Nermin Bezmen

Nermin Bezmen

-

St. Petersburg’da masal gibi aşk

St. Petersburg... Yıllar önce dedem Kurt Seyit’in hayatını yazarken ziyaret etmeye çekindiğim ama sokak sokak, bina bina bildiğim şehir.. ve işte oradayım. Şubatın dondurucu soğuğu nisbeten kırılmış, karlar erimiş, puslu, yağmurlu bir havada buluşuyorum dedeciğimin şehriyle. Kırım Aluşta’daki baba evinden on iki yaşında ayrıldıktan sonra,
cepheye gidene kadar hayatına giren şehirle...

Haberin Devamı



Havaalanından karşılanıp otelime gelene kadar geçtiğimiz caddeler, aştığımız köprüler, keyifli kıvrımlarla kendine yol açmış olan Neva Nehri, katedraller, kaleleri, sarayları, kiliseleri ve daha nice muhteşem mimari örnekleriyle St. Petersburg, ilk el sıkıştığımda uzun zaman önce tanışmışım hissini aldığım birini hatırlattı bana. Duygum aynen buydu. O ilk andan beri, hafızamdaki yeri kendi anılarım, duygusu benim şehrim duygusunu yaşıyorum. 1990 yılında ilk romanımı kaleme almak üzere oturduğumda, 1916’nın Çarlık Rusyası’nın aristokrat yüzüyle başlayan hikâyemi yazarken özellikle buralara gelmek istememiştim. Dört sene boyunca çalıştığım ve hatmettiğim zamanların, kendimle özdeşleştirdiğim duyguların bende yaşattığı hayâl gücümü Komünist devrin ve insanların öldüreceğinden endişeliydim. Bu sebeple de, şehri yıllardır içinde yaşıyormuş kadar iyi öğrenmenin ve anlamının gerekliliğini yerine getirmek üzere en ince ayrıntısına kadar çalıştım. O mekânların hepsi yaşıyordu ve fizikî olarak St. Petersburg’un gerçeği idi. Ama yazdığım dönemin ruhu orada değildi. Oysa, o ruhu ben sahiplenmiştim...

Sette kendini rüyada hissetmek!

Burada bulunuşum âdeta bir mucize... Dedemin beni karşıladığı duygusuyla yaşıyorum şehri. Sadece dedem değil, büyük aşkı Şura, Valentin, nişanlısı Baron Kontantin, Celil ve sevgili Tatya’sı, Mişa, Petro, Vladimir, Borinskiler, Verjenskayalar, Bogayevskiler hepsi burada. Onlarla ilk buluşmamız ‘Bilim Adamları Derneği’nde oldu. St. Petersburg’da masal gibi aşkBu müze saray yavrusu Neva Nehri’nin kıyısına bir tâcın mücevherleri gibi dizilmiş nice muhteşem neoklâsik binadan bir tanesi. İpek, varak, marküteri bezemelerle döşenmiş devasa salonlar, ışığı çoğaltan dev aynalar, tablolar, porselen ve cam objeler, heykeller ile ev sahiplerini ve misafirlerini yadırgamadan kucaklamış mekânda durup derin bir nefes aldım ve St. Petersburg’a böyle bir şölen sebebiyle gelebildiğim için Allah’a teşekkür ettim. ‘Kurt Seyit & Şura’ dizisinin seti gerçek zaman diliminde, gerçek mekânında canlanıyordu ve kelimelerimle yaşattığım bütün o güzel insanlar gerçeğe dönüşmüştü. Kaos yürütme erbabı Sevgili Hilâl Saral’ın yönetmen masasında yanına yerleştiğimde monitöre kilitlendim ve bir rüya âlemine daldım. Gecenin onuna kadar süren çekim ertesi gün bir diğer mücevher parçası ‘Marble Palace’da devam ederken yine bütün oyuncuların mimlerini, beden dillerini, gözlerindeki duyguyu, yine romanımı sahiplenerek, sakınarak izlemeye devam ettim. Ama her sahne sonunda huzurum bir kat daha arttı. Dedem hayatını filme alsaydı, gider yine bu oyuncuları seçerdi.

