New York’da, Birleşmiş Milletler’deki Büyükelçimiz İlter Türkmen’in bir davetinde Elia Kazan ile karşılaştık. Son filmi “Last Tycoon” bir fiyasko olmuştu. Yeniden film yapması pek kolay değildi. Çocukluğu ile ilgili bir roman yazmaya girişmişti. Türkiye’ye gelip araştırma yapmak istiyordu. Fakat “America, America” filminde, Türklerin Anadolu Rum ve Ermenilerini kiliselere doldurarak topluca yaktıklarını gösteren mezalim sahnelerinden sonra Türkiye’de nasıl karşılanacağını kestiremiyordu.Türk halkının bundan haberi olmadığını, ama milletine söven herkesi baş tâcı etme alışkanlığına sahip bazı Türk aydın çevrelerinden büyük hüsnü kabûl görebileceğini söyledim.” Bu satırlar, çok sevgili dostum Halit Refiğ’in, Irmak Zileli tarafından hazırlanan ve 2009 yılında basılmış olan “Doğruyu Aradım Güzeli sevdim” adlı anı-röportaj kitabından...Bu Pazar yazımı sevgili Halit Refiğ’e gönderiyorum. Onu kutlayacağımız gün yaklaşmakta zira. Bir müddettir sonsuzlukla buluşmuş olmasına rağmen, kutlamaya devam ettiğimiz doğum gününe az kaldı ve benim için Halit Refiğ gibi değerli, yeri dolmaz, eşi benzeri gelmez değerli insanları, ölüm gününden ziyade doğum tarihlerinde anmak çok önemli. Onları bizden alan değil, bizlere kazandıran gün esas anlamlı olan. Çünkü, giden o güzel insanın ardından ağlamak, sızlanmak ve kaybının boşluğuna düşüp yas tutmak değil, onları vâr eden, sevdiklerine, dostlarına, ülkesine, dünyaya güzellik verip anlam katmalarına sebep olan günü kutlamak onları yeniden yaşatıyor.Sevgili Halit, girişte yazdığım cümlesinden de anlayacağınız üzere, ülkesine, değerlerine yürekten bağlı ve bu konuda hayatının hiçbir evresinde, hiçbir zorluğunda, hiçbir kazanç için taviz vermemiş bir insandı. Etik olarak kaypak, fırsat düşkünü olan insanlar da vardı tanıdığı, hem Türkiye’de, hem yurt dışında. Ama onlar tanıştan ibaretti Halit Refiğ için. ‘Dost’ları, ancak kendisi gibi değer yargılarına sahip olanlardı.Halit Refiğ’i, sadece, Kenan Evren’in emriyle yakılan ‘Atatürk’ filminin serüveninden, Türk sinemasında kült olmuş filmlerinden, yerli televizyon dizilerinin öncüsü ‘Aşk-ı Memnu’dan hatırlayanlar gerçek Halit Refiğ’i bilmekten çok uzak kalırlar.Halit Refiğ’in öz yaşamı, fikri, zikri ve sanatı birbirine yalan söylemez, bir diğerini yalancı çıkarmazdı. Oynakları, omurgasızları kâlp kırmadan, hırçınlık yapmadan, ses yükseltmeden yerlerine koyar, kendi yerini her daim korur ve bunun diyetlerini de aynı vakur tavırla karşılardı. Sadece Türkiye için değil, ki zaten onun düşün mintanı Türkiye için birkaç beden fazla gelirdi, dünyanın sanatı yücelten hangi ülkesinin aydınıyla kıyaslanırsa kıyaslansın, entelektüel seviyesi her zaman zirvede kalırdı.Doğru bildiğini hiçbir şeye değişmediRefiğ’in bir Türk aydını, memleket aşkıyla harmanlanmış bir fikir adamı kimliğini aynı zamanda bir arkadaş olarak tanımış olmaktan mutluyum. Kütüphanesindeki binlerce kitaptan isimler ve sayfalarla mehaz vererek anlattığı tarih, geçmişle bugünü ve yarınları kıyaslarken ortaya koyduğu bilimsel görüş bir de içine onun duygusallığının aynası olan sanatı aldığı zaman sevgili Halit’in sohbetlerinin tadına doyulmazdı.“Maksadımız kavga değil, maksadımız doğru bildiğimiz bildiğimiz bazı şeyleri söylemek.” cümlesi Halit Refiğ’in belki bir soruya cevap olarak verdiği ama aslında tüm yaşamı için geçerli olan inancı... ve bu inancına sadık kaldığı için de filmi yakıldı, yazdıkları basılmadı, başardığı ilkler, meşhur ettiği isimler anılırken o hatırlanmadı. Ama Halit Refiğ, inandıklarını, tamam, doğru ve güzel bildiklerini hiçbir şeye değişmedi. Uyguladığı ya da içinde yaşattığı sinema dünyasını edebiyat, resim, felsefe, sosyoloji, müzik ve tabiat gibi zengin öğelerle besleyerek sanatın bütünlüğü anlayışıyla hayata bakan bir adamın doğruyu arayıp, güzeli sevmesi kadar tabii ne olabilir. Bu arayışı içinde seçtiği, elediği ve kendisinde kalan değerler sevgili Halit’in zaman zaman kendisini yoran bu dünyada hem huzuru, hem de motivasyonuydu.Yıldızlar üzerinde kalsın dost... Onu, evlerindeki küçük, az ve öz bir davetli grubuyla kutladığımız yaşgününde hatırlıyorum. Yeni yayınlanmış kitabımla ilgili balkonda uzun bir sohbet etmiştik. “Nermin’ciğim, nasıl bir cesaret bu?” demişti, ‘SIR’ romanımla ilgili, “Seninle uzun uzun konuşmamız lâzım.”Öyle uzun uzun konuşamadık... Fırsat olmadı... Ölüme karşı da, aynen, onun çok sevdiği memleketini, milletini bir kalemde harcayıp, tabirim caiz ise bir halt olanlara koyduğu tavrı koydu. Ameliyat kabul etmedi. Ameliyat sonrası olası bir eksik yaşam ona göre değildi zira. O doğruyu arayarak ve güzeli severek yaşamıştı. Doğrularını ve güzellerini beraber yaşadığı bir de doğru ve güzel bir sevgilisi vardı Halit’in; 35 sene hayatı paylaştığı, bütün o med-cezirleri beraber yaşadığı sevdiceği, karısı Gülper. Halit’in tabiriyle sadece “batı kulları ve zihinsel frengililer” ile çekişmekle değil aynı zamanda güzellikler de yaşayarak hayatı paylaştığı karısı Gülper’i... Birkaç gün sonra onu arayacağım ve “Gülper’ciğim, Halit’ciğimin yaş gününü kutlamak için aradım” diyeceğim... Halit’in kitabınını bitirirken söylediği; “Ama gene de, Selim İleri dostumuzun deyişiyle “Bu yaz karanlığın son yazı olacak” diye umuyoruz” sözünü tekrarlayacağız.Sen artık mutlak aydınlıklardasın sevgili Halit. Yıldızlar üzerinde kalsın. Aydınlık nice yaşlar sevgili dost!”
