Nermin Bezmen

Nermin Bezmen

-

Ârif kadınlar

14 Haziran 2014

Canım kızım Pamira’mın yıllar önce hediye ettiği bir kitap var elimde. Joyce Tennison’un fotoğrafladığı 85 kadının portresinden ve felsefelerini anlatan sözcüklerinden oluşan bir kitap. Yaşları 65 ile 101 arasında değişin bu 85 kadının aralarında Oscar ödüllü aktris olan da var, emekli dansçı, şair, hâkim, ev kadını da... Yani içimizden her hangi biri olabilecek kadınlar fotoğraflananlar. Beyaz, sarı, siyah ırktan, farklı dinlerden ve kültürlerden bu kadınların ortak yönü ‘wise woman’ ârif kadın- olmaları. Tercümesini ‘akıllı kadınlar’ diye yapmadım. Zira sadece zihinsel olarak değil, ruhsal ve fiziksel farkındalıklarıyla da yaşlarının standart anlayışını aşmış, gerçekten ‘ârif’ kadınlar. Uzun yaşamak, hele aklı başında ve sıhhatli uzun yaşamak çok insanın hayâlidir. Ancak, uzun bir ömür aynı zamanda birçok insana nazaran daha fazla kâlp kırıklığı ve hayâl kırıklığı yaşamayı da beraberinde getirir. Bir çok sevdiğini, hayat arkadaşını, dostlarını, hâtta bazen kendi evlâtlarını sonsuzluğa yolcu etmenin acısı ve hüznü ile yaşamak zorunda kalır kişi. Hele hafızası yerinde ise, bu acılar ve hüzünler sürekli onunla beraber yaşamaya devam eder. Bu, hiç kolay değil. Ne var ki; bu ‘Ârif Kadınlar’ uzun yaşamlarında başlarına ne gelmiş olursa olsun, onunla başa çıkmayı başarmışlar. Ne acılar pes ettirmiş onları, ne ölümcül hastalıklar. Ne Oscar ödülü ile şımarmışlar, ne bedenlerinden parçalar alan kanser illetiyle çökmüşler. Fotoğrafların yanında yer alan sözlerden bazılarını sizinle paylaşmadan geçemeyeceğim. Kitabın konusu olan kadınların en gençlerinden biri olan 67 yaşındaki Christine Lee diyor ki:“En önemli şey; denemek ve hayatın tadını çıkarmak. Çünkü ne zaman biteceğini bilemezsiniz. Şayet bir sabah uyanır ve çamaşır yıkamakla parkta yürüyüş yapmak arasında bir seçim yapmak zorunda kalırsanız, yürüyüşü seçin. Çünkü o gün ölürseniz hayatınızın son gününü çamaşırcılıkla geçirdiğinizi fark ederek ölmekten nefret edeceksiniz.”69 yaşındaki Betsy Brown “Bırakın gitsin! Sizi rahatsız eden her ne ise bırakın gitsin!” diyor. 78 yaşındaki dansçı Melissa Hayden “İçimde hayat yanıyor ve dansla dışarı çıkıyor.” diye anlatmış yaşamını. Yetmiş yedi yaşın asil güzelliği, Hollywood’un şımartamadığı aktris Lauren Bacall, “güçlü olmaya tamam ama küstahlığa hayır.” diye tavrını koymuş. “Akıllı insan, hem insanoğlunun hem de kâinatın zekâsı olduğunu bilir ve ikisi arasında denge kurar.” diyen Clara Holm yüz bir yaşında. “Bizim zamanımızda ‘seks’, ‘kanser’, ‘göğüs’ kelimeleri söylenemezdi. Her şey ne kadar değişti diyen Helen Reichert yüz yaşının değişen toplumsal kurallarını özetler gibi. 85 yaşındaki Mimi Weddel “Ben kahramansız yaşayamam” diye itiraf ediyor ve kahramanları plâtonik bir aşkla bağlı olduğu George Washington ve Shakespeare. Yetmiş iki yaşındaki Jeanie Mac Pherson, hayatın kavgalarını, iniş çıkışlarını yaşayıp geride bıraktıktan sonra seksin daha güçlendiğini söylüyor ve “Artık hiçbir şey için tasalanmayacağım. Yaşlanana kadar yeteri kadar tasa yaşadım.” diyor. Aktris Judi Dench altmış yedi yaşının olgunluğunda, “Hiçbir zaman ‘başarı’ ile ilgilenmedim. ‘Başarı’ fâni bir şey. Benim için başarı, sizi gerçekten yakından tanıyanların size duyduğu saygı ve sevgidir.” derken ödüllerini, İngiltere Kraliyetinin kendisine verdiği ‘Dame’ ünvanını, yaşamın gölgesinde bırakmaktan çekinmiyor. Ressam Phyllis Silverman, “Hayatımın en mutlu evresi” diye tanımlıyor 90 yaşını, “Artık gerçek sesimle resmediyorum ama henüz içimdeki en derin hisleri resmedemedim. Yani şimdilik.” Tamamen alınmış sağ göğsünü açıkta bırakan bir ipek şalla poz vermiş olan yetmiş yaşındaki Krista Gottlieb, “Bedenime baktığım zaman yaşam kavgası vermiş ve kazanmış birini görüyorum. Şimdi tek göğüslüyüm ama eskisinden daha fazlayım.” cümlesiyle özgüvenini ve gücünü satırlara dökmüş. “Yaşlandıkça kendimizi tekrar tekrar keşfetmek ve yeni maceralar yaşamak şansımız oluşuyor.” diyen yetmiş sekiz yaşındaki İngerborg Ten Haeff, artritin sonlandırdığı ressamlık yaşamını, giysi tasarımcılığına çevirmeyi başarmış. 93 yaşındaki Elva Azzara “Tüm kâlbimle sevmenin nasıl bir şey olduğunu hâlâ çok iyi hatırlıyorum” sözlerine mutlu mu mutlu, sanki yepyeni âşık olmuş fotoğrafıyla eşlik etmiş. Uzun yaşamanın, eksi olabilecek her duruma ve olaya karşı kazanılmış bir savaş olduğunu bilerek, buna rağmen yaşamı kendisine düşman görmeden ama geçen seneleri de unutmadan yaşamayı sanat haline getirmiş bizim kadınlarımızı düşünüyorum şimdi... Onları da bir başka Pazar günü anmak üzere...

