışma serüvenimin mutluluğunu çok yoğun yaşamam gereken bir dönemdeyim ve ben en küçük sebeple dahi denizler derinliğinde, gökyüzü enginliğinde mutluluk zenginliği yaratabilen biri olmama rağmen, yüreğim olmasını beklediğim gibi coşamıyor, ruhum kanatlanamıyor. Etrafımda bu kadar acı, bu kadar düşmanlık, bu kadar kötülük, haksızlık varken hak ettiğim duyguların bile tadını hakkıyla çıkaramıyorum.Bir taraftan bu iç yarasının üretkenliğimi ve hayâl gücümü zedelememesi gerektiğinin bilincinde, kanatlarımı çırpmaya devam ediyorum ama beni ve yaratıcılığımı bulutlar üzerinde tutan düşlerime ve ruhsal yolculuklarıma çarpıyor çocukların, anne babaların acıları, yoklukları, yoksunlukları ve adalet arayanların çığlıkları...Ey güzel Kırım!‘Kurt Seyit & Şura’ dizisinin başladığı günlerde, Kırım kökenli ailemin yaşadıkları bu defa ekranda anlatılmaya başlanmışken, Kırım’ın yine Rus işgâli ile gündeme gelmesi bana, yıllardır hem dinlerken, hem sonra yazarken içimi acıtan bütün o duygu yoğunluğunu bir kez daha yaşatmaya başladı. 1992 Yılında, genlerimde kayıtlı bu acıları ve hasretleri tedavi etmek üzere ziyaret ettiğim Kırım’dan, hüzünlerime hüzün eklenerek geri dönmüştüm. Çünkü bana anlatılanların ötesinde büyük bir zulüm ve vahşeti öğrenmiştim. 18 Mayıs 1944’de Stalin’in emriyle bir gecede boşaltılan Kırım yarımadası’nın Türkleri, Kırım Tatarları Sibirya’ya sürülüp, yarısı yük katarlarında telef olduğunda ve sonra diğer yarısı Orta Asya’nın ücra köşelerine sürülüp vatan topraklarına diğer Ruslar yerleştirildiğinde, Türkiye bu acılardan bîhaber davranmıştı. Tarih kitaplarımızda bile okumadık bu yaşananları.Şimdi, gözüm kulağım Kırım’da yaşananlarda ve bugünkü Türkiye’nin bu konuda nasıl bir tavır takınacağında... ve kalemim; o da bekliyor neler olacağını.Kendini vuran sistemBerkin’i toprağa verme sebebimiz olan anlayış, bu anlayışı ifşa etmekle görevli polisinin de canını aldı. Bu da bir ilk değildi. Polisimizin, “gaz sıkmaya, cop sallamaya, plâstik mermi kullanmaya hakkı” olduğunu savunmak yerine, polisimizin “özlük haklarının” ve insanca yaşayıp, görevini insanî şartlarda yapabilmesi haklarının sağlanması günü geldi, geçti... Çok kayıplar, çok yazıklar yaşanıyor... Bu millete yazık oluyor...
Bir ‘Kadınlar Günü’ daha yaşadık. Dünyanın farklı coğrafyalarında, farklı mahallelerinde, farklı evlerde, farklı aile düzenleri içinde milyonlarca insan ‘kadın’ cinsiyetine sahip olarak bir güne daha gözünü açtı kadınlar gününde. Ancak; nüfus kâğıdında ‘kadın’ yazılmasıyla, ‘kadınlığı’ yaşamak arasında, yukarıda saydığım farklar kadar fark var. 8 Mart günü, milyonlarca kadın, bir kez daha, ‘kadın olma’nın, sadece erkeğin arzuları doğrultusunda yaşamak ve ona kesin itaat ve hizmet etmek demek olduğunun bilgisiyle uyandı. Bir diğer grup kadın; yine aynen bu teslimiyetçilik duygusunda ama nisbeten daha tahsilli ve/veya imkânlı olduğundan, teslimiyetçiliği nazik bir şekilde kendi seçimiymişcesine sahiplenerek bir güne daha açtı gözlerini. Çünkü bu grup kadın, aslında gururuna yediremediği bu teslimiyetçiliğe başkaldırmak cesaretini bulamadığı için, sanki arzusuyla bu yaşamı seçmiş ve bu seçim de hürriyetinin ifadesiymiş aldatmacasını sunuyor. Sayısı bunlardan çok daha az bir kadın kitlesi ise, 8 Mart’ta, erkeğin metâsı ve sadece üreme potası