14 Şubat ‘Sevgililer Günü’ gelmeden önce, aşk, sevgi üzerine bir şeyler yazmak istedim. Biliyorsunuz, o bir gün için yapılan kutlamanın ticarî olarak yönlendirilmesinden çok rahatsızım. Daha önceki 14 Şubat yazılarımda bunu sizlerle paylaşmıştım. Anneler Günü’nde, çocuklara bile annelerine mücevher almayı öğütleyen bir reklâm zihniyetinden o kadar rahatsızım ki; bunun sevgileri ifadesi anlamında yansımasını da hep eleştirerek yazıyorum. “Aşkı için paralanmak” tabirinin parayla alâkası olmadığı zamanlardan birkaç hoş örnekle, birkaç gerçek âşıktan bahsetmek istiyorum. Tarih boyunca aşkı sadelik içinde sadece duyguları ve duygularını ifade edecek kelimelerle sunan muhakkak ki çok âşık vardır. Kaldı ki, bugün bizlere ulaşanlar ancak toplumlarca tanınmışlığı olan ve fotoğrafları gibi hatıraları, hayatları ilgi çeken ve araştırıldığı için okura sunulabilen kişilikler. Yoksa, gözden ve ilgiden uzak nice yaşamın daha nice yazılası ve imrenilesi aşk hikâyesi, yazılmış aşk mektupları vardır. Benim arşivimde de hatırı sayılır miktarda örnek var bu isimsiz âşıklardan... Okuma fırsatı bulduğum muhtelif anılarda ifşa edilmiş, sanat, edebiyat, siyaset, politika, ilim, bilim dünyasından âşıkların ve bu sade insanların sevgililerine mektuplarını karşılaştırdığım zaman aslında aşk ile ilgili önemli bir kavram ortaya çıkıyor: “Aşk çok azımızın ödeyebileceği bir lüks.” Ama bu, bugün zorlanan ve anlatılmak istendiği gibi, maddi anlamda bir lüks değil.“Aşkı için paralanmak” anlamının gerçekten parayla ilgili olmadığını anlatmak, her duyguyu paranın aşkına teslim etmiş olanlar için zor, ama en azından öyle olmayanlar için de aşkın imkânsız olmadığını kanıtlıyor bu gerçek aşk mektuplarından yayılan samimiyet.Marazi olan aşk değil, insanSon yıllarda, nedense, bilim dünyasından kimi yetkililerin de desteklediği ve revaç gören anlayışla aşk marazî bir duygu olarak kabul edilmeye başlandı. Buna katiyetle katılmıyorum. Aşk kesinlikle marazî değil ama aşk sanısında sahiplenilen o kadar çok marazî duygu var ki; onları yaşayanlar için aşk da bu tarife giriyor sanırım. Kıskançlık, sahiplenme ve yönetme arzusu, aşırı merak gibi, aşkın ürünü sanılan hastalıklı duygular aslında aşkı yoran, törpüleyen ve sonunda kaçıran ve gerçekten marazî diyebileceğiniz kişilik özellikleri. Halbûki aşk, hastalıklı olmak bir yana, insanı, olmadığınca coşkulu, heyecanlı, mutlu, enerjik, yaratıcı kılan, fark etmediğiniz kadar güzelliği ortaya çıkaran kendi başına bir güzellik. Yarattığı muhteşem enerji akışı ile aslında insanı çok yoracak gibi gözükmesine rağmen, bir tüy hafifliğinde kanatlandıran gizemli bir dev kuş. Midenizde kelebekler, yüreğinizde dalgacıklar, kulağınızda çanlar... Sevdiğinizi daha fazla sevebilmek, sevginizi anlatabildiğinizden daha kuvvetli ifade edebilmek için açılan bir hayâl gücü... Sizi sıkan, yoran, üzen ne varsa hepsine karşı bir yumuşaklık, kızdıranlara karşı farklı bir anlayış, affedicilik... Yaşanan zamanın bir güzel rüya, ileriye dönük hayâllerin birdenbire muhteşem gerçekler olduğunu sanmak... Bunlar âşık olmanın hallerinden sadece bir kaçı... Buna nasıl marazî denebilir ki? Bence aşkın kendisi değil, aşkı beceremeyenlerin, başaramama sebeplerini özürlendirme şekli bu deyim.Aşk, sen nelere kadirsinBir kimsenin anılarını da okumuşsanız aşk mektuplarını farklı bir gözle görüyorsunuz. Bu kişilerin kimileri sadece aşka âşıklar. Dolayısıyla hayatlarına aldıkları her sevgili için aynı derecede tutkulu ve sanki o hayatlarındaki ilk, son ve tek sevgiliymiş hissini veren mektuplar yazmışlar. Sadece birini okusanız, hayatının eşine yazmış olduğunu düşünebilirsiniz. Ama biliyorsanız ki, daha önce de, daha sonra da başkaları için yazılmış benzer mektupları var, o zaman kişinin aşkının aslında aşkın kendisine olduğunu fark ediyorsunuz.Kiminin ise; sonunda ulaşamasalar, buluşamasalar, birleşemeseler dahi, yaşamları boyunca sadece ve sadece o bir kişiye âşık kaldığını, o mektupları alan sevgilinin çok özel ve yeri alınmayacak bir değerde olduğunu ve o aşkın ölüme dek sürdüğünü görüyorsunuz. Bu iki farklı karakterin en güzel örnekleri çok yakın, dost iki arkadaş Nâzım Hikmet ve Abidin Dino. Nâzım’ın, her tutulduğu kadını âdeta tapınarak sevmesine ve bunu birden fazla kadınla yaşamasına kıyasla, Abidin Dino hayatında bir tek kadına, karısı Güzin Dino’ya âşık olmuş ve hep âşık kalmış. Nâzım, diğer kadınlarından daha fazla, karısı Piraye için şiir yazarken, mektuplarındaki aşktan hepsi nasibini almış. Dino, ise 1967’de Montpelllier’de hastahane odasında, tek aşkı karısına yazdığı mektupta şöyle diyor:“...Ne iğne, ne hap, ilâçların ilâcı sensin. Sanırım en önemlisi; damla damla sevgili gözlerin. İyileşeceksem onlar iyileştirecek.”Aşkın marazi olduğunu söyleyenlere bir cevap da Dino’dan. Karısının aşkını hiç bir ilâcın yerini tutamayacağı bir deva olarak görüyor.Edebiyat dünyasının entelektüel, direnişçi kadını yazar Simone de Beauvoir, çoğunun bildiği büyük aşkı Jean Paul Sartre’nin dışında Amerika’da tanıştığı Nelson Algren’e on yedi sene sürece yazdığı mektuplardan birinde:“... Fiziksel bir şey, sana mektup yazarken parmaklarımda sana olan aşkımı hissedebiliyorum. Kişinin birine olan sevgisini sadece kafasında değil, bedeninin yaşayan her hangi bir parçasında hissetmesi müthiş bir şey...” diyor ve aşk heyecanından bahçesindeki gülleri nasıl lezzetle yediğini anlatıyor.Tarihe “canavar” lâkabıyla damgasını vurmuş isimlerden Adolf Hitler’in, bir zamanlar hayatında olan isimsiz bir sevgilinin mektubunda ise, “Sevgili Führemen, benim tatlı Adolf’um” diye bahsedilmesi, aşkın, insana sadece ilâç gibi gelmekle kalmadığını, en vahşi insanı bile tatlı göstereceğinin kanıtı...Hepinize, sevgi ve mümkünse aşk dolu bir Pazar diliyorum.