Devamını Oku

Birilerine rağmen inatla sanat

7 Haziran 2014

Devlet Opera Balesi’nin, Denizbank sponsorluğunda gerçekleşen 5’inci İstanbul Opera Festivâlinin Zorlu Center’da açılışı bir çok yönden çok önemliydi.‘Devlet Opera Balesi’ olup, devletin kendisine verecek salonları değil, bir salonu dahi olmaması bir sanat kurumu için çok incitici, sanatçıları ve sanat hayranları için çok üzücü, medeni dünya bireyleri ve devletleri için de bıyık altından, şaşkınlıkla alay konusu. Bu nedenle azminden taviz vermeyen sanatçılarımızı ve onlara el uzatan sponsorları taçlandırmak daha büyük bir önem kazandı. Bu anlamda, Türkiye gerçeklerinde ‘bilinmez’e yola çıkmak cesaretini gösteren festivâllerden biri olan İstanbul Opera Festivâline yüreğini koyan hem opera, bale yönetici ve sanatçılarımızı, hem de 5’inci kez inançla sponsorluğunu esirgemeyen Denizbank’ı kutlamak gerek. Guiseppe Verdi’nin ilk kez 17 Kasım 1839 yılında sahnelenen ‘Attila’ operasının librettosu Temistocle Solera tarafından yazılmış ve 1809’da Zacharias Werner’in yazdıklarından adapte edilmiş. Verdi’nin bu eserini ilk defa festivâl vesilesiyle izlediğim ve benim okuduğum Attila’dan bambaşka bir Hun imparatoru çizildiği için özellikle araştırmak ihtiyacını hissettim. Orta Asya steplerinden Roma İmparatorluğu’na bir çöl kasırgası gibi esen ve Batı’yı korkuyla titreten bu ‘Korkunç Hun’ imparatoru Verdi’nin operasında farklı yorumlanmış. Temistocle’nin librettosuyla, taşıdığı pagan kimliğinin ve pagan tanrılarının, Roma’nın kutsal Hristiyan dini karşısında ne kadar aciz olduğunu kabul eden ve diz çöken ‘Barbar Hun’a dönüşmüş. İşgâl etmenin, öldürmenin sadece savaşmak arzusu ve tutkusundan kaynaklandığı, ayrıca bir sebep aramadığı Hun kavmi için Attila, onların, kanı savaşmak için kaynayan karakterlerini, vahşetten korkmamak ve üstüne giderek yaşamak duygularını coşturan, besleyen liderleriydi. Papa ile anlaşıp çekilmesinin ardından, Roma üzerine son seferine de yine kan kokusu özlemiyle Roma’ya yürümek isteyen askerlerinin savaş beklentisini hissettiği için karar vermişti. Ama bu kararını kavmine duyurduğu gece, hayatının en büyük hatasını yapmış ve o güne dek prensip olarak hiç dokunmadığı şarabın keyfine varmasıyla, kendi hayatıyla beraber aynı zamanda Hun İmparatorluğunun varlığını da zehire teslim etmişti. Ama kesin olan bir şey var ise, ne Papa’nın, ne de bir Roma imparatorunun önünde pişmanlıkla diz çökmemişti. Kırk bin askeriyle yerleştiği kampında barış görüşmeleri ve çekilmesi konusunda ricaya gelen Papa Leo’nun ; “Attila, ben imparatorun adamı değilim. Roma piskoposu hiçbir insanın tabası değildir. Sadece ve sadece Tanrı’nın elçisi ve tüm Hristiyanların babasıdır. O sebepten ‘Papa’ denir, yani ‘Baba’ denir.” sözüne şu cevabı verir: “Bu iyi.” der, “Senin, imparatorun adamı olman fikri hoşuma gitmezdi zaten. Sana da baba diyorlar demek ki. Hunlar da bana ‘Baba’ der. O zaman eşitiz demektir. İnsanın eşitiyle konuşması iyidir.” Papa Leo kabûl etsin, etmesin, Attila’nın görüşü budur ve ölümüne kadar da kendi inandığı pagan tanrılarının gücüne sığınmaktan vaz geçmemiştir.

Devamını Oku

Gazeteciler miniklerden korkun!

