Nermin Bezmen

Nermin Bezmen

-

Beni ağlatan o kara gece

Haberin Devamı

Gecenin güne uzak mı uzak bir saati... Boğazın üzerinde kapkara bulutlar akıyor... kömür karası bulutlar... Mehtabı aralarına almışlar... Hava, ağır, derin, ılık bir deniz gibi sarıyor bedenimi. Ne Boğaz’ın sularına, karşı tepelerin yamaçlarına yansıyan pırıltılarda, ne de kara taylar gibi koşturan bulutlarda romantik bir tablo görüyorum. Şu anda sadece ve sadece kömür karası toprak yığınlarının içinden sızacak ışığı görmek üzere, havasız, yaralı, yanık ve nefessiz bedenleri düşünüyorum. Nasıl bir terk edilmişlik, nasıl bir çaresizlik duygusu olmalı bu... Gecenin karanlığında, balkonda olmama rağmen nefesim kesiliyor bu dev yürekli adamların neler yaşadığını hissetmeye çalışırken. Onların adına aldatılmış, ihanete uğramış, insan yerine konmamış olmanın verdiği umutsuzluk, kırgınlık, kızgınlık, hiç bana ait olmayan bir duygu olan nefret hepsi içimde... toprağın üzerinde vedalaşıp bıraktığım sevdiklerim, onlara son söylediklerim, son sarılışlarım ve göz göre göre ölüme gönderilişim... Karanlığın içinde göreceğim ışıktan ümidimi kesiyorum ve ağlıyorum...

GURURLU BARETLER

Daha geçen sene yine bu gazetenin bu sayfasında başlayan ve ana gazetemizde devam eden dört günlük bir röportaj dizim yayınlanmıştı. Sekiz kişinin yaşamını yitirdiği Kozlu madenlerindeki facianın üzerinden henüz bir ay geçmemişti, Zonguldak madenlerine girdiğimde... Fotoğrafçı arkadaşım Çağrı Kılıççı ile şehit ailelerinin evlerini ziyaret etmiş, ocakların kömür kokusu içindeki dertli emekçilerle buluşmuştuk.

Gururlu, vakur duruşlarıyla, sadece hak ettikleri ekmeği talep eden ve talepleri karşılanana kadar da ecele gönderildiklerini bile bile toprağın derinliklerine inmeye devam eden bu dev yürekli emekçilerimizin dertlerini, beklentilerini dile getirmeye çalışmıştım, sayfalar anlatmaya yetemeden. Şimdi bir kez daha Soma’da yaşanan tarifi imkânsız katliam gibi faciadan sonra bu güne dek madencilerimizi korumaya, kollamaya almaya uğraşmayan, hayatlarını umursamayan, onların hayatı, sıhhati üzerinden en az yatırımla en çok kârı elde etmeye çalışan sistem ve yöneticiler için dualar! dilimin ucunda, gözyaşlarımı tutamıyorum.

YAŞARKEN ÖLÜR MADENCİ

Her gün yedi buçuk saat yerin altına inen helâlleşip iner madenci. Şayet 4 bin helalleşmeden sonra hâlâ daha sağ ise emeklilik hakkını kazanır. Ama o süre zarfında ölüm onu yakalamamışsa, muhakkak surette pnömokonyoz, kronik bronşit, anfizem, akciğer kanseri ve omurga hastalıklarının birinden biri bedeninde hatıra kalmıştır. Benim konuştuğum madencilerin çoğu 760 ile 1000 TL arasında bir para kazanıyorlardı bu ağır, yoğun emek karşılığında. Vardiya içindeki yemek saatleri yine toprağın derinlerinde, 4.64TL’lik hak karşılığı yiyebilecekleri bir aşla geçiştiriliyordu. Bellerini büken kredi kartı ödemeleri, çocukların okul masrafı, evin idaresi, ve... Yarın başını yastığına mı yoksa kömür yatağına mı koyacak, bilememek. Bu, yaşarken yeniden ve yeniden ölmek değil de nedir? Ömrü kısadır maden işçisinin, hayâlleri kısıtlıdır. Daha önce şehit verdiği bir veya bir kaç yakını vardır muhakkak. Ama buna mukabil kocaman bir yüreği vardır. Sevgisi kocamandır. Eşini, çocuklarını, toprağını, madenini sever. Kavgacı değildir. Ama haksızlığa teslimiyetçi de değildir. Yaşamı ne kadar kırılgansa, hak için direniş gücü o kadar kuvvetlidir. Konuştuğum madencilerin yaşamdan ziyade ölümle bütünleşen ruh hallerini ve kâlp kırıklıklarını bana ifade ettikleri şu cümleler çok net göstermişti:

“Sizinle bir ölü konuşuyor.”

“Öldüğümüzde “madenci ölmüş” diyorlar. İsmimiz yok mu bizim?” “Bu performans sistemi değil, kölelik sistemi.” “Bize yaşama şansı vermiyorlar, ‘Sen öleceksin’ diyorlar.” “Yine örtbas edecekler, yine canlar gidecek.” “Bu kaza değil, cinayet.” “Güvenlik için gereken sondaj yapılmıyor.” “Cinayete sebep olanlar, vicdanları rahat uyuyorsa akşamları; uyusunlar. Biz kafamızı yastığa koyunca ölenlerle beraberiz.” “Ölümüne, metre hesabına yer altında çalışıyoruz.”

“Büyüklerimiz güzel ölüm diyorlar. Ama can veren biziz.”

GÜZEL ÖLÜM DEĞİL!

Çalışma Bakanlığı’mızın bile iş kazalarının ‘yüzde 98’inin önlenebilir’ olduğunu telâffuz etmiş olması, yaşanan bu faciaların ‘kaza’ diye adlandıralamayacağını açıkça gösteriyor. Taşeronculuktan bir türlü vazgeçilmiyor. Ehil ağızların “burada kaza olacak” uyarıları kulak ardı ediliyor veya baştan bu bilgiye ihtiyaç duyulmuyor. Değer yargılarının; sektirmece, kaydırmaca ile günü atlatma anlayışıyla yaşayanlar için eksik aş, eksim yaşam, ciğerinde kömür yarasıyla hâlâ dimdik durup, hâlâ daha “Kömürümüz! toprağımız!” diyen adamı anlamak çok zor.

Madencilerin canını hiçe dayanların insafa gelmesi için bir müddet ocağa indirilip, kömür tozunu yutmalarını, daha önceden ölümün yerini belli eden ocaklara bile bile gönderilmelerini ve ölümü solumalarını sağlamak gerek diye düşünüyorum. Bu gaddar bir plân olabilir ama belki bu sayede insanlık dışı sistemle, insan arasında nerede seçim yapmaları gereğinin farkına varırlar.

- Bir yetkilimiz de can veren madencilerimiz için “Bu ölüm, güzel ölüm” demişti. O tarihte Zonguldak için yazdığım bir şiiri bugün de Soma’daki emekçilerimize ve şehitlerimize gönderiyorum:

AK EMEĞİN KARA YAZGISINA AĞIT

Zonguldak.../ Gözüme kömür tozu oldu/ Yüreğime kömür acısı/ Ruhumu ezdi kömürün karası/ Yok oldu yeşiller, maviler./ Ak emeğin kara yazgısı madenler/ Güneş görmez bedenler/ Lüks lâmbasında gölgeler./ Gölgeler derinde uzandı kaldı/ Kaldı da birileri “güzel ölüm” dediler./ Zonguldak.../ Altı kevgir, üstü yığma şehir/ Karadeniz’e uzar lâbirentler/ Güzelse bu ölüm, buyrun beyler/ Ocakta size de bulunur bir yer./ NB

DİĞER YENİ YAZILAR