olmadığının bilincinde, ama ailesinde, mahallesinde, toplumunda bunun mücadelesini vermeye devam edeceği yeni bir güne uyandı.Bir farklı kadın grubu ki, bunlar da dünyanın her coğrafyasında, oranları değişse de var, kadınlığını daha rahat, daha imkânlı ve daha vurdumduymaz yaşayabilmek üzere kullanmış ve başarıya ulaşmış olmanın rahatlığıyla, kadınlıklarını sahip oldukları düzeni devamda kullanmaya programlı ve azimli karşıladılar günü.Kimseleri engel kabul etmemek‘Kadınlar Günü’yle buluşan, sayıları oldukça az ve günün sonunda yine o az sayıda kalacak kadınlar ise; ‘kadın olma’nın ayrıcalığını, sihirini, gücünü keşfetmiş, sahiplenmiş, korumakta kararlı bir enerjiyle başladılar güne. Kendisini sayan, seven, özgüveni yüksek, müdanâsız, kendisine sahip, üretken, yaratıcı kadınlar bunlar. Kendilerini saymayan ve sevmeyenlere karşı tavırlı, özgüvenlerini kırpmak isteyecek, yaratıcılıklarını öldürecek hiç kimseyi/kimseleri engel kabul etmeyecek kadınlar.Bu tiplemeler sadece ana başlıklar. Her kategori kendi içinde de daha nice kadın tiplemesine ayrılabilir. Zira, her birinin kendi dinamiği, hayatlarındaki insanlar, ideâlleri, yetiştirildikleri aile, içinde bulundukları iş kolu, mücadele gücü ve cesaret derecelerine göre kendilerine ait bir kimlik oluşturmaktalar.Bütün bu farka rağmen bütün bu kadınları birleştiren bir şey var ki; o da, hepsinin diyet ödediği. Kimisi; zincirlerini kıramadığından, kimisi; zincirlerini gönüllü kabullenmekle, bir diğeri; kadınlığını bir servete, bir titre teslim ettiği için, bir başkası; kendisini bulmak üzere verdiği direniş mücadelesi, bir bölümü de cesareti sebebiyle muhakkak bir diyet ödemekteler. Cesur ve kendisine sahip kalan kadınların ödediği diyet genellikle onları toplumda yalnızlaştıran ama aynı zamanda karşılığında en büyük hürriyeti satın alan cinsten. Diğer taraftan, bütün bu tip kadınların benzerlerinden yeni yetişenleri var. Hepsinin minyatür grupları, kendi yollarında ‘kadın olmak’ yolunda büyümekteler. ‘Kadınlar Günü’ istisnasız bütün kadınlara şunu düşündürmeli: Yeni yetişen, özellikle kendi yetiştirdikleri kız çocukları ileride toplumun neresinde olacaklar? Kadınlar bugün kendi oldukları yer için kendileri seçim haklarını kullanamamış iseler dahi, en azından kızlarının kendilerinden daha gerçek ve hür bir kadın olmaları yolunda annelik yapmaları gerekir. Bana en acı gelen, ezilen ve sevgiyi tanımayan kadınların, kızlarını bu anlayışa teslim etmeleri. Halbûki gadre uğrayanın halinden en iyi yine o tecrübeyi yaşayan bilir ve böylesine kişiliksiz bir hayata esir olan bir annenin en azından kızını bu düzenden kurtarmak için eğitmesi, eğitmeye gücü yetmiyorsa cesaretlendirmesi gerekir. Bu söylediğim tabii ki; yaşadığı sindirilmişliğe ve itelenmeye rağmen halen daha biraz hayâl kurma kabiliyeti kalabilen kadınlar için geçerli.Erkeğe üstünlük kıza kabullenme...Çocukların, kendi cinsiyetlerinin anlamı ile ilgili bilgileri ilk öğrendiği ve kavradığı yer kendi ailesi. Babalar; erkek, anneler; kız çocukları için ilk ve temel örnekleri teşkil ediyor. Ailenin yapısına, evin düzenine göre, daha minicik yaştan büyüdükleri zaman nasıl bir ‘kadınlık, nasıl bir ‘erkeklik’ sahiplenecekleri dimağlarına işleniyor çocukların.