Hiç su götürmez bir gerçek ki; güç insanın var olduğundan bu yana en kuvvetli afrodizyak. Bugünün modern dünyasında, eskiden farklı olarak, takım elbiseli erkeklerin, döpiyesli kadınların arasında devam eden güç mücadelesinde, geçen yüzyıllar boyunca sosyal içerik değişse de, hiç değişmeyen bir tekrar var, gücü elde etmek konusunda. Hırs, sahiplenme, yönetme arzusu, entrika, dalavera, riya, komplo, güce ulaşmak için her şeyin mübah olduğu anlayışı hâlâ daha geçerli. Ama, dışarıdan sadece özenilesi görünen gücün aslında nelere mâl olduğu genellikle bilinmiyor. Mutlak hâkimiyetin büyük bir kudret oluşturduğu ve halen daha dünyada birkaç örneği kalmış olan monarşik güç ise, o çevrenin dışında kalanlar tarafından hayranlıkla izlenmeye devam ediyor. Monarşiden masallarGelin, bugün, günümüzün güç kavgalarından uzaklaşıp, ipeklerin, taftaların, dantel fırfırların, tavus tüylerinin hışırtısıyla sürüklenen eteklerin, taçların zamanına akıp gidelim.Büyürken okuduğumuz masalların şatoları, güzel prensesleri, beyaz atlı yakışıklı prensleri ne kadar güzel gelir kulağa. Saraylarda, şatolarda yaşamak, bir prens tarafından prenses seçilmek kaç küçük kızın hayâlini süsler. Külkedisini okuyup da, küçük, yoksul mutfağından bir prenses olup çıkacağı umudunu kuran kim bilir kaç genç kız vardır halen daha. Hele son yıllarda, monarşinin zoraki de olsa, demokratlaşarak, prenslerin halktan eşler seçmesi ile bu umutlar kimbilir ne kadar artmıştır. Monarşi ailelerinin ülke yönetimlerini başka hiçbir erkle paylaşmadan yönettiği devirlerde ise bir prense, bir krala eş olmak hiç kolay değildi. Kraliyet evlilikleri ancak bir başka kraliyet ailesinin ferdi ile yapılabilirdi. Alt tabakalardan eş seçen krallar da olmamış değil ama tepeleri attığı zaman da o eşlerin akıbeti, başka bir ülkede kral babası, kraliçe annesi olan eşlerinkinden daha trajik neticelenmiş. Kralın kraliçesi olmak umudu olmayan ama krala yakın bir güç isteyen kadınlar için ise ikinci derecede önemli rol, metreslik olarak karşımıza çıkıyor. Metreslik, dünyanın en eski profesyonel işi olan fahişeliğin hemen ardından yer alırken, saraylarda bu kadar özel ve kudretli bir yer edinmesi, aristokrasinin snobluğuna ters düşüyor gibi görünse de öyle değil. Zira, en az kraliçeler kadar, bazen kraliçeden, hâtta bazen de metresi olduğu kraldan fazla saygınlık gören, sözü geçen metreslerin hayatına göz atılınca, şaka gibi gelecek ama, bu işin salt kralın seksini paylaşmanın ötesinde ciddi bir meslek olduğu görülüyor. İşin enteresanı; sanılanın aksine, metresin müthiş bir güzellikten ziyade; kıvrak bir zekâya, espri gücüne, sanat, müzik, tarih ve devlet yönetimi konusunda bilgiye sahip, iyi bir dinleyici, sabırlı, yorgun ve hasta dahi olsa eğlendirici, keyifli olması, güzel şiir okuması, satranç oynaması, kralın her istediği an her istediği şekilde hiçbir itirazda bulunmadan hizmet sunabilmesi önemli.Ve gayri resmi kral çocukları...Aranan niteliklerinden dolayı, Avrupa ve İngiltere kraliyet ailelerinde kralın resmî metresi ilân edilmek son derece önemli olmuş. Nitekim tarihe adını yazdırmış, kral ve yönettiği ülke üzerinde ağırlığı olmuş çok metres biliyoruz. Charles VII’nin metresi Agnes Sorel bunların başında geliyor. 1449’da, başında kraliyet tâcı, sırtında hermin kürkü, tamamen açıkta olan sol göğsüyle poz verdiği ve kucağında bebek İsa ile resmedildiği ‘Madonna ve çocuk’ tablosu iki parçalı bir kilise tablosu olarak büyük sansasyon yaratmış. Krala on beş yıl boyunca resmî metreslik ve danışmanlık yapan ve gayri resmî çocuklarını doğuran Agnes bu tablonun bitiminden sonra bir doğum esnasında öldüğünde Tanrı’nın gazabına uğradığı dedikodusu yayılsa da, kral kendisini düşes ilân ederek muhteşem bir törenle gömdürmüş.Yıllar boyunca saray koridorlarının kuytularında yürüyen metres ilişkisi, ilk olarak XVI. yüzyılla birlikte yaşanan büyük değişimin neticesinde gün ışığına çıkmış ve saray protokolunda özel ve saygın bir yer kazanmış. Düşüncelerin aydınlanmasına yol açan Rönesans, Avrupa’nın o güne dek bildiklerinin gücünü azaltmış. Deniz aşırı yollara giden gemiler hayâl edilmeyecek zenginliklerle geri dönmüşler. Manastırlar, kiliseler o güne kadar savunduklarının ötesinde, antik pagan hakikâtlerini anlatan parşomenlerle karşılaşmışlar. Bin yıldır Bakire Meryem’in heykeli eteklerinde tapınan toplumlar birdenbire şaşkınlıkla, muhteşem kavisleriyle göz alan Venüs heykellerini tanımışlar. Bu noktada o güne dek Vatikan’ın bünyesinde hapsedilmiş ve Vatikan tarafından kontrol edilen bilgi hazinesinin kapağı açılıvermiş ve kilisenin despotluğunda kontrol altına altında tutulan tüm değer yargıları gücünü kaybetmiş. Bu kaybolan güç, bir taraftan da kadının cemiyette, erkek kadar zeki ve etkili olabileceği fikrini güçlendirmiş.Ne var ki; toplumların henüz her kesiminin henüz açık olamadığı ve kadınlarının zekâlarını gösterme fırsatı bulamadığı o tarihler, kraliyet saraylarının bunu kral metresleri üzerinden yaşamayı seçmesiyle metreslik kurumu yepyeni bir veçhe kazanmış. Fransa kralı François I, (1494 1547) gözdesine ‘resmî kraliyet metresi’ ünvanını veren ilk kral. İki asır boyunca, Fransız kraliyet metresleri, Avrupa’nın diğer ülkelerindeki benzerlerinden çok daha büyük bir güce sahip olmuşlar. Henri II’nin metresi Diane de Poitiers Fransız Konsülünün üyesi olarak yönetimde bizzat rol alıp kanunlar yapmış, vergiler koymuş ve bir çok idarî konuda kralla beraber müşterek imza hakkını kullanmış. Poitiers bu güce sahip tek metres değil. Ama diğer taraftan, VIII. Henry’nin, büyük aşkla ve tutkuyla evlendiği iki metresinin de, gözünü kırpmadan kafasını kestirdiğini ve bunların da bu tip cezaların tek örneği olmadığını düşünürsek, kralın gözdeliğine, resmî metresline, kraliçeliğine, hangi güce ulaşmış olursa olsun, o kadının, gücü elde edene kadar gösterdiği zekâ ve marifetini hiçbir zaman rehavete bırakmaması gerektiğini gösteriyor. Bence, ne o, ne bu, en güzeli sarayımızı evimizde, prens ve prensesimizi yuvalarımdaki eşlerimizde yaşayalım, kendi masallarımızı yazalım... Hepinize masal güzelliğinde bir Pazar diliyorum.
