Nermin Bezmen

Nermin Bezmen

-

Ölüm bazen yaşamı hatırlatır

Haberin Devamı

Yine gökyüzündeyim, yine bulutların hem arasında, hem üstünde ve bulutlar benim göz bebeklerimden yüreğime akıyor, damarlarıma dağılıyor, köpük köpük... Böyle bir güzellik var mı? İnsanı bu kadar huzurlu hissettiren, içine gömülüp yaşamak ve garip bir şekilde aynı zamanda içine gömülüp ölmek hevesi veren... Yaşamın da, ölümün de yumuşacık, sakin, huzurlu ve sevecen yaşanılması gerektiğini anlatan bulutlar... Yaşamaya başladıktan sonra gidilecek tek kesin sonucun ölmek olduğunu içine sindirmiş duygularla gökyüzüne yazı yazan bulutlar. Bu kadar iddiasız, ağırlıksız, hacimsiz olup bu kadar anlam hissetttiren ne kadar az şey vardır... bulutlar böyle bir şeyler işte...

“Let me Fall!” diyor Josh Gr oben kulağımda. “Let me Fall!” Evet, olduğum yerden düşsem, ne olurum acaba? Bulutlar tutamaz beni. Üzerinde taşıdığı duyguların arasından süzülür inerim, tutunamam anlattıklarına. Ama hiç suçlamam. Bulutlar beni üzerlerinde taşıyacaklarına dair bir söz vermediler ki bana... Tek taraflı bir sevgiden ne beklenir ki?... Ama önemli olan ben düşerken onların beni tutması değil... üstelik “Let me fall” melodisinde dediği gibi; belki de zaten hiç tutulmadan düşmek hoşuma gidecektir. Düşmek... düşmek... düşmek... ta ki...”

Bu satırlarla başlayan mektuplarımı canım çocuklarıma ve sevdiceğime hitaben tamamlayıp, inince göndermek üzere noktalamıştım. Sonra Türk Hava Yolları mecmuasının sayfalarını çevirmeye başladım. Sanat haberlerinde bir sergi başlığı ve sergiden fotoğraflar dikkatimi çekti: “Bulutlar Yeryüzüne İnerse” diyordu sanatçı. Yaşanan mekânların içine yerleştirmişti o muhteşem duygu köpüklerini. Birden, çok sık hissettiğim o algı-çağrı ve sonsuzluğun ‘an’da, benimle bir olduğu duygusunu hissettim. Az önce yazdıklarımın eşliğinde bedenim sanki gökyüzünden süzülmüş ve baktığım fotoğraftaki mekâna inmişti bulutlarla beraber.

Tek taraflı bir sevgiydi yaşanan

Bu duygularımı da not etmek üzere tekrar kaleme sarılmıştım ki; uçağımız müthiş bir türbülansa girdi. Anons yapıldı, herkes yerine oturdu, kemerler bağlandı, servis kesildi ve nefesler de.

Yanı başımda oturan ve Cape-Town’dan İstanbul’a uçtuğu THY uçağındaki aksaklıklardan söz edip duran kadın yolcu sustu. Sanırım yaşamakta olduğu her ana şükür moduna geçmişti. Orta sırada, yolculuğun başından beri ağlama ve huysuzluk krizleri, histeri nöbetleri ile kocasının burnundan getiren genç kadın kaç saattir yaptığı şımarık huysuzluğun günahını çıkarır gibi, çenesini kapayıp, faltaşı gözlerle kocasına sarıldı. Topu topu bir hayatı ve bir kocası vardı ama o en azından benim şahit olduğum kadarı ile o yaşamın son üç saatini eşinin dünyasını dar etmekle geçirmişti.

Çevremi izlerken, bir taraftan da kendi iç sesimi dinliyordum.. Bir şey olduğu takdirde, az önce kendimi uçaktaki yüzlerce kişiden daha zengin hissettiren duygu yoğunluğumun bana farklı bir kader yaşatmayacağını, bulutların bana özel davranıp kollarında tutmayacağını düşünmek, korkmak bir yana, dudaklarıma bir tebessüm yaydı. Aynen notlarımda yazdığım gibi; tek taraflı bir sevgiydi bu ve bulutların bana vermiş olduğu hiçbir söz yoktu.

Bulutlar yeryüzüne inse

Okyanus üzerinde bir saat kadar bulutların arasında kâh aşağı-yukarı, kâh sağa-sola savrularak yol aldık. Bütün bu zaman zarfında, yazmayı plânladığım romanlarımın kurgularını geliştirdim, sanki ölümsüzmüşüm gibi. Kaza, ölüm fikri hiç telaşlandırmadı beni, korkutmadı. Ama iki şey dert oldu. Birincisi; sevdiklerim onlara yazdığım son mektuplarımı hiçbir zaman okuyamayacaklardı. İnternete bağlanamamış ve gönderememiştim onları ne kadar çok sevdiğimi anlattığım mesajlarımı. Diğeri de; hep hayâlini kurduğum gibi; miniklerimizi daha henüz Disneyland’a götürememiştim... Bulutlardan geçip okyanusa inseydik içimde kalacaktı... Ama bizi tuttu bulutlar işte.. Belki bir gün bulutlar yeryüzüne iner, ben de onları kucaklarım.

Şimdi, Cape-Town’dan gelen kadın bir ihtimâl yine o uçuşundaki terslikleri anlatmakta bir yerlerde. Balayına çıkmış histerik genç kadın büyük bir ihtimâl yine eşinin kolunu çimdikleyip, başına tokat atıp tepine tepine ağlamakta New York’ta bir otel odasında veya Central Park’ta. Genç adam kim bilir kaçıncı defa pişman olmakta bu kadınla evlendiğine. Bu yolculuk esnasında Azraili atlatmış olduğuna sevinemeyip hayatı boyunca kendisine cehennemi yaşatacak kadınla ne yapacağını düşünüyor belki de.

Ben ise; şimdi hemen sevdiklerime yazmış olduğum sevgi mesajlarımı göndereceğim ve miniklerimiz için Disneyland programını yapacağım... Romanımı da hızlandırsam iyi olacak... Daha çok şey var sevmek, yazmak ve yaşamak üzerine...

New York’dan hepinize sevgi dolu bir Pazar diliyorum... Hâtta mümkünse aşk...

DİĞER YENİ YAZILAR