Çocuk daha sosyalleşmeden, çekirdek ailesinde, kadın-erkek arasındaki temel ilişkilerde, her bir cinsin saygınlığı, kendisini ifadesi, özgüveni ve haklarının sınırının ne olacağı konusunda dağarcığında bilgi toplamaya başlıyor. Bağrışlar, aşağılamalar ve kişilik bastırmalarıyla yaşanan bir aile hayatı çocuğun cinsiyetine göre; erkek ise üstünlük, kız ise kabullenme kültürünü geliştiriyor. Aileler ne kadar baskıcı bir ata erkil hayat yaşarsa yaşasın, erkek çocuklar da uzun seneler sadece anne öğretisinde kalıyor. Dolayısıyla anneye çok büyük iş düşüyor. Kadının, kişilik haklarından soyutlanması ve ikincil plânda bırakılması o kadının erkeğini de aşağıya çeken bir kültür ve tabii toplumu. Ne güzel olurdu, dünyanın tüm kadınları bir ‘Kadınlar Günü’ne, sevdiği ve sayılıp sevildiği için yanında durduğu erkekleriyle el ele, kadın olmaktan gurur duyarak girse. Karınında, kucağında böyle yetiştirdiği bebeleri olsa ve bir sonraki nesil daha da anlamlı yaşasa kadınlığını ve tabii o kadınların yanındaki erkekler de erkekliğini...
Bir kez daha kadınlar günü yaklaşırken, muhtelif gruplara yapacağım konuşmalar, vereceğim röportajlar için başlıklar atmaya başladığımdan beri ailemin kadınlarını düşünüp durmaktayım. Öykülerini yakalayabildiğim kadarıyla, genlerime geçen kadınları, uzanabildiğim en uzak zamandan bu yana yan yana getirerek, kendi geldiğim yeri, taşıdığım kimliği resmediyorum. Kendimde hepsinden bir şeyler taşıdığımı biliyorum. Hepsini görüyorum kendimde. Farklı zamanların, farklı kadınları hepsi. Ama ortak noktaları; hepsinin cesur, hepsinin, güçlü, hepsinin sevgi kadını olmaları. Silistre’de, Aluşta’da, Tsarskeyo Selo’daki evlerimizde piyano çalan da benim, Deliorman’dan, Şipka Geçidi’nden kaçıp gelen de. Asırlık konaklarda etekleri hışırdayarak dolaşan da benim, yüzünü kömürle boyayıp at sırtında Çanakkale Cephesi’nde erzak taşıyan da... Bir ailenin farklı nesillerini, kendi cinsiyet grupları içinde gözlemlemek her zaman ilgimi çekmiştir. Nineden kız torununa, dededen erkek torununa uzanan yolda nesillerin karşılaştırması çok renkli görüntüler verir. Hayatımda öğretileri, örnekleri ve bana ders olan uyarıları ile beslendiğim en önemli iki kadından biri, hiç şüphesiz öncelikli ve çok büyük bir ağırlıkla annem ve ardından anneannemdir.Peçeli günlerden basket potasına!1924 doğumlu annem, tam bir Cumhuriyet çocuğu olup Cumhuriyet kadını olarak büyümenin şansını bilen bir nesil ve anlayıştan geliyor. Hür, bağımsız, lâik bir Cumhuriyete doğmuş, onun güzel öğretileriyle yetişmiş ve başka türlüsünü hiç düşünmemiş. Anneannem ise; Cumhuriyet kadını kimliğini çarşaflı, peçeli, yeldirmeli, yaşmaklı, fesli, serpuşlu zamanlardan geçtikten sonra kazanmıştı. Annem, ben büyürken, içinde olduğum zamanın ve değerlerin bir kadın olarak en güzel ve en mükemmel örneklerindendi. Biyolojik annesi Murka ise, manevi annesi de Cumhuriyet’di. Kurt Seyit’in kızı olduğu kadar, Atatürk’ün de manevi kızıydı. İnandığı şeyler net, açık, kesindi. Hurafelerle, bâtılla işi olmazdı. Cumhuriyetin idealist öğretmenleriye okumuş, yüzmüş, kürek çekmiş, voleybol, basketbol oynamış, sırıkla atlamış, at binmiş, resim yapmış ama annesinin el marifetlerini de öğrenmişti.Anneannem ise, 1910 yılının İstanbul’unda, ilâhilerle başladığı mahalle mektebinde, eli kızılcık sopalı, sarıklı hocanın tedrisatında eğitime başlamıştı. Çok