1 Haziran 2014

Gazeteci olmak arzusunun ardındaki ilk sebebi böyle dillendirdi Emre: “Bazı gazeteciler doğruları yazmıyorlar. Ben doğruları yazmak için gazeteci olmak istiyorum.” Acı bir cevaptı ama Van’lı miniğimizin hiç düşünmeden, o çocuk dürüstlüğü, sansürsüz ifade tarzı ile dudaklarından dökülen buydu.Emre, Türk Eğitim Gönüllüleri Vakfı’nın, Yapı Kredi Bankası sponsorluğunda gerçekleştirilen eğitim projelerinden, “Renkli kalemler” in minik gazetecilerinden biri. Kıvanç, Pelin, Baver, Berivan, Eftelya, Nazlıcan ve Elif de aynı grupta, gönüllü öğretmenleri ve benim gibi yazım dünyasından koçlarıyla, gazeteci olmanın püf noktalarını öğrenip, araştırmacılığı, röportaj tekniklerini hayata geçiren diğer Van’lı miniklerimiz.28 Mayıs günü ayların emeği olan gazetelerini okurla buluşturdular. Bu projelerinde pırıl pırıl, doğuyu aydınlatan bu minik devlerle beraber çalışmak ve emeklerinin karşılığını aldıkları mutlu günlerinde onlarla beraber olmaktan büyük bir mutluluk ve gurur duydum. Heyecanlarını size anlatamam. Gazeteyi ellerine aldıklarında öylesine kanatlanmışlardı ki; çoğu heyecandan sorularıma cevap veremedi önce. O gün kutlanma ve alkışlanma sebepleri olan ellerinde tuttukları gazete; içeriğini oluşturan tüm konular ve çabalardan daha önemli bir şeyi temsil ediyordu aslında. Birey olarak önemsendiklerini, fark edildiklerini, kendilerine imkân sunmak için birilerinin orada onlarla olduğunu, çabalarının takdir edildiğini, öğrenmenin, sabrın, azmin, emeğin karşılıksız kalmayacağını bizzat ortaya bir ürün çıkarma sürecinde yaşamışlar, daha önce içlerinde saklı, baskılı kalmış öz güvenlerini kazanmışlardı.“Renkli Kalemler” bu miniklerin hayatında bir milât oldu, bundan eminim. Ama sadece onların değil, projelerinde yanlarında olan bizlerin, gönüllü eğitmenlerin, koçların da. Benim için de Van’ın içinden, dışından, merkezinden, varoşundan kopup gelen miniklerle yaratıcılığın ve emeğin çevresinde el ele tutuşmuş olmak, kendi başına bir okul oldu. Onların, şimdilik, mekânı sınırlı ama hayâlleri engin dünyalarına misafir olmanın, hayatlarında olumlu bir iz bırakabilmenin, ileriye dönük hayâllerini besleyip örnek olmanın, düşlerinin ulaşılabilirliliğini anlatmanın verdiği mutluluk tarifsiz.Çocuk düşlere ışık tutmak... TEGV’nın teklifi geldiğinde kendime çalışma alanı olarak özelikle Van yöresini, sosyal sorumluluk çalışmasında uzanabileceğim en uzak coğrafyayı seçmiştim.Gazetenin hazırlık sürecinde buluştuğum çocuklarla, gazetenin basımından sonra bir araya geldiklerim arasındaki duruş, öz güven ve kendilerini ifade gelişimi fark edilmeyecek gibi değildi. İşin en hoş taraflarından biri de, baştan arzu ve merak duyarak girdikleri bu çalışma onları öylesine mest etmişti ki; hepsi de ileride gazeteci olmak isteğiyle doluydu. Ama “Doğru gazeteci”! Kendileri üniversite öğrencisi olan gönüllü eğitmenleri Ramazan ve Muhammed’in duydukları gurur, gözlerinin ferinde ışıldıyordu.TEGV’nın Park’ında kış eğitim döneminin kapanma şenliğinde gazeteci miniklerin dışında yüzlerce başka dallarda eğitim görmüş çocuk bir araya geldi o gün. Ailelerin heyecanı, çocuklarınkinden daha az değildi. Konuştuğum ebeveynlerin hepsinin gözlerinde, istisnasız, şu duyguyu, sohbetlerinde şu temayı izledim: “Çocuğumuza bir yol açtınız. Onunla ilgili hayâllerimizde yalnız bırakmadınız bizi.Çocuğumuzun düşlerine ışık tuttunuz. O bizden daha önemli işler yapabilecek, o bizden daha iyi yaşayabilecek umudunu verdiniz.”Bir çocuğun elinden tutarken, ardında bazen bir küçük, bazen bir kocaman aileyi de iyiye, güzele doğru yola çıkarabilmek, mutlu ve güvenli kılabilmek ne müthiş bir kazanç.Ben, gazeteyi okuduktan sonra Yapı Kredi’nin yetkililerinden, “Renkli Kalemler” gazetesinin bu grupça devamının getirilmesi konusunda ricada bulunuyorum. Bu miniklerin heyecanlarını ve şu anda hissettikleri öz güven, yaratıcılıkları ve ürettiklerinden aldıkları doyum yarıda bırakılmamalı. Bu sekiz çocuğumuz Van’ın çocuk gazetesini çıkarmaya devam etmeliler. Bu çocuklar ne yapmak, ne olmak istediklerini biliyorlar ve Emre’nin gazetedeki satırlarında dediği gibi; “...Bir balığı koşu yarışına sokarsanız onu yeteneksiz ve başarısız görürsünüz.Ailelerimizden bizleri dinleyip yapmak istediğimiz şeylerde destek olmalarını istiyoruz.”Aydınlık bir Türkiye için emek veren, gittiği yere aydınlık götüren ve aydınlanma cevherlerini keşfeden her kuruma, herkese şükranla...

Devamını Oku

Aktörlerin kaderi...