Yeniden şekillenmesi için zorlanan sınırların, sözde cumhuriyetlerin, çoğulcu demokrasiyi suistimâlle yorumlayarak demokrasinin yerini alan tiranlıkların, despot uygulamaların, tedavi edilmeyecek gibi yaralanan insan haklarının dünyayı yeni bir patlamaya doğru sürüklediği şu günlerde ‘bir zamanlar’ı tekrar tekrar okumak ve düşünmekten kendimi alıkoyamıyorum.Anlattığı ister bir aşk, ister bir trajedi olsun, özellikle nefret, öç duyguları körüklenmeden, bîtaraf aktarılmış tüm tarihi olaylar, her yaş dönemimde kendi yaşadıklarımın, gördüklerimin süzgeciyle farklı bir boyut kazanır.Belki de köklerimin bir taraftan, o sınırların içinden gelmiş olmasından, Rusya’nın geçmişiyle ilgili yazılan, çizilen her şey özellikle merakımı çeker ve beni heyecanlandırır. Son günlerde de yoğun bir şekilde yine o toprakların esinti hep benimle. Romanımdan çekilen dizi, yazmakta olduğum son kitap, sosyal medyada okurlarımla olan yazışmalarım, verdiğim röportajlar hepsi beni tarihin o çok büyük saltanat, şatafat, baskı, savaş, ihtilâl, kan, despotluk dalgalanmaları içinde yaşanan Rus Çarlığı ve Bolşevik Devrimi güncelerinde demir atmış tutuyor. Cedlerimin acılarını barındırdığı için çok zaman canımı çok acıtan bu tarihe objektif baktığımda, içinde yüreğime sevgiyle dokunan, ruhumu okşayan bir çok şey bulmam da zor olmaz.Bana hüznün yanı sıra bu duyguları yaşatan kitaplarımdan biri yine elimin altında, sayfalarında dolaşıyorum. ‘A Lifelong Passion’, isminin anlamına tam tercüme olacak şekilde, son Rus Çarı Nikola ile karısı Çariçe Alexandra arasında çocukluklarından başlayıp ölümlerine dek devam eden tutkulu aşkı anlatan bir kitap. Andrei Maylunas ve Sergei Mironenko tarafından kaleme alınmış bu kitapta yaşanmış bir tarih, yaşamış kişilerce bizzat anlatılıyor. Yaşamları, çocuklarıyla beraber trajik bir sonla biten lânetlenmiş bu saltanat çifti; son Romanovların romans, aşk, tutku, şefkâtle başlayan ve son ana kadar inançla devam eden beraberliklerinin mektuplarla örülmüş anlatımı...Kendi tarihini fotoğraflayan aile: Son Romanovlar Aslında gerçekten bir masal olacak gibi başlıyor her şey: Bir varmış, bir yokmuş, bir zamanlar dünyanın altıda birine sahip çok zengin bir imparatorluğun çok yakışıklı ve sevilen genç bir prensi varmış. Bu prens uzak ülkelerden birinin güzel prensesine âşık olmuş. Romantik prenses de prense uzaktan uzağa âşıkmış. Evlenmişler. Ardından, prens çok gönüllü değilmiş ama imparator olmuş. Genç çift birbirlerini çılgınlar gibi seviyormuş ve beş çocukları olmuş...”Böyle başlayan masalların sonsuza kadar mutlu devam edeceği sanılır ama bu peri masalının nasıl bir trajediye döndüğünü hepimiz biliyoruz.Bolşevik sistemi ne kadar almışsa ahvadımın ahını, Çarlık dönemi de almıştır. Ama imparatorluk sisteminin zaaflarını, hükümranlık üzerinden despotluğunu çok iyi bilmem, hükümran olanların da güzel insani taraflarını görmemi engellemiyor. Kitabı çok anlamlı ve eşsiz yapan aslında kitabın derlenme sebebi olan isimler: Çar II. Nikolas ve Çariçe Alexandra. Son Romanovların tarihin en iyi belgelenmiş karakterleri olmasının sebebi yine kendileri. Zamanlarında, Rus Çarlığının dünya üzerindeki yayıldığı alan itibarı ile son derece popüler olan çift; yüzlerce tabloidin, mecmuanın, kartpostalın ve medyanın her alanında her daim popüler olmasının yanı sıra, kendi modern yaşam anlayışlarıyla tarihe çok ipucu bırakmış. Onların, büyük bir titizlikle tuttukları anı defterleri dışında, yazdıkları mektuplar, ciddi bir hobi olarak çektikleri fotoğraflar, Maylunas ve Mironenko’nun kitabını beslemiş. Sadece profesyonel fotoğrafçıların çekim yaptığı devirde son Romanovlar, tüm aile, çoluk çocuk hepsi kendi fotoğraf makineleriyle hayatlarını ölümsüzleştirmişler ve geriye 150.000 özel fotoğraf bırakmışlar. Modern çağın sağladığı imkânlarla, diğer birçok önemli insanın daha fazla fotoğrafı çekildiğine, hâtta belgelerin sinema filmlerinde, ses bantlarında kayıtlanabildiğini söyleyenler olabilir. Ama, Romanovların geride bıraktıkları hayatı bu kadar özel, eksiksiz anlatan, bir filmden, bant kaydından çok daha önemli ve samimi şeyler var ki; bunlar, her gün her birinin tuttuğu hatıra defterleri ve hep beraber yaşadıkları günlerde bile aynı sarayın içerisinde birbirlerine gönderdikleri mektuplar.1917 İhtilâliyle birlikte uzun zaman gözlerden ırak tutulan bu arşiv, zannedildiği gibi yok edilmemiş, sadece o devri unutturmak için saklanmış. Nefretle, kinle, öç almak duygusuyla gelen bir ihtilâlin harcadığı milyonlarca insan düşünüldüğü zaman, esas yok etmek ve aşağılamak istediği insanlara ait bu kadar özel anının büyük bir dikkatle saklanmış olması beni çok etkiliyor. Burada yaşanmış bir devre içten içe hayranlık ve saygı ifadesi algılıyorum. Kitap, 1884’deki bir karşılaşmayla başlıyor. O Yıl Rus Çarı henüz III. Alexander’dır. İmparatorun erkek kardeşi Sergei’nin evleneceği Hesse-Darmstadt Prensesi Elizabeth (Ella) Rusya’ya ailesiyle beraber geldiğinde yanında olan 12 yaşındaki kız kardeşi Alix’le (Alexandara) Çarın oğlu Nicki (Nicholas) ilk defa karşılaşır. Kitap işte o ilk karşılaşmanın genç Prens Nicholas’ın anı defterine düştüğü notla başlar. Yeni tanıştığı Alix’i çok beğenmiştir.648 Sayfalık kitap boyunca, o yaşlardan başlayarak Nicholas ve Alexandra’nın hayatını mektupları ve özel defterleri takip ederek bir yolculuk yapıyorsunuz. Bu naif, kendi hayatlarını yaşamaktan başka hiçbir tutkuları olmayan âşık çiftin, savaş, eşikteki devrimi göz ardı eden aristokrat çevreleri, oğullarının ölümcül hastalığı etrafında oluşan din uyuşturuculuğu, İngiltere ve Avrupa’nın en güçlü imparatorları olan akrabalarının ihaneti ile nasıl trajik sona doğru yol aldıklarını izlemek, kitabı kaç kez okursam okuyayım, beni yine masalsı duygusundan koparamıyor. Son bölümler, onları yargılayanların, hapseden, gardiyanı ve katili olanların da anı defterleriyle, Çariçenin kızlarıyla beraber gardiyanlarına Noel hediyesi olarak ördükleri eldivenler, diktikleri gömleklerle buluşunca, Nikolas, Alexandra ve çocukları, benim ailemden, katliama uğramış her hangi bir sevdiğimden farksız hale geliyor... ve bir kez daha içim acıyarak bugün, bir diğerinin katili olmaya devam eden insanoğlunu izliyorum...