küçükken girdiği buluğ çağıyla birlikte sokakta, bahçede oynadığı çocuk oyunları yasaklandığında henüz sadece on bir yaşındaymış. Hayâli; öğretmen olmakmış. Ancak savaşla birlikte hocalar cepheye çağrılınca, mahalle okulları kapatılmış. Aksayan eğitiminin zamanını Çanakkale cephesiyle İstanbul arasında helâk olan annesine yardımcı olmaya ayırmış. On üç yaşında tahsiline devam etmek istediğinde, Çapa’daki Öğretmen Okulu’nda müdürden aldıkları cevap yıkım olmuş. “Geç kalmışsınız hanım, çok geç” demiş müdür. Okumak masraflı iş... “İyisi mi sen onu evlendir. Evini, barkını bilsin. Bu yoklukta kız mı okutacaksın?” deyince, ciciannem çekmiş anneannemi kolundan, odadan çıkmışlar. Anneannem ağlıyormuş. Annesi ona sarılıp, “Terbiyesiz, utanmaz adam! Bu okulun müdürü buysa burada okumamanda zaten fayda var kızım” diyerek teselli etmeye çalışmış... ve daha o sabah öğretmen olma hayâliyle uyanan anneanneciğim, yine dikiş, nakış, ev işlerine geri dönmüş.Aradığı peri masalı ona dokunduYıllar sonra harf devrimi yapıldığında yeni alfabeyi ilk öğrenenlerden olmuş ve lâtin alfabesiyle kitap okumaya hiç doyamamış. Ben anneannemi tanıdığımda evinin bir köşesinde romanları yığılıydı ve hayatı boyunca da okudu... Annem, hem yetiştiği devir, hem de özellikle babasının etkisi ile kız ve erkek çocukların eşit olduğu bilinciyle büyümesiyle de, çocukluğu, genç kızlığı anlamsız, sebepsiz ‘ayıp’ ve ‘günah’ kavramlarının baskısında geçmiş olan annesinden ayrılıyordu. Babası Kurt Seyit’in göz bebeği olarak daha ziyade onun öğretileri ve yönlendirmesi ile yetişmişti. Dedem, yaşam felsefesini geleneksel detaylarla birlikte açık fikirli, bağnazlıktan uzak, dünya insanı görüşleri bütünlüğünde kurmuş bir erkekti. Sonra aynı düşün şekliyle koca ve baba olmuştu. Dolayısıyla ilk göz ağrısı ve favori çocuğu annemi, Lemanuçka’sını, erkek çocuğu olsaydı neler plânlayacaksa aynı şeyleri düşleyerek yetiştirmişti. Dedemin, annemi bu kadar sahiplenmesinin sebebi, belki de, yeni ülkesinde yine kendi gençliğine benzeyen, kendi içinde yetiştiği aydın, geleneksel, aristokrat ve batı kültürlerini çok güzel mecz etmiş, aynı kültürle yetişen bir evlât yetiştirmekti. Anneannemin annesince yetiştirilip daha tutucu, annemin baba kanatları altında daha liberal yetişmesi de ayrı bir tezattır. İşin enteresanı, çok arzu etmesine rağmen öğretmen okulunda yolu kapanınca o kadar üzülen ve içinde kalan anneannem, üniversite okumak isteyen annemi sırf bir komşu delikanlıdan aşk mektubu geldi diye evlenmeye itelemiş. O mektubun komşularca duyulması, bilinmesi düşüncesi bile ayıp konusu olmuş anneannem için. Belli ki, bir genç kız olarak o yıllarda yaşadığı hayâl kırıklığı, kızının yolunu açık tutmasına yardımcı olmaya yetmemiş, gördüğü o küçük ve baskıcı çevre kültürünü göz ardı edememiş.Annem 2’inci Dünya Harbinde, Türkiye bîtaraf kalmasına rağmen yaşanan yokluklar, sıkıntılar, karartma ve karne günlerinden nasibini almış, o şartlarda bir bebek doğurup çok kahırlı geçen bir evlilik sürecinde yetiştirmeye çalışmış. Babasının verdiği öğretilerle şartlandığı, ayakları üzerinde dik duran bir genç kadın olma çabasını, kimliğini ezmeye çalışan bir evlilik ona çok ağır gelmiş. Gerçek mutluluğu bulması uzun seneler almış, ama o arada biricik oğlundan ayrı kalması yaşamına ayrı hüzünler