24 Mayıs 2014

Kurt Seyit & Şura romanım dizi olduğundan bu yana, okurlarımın yazdıklarımı ne derece sahiplendiklerini ve anlattığım hikâyeleri ne derece içselleştirdiklerini şimdiye dek olmadığınca farkına varmaktayım. Gerçi bunu tahmin ettiğimden olacak, daha ilk günden beri, hem muhtelif röportajlarımda, hem face sayfamda sık sık, karakterlere, yaşamlara romanda ve ekranda hayat vermenin ne kadar farklı matematiği olduğunu yazıp duruyorum. Kimileri benim rica ettiğim gibi; romanı romanda, diziyi ekranda, bir diğerinden ayırarak izliyorlar, kimileri de sevgi ve korumacılıklarını aşamayıp inatla, kitap ellerinde satır ve satır ekranda aynen canlandırılmasını bekliyorlar. Mail yoluyla veya face sayfama gelen mesajları daha okumaya başlar başlamaz hangi gruptaki okurumdan geldiğini bir bakışta anlıyorum ve dudaklarıma ister istemez keyifli bir gülümseme yayılıyor. Her birine bıkmadan, usanmadan ve onların ilgisine, sevgisine karşı yapabileceğim tek teşekkür şekli olduğundan muhakkak cevap yazıyorum. SICACIK BİR İLİŞKİ...Bugüne dek gelen binlerce mesajdan çoğu, romanı, romanın verdiği tatla okuyan ve diziyi de ekrandaki görsel şölen olarak kendisine has keyifle izleyenlerin notlarından oluşuyor. İşin güzel tarafı, bu grup izleyiciler, romanı okuduklarında da her satırdan, her karakterden roman dilinin anlattığı içinde büyük heyecan duymuş, kahramanlarımla beraber ağlayıp gülmüş, her birini evlerinin içinde yaşayan misafirler gibi kabullenmiş, romanla ve karakterlerinle kurdukları bu sıcacık ilişkiden dolayı beni de sahiplenmiş okurlarım... Ve diziyi izlerken de, arada dizi dinamiği gereği yer alan farklılıkları görseler de, bunu işin tabiatından görüp, satırlarda keşfettikleri sihirli dünyayı bu defa ekranın içinde hissederek izliyorlar. Bu arada görüyorum ki; kimileri de, benim bu konudaki ricalarımı gerçek ötesi bir buluşmayla yaşıyorlar. İyi ve masum karakterleri bir evlât, bir kardeş, hâtta bazen bir sevgili gibi bağırlarına basıyorlar ve bu seçilen karakterlere zarar veren veya verebilecek olanher diğer rol sahibi/sahibesi için de nefret ve tahammülsüzlük hissediyorlar. Öyle mektuplar geliyor ki; ardındaki gerçeği bilmesem, bu izleyicilerimizin, o kötülerle gerçekten şahsi bir kavgası olduğuna inanabilirim... SANKİ AİLENİN BİR FERDİAslında böyle bir mücadele olduğuna inanmak gerek. Çünkü böylesine içselleştirmede, aynen, karakterlerden birine duyulan sevgi, tartışmasız olarak, ne kadar yüce, ne kadar korumacı ise, hiddet, nefret ve engel olma duyguları da aynı gerçekçilikle yaşanıyor, bu kesin. Dolayısıyla izleyici ruhen ister evindeki koltuğundan sıyrılıp ekranın içindeki hikâyeye geçsin, isterse, ekrandaki beğendiklerini oradan çıkarıp evinin, ailesinin ferdi gibi düşünsün fark etmez, sonuçta anlatılanla bütünleşiyor, kendisine ait kılıyor.Ekrandaki hayatlar daha mı inandırıcı?Senelerle Türk sinemasının daimi kötü adamları olan oyuncuların gerçek hayatlarında karşılaştıkları zorlukları biliriz. İçlerinde, ekranda yaptıkları için cezalandırılmak üzere saldırıya uğrayanlar bile olmuştur. Aradan geçen senelerde oyuncular değişmiş olabilir, filmler de. Ama değişmeyen; ekranın izleyici üzerindeki inanılmaz etkisi. Bu örneği en iyi açıklayan mesajlardan birisi geçen gün geldi bana. Mesaj, dizinin son bölümü daha dizi biter bitmez, o heyecanla yazılmış, kelimelerin isyankâr coşkusundan, yazanın yaşadığı ruhsal iniş çıkışları hemen hissettiren bir mesajdı. Bu, olgun yaştaki okurum ve face arkadaşımın ismini vermeden, bazı kelimeleri de sansürleyerek, duygularını sizinle paylaşıyorum: “İyi sabahlar neredeyse sabah oldu çünkü... Ben bu gece hop oturdum hop kalktım. Kalbimin çarpmasının, her nefes alışımın sesini duydum. Petroyu oyucam, oteldeki kadın Şura’nın yerine geçecek diye ödüm patlıyor. Teyze bir kaşık suda boğulmalı. Kavuşacaklar mı yeniden, Petro’nun bütün şerefsizliklerini dedeniz öğrenecek mi? Benim kızım da oyuncu. Böyle bir dizide oteldeki kadını bile oynasa saçını başını yolarım. Bu hikaye gerçek olmasından dolayı çok etkiliyor. Sizi rahtsız etmek istemem elbette, son derece saygı duyuyorum. İyi ki varsınız.GÜNAHSIZ PETROBu satırlardaki duyguların ne kadar naif, içten ve hiç abartısız olduğunu bildiğim için her hatırladığımda gülümsemeden geçemiyorum. Ama, diğer taraftan, rollerinin hakkını vermek için oyunculuklarının en mükemmelini ortaya koymaktan başka günahı olmayan; Petro’yu, Şura’nın teyzesini ve gözleri fel fecr okuyan genç kızı canlandıran oyuncularımız gibi diğer kötü karakterlerin de izleyici tarafından nasıl kolayca düşman hatlarına yerleştirildiğini görmek ekranın gücü konusunda ürküntü yaratıyor. Sinema tarihine damgasını vurmuş olan Anthony Hopkins’in filmlerinde canlandırdığı melek huylu kâhyadan, psikopat canavar ruhlu doktor Hanibal’e kadar uzanan karakter kuşağından hiçbiri özel hayatında üstüne yapışıp kalmadı hâlbuki. Sanırım bizler henüz, aktörün gerçek kimliği ile canlandırdığı kimlik arasında ekranda gördüğümüzü tercih ediyoruz. Bu bana, acaba ekrandaki hayatlar, gerçeklerden daha mı inandırıcı sorusunu sorduruyor. Siz ne dersiniz?