Dünyanın seçimle en uzun süredir yaşamakta olan kurumu; Papalık. Avrupa’nın tarihi üzerinde müthiş bir yaptırımı olan, neredeyse 2 bin senelik bu kurum aynı zamanda bu tarihin hem güzel, hem de en korkunç yüzünü yansıtmış. Birçok Papa, entrikaya, cinayete kurban olmuş, kimileri rüşvet almış, soyulmuş, seks skandalına karışmış, hâtta sergiledikleri vahşetle kendi çağdaşlarını dehşete düşürmüş. İçlerinde kilisede genelev işleten bile olmuş. Papaların en acımasız olduğu zamanlar, kiliseyi, Katoliklik’i korumak adına, en çok tehlike hissettikleri zamanlar olmuş. 1200'lerde Fransa’nın güney batısında yaşayan, Tanrı'nın ve şeytanın dünyayı paylaştığı inancında olan ‘Cathar’ sektinin soykırımı, Katoliklik dışında kalan her inancın işkenceyle, yakılarak cezalandırılmasıyla sınırlı kalmayan vahşet, zaman zaman cadılık, büyücülük, şeytanın elçiliği gibi suçlamalarla Katolikler için bile kâbus yaşatmış.Brenda Ralph Lewis’in kaleminden ‘Karanlık Tarih: Papalar’ kitabı Papalık tarihi boyunca, papaların bizzat sorumlu olduğu veya Vatikan’dan yönlendirdiği cinayetleri, entrikaları ve tefessüh etmişlikleri okurken beni hayrete düşüren; bu ruhanî liderlerin karakter tahlillerinden ve yaptıklarından ziyade, bu kadar kutsal bir makamın bu kadar tarafsız bir şekilde araştırılıp yazıya dökülmesi oldu. Papaların aziz olabildikleri gibi günahkâr da olabildiklerini anlatırken din adına işlenen günahların, suçların nasıl bir çeşitlilik gösterdiğini de gözler önüne sermiş. Kendi başına büyük bir güç olan papalık kurumunun ve papaların 9’uncu yüzyılda asil ailelerin elinde nasıl oyuncak olduklarını, Kilise üzerinde güç kurmaya kullanan kadınların elinde ‘Fahişeler iktidarı’nın nasıl yaşandığını, kimi papaların, nasıl öldürülüp cezalandırıldığını okurken, iktidar ve gücün insan üzerindeki etkisini Vatikan tarihi gözünden görmek mümkün oldu. Kitabın beslendiği kaynaklardan biri; Roma’ya ve Papa’ya karşı tavır koyan X. Asır Lombard tarihçisi Cremonia Piskoposu Liutprand’un ‘Antopodosis’adlı kitabından alıntı. Liutprand, 886-950 tarihleri arasını şöyle tarif ediyor: “Koşu takımları altından atlara binerler, av bitince zengin masalarda dansçı kızlarla kutlar, sonra fahişeleriyle altın işlemeli ipek çarşaflı yataklarına giderlerdi. Bütün Romalı piskoposlar evliydi ve karıları kendilerine kutsal dini elbiselerden elbise diktirirlerdi.”Kadavrası yargılanan PapaVatikan’ın tarihinde ‘Fahişeler İktidarı’ diye anılan devre damgasını vurmuş olan kadınlardan biri Marozia da annesi Theodora gibi, Roma’nın hükümranları olarak, Vatikan üzerinde hem maddi imkânlarını, hem seks oyunlarını sonuna kadar kullanmış ve yine Liutprand’ın anlatımıyla X. asırda Papalığı ve Papaları yönetmişler. Bu iki iktidar arsızı kadın, uzun yıllar, ardı ardına papanın kim olacağına karar vermiş ve olmasını sağlamışlar. Onlardan önce yine aynı güçlerini kullanıp mutlak hakimiyete oynayan bir kadın da Düşes Agiltrude. Küçük oğlunu Kutsal Roma İmparatoru olarak kutsamasını istediği Papa Formosus’tan ret cevabı alınca onu zehirletmiş ve yerine akıl yoksunu Stephen VII’yi geçirmiş. Ancak, Formosus’a karşı duyduğu nefret hâlâ sakinleşmemiş ve son derece dramatik bir plânı işlemeye koymuş. Yeni Papa Stephen VII. Formossus’un yargılanmasına karar vermiş.Dokuz ay önce ölmüş ve gömülmüş olan eski Papa tabii ki kendi yokluğunda mahkeme edilemeyeceğinden, Agiltrude’nin dahiyane zekâsıyla mezarından çıkarılmış. Çürümüş ve kefeninin zor bir arada tuttuğu bedenine papalık elbisesi giydirilmiş ve mahkeme salonuna yerleştirilmiş olan tahtına oturtulmuş. Yeni Papa ve kiliseden seçilmiş yardımcı hâkimler karşısında sorgulamaya tabi tutulmuş. Görev yaptığı süreçte işlediği söylenen suçlarla zavallı çürümüş Papa yerine konuşacak on sekiz yaşında bir diyakon görevlendirilmiş. Ruhanî Meclis kadavrayı yargılamayı bitirdiğinde ceza kesilmiş. Stephen’ın emriyle, Formossus’un resmî kıyafetleri çıkarılıp alelâde bir halk adamı kılığı giydirilmiş. Sağ elinin, papalık kutsamasını yapan üçparmağı kesilmiş. 9 aydır ceset olan bir bedenin parmaklarından geriye ne kaldıysa, uygulamayı büyük bir zevkle seyreden Agiltrude’ye teslim edilmiş.Görevi boyunca açık sözlülüğü, dürüstlüğü ve yardımları ile bilinen Formossus öylesine bir mezara gömülmüş. Ardından o mezarından da çıkarılıp Tiber’e atılmış. Ona saygı duyan bir rahip ve balıkçılar tarafından Tiber’den gizlice çıkarılıp tekrar gömülen bedeni, Stephen’ın öldürülmesiyle seçilen Papa Theodore II tarafından tekrar özel kıyafetleriyle ve olması gerektiği gibi gömülmüş. Ama bir türlü rahat bırakılmayan bedeni on sene sonra bir kez daha Kardinâl Sergius tarafından mahkemeye çıkarılmış ve bu defa başı ve diğer elinin üç parmağı kesilerek yine Tiber’e atılmış... Vahşet saçan, vahşete tâbi tutulan papaların arasında, 2. Dünya Harbi’nde gizlice 860 bin Musevi’nin kurtulmasına yardımcı olan Pius XII gibi, temsil ettiği ruhani göreve gerçek anlamını yükleyenler de var tabii. Önemli olan her birinin kendi doğrusu ve yanlışıyla, çekinmeden anlatılmış olması. Sansürsüz, tehditsiz basılıp okunuyor olabilmesi...