eklemiş. Ama hiç bir zaman iç bir yaşadığından masal yaratmamış, hep çok net ve keskin çizgilerle kalmıştır. Anneannem ise minicikliğinden itibaren ardı kesilmeyen harplerin, yoklukların, kayıpların, yangınların, salgın hastalıkların şahidi olmuştu. Belki kısıtlanmış çocukluğunun, çok küçük yaşta olgunlaşmanın ve sorumluluklar almanın getirdiği bir ihtiyaçla, belki de yaşamış olduğu onca zor zamanı hafifletecek bir peri dokunuşu aradığından; masalcıydı. Uzaklardan gelen yakışıklı yabancı Kurt Seyit’le evlenmesi de o çok sevdiği masal dünyasını gerçeğe çeviren sihirli bir dokunuştu onun için.Kısacası, karakterlerinin yansımalarını edebiyat diliyle adlandıracak olursam, anneannem ‘masal’, annem ‘hikâye’dir... Ben ise... Sanırım ‘roman’ olacağım...
St. Petersburg... Yıllar önce dedem Kurt Seyit’in hayatını yazarken ziyaret etmeye çekindiğim ama sokak sokak, bina bina bildiğim şehir.. ve işte oradayım. Şubatın dondurucu soğuğu nisbeten kırılmış, karlar erimiş, puslu, yağmurlu bir havada buluşuyorum dedeciğimin şehriyle. Kırım Aluşta’daki baba evinden on iki yaşında ayrıldıktan sonra, cepheye gidene kadar hayatına giren şehirle... Havaalanından karşılanıp otelime gelene kadar geçtiğimiz caddeler, aştığımız köprüler, keyifli kıvrımlarla kendine yol açmış olan Neva Nehri, katedraller, kaleleri, sarayları, kiliseleri ve daha nice muhteşem mimari örnekleriyle St. Petersburg, ilk el sıkıştığımda uzun zaman önce tanışmışım hissini aldığım birini hatırlattı bana. Duygum aynen buydu. O ilk andan beri, hafızamdaki yeri kendi anılarım, duygusu benim şehrim duygusunu yaşıyorum. 1990 yılında ilk romanımı kaleme almak üzere oturduğumda, 1916’nın Çarlık Rusyası’nın aristokrat yüzüyle başlayan hikâyemi yazarken özellikle buralara gelmek istememiştim. Dört sene boyunca çalıştığım ve hatmettiğim zamanların, kendimle özdeşleştirdiğim duyguların bende yaşattığı hayâl gücümü Komünist devrin ve insanların öldüreceğinden endişeliydim. Bu sebeple de, şehri yıllardır içinde yaşıyormuş kadar iyi öğrenmenin ve anlamının gerekliliğini yerine getirmek üzere en ince ayrıntısına kadar çalıştım. O mekânların hepsi yaşıyordu ve fizikî olarak St. Petersburg’un gerçeği idi. Ama yazdığım dönemin ruhu orada değildi. Oysa, o ruhu ben sahiplenmiştim...Sette kendini rüyada hissetmek!Burada bulunuşum âdeta bir mucize... Dedemin beni karşıladığı duygusuyla yaşıyorum şehri. Sadece dedem değil, büyük aşkı Şura, Valentin, nişanlısı Baron Kontantin, Celil ve sevgili Tatya’sı, Mişa, Petro, Vladimir, Borinskiler, Verjenskayalar, Bogayevskiler hepsi burada. Onlarla ilk buluşmamız ‘Bilim Adamları Derneği’nde oldu. Bu müze saray yavrusu Neva Nehri’nin kıyısına bir tâcın mücevherleri gibi dizilmiş nice muhteşem neoklâsik binadan bir tanesi. İpek, varak, marküteri bezemelerle döşenmiş devasa salonlar, ışığı çoğaltan dev aynalar, tablolar, porselen ve cam objeler, heykeller ile ev sahiplerini ve misafirlerini yadırgamadan kucaklamış mekânda durup derin bir nefes aldım ve St. Petersburg’a böyle bir şölen sebebiyle gelebildiğim için Allah’a teşekkür ettim. ‘Kurt Seyit & Şura’ dizisinin seti gerçek zaman diliminde, gerçek mekânında canlanıyordu ve kelimelerimle yaşattığım bütün o güzel insanlar gerçeğe dönüşmüştü. Kaos yürütme erbabı Sevgili Hilâl Saral’ın yönetmen masasında