Devamını Oku

Beni ağlatan o kara gece

18 Mayıs 2014

Gecenin güne uzak mı uzak bir saati... Boğazın üzerinde kapkara bulutlar akıyor... kömür karası bulutlar... Mehtabı aralarına almışlar... Hava, ağır, derin, ılık bir deniz gibi sarıyor bedenimi. Ne Boğaz’ın sularına, karşı tepelerin yamaçlarına yansıyan pırıltılarda, ne de kara taylar gibi koşturan bulutlarda romantik bir tablo görüyorum. Şu anda sadece ve sadece kömür karası toprak yığınlarının içinden sızacak ışığı görmek üzere, havasız, yaralı, yanık ve nefessiz bedenleri düşünüyorum. Nasıl bir terk edilmişlik, nasıl bir çaresizlik duygusu olmalı bu... Gecenin karanlığında, balkonda olmama rağmen nefesim kesiliyor bu dev yürekli adamların neler yaşadığını hissetmeye çalışırken. Onların adına aldatılmış, ihanete uğramış, insan yerine konmamış olmanın verdiği umutsuzluk, kırgınlık, kızgınlık, hiç bana ait olmayan bir duygu olan nefret hepsi içimde... toprağın üzerinde vedalaşıp bıraktığım sevdiklerim, onlara son söylediklerim, son sarılışlarım ve göz göre göre ölüme gönderilişim... Karanlığın içinde göreceğim ışıktan ümidimi kesiyorum ve ağlıyorum...GURURLU BARETLERDaha geçen sene yine bu gazetenin bu sayfasında başlayan ve ana gazetemizde devam eden dört günlük bir röportaj dizim yayınlanmıştı. Sekiz kişinin yaşamını yitirdiği Kozlu madenlerindeki facianın üzerinden henüz bir ay geçmemişti, Zonguldak madenlerine girdiğimde... Fotoğrafçı arkadaşım Çağrı Kılıççı ile şehit ailelerinin evlerini ziyaret etmiş, ocakların kömür kokusu içindeki dertli emekçilerle buluşmuştuk.Gururlu, vakur duruşlarıyla, sadece hak ettikleri ekmeği talep eden ve talepleri karşılanana kadar da ecele gönderildiklerini bile bile toprağın derinliklerine inmeye devam eden bu dev yürekli emekçilerimizin dertlerini, beklentilerini dile getirmeye çalışmıştım, sayfalar anlatmaya yetemeden. Şimdi bir kez daha Soma’da yaşanan tarifi imkânsız katliam gibi faciadan sonra bu güne dek madencilerimizi korumaya, kollamaya almaya uğraşmayan, hayatlarını umursamayan, onların hayatı, sıhhati üzerinden en az yatırımla en çok kârı elde etmeye çalışan sistem ve yöneticiler için dualar! dilimin ucunda, gözyaşlarımı tutamıyorum.YAŞARKEN ÖLÜR MADENCİHer gün yedi buçuk saat yerin altına inen helâlleşip iner madenci. Şayet 4 bin helalleşmeden sonra hâlâ daha sağ ise emeklilik hakkını kazanır. Ama o süre zarfında ölüm onu yakalamamışsa, muhakkak surette pnömokonyoz, kronik bronşit, anfizem, akciğer kanseri ve omurga hastalıklarının birinden biri bedeninde hatıra kalmıştır. Benim konuştuğum madencilerin çoğu 760 ile 1000 TL arasında bir para kazanıyorlardı bu ağır, yoğun emek karşılığında. Vardiya içindeki yemek saatleri yine toprağın derinlerinde, 4.64TL’lik hak karşılığı yiyebilecekleri bir aşla geçiştiriliyordu. Bellerini büken kredi kartı ödemeleri, çocukların okul masrafı, evin idaresi, ve... Yarın başını yastığına mı yoksa kömür yatağına mı koyacak, bilememek. Bu, yaşarken yeniden ve yeniden ölmek değil de nedir? Ömrü kısadır maden işçisinin, hayâlleri kısıtlıdır. Daha önce şehit verdiği bir veya bir kaç yakını vardır muhakkak. Ama buna mukabil kocaman bir yüreği vardır. Sevgisi kocamandır. Eşini, çocuklarını, toprağını, madenini sever. Kavgacı değildir. Ama haksızlığa teslimiyetçi de değildir. Yaşamı ne kadar kırılgansa, hak için direniş gücü o kadar kuvvetlidir. Konuştuğum madencilerin yaşamdan ziyade ölümle bütünleşen ruh hallerini ve kâlp kırıklıklarını bana ifade ettikleri şu cümleler çok net göstermişti: “Sizinle bir ölü konuşuyor.”“Öldüğümüzde “madenci ölmüş” diyorlar. İsmimiz yok mu bizim?” “Bu performans sistemi değil, kölelik sistemi.” “Bize yaşama şansı vermiyorlar, ‘Sen öleceksin’ diyorlar.” “Yine örtbas edecekler, yine canlar gidecek.” “Bu kaza değil, cinayet.” “Güvenlik için gereken sondaj yapılmıyor.” “Cinayete sebep olanlar, vicdanları rahat uyuyorsa akşamları; uyusunlar. Biz kafamızı yastığa koyunca ölenlerle beraberiz.” “Ölümüne, metre hesabına yer altında çalışıyoruz.”“Büyüklerimiz güzel ölüm diyorlar. Ama can veren biziz.”GÜZEL ÖLÜM DEĞİL!Çalışma Bakanlığı’mızın bile iş kazalarının ‘yüzde 98’inin önlenebilir’ olduğunu telâffuz etmiş olması, yaşanan bu faciaların ‘kaza’ diye adlandıralamayacağını açıkça gösteriyor. Taşeronculuktan bir türlü vazgeçilmiyor. Ehil ağızların “burada kaza olacak” uyarıları kulak ardı ediliyor veya baştan bu bilgiye ihtiyaç duyulmuyor. Değer yargılarının; sektirmece, kaydırmaca ile günü atlatma anlayışıyla yaşayanlar için eksik aş, eksim yaşam, ciğerinde kömür yarasıyla hâlâ dimdik durup, hâlâ daha “Kömürümüz! toprağımız!” diyen adamı anlamak çok zor.Madencilerin canını hiçe dayanların insafa gelmesi için bir müddet ocağa indirilip, kömür tozunu yutmalarını, daha önceden ölümün yerini belli eden ocaklara bile bile gönderilmelerini ve ölümü solumalarını sağlamak gerek diye düşünüyorum. Bu gaddar bir plân olabilir ama belki bu sayede insanlık dışı sistemle, insan arasında nerede seçim yapmaları gereğinin farkına varırlar.- Bir yetkilimiz de can veren madencilerimiz için “Bu ölüm, güzel ölüm” demişti. O tarihte Zonguldak için yazdığım bir şiiri bugün de Soma’daki emekçilerimize ve şehitlerimize gönderiyorum:AK EMEĞİN KARA YAZGISINA AĞITZonguldak.../ Gözüme kömür tozu oldu/ Yüreğime kömür acısı/ Ruhumu ezdi kömürün karası/ Yok oldu yeşiller, maviler./ Ak emeğin kara yazgısı madenler/ Güneş görmez bedenler/ Lüks lâmbasında gölgeler./ Gölgeler derinde uzandı kaldı/ Kaldı da birileri “güzel ölüm” dediler./ Zonguldak.../ Altı kevgir, üstü yığma şehir/ Karadeniz’e uzar lâbirentler/ Güzelse bu ölüm, buyrun beyler/ Ocakta size de bulunur bir yer./ NB

