Devlet Opera Balesi’nin, Denizbank sponsorluğunda gerçekleşen 5’inci İstanbul Opera Festivâlinin Zorlu Center’da açılışı bir çok yönden çok önemliydi.
‘Devlet Opera Balesi’ olup, devletin kendisine verecek salonları değil, bir salonu dahi olmaması bir sanat kurumu için çok incitici, sanatçıları ve sanat hayranları için çok üzücü, medeni dünya bireyleri ve devletleri için de bıyık altından, şaşkınlıkla alay konusu. Bu nedenle azminden taviz vermeyen sanatçılarımızı ve onlara el uzatan sponsorları taçlandırmak daha büyük bir önem kazandı. Bu anlamda, Türkiye gerçeklerinde ‘bilinmez’e yola çıkmak cesaretini gösteren festivâllerden biri olan İstanbul Opera Festivâline yüreğini koyan hem opera, bale yönetici ve sanatçılarımızı, hem de 5’inci kez inançla sponsorluğunu esirgemeyen Denizbank’ı kutlamak gerek. Guiseppe Verdi’nin ilk kez 17 Kasım 1839 yılında sahnelenen ‘Attila’ operasının librettosu Temistocle Solera tarafından yazılmış ve 1809’da Zacharias Werner’in yazdıklarından adapte edilmiş. Verdi’nin bu eserini ilk defa festivâl vesilesiyle izlediğim ve benim okuduğum Attila’dan bambaşka bir Hun imparatoru çizildiği için özellikle araştırmak ihtiyacını hissettim. Orta Asya steplerinden Roma İmparatorluğu’na bir çöl kasırgası gibi esen ve Batı’yı korkuyla titreten bu ‘Korkunç Hun’ imparatoru Verdi’nin operasında farklı yorumlanmış. Temistocle’nin librettosuyla, taşıdığı pagan kimliğinin ve pagan tanrılarının, Roma’nın kutsal Hristiyan dini karşısında ne kadar aciz olduğunu kabul eden ve diz çöken ‘Barbar Hun’a dönüşmüş. İşgâl etmenin, öldürmenin sadece savaşmak arzusu ve tutkusundan kaynaklandığı, ayrıca bir sebep aramadığı Hun kavmi için Attila, onların, kanı savaşmak için kaynayan karakterlerini, vahşetten korkmamak ve üstüne giderek yaşamak duygularını coşturan, besleyen liderleriydi. Papa ile anlaşıp çekilmesinin ardından, Roma üzerine son seferine de yine kan kokusu özlemiyle Roma’ya yürümek isteyen askerlerinin savaş beklentisini hissettiği için karar vermişti. Ama bu kararını kavmine duyurduğu gece, hayatının en büyük hatasını yapmış ve o güne dek prensip olarak hiç dokunmadığı şarabın keyfine varmasıyla, kendi hayatıyla beraber aynı zamanda Hun İmparatorluğunun varlığını da zehire teslim etmişti. Ama kesin olan bir şey var ise, ne Papa’nın, ne de bir Roma imparatorunun önünde pişmanlıkla diz çökmemişti. Kırk bin askeriyle yerleştiği kampında barış görüşmeleri ve çekilmesi konusunda ricaya gelen Papa Leo’nun ; “Attila, ben imparatorun adamı değilim. Roma piskoposu hiçbir insanın tabası değildir. Sadece ve sadece Tanrı’nın elçisi ve tüm Hristiyanların babasıdır. O sebepten ‘Papa’ denir, yani ‘Baba’ denir.” sözüne şu cevabı verir: “Bu iyi.” der, “Senin, imparatorun adamı olman fikri hoşuma gitmezdi zaten. Sana da baba diyorlar demek ki. Hunlar da bana ‘Baba’ der. O zaman eşitiz demektir. İnsanın eşitiyle konuşması iyidir.” Papa Leo kabûl etsin, etmesin, Attila’nın görüşü budur ve ölümüne kadar da kendi inandığı pagan tanrılarının gücüne sığınmaktan vaz geçmemiştir.
Birilerine rağmen inatla sanat
Haberin Devamı