Bugün, duygusu çok farklı bir gün. Masamın üzerinde sizlere hikâyeleştirmek üzere hazırladığım kitaplar, defterlerimden çıkıp sizlerle paylaşılmak için bekleyen notlar... Ama aklım hiçbirine bağlanamıyor, kalemim hiçbirini yazmaya yanaşmıyor. Hep söylediğim gibi; yüreğim ne derse onu yazacağım yine...Yazıma başlamadan önce bir düşündüm; çocuklarımı üzer mi, hayat arkadaşımı üzer mi diye... Ama hayır... Çünkü çok büyük bir kederle geçireceğim günü, onların varlığı sayesinde, kederle değil, buruk bir hüzünle yaşayabiliyorum. Sahip olduğum mutluluklar için şükür edebiliyor, yarınlara umutla ve mutlulukla bakabiliyorum. Sevdiklerimin ve beni sevenlerin hayatımdaki özel yerlerini ben de, onlar da bildiğimizden rahat yazabiliyorum bu satırları. Kimseyi üzmek için değil, Tanrı’nın hayatıma bahşettiği sevgilerin her birinin benim için ne kadar önemli ve kutsal olduğunu seslenmek için yazıyorum.Biraz sonra, üç buçuk yaşındaki torunum geçirdiği küçük bir operasyonun ardından eve gelecek. Ameliyat kararı alındığından beri gecelerdir uyku uyuyamıyorum. Onun minicik bedenini narkoz altında uyurken düşünmek bile gözlerime yaş getiriyor. Uyandığında çekebileceği acıyı düşününce yüreğim daralıyor.Az önce gelinciğime gönderdiğim mesajda, miniğimiz için dualarımızın yanı sıra “aynı zamanda mutlu mutlu yıllar!” yazdım. Cevabı; “Aa biz unuttuk bile” olmuş. Unuttukları; evlenme yıldönümleri!Oğlumla gelinimin beşinci evlenme yıl dönümü bugün. Kızlarının derdinde, kendilerini unutmuşlar.Belki de günün bu kadar özel olmasından ve hatırlattıklarından bu kadar gergindim günlerdir. Zira beş sene önce yeni bir mutluluğa yol açacak diye başladığımız bu gün yaşanan trajedi, mutluluğa ağır bir perde örtmüştü.Bütün o dekor ve yaşanan gün emanet gibiydiGünlerdir, özene bezene şahsen kendim evi hazırlamaktaydım. Gelinle damadın ineceği merdivenleri, nikâh masasını danteller, çiçekler, fiyonklarla süslemiş, servisi, müzisyenleri ayarlamış, son rötuşları yapmış, hazırlanmadan önce son bir kez göz gezdiriyordum. Ama, tüm mutluluğuma, heyecanıma rağmen garip bir şekilde huzursuzdum. Sanki yüreğime kar yağıyor, o kadar sevdiğim evimiz, objeler her şey buz soğukluğu yayıyordu. Aslında bu, o sabaha karşı gördüğüm bir rüyayla başlamış bir duyguydu.Rüya sahnemde; Titanik’i andıran bir transatlantiğin batışı vardı. Sanki bir buluta asılmış, kıpırdayamadan, gemide çalan valsle beraber insanların çığlıklarını, koşuşmalarını ve kocamın, adımı haykırarak beni arayışını çaresizce izliyor ve onun gittikçe batan tarafta yok olduğunu görüyordum. O kadar gerçek, o kadar canlıydı ki; uyandığımda hıçkırıyordum. Hiç yapmadığım şeyi yaptım ve kızımı uyandırıp rüyamı anlattım. Haftalardır süren yorgunluğuma ve heyecanıma verdi.Tekrar uyuyamadım. İçim üşüyordu. O andan itibaren de, o duygu hiç geçmedi. Birden, her şey sanki masalmış, bir yerlerde saklı farklı bir gerçeğim varmış duygusuyla, kimseye bir şey söylemeden günlük koşuşmalarımı tamamladım.Ama sanki bütün o dekor, yaşanan gün benim değildi de, bana emanet edilmiş gibiydi...Akşama doğru karı, koca hazırlanırken, müzisyenler aşağı katta prova yapmaya başladıklarında, rüyamdaki valsi duyduğumda elimde rimel, ayna karşısında taş kestim. İçimdeki soğukluk gittikçe artıyordu. Pamir, “Titanik’in son valsi” diye mırıldandı, tıraş bıçağı elinde.Silkinip gülümsemeye çalıştım “Haydi Titanik batmadan bir öpüşelim bari.” Tıraş köpüklü yanağına bir öpücük kondurup banyodan dışarı fırladım. Bilmediğim bir nedenden hüngür hüngür ağlamak istiyor, kendi kendime de kızıyordum. Daha güzel bir gün olabilir miydi? Çocuklarımız, sevdikleri, yakın ailemiz, yakın dostlar, az sonra hepsi burada olacaklar ve gençlerin nikâhını, hem de bizim otuz dördüncü senemizi kutlayacaktık...Ne misafirlerimizi karşılarken, ne sohbet ederken, ne oğlumla gelinim merdivenlerden inerken, ne nikâh kıyılırken tüm bedenimi esir alan o buz gibi duygu hiç geçmedi. Bu kadar güzel, mutlu bir akşamda kötü ne olabilirdi ki? Yaşadığım duygu haline anlam veremiyor ama bir türlü de içinden çıkamıyordum.Kalbimi yeniden coşkuya ve tutkuya açan hayatDerim ya hep; hayat aslında çoktan yazılmıştır bizim için. Kader dediğimiz bilinmez çoktan var olan ama bizim ancak yaşadıkça öğrendiğimiz gizemli sahnelerdir. İçimize doğanlar da belki de, sadece, zamanın içinde bulunduğumuzdan daha ötesiyle ilgili hissettiklerimizdir.O gece pasta kesildi, şampanyalar patladı, valsimizi yaptık ve...Birden, zamanda rüyama doğru geri sarmaya başladık... Biz hastane yolunda bir arabada uzaklaşırken, arkamızda her şeyden habersiz misafirlerimiz için orkestra yeni bir vals çalmaya devam ediyordu.Beş sene evvel bu gece, oğlumla gelinimin hayatını birleştirirken, aynı zamanda babamızı sonsuza yolculuğuna evden çıkardığımız geceydi. Antredeki masada duran nikâh ziyaretçi defterinin yerini taziye defteri aldı, düğün masası, mevlût masasına döndü. Mutluluk evi, keder evine dönüştü...Şimdi, o acı, keder, ten soğuması, yürek yangını zamanlardan beş sene sonra, bir kez daha düşünüyorum da; Yaradan’ın ne şanslı bir kuluyum ki; hatırasını “keşke”siz, “ama”sız, vicdan azapsız yaşayabildiğim, yokluğu bile çocuklarımla beni bütünleştirebilen muhteşem bir eşin ardından, kâlbimi yeniden coşkuya, tutkuya açan, kanatlarımı çırpındıran bir hayat arkadaşım oldu ve var...Pamir’ciğim çok teşekkür ederim; aşkı seninle öğrenmeseydim, belki tekrar âşık olamazdım. Tolga’cığım, çok teşekkür ederim, kaderin karşıma çıkardığı sen olmasaydın, belki de aşk için hakkımı çoktan kaybetmiştim.