Devamını Oku

Annem için...

10 Mayıs 2014

Annem... iki ay sonra doksan bir yaşına girecek. O gün belki de hiç anlamayacak neden onu kutladığımızı, neden pastanın mumumu üflettiğimizi. Belki ‘İyi ki doğdun Lemanuçka!’ melodisiyle, minik mumların ışığı onu birdenbire çocukluğu-na geri götürecek ve aynen o yaşlarındaki çocuk tebessümü ve heyecanı ile ellerini çırpacak. Gittikçe uzayan uyku saatlerinin, rüyayla, gerçeklerin ve geçmişinin içe içe geçtiği bir dönemde anneciğim. Günün her anını bizlerin “reel” bildiğinden farklı bir anlamda ve sanıyla, kendisini iyi hissettiği, huzurlu olduğu her ne ise onu yaşıyor. Biz de ona ille de gerçekleri kabul ettirmek gibi bir yanlışa düşmüyor, tam aksine, o nasıl mutlu ise biz de onun parçası olmayı seçerek, kendisinin farkında olmadan dağıttığı rolleri oynuyoruz. Onunla konuşurken bana bazen sanki küçücük bir çocukmuşum gibi bakıyor, bazen de annesiymişim gibi. Aklından neler geçiyor bilmiyorum ama ben de onu farklı yaşlarında görüyorum. Belki de kalemimle, hayatına dokunduğum için, gözbebeklerinde hem çocukluğunu, hem harp gelini olduğu yılların acısını, hem mutluluklarını, hem de bizi susta durduran disiplinini görüyorum. Bazen birdenbire ne çağrıştırı-yorsa, babasının ona öğrettiği Rusça şarkıları, hiç eksiksiz, detone olmadan söylemeye başlıyor. O anlarda yeniden Kurt Seyit’in minik ‘Poluş’u oluyor. Bazen aniden düşünceli bir hâl alıyor bakışları. O zaman bedeninde ve zihninde oluşan çöküşlerin farkındalığını yaşadığını hissediyorum. Böyle anlarda da sıkı sıkı sarılmak, teselli etmek ihtiyacı duyuyorum ama yapamam. Buna fizikî olarak tavır koyamasa bile ruhen set çeker, çok iyi biliyorum.KÂH BİR ASLAN KÂH BİR GÜVERCİN!Anneciğim, çocuklarına o derin sevgisini, onlara yemekten, giyinmeye, okuma alışkanlığından eğitime, gösterdiği özen, titizlik ve birebir ilgi ile belli ederdi. Yoksa, özel kutlamalar ve masaldan sonra “iyi geceler” öpücüğü dışında, öyle kucağına alıp, sürekli okşayıp öpüp seven annelerden değildi. Ama, kâh bir anne aslan, kâh bir anne güvercin gibi koruyucu, fedakâr ve hâtta cefakârca hep bizimle, yanı başımızdaydı. Bunu çok iyi hissettiğim için belki de, öyle sıcacık sarılmalar ve öpüşlerin eksikliğini hissetmezdim. Belki de annesinden ziyade babasının kızı olarak büyümesinin getirdiği bir karakterdi bu hali. Çocuklarını uyurlarken sevdiğini söylemişti bir kez, hem de pek bir gurur duyarak... Ben, tam aksine, çocuklarımı, gün içinde her uğurlama, her karşılamada defalarla sarılıp öpmeyi, onları sevdiğimi bıkmadan, usanmadan yüksek sesle söylemeyi seviyorum ve ben de bundan gurur duyuyorum. Ama bu, annemin beni, benim çocuklarımı sevdiğimden daha az sevdiği anlamına gelmiyor. Zira, öyle şeyler yapardı ki halen daha “Neden gerekliydi?” diye sorarım. Meselâ; okul dönemlerinde kar, kış fark etmez, sabahın 6’sında çıkar, Ataköy’ün diğer ucundaki mandıraya yürüyerek gider ve taze sağılmış süt ve günlük yumurta, fırından taze çıkmış ekmek alır, gelirdi. Neden bu yolu her gün yaptığını hiç anlayamamışımdır. Cevabı çok basitti hep; “Günlük yedirmek varken neden bayatı vereyim?” İşte şimdi, onun 90 seneyi deviren gözlerine bakarken yine o saplantılı, pür telaş koşuşma-lardaki annemi görüyorum. Yumurtadan embriyoya ve civcive uzanan tabiat ödevimi çizip boyarken görüyorum onu. Sonra, babacığım kâlp krizi geçirdiğinde bile bebeklerime bakan, şikâyetsiz, imâsız hayatımı kolaylaştıran annemi görüyorum karşımda. Elleriyle diktiği elbiselerim uçuşarak geçiyor hayâlimden. İpek organza, jüponlu, dantel gibi işlenmiş prenses elbiselerim... Aslında anneciğim belki kendi farkında değil ama beni hep öperek büyütmüş. Sabahların köründe taşıdığı taptaze lezzetlerde, ödev defterlerimin içinde, giydirdiği elbiselerde ve bugün olduğum kadın olmam-da, hep annemin öpüşleri var... ben biliyorum. Her şey için teşekkürler canım anneciğim...