Satırlardan fırlamış gibiler...

Kim ne derse desin, ben Kurt Seyit’in torunu ve üstelik hâmisi olarak iç rahatlığıyla söylüyorum ki; Kıvanç Tatlıtuğ ve Farah Zeynep başta olmak üzere, her bir rolün sahibi benim romanımın satırlarından şekillenerek çıkmış karakterler sanki. Kitabımın bir yerinde kelimelerden çizilmiş kalıplar varmış da, o kalıba dökülüp canlanmışlar gibi. Kıvanç Tatlıtuğ’un, Kuzey gibi, yönetmenimizin tabiriyle darmadağın ve kızgın bir adam rolünden, mükemmeliyetçi, hiddetini disiplinle kontrol eden, alaycı ama vakur bir erkek olan Kurt Seyit rolüne adaptasyonu tek kelimeyle olağanüstü. Farah Zeynep’in de, vizyonda olan sinema filminde canlandırdığı deli dolu, sorumsuz, şımarık Eylül karakterinden sonra 20’inci yy. aristokrasisinin bir narin mücevher örneği gibi ışıldayarak Şura oluşu aynı şekilde hayranlığımı kazanmaya devam ediyor. Kıvanç’ın ve Farah’ın, romanı canlandırmakta ne kadar ağır yükleri olduğunu biliyorum. Fanatik okurlarımın beklentileri yüksek. Ama herkesin içi rahat olsun. Bu ikili sadece oyun güçleriyle tamam bir ekip değiller. O geçmiş zaman dilimini, o devrenin duygularını ve tabii özellikle herkesin nasıl oynanacağı konusunda en büyük merakı; içinde aşk ifadesi olan sahneleri benim anlattığım gibi, okurumun ezberlediği gibi canlandırıyorlar: Romantik, sıcak, “Haydi ne olur, sevin birbirinizi ve hiç ayrılmayın. Haydi, haydi” dedirtecek bakışlar, göz pırıltıları... hepsi, benim anlattığım ama canlı gösteremediğim kelimelerimin iki güzel ve mükemmel oyuncunun yüzünde, bedeninde hayat bulmasıyla bambaşka bir ruh kazanıyor. Diğer oyuncular hâkeza, bana, bu kadar anlattığım gibi oyuncuyu nereden buldunuz dedirtti. Sete son katıldığım gün romanın St. Petersburg devrinin bütün önemli karakterleri, Marble Palace’ın görkemli salonunda uzun bir masa etrafında toplandıklarında, Kıvanç ve Farah’ın göz temaslarını, mimiklerini zihnimin kamerasına çekerek izledim. İkilinin verdiği sıcaklık, beklenti ve ileriye dönük ümit, işte tam benim satırlarımda anlattıklarımdı. Ezberimdeki bir hikâyenin adım adım canlandırılışını izlemek tarifi zor bir deneyim. Kanatlandırıyor diyebilirim.

Senaristimiz sevgili Ece Yörenç, bütün oyuncularla bizleri bir araya getirdiği, Petropol’deki (Tavşan Adası) ‘Kuruçka’ restoranda, buz kaplamış Neva Nehri ve diğer kıyısında ışıldayarak bize bakan Marble Palace camdan içeri girmiş, setin hikayesini dinlemeye devam ediyordu. Çekimler zamana, soğuğa karşı, insan tabiatına karşı gerçekleşirken, bunları engel kabûl etmeyen, sadece iş isteyen ve hakkını veren bir yönetmen, Hilâl Saral, Rus ekibiyle beraber yüz elli beş kişiyi bulan bir orkestranın maestroluğunu mükemmel yapıyor. Ama zamanın ve kaderin kıskançlığında yaşanan aşklar da ancak böyle sahiplenilirse tekrar canlanabiliyor. Hâtta öylesine canlanıyor ki; kendilerini yaratanları da bir şekilde ölümsüz kılıyor.

DİĞER YENİ YAZILAR