Yılbaşı gecesi... Benim için her zaman içinde kendisine has büyüyü barındıran bir gecedir. Öyle bir gecedir ki; umut ettiklerim, dilediklerim bir yana, bir de hiç aklımda olmayan, beklenmedik güzelliklerin, bir yerlerden uçup gelip omuzlarıma konacağı duygusuyla sarılırım.Bu yılbaşı, bambaşka bir güzel sürprizle katıldı hayatıma. Sevgili ailemden bir araya getirebildiklerim ve dostlarımla 2014’e “Hoşgeldin!” derken, işte o müthiş büyü gerçekleşti. Yıllardır, yıllardır, 1992’den beri “Bir gün... Ah keşke bir gün...” dediğim, her yılbaşı dilediklerimin arasında sürekli yer alan bir hayâlim televizyon ekranında canlanıverdi. Öpüşmeler, kutlamalar, kahkahalar durdu. Hepimiz pür dikkat evimize yeni gelen misafirlere bakakaldık.Destansı bir aşkın kahramanları, tarihin geçmiş bir zaman diliminden çıkıp ete, kana, cana bulanmış olarak aramıza katılmışlardı. 1916’nın kışında, bir St. Petersburg gecesinin büyüsüyle bizlerin farkında bile değillerdi. Yeni tanışmış, hafif ürkek ama çılgın bir aşk vaad eden tutku dolu bir valsle ekrandan çıkıp salonu kapladılar. Döndüler, döndüler... Gözlerimde yaş, ağlamamak için kendimi zor tutarak, nefessiz izledim.Dedem Kurt Seyit ve Şura ‘yılın ilk dansı’yla, çok kısa bir zaman sonra bizlerle daha uzun kalmaya geleceklerinin müjdesi verirlerken, etrafımdakilerin sesleri, valsin melodisine karışarak yer yer uzaklaşıyordu.“Kıvanç harika bir Kurt Seyit olmuş!”, “Farah tam kitaptaki Şura!”, “Büyüleyici!”, “Muhteşem!” ifadeleri, beni bu reel dünyaya bağlayan seslerdi. Onun dışında, ben bir kez daha 1916’nın St. Petersburg’unda, romanımın hramanlarıyla beraberdim.Çok benden, kanımdan, canımdan bir hikayeDedeciğimin Çarlık Rusyası’nın üniformasıyla çekilmiş fotoğrafı yıllardır çalışma masamda bana hayatını yazdırmışken, şimdi karşımda, yanı başımda, bana anlattığı ve benim okurlarıma anlattığım o dansla hayata dönmüştü. Senelerdir birçok dizi ve sinema projesine, hikâyemin ruhu eksik kalabilir endişesiyle uzak durmuştum. Çok benden, kanımdan, canımdan bu hayat hikâyesi, aynı zamanda kahramanımın genleri taşıdığımdan, benim için çok çok özel ve âdeta dokunulmazdı. Yazdığım her kelimeyi, her duyguyu gözüm gibi sakındığımdan hiç kimseye teslim edememiştim.Ama projenin yapımcılığını üstlenen Ay Yapım ve seçtiği ekip bu destansı öyküyle buluştuğu zaman yaratılan sinerji ve inanç birliği beni, Kurt Seyit’in ekranda yaşama geçmesi için doğru zaman ve doğru karar olduğuna inandırdı. Ekrem ve Kerem Çatay’ın romanı salt bir ticarî meta görmemesi, senarist sevgili Ece Yörenç’in benim ve kahramanlarımın ruhunu anlaması el sıkışmamızı sağlayan ilk unsurlardı. Ardından diğer yaratıcı ve sanatçı arkadaşları tanıdıkça ‘bebeğim’i çok müşfik ellere emanet ettiğim konusunda şüphem kalmadı.*****KIVANÇ TATLITUĞ RUS ÇARLIK ÜNİFORMASIYLA O DÜNYADAN GELİYOR GİBİKıvanç Tatlıtuğ bana “Bu hikâyeyi bir de sizden dinlemek isterim. Benim için çok önemli” dediğinde, “Tamam” dedim içimden, “Dedemi kaybetmeyeceğim.” Beşinci dakikada karşımda artık Kıvanç Tatlıtuğ yoktu. Kurt Seyit’in 1916 yılından canlanmışı vardı...*****Kıvanç Tatlıtuğ'un bedeninde Kurt Seyit'in ruhuDedemin Karpatlar cephesinde yaralandığında kaldırıldığı hastahane çekimlerinin yapıldığı gündü. Puslu, ayaz, titreten bir İstanbul gününde sete doğru yol alırken zihnim ışınlanmaya hazır, zaman perdeleri arasında gel-gitlere başlamıştı bile. Çünkü yanımda sevgili Farah Zeynep Abdullah oturuyordu. Onunla konuştuğumuz kadar, benim için Şura’da olması gereken özelliklerini görmek üzere baktım hep... ve “Tastamam” dedim, “Çok güzel bir Şura olacak. Sıcacık, zarif, zorlamadan uzak, tabii bir feminenlik, dürüst, aydınlık bir ifade.”Yönetmenimiz sevgili Hilâl Saran’ın karavanında, Kıvanç Tatlıtuğ’la set arasında buluştuğumuzda üzerinde Rus Çarlık subay üniforması, yüzünde cephenin, ayazın, karın, tipinin izleri, çoktan benim az sonra dalacağım dünyadan o geri geliyor gibiydi. Farah Zeynep gibi o da romanı başta sona okumuş ve çok etkilenmişti. “Hiç böyle bir rolüm olmamıştı” dediğinde, bunun aslında hep istediği gibi bir rol olduğunu sezdim. Mimikleri, beden dili de aynı şeyi söylüyordu. Onu da aynen Şura’dan beklentimde olduğu gibi; hep nasıl bir Kurt Seyit olacak gözüyle izleyerek dinledim.Kıvanç Tatlıtuğ’u, rolünün, üzerindeki etkisini anlatırken dinlemenin yanı sıra, ben hissiyatımı dillendirirken onun beni nasıl bir duyguyla dinlediğini izlemek de benim için çok önemliydi. Çünkü bir aktörün, oyunculuğu ne kadar kuvvetli olursa olsun, Kurt Seyit’i kendi yorumuyla canlandırırken beni bildiğim dedemden uzaklaştırması beni çok mutsuz edecekti. Ama bu endişemde yanıldığımı hemen fark ettim. Bana “Bu hikâyeyi bir de sizden dinlemek isterim. Bana anlatabilir misiniz? Benim için çok çok önemli” dediğinde, “Tamam.” dedim, içimden, “Dedemi kaybetmeyeceğim. Tam aksine bir kez daha kazanacağım.”Beşinci dakikada karşımda artık Kıvanç Tatlıtuğ yoktu. Kurt Seyit’in 1916 yılından canlanmışı vardı. Dedemin benden çok çok genç olması garip bir duyguydu ama ne yaparsınız, zaman yolculuklarının da böyle garip cilveleri var işte.Kıvanç Tatlıtuğ’u, yıllar önce ‘Best Model’ tâcını taktığı akşam tanımıştım. Aradan geçen yıllar içinde, dizi izlemediğimden onun artan şöhreti benim için sadece yükselen bir sesten ibaretti. Ne zaman ki Kurt Seyit rolüne seçildi o andan itibaren birden oyunculuğu ve kimliği benim için çok büyük bir önem kazandı. Ama şu an bu satırları yazarken yüzbinlerce okurumun hayranlığını kazanmış Kurt Seyit’in ekranlarda da hayat bulup yaşaması için Kıvanç Tatlıtuğ’un ne kadar önemsenerek seçilen bir aktör olduğunu biliyorum. Son filminde üstlendiği karakterin ardından Kurt Seyit’e ulaşmak için alması gereken ruhsal, zihinsel ve bedensel yolu çok güzel keşfetmiş Kıvanç. Bir önceki rolü gereği verdiği kiloları geri almış. Vâkur, kendinden emin, tavizsiz, hayatı lezzetiyle yaşamasını bilen ve belli ki kendisine yabancı olmayan karakteri giyinmiş bedenine. Kıvanç Tatlıtuğ’un, çekimde, fragman ve ham karelerde izlediğim oyunculuğu, yakışıklı bir prensin, bir masalın ruhunu kapatıldığı sandıktan öperek çıkarmasına benziyor. Onun, bu kadar tanınmış ve hayran kitlesi oluşmuş bir oyuncu olmasına rağmen, gerçek bir Kurt Seyit olmak için kendini yetiştirmeye ve geliştirmeye devam etmesi beni çok etkiledi. Farah Zeynep’le beraber aldıkları vals derslerini binicilik dersleri takip etti. Kartepe’deki savaş sahnelerinde atını şahlandırdığı kare, rolünün ruhunu nasıl sahiplendiğini gösteriyor. Cephede kar ve savaş yorgunu bakışları, Şura’sıyla dans ederken zamanı durdurup ân’ı ve aşkını içine çekmek isteyen bakışları ile Kıvanç tam bir Kurt Seyit... Dedemin onu gururla izleyeceğini biliyorum...Kahramanımın acısına çare olamamak çok hüzünlüÇekimin yapıldığı ‘hastahane’ binasına girdiğim andan itibaren, metruk, harap odaları dolduran film teçhizatı, servis masalarını, projoktörleri, hiç birini görmedim. Aşağı kattan yönlendirilen sis, pus, toz, duman bulutunun içinden geçerek yukarıya çıktığımda Kurt Seyit’in, diğer yaralı askerlerle beraber yattığı koğuşa varmıştım. Sevgili Hilâl Saran’ın yanında oturup tekrar tekrar çekimi izlerken onun, o ana kadar tanıdığım duygusal, romantik, yumuşacık kimliğinin ardında, çekim süreci için hazır bekleyen mükemmeliyetçi, disiplinli, işi şansa bırakmayan, detaycı, nakış ustası yönetmenliğiyle de tanıştım.Kıvanç Tatlıtuğ’un, dedemin komadan çıkıp gözlerini açtığı anı canlandırdığı sahnenin çekiminde, sadece karşımdaki ekranda beliren kareydi gördüğüm. Birden, seneler evvel ağlayarak yazdığım sahneler canlandı gözümde. Şimdi kelimelerin ötesine geçmiş, bir başka bedende yaşamaktaydı Kurt Seyit. Dedemin acılı, kederli zamanlarını yazarken onun başına gelecekleri bilmeme rağmen yardım edememek duygusu beni hep çaresiz bir hüzne garkederdi. Kıvanç Tatlıtuğ’u da izlerken, aynı duygularla sarıldım yine. Kurt Seyit dedeme açık mektupKurt Seyt... Sevgili dedem.Seninle hiç rastlaşmadık. Ben doğmadan çok önce sen buralardan göçmüştün. Ama minicik bir çocukken daha, annemin okuduğu hikâyeler, efsaneler, anneannemin anlattığı masalların kahramanları arasında en hayran olduğum sendin. Hep, senin harika bir öykü kahramanı olacağını düşünürdüm, hakkında anlatılanları dinleyip, Çarlık üniforman, çizmelerin, kılıcınla çektirdiğin fotoğrafı izlerken. Sen benim için, artık ulaşamayacağım, kaybolmuş bir zamanın, sınırları değişmiş, o gün için hiç gidemeyeceğim bir ülkenin, kitabı hiçbir zaman yazılmamış isimsiz bir kahramanıydın. Geçmişte kalmış ama bir o kadar da yakında ve yanı başımdaydın......Uzun yıllar seni sadece hayâlimde yaşatırken, bir gün yüz binlerin de kahramanı yapacağımı o zamanlar henüz bilemezdim. Tek bildiğim, senin hatırlanmayı, anılmayı ve ölümsüzleşmeyi hak ettiğindi. Şimdi, 2014’e girdiğimizde, hem ekranlardan geçeceksin dizi dizi, arkadaşlarınla, sevgililerinle, aşklarınla, maceralarınla. Hem de ‘Dedem & Ben’i yazıyorum, bu defa senle beni anlatmak üzere. Televizyonda dizinin fragmanını gördükten sonra Kıvanç Tatlıtuğ’a yazdığım mesajda sen de vardın: “Sevgili Kıvanç... Bedenler ruhların ev sahibi ise sen şu anda Kurt Seyit’in ruhunu ağırlıyorsun. Yolun açık, keyiflerin onun kadar, hüzünlerin onunkilerden ırak olsun...”Görsel, ruhsal, duygusal bir şölen; Kurt Seyit & ŞuraYıllar boyunca, Kurt Seyit’i yazmak için anlamaya çalışırken, anladıkça daha çok sevmek, daha çok sevdikçe daha yakınlaşmak ve daha iyi anlatmak, onu anlarken ve anlatırken kendimi tanımak, bir labirentin yollarında bilmece çözmek gibiydi. Ama bu konudaki tutkum, arzum, heyecanım ve azmim uzun seneler nakış işler gibi çalışarak yaşadığım yorgunluğa, uykusuz gecelere, gözyaşlarına, yürek sancılarına değecek hayatlar yarattı. Daha doğrusu, yaşanmış hayatları yeniden yaşama getirdi. Bende olan ama bilmediklerimi ortaya çıkardı. Bende vâr olduğunu bilip de sebebini izah edemediklerimi açıkladı. Hâsılı Kurt Seyit’i ararken içimdeki ‘ben’i buldum. Okurlarım da öyle...Öyle inanıyorum ki; şimdi de dizi projesini üstlenmiş olan muhteşem bir ekip, yapımcısı, senaristi, yönetmeni, aktörleri, aktrisleri ve projenin mutfağındaki daha nice kıymetli sanat insanı, dizi boyunca kendi içsel yolculuklarını yaşayacaklar. ‘Kurt Seyit & Şura’ muhteşem bir şölen olacak; görsel, ruhsal, duygusal... Uçuracak hepimizi...
Sevgili okurlarım, sizler bu satırları okurken kimbilir zihninizin bir tarafından neler akıp geçiyor olacak. Bugün özel bir gün. Her diğer gün gibi... Bir farkla; 2013’ün son Pazar günündeyiz. 2014’ü karşılamaya iki gün kaldı. Ayrıca, her birimiz için kendimize