Devamını Oku

Sevda Tepesi’nin ardındaki sevdalar

26 Nisan 2014

Neredeyse bir ömürdür, ardından mehtabın akışını izlerim Sevda Tepesi’nin. Mehtap kırmızıdan tutuncuya aşk renkleri ile, tepenin üzerinden âdeta çapkınca yanak alır gibi sıyrılır. Sonra, asırlık ağaçların zirveleri ve Adile Sultan Sarayı’nın (yanan Kandilli Kız Lisesi) çatısı ile sevişerek yükselir Boğaz’ın üzerinde. Sulara şavkı vurduğunda Kandilli kıyısının tarihî yalıları; Kıbrızlı, İsmail Paşa, Kont Ostrorog, Abut Efendi, Edip Efendi Yalıları turuncu okşayışlardan nasiplerini alır, pırıl pırıl olurlar. Bu sahil saraylarının, yalıların, köşklerin, hepsinin birbirinden ilginç, heyecan verici hikâyeleri var. Devirleri, sakinleri farklı ama ortak özellikleri; bize ait olmaları ve zenginliğin aynı zamanda ne kadar ince bir ruhla birleşip ne kadar alçakgönllü olabileceğini gösteren değerleri. Kıyılara, tepelere doldurulan yeni, kimi çok ucube yapıya rağmen, o en sessiz, en yorgun zamanlarında bile gözü okşuyorlar. Çünkü hepsi has Boğaziçili. Kıyının danteline inciler, tepelerin yeşiline kuşlar gibi yerleşmişler.İşte, bu nadide güzelliklerin sırtını dayadığı Sevda Tepesi yıllar önce Suudi Arabistan Kralı’na satıldığında karalar bağlamıştım. Üzerinde imar izni olmayan ve anayasamızın iki maddesi ile ciddi korunmaya alınmış bu alanın satın alınması için acaba “Şimdilik izin yok ama ileride nasılsa bir şeyler yapılır” sözü mü alınmıştı diye merak etmiştim. Koca Suudi Kralı, yüz yirmi iş adamı ile gelip, önemli ekonomik ticarî anlaşmalar konuşmaya hazırlanırken, böylesine sıkı korumada olan bu nadide tepe konusunda bir jest istemiş olabilir miydi? Yoksa, bizlerden birileri, yaranmak adına, durduk yerde bir jest unsuru mu yaratmışlardı? Genellikle halkımızın minik de olsa ara sıra tezahür eden çevreci isyanlarını susturmak için de; o günlerde, gelecek bu parayla üniversiteleri bitirip de iş bulamayan gençlerimize ekmek parası yaratılacağı anlatılmıştı. Üzerinde saraylar yapılabilecek nice boş arazi varken, neden ısrarla, ekonomimizin Sevda Tepesi’nde inşa edilecek bir Arap sarayına bağlandığını anlayamamıştım. Sevda Tepesi’nin ardındaki gerçek sevdalar ne diye sorgulamıştım. Payıma düşeni vermiyorumBugünlerde yine gündemdeyken Sevda Tepesi, bunlar düşüverdi aklıma. Ben, bunca yolunan, sökülen, hırpalanan ve can çekişen ülkemizin SİT alanlarında her hangi bir ülkenin kralının da, cumhurbaşkanının da sarayını istemiyorum, buna kendi ülkemizin devlet adamları, zenginleri dahil. Bu alanlarda vatandaş olarak hepimizin hakkı var. Ancak, bu hak; ne satmak, ne de üzerinden para kazanmak için. SİT alanları, kendi başına bir zenginlik oldukları için korunmaya alınmıştır. Ama matbaada basılmayan tarz zenginliği kavrayamayan zihinlere bunu anlatamazsınız. Devletlerin, hükümetlerin bir diğerine yapacağı jestler, o ülkenin anayasasını değiştirmesini gerektiriyorsa, bunu veren de, alan da “jest” sunan ülkenin kanunlarını ve değerlerini hiçe sayıyor demektir. O zaman, daha kimler jest için sıraya girer. Sizi bilmem, ben Sevda Tepesi’nden payımı düşeni kimseye vermiyorum.Hepiniz değerlerinizle ve sevgiyle kalın.