yanına yerleştiğimde monitöre kilitlendim ve bir rüya âlemine daldım. Gecenin onuna kadar süren çekim ertesi gün bir diğer mücevher parçası ‘Marble Palace’da devam ederken yine bütün oyuncuların mimlerini, beden dillerini, gözlerindeki duyguyu, yine romanımı sahiplenerek, sakınarak izlemeye devam ettim. Ama her sahne sonunda huzurum bir kat daha arttı. Dedem hayatını filme alsaydı, gider yine bu oyuncuları seçerdi.Satırlardan fırlamış gibiler...Kim ne derse desin, ben Kurt Seyit’in torunu ve üstelik hâmisi olarak iç rahatlığıyla söylüyorum ki; Kıvanç Tatlıtuğ ve Farah Zeynep başta olmak üzere, her bir rolün sahibi benim romanımın satırlarından şekillenerek çıkmış karakterler sanki. Kitabımın bir yerinde kelimelerden çizilmiş kalıplar varmış da, o kalıba dökülüp canlanmışlar gibi. Kıvanç Tatlıtuğ’un, Kuzey gibi, yönetmenimizin tabiriyle darmadağın ve kızgın bir adam rolünden, mükemmeliyetçi, hiddetini disiplinle kontrol eden, alaycı ama vakur bir erkek olan Kurt Seyit rolüne adaptasyonu tek kelimeyle olağanüstü. Farah Zeynep’in de, vizyonda olan sinema filminde canlandırdığı deli dolu, sorumsuz, şımarık Eylül karakterinden sonra 20’inci yy. aristokrasisinin bir narin mücevher örneği gibi ışıldayarak Şura oluşu aynı şekilde hayranlığımı kazanmaya devam ediyor. Kıvanç’ın ve Farah’ın, romanı canlandırmakta ne kadar ağır yükleri olduğunu biliyorum. Fanatik okurlarımın beklentileri yüksek. Ama herkesin içi rahat olsun. Bu ikili sadece oyun güçleriyle tamam bir ekip değiller. O geçmiş zaman dilimini, o devrenin duygularını ve tabii özellikle herkesin nasıl oynanacağı konusunda en büyük merakı; içinde aşk ifadesi olan sahneleri benim anlattığım gibi, okurumun ezberlediği gibi canlandırıyorlar: Romantik, sıcak, “Haydi ne olur, sevin birbirinizi ve hiç ayrılmayın. Haydi, haydi” dedirtecek bakışlar, göz pırıltıları... hepsi, benim anlattığım ama canlı gösteremediğim kelimelerimin iki güzel ve mükemmel oyuncunun yüzünde, bedeninde hayat bulmasıyla bambaşka bir ruh kazanıyor. Diğer oyuncular hâkeza, bana, bu kadar anlattığım gibi oyuncuyu nereden buldunuz dedirtti. Sete son katıldığım gün romanın St. Petersburg devrinin bütün önemli karakterleri, Marble Palace’ın görkemli salonunda uzun bir masa etrafında toplandıklarında, Kıvanç ve Farah’ın göz temaslarını, mimiklerini zihnimin kamerasına çekerek izledim. İkilinin verdiği sıcaklık, beklenti ve ileriye dönük ümit, işte tam benim satırlarımda anlattıklarımdı. Ezberimdeki bir hikâyenin adım adım canlandırılışını izlemek tarifi zor bir deneyim. Kanatlandırıyor diyebilirim.Senaristimiz sevgili Ece Yörenç, bütün oyuncularla bizleri bir araya getirdiği, Petropol’deki (Tavşan Adası) ‘Kuruçka’ restoranda, buz kaplamış Neva Nehri ve diğer kıyısında ışıldayarak bize bakan Marble Palace camdan içeri girmiş, setin hikayesini dinlemeye devam ediyordu. Çekimler zamana, soğuğa karşı, insan tabiatına karşı gerçekleşirken, bunları engel kabûl etmeyen, sadece iş isteyen ve hakkını veren bir yönetmen, Hilâl Saral, Rus ekibiyle beraber yüz elli beş kişiyi bulan bir orkestranın maestroluğunu mükemmel yapıyor. Ama zamanın ve kaderin kıskançlığında yaşanan aşklar da ancak böyle sahiplenilirse tekrar canlanabiliyor. Hâtta öylesine canlanıyor ki; kendilerini yaratanları da bir şekilde ölümsüz kılıyor.