Kendimi “zamansız ve her zamana ait”, yaşsız ama her yaşa sahip” diye tanımlarım hep. Yüce Yaradan’a dualarım içinde, bu duyguyu kaybetmemek üzerine isteklerim de vardır hep... Çok güç veren bir duygu zira bu. Hayatın tadını çıkarmamda, zorluklarını atlatmamda, hem geçmişte yolculuklar yaparken, hem an’ı yaşayabilmemde, hem olgunlaşıp hem çocuk kalabilmemde “zamansız” ve “yaşsız” olmanın nimetlerini çok iyi tadan biri olarak, bu hissi kaybettiğim takdirde hayatın hiç de aynı olmayacağını, beni temsil etmeyeceğini, yani her hangi bir hayat olacağını çok iyi bilirim.
Yılın diğer dönüm günlerinde olduğu gibi yeni bir yaşa doğru akarken de yine bunları düşünüyorum. Takvim, yeni bir ‘zaman’ın bana doğru yaklaşmakta olduğunu, hâtta neredeyse kapımda olduğunu söylüyor. Ama o kadar umursamıyorum ki; kendimi, gelecek misafirden haberi olmayan bir ev sahibine benzetiyorum. Diğer taraftan, sürpriz bir hediyeyle sürpriz bir misafir kapımı çalmak üzere gibi bir heyecan duyuyorum.
Hayatımdaki en önemli insanların yaşlarına bakıyorum. Hepsi gözümün önünde resmi geçit yapıyorlar. Her yaş grubundan, her nesilden bu özel insanlar. Ben hepsinin arasında bir yerlerdeyim. 90 yaşındaki annemin geçmişini, minik Pia’m ve Shaya’mın, henüz okula başlamış Atillla’cığımın geleceklerini hayâl ediyorum. Canlarım; kızımla damadımın, oğlumla gelinciğimin gençlikle olgunluğu buluşturdukları şu devirlerinde nereye doğru yol alacaklarını düşlüyorum. Sevdiceğimi kendimle beraber, sevgimizi, tutkumuzu yıpratmadan, yaşlanmadan nasıl yeni zamanlara taşıyacağımı hayâl diyorum.
Yani, kapıda olan yepyeni bir yaş da olsa, ben yine kendimi geniş zamanları düşünmekten alı koyamıyorum. Dedim ya; seviyorum ben bu duyguyu. Meditasyon yapar gibi ‘zaman’ı böylesine geniş yaşamak. Meditasyon da aslında çok kişinin zannettiği gibi bir noktaya konsantre olmak ve o noktada uyuşup kalmak değildir zira.
Meditasyon, düşüncelerin boşlukta, hiçbir yere değmeden, hiçbir yere varmadan, öylece uzanıp gitmesidir. Zihin, şayet karıştırılmazsa, kendi haline bırakılırsa, durgun bir su kadar sakin, şeffaf ve temizdir. Ama, o durgun suyu beslediğimiz karmakarışık, kaotik, hırs, endişe, şüphe, korku gibi duygular, dibinde sürekli çamur yatağı oluşturuyor zihnimizin. Bu kaçınılmaz. Ama önemli olan; bu suya çomak sokup karıştırmamak. Ne kadar sakin, kendi haline bırakırsak, çöpler, pislikler, parçacıklar o kadar kolay dipteki çamur yığınının içine gömülüyor ve su berrak, sakin kalıyor.
İşte zihin de böyle bir tabiatta. Doğal olanı yaşayıp düşüncelerimizi doğal yönlerine bırakırsak zihnimiz bulanmadan yol alabiliyoruz.
Aynı sebepten, meditasyon yaparken zihni kendi haline bırakıp, düşünceleri nereye taşırsa taşısın, onun akışına takılıp gideriz. Hâtta, o kadar kendimizi bırakmalıyız ki; meditasyon yaptığımızı dahi unutmalıyız. Ruhani bir ritüel yaptığımıza olan inancımız bile bizi meditasyonun sadelik gerektiren serbestisinden uzak bırakır. Kendimizi koca kâinatın içindeki ufacık’lığımızdan kurtarıp gökyüzü kadar sınırsız, uçsuz bucaksız düşünebiliyorsak, o zaman dünyayı ve tüm kâinatı avucumuzda tutacak kadar da sonsuzluk duygusuna ulaşabiliriz.
Sanattır ‘zaman’ı yaşamak
İşte, zamanı değerlendirmek de aynen meditasyon gibi bir sanat dalı ve bu sanatı hakkıyla icra edebilmenin yolu çok ince ayar gerektiriyor. Bu; tetikte, uyanık olmakla sukûnetle ‘relax’ kalmanın arasındaki ince ayar. Düşünceler çok yoğunlaştığı zaman baş ağrısı verdiği gibi, kendilerine aldırılmaz noktada sakin bırakıldığı takdirde de uyuşup uyuturlar. Bu anlamda zihin aynen bir enstrüman. Nasıl, bir müzisyen, ancak içindeki mükemmellik hırsı ile parmakları veya nefesi ucundaki enstrümanını kendi haline bırakma rahatlığını birleştirebildiğinde mükemmel uyumu yakalıyorsa, insanın hayatı yakalama ve yaşama becerisi de zihnindeki oyunları dengeleyebilmesiyle ilgili.
Denizlein kabara kabara, katlana katlana gelen dalgaları sahile yayıldıktan sonra tekrar denize dönmez mi? Dalga denizden gelir, denize gider ve deniz bundan hiç rahatsız olmaz. Bizim de zihnimizin düşünceleri gelirler ve giderler. Zihinde yaratılırlar, çoğalırlar ve yine zihne geri dönerler. Önemli olan onların varlığını kabul edip, bulandırmadan, sakin sakin yine kendi zamanlarına dönmelerine izin vermek.
Yani; ‘zaman’ da, ‘yaş’da zihnimizin yarattığı yeni bir dalgadan başka bir şey değil aslında. Onu da aynen meditasyon yaparken sonsuzluk hissiyle kâinatın tümünü avucumuza aldığımız duygusuyla sahiplenip, dalga gibi kendi denizine dönmesini beklersek; her gelen yaşın bizden bir şey götürmediğini, bizi biraz daha mükemmel yaptığını fark ederiz.
Benim gibi Boğa burcu olan sevdiceğime ve tüm diğer Boğalar’a yaşlanmadan yaşayacakları yeni bir yaş diliyorum.
Yaşlanmadan yaş almak
Haberin Devamı