Devamını Oku

Eski perdelerden kayıklar yaptık

19 Nisan 2014

Canım arkadaşım benim... seni felilolum... sen gidince seni özlerim ben, canım arkadaşım...”İki buçuk yaşındaki torunum, Shaya’m kollarımın arasında, başını boynuma yerleştirmiş, minicik kollarını sımsıkı bana sarmış, o yumuşacık, rüyadan gelir gibi sesiyle konuşuyor. “Felilolum” seviyorum demek Shaya’ca.Ben de onu sıcacık uzun uzun öpüyor ve “Ben de seni özleyeceğim canım arkadaşım benim” diyorum, gözlerimdeki yaşı zor tutarak.Son on beş gün içinde birbirimizin aynı zamanda arkadaşı olduk. Nice anneannenin, babaannenin torununa arkadaşlık duygusuyla yaklaşmak istemesine rağmen bir çoğu için bunun gerçekleşmediğini düşüne rek, gözlerime gelen yaşlara büyük bir mutluluk, büyük bir haz yayılıyor.Arkadaşlık, istemekle de, zorlamakla da olan bir şey değil. Hele çocukların dünyasına hitap ediyorsanız, çok daha da zor. Zira, büyüklerin aldırmadığı çok incelikleri dikkate alıp, büyüklerin aldırdığı çok farklı başka şeyleri de hiç umursamadıklarından, onların sizi ne zaman, hangi şartlarda arkadaş kabul edeceğini kestirmeniz mümkün değil. Ama ne mutlu bana ki; Pia’mın da, Shaya’mın da arkadaşı oldum... olabildim... Onlar beni arkadaş kabul ettikleri için olabildim. “Ne yaptın da bunu başardın?..” derseniz, sayamayacağım. Zira, gerçekten benim tahmin ettiklerimin arkadaşlığımız için sebep olup olmadığını bilmiyorum. Bunu kendilerine sormak gerek. Ama sormak için erken. Henüz kararlarını, söylemlerini, seçimlerini hisleriyle yaptıkları, her biri için ille mantık aramak ihtiyacında olmadıkları yaşlardalar.Çocuklar sevgiyi çok iyi biliyorBeni neden arkadaş bellediklerinin cevabı olarak; “Eski perdeleri kayık yapıp, kayıkçı olup bizi parkede kaydırdığın için” ya da; “Lunaparklardaki uzun etekli balerin dönme dolaplardan biri olup bizi havada uçurduğun için” de diyebilirler. “Mutfakta çibörek hamuru açarken bize parçalar verip salon masasında oynamamıza rıza gösterdiğin için” de bir cevap olabilir. Yüzlerini boyayıp, şallarımla onları prens, prenses kılığına sokup, kartondan taçlar, şövalye kılıçları ile donattıktan sonra kendim cadı olup kovaladığım için de arkadaşları olmuş olabilirim. Belki hiçbir kitapta olmayan, uydurup anlattığım masallardır sebep. Belki onları ciddiye alıp her anlattıklarını merakla ve dikkatle dinlememdir. Parmak kadar boylarıyla her kapıdan girdiklerinde oturduğum yerden kalkıp onları sürpriz, yetişkin bir misafir gelmiş coşkusuyla ayakta, kollarımı açarak karşıladığım için midir acaba? Yahut; benden bir şey istediklerinde ne kadar yorgun, zamandan yana ne kadar darda olursam olayım, onlara hiç “Yorgunum” veya “Zamanım yok” dememem midir? Onlar lütfedip zamanlarını bana ayırmışken, beni oyun veya masal arkadaşı seçmişken nasıl söyleyebilirim böyle bir şey.Ama, bunların hepsi bir tahminden öteye gidemez. Torunlarımın gerçekten ne hissettiklerini, neden beni arkadaş bellediklerini ben bilemem. Aynen; kahkahalarla katılıp “Çok komiksin” dediklerinde, onlara neden o kadar eğlenceli geldiğimi bilemediğim gibi. Onların tabii olarak duydukları sevgiden dolayı mı beni arkadaş edindikleri yoksa arkadaş belledikleri için mi bu kadar sevdiklerini de bilemiyorum. Henüz duygularını sorgulamadan, hesap vermeden yaşadıkları yaşlar. Sadece hissediyorlar ve paylaşıyorlar. Aynen bir çocuğun, büyüğüne, “Seni sevmiyorum” demesi kadar tabii geliyor, “Seni seviyorum” veya “Canım arkadaşım” demesi. Duydukları bir anlık his ve çok doğru, yapmacıksız, hesapsız, ileriye dönük beklentisiz. Bir anlık ama saf mı saf, dürüst mü dürüst bir duygu. Yetişkinlerin büyük bir kısmı için çok az ve çok zor olan bir duygu birlikteliği bu... Bunu çocuklar başarıyor. İşin en güzel yanı; çocukların, güzeli, sevgiyi de, arkadaşlığı da büyüklerden iyi becerebilmesi. Onların yaratıcılıklarını engellemez, güvenlerini yıpratmazsanız, nesillerinin getirdiği uyanık, zeki, atak ve özgüvenli kimliklerine saygı gösterirken, sonuçta hâlâ daha da çocuk olduklarının farkında kalabilir ve çocukça yaptıkları şeyleri de anlayışla karşılarsanız, çocuklarınızın da, torunlarınızın da arkadaşları olabiliyorsunuz. Benim tahminim bu... Ama yine de herkes kendi bildiğince kendi tecrübesini yaşayacaktır. İlle de, “Çocuk çocuktur, torun torundur, arkadaş da arkadaş” diyorsanız, inanın çok şey kaçırıyorsunuz. Torununuzun “Seni felilolum canım arkadaşım” dediğini duymak isterdiniz.Hepinize sevgi dolu, sevdiklerinizle bir Pazar günü ve gelecek bir hafta diliyorum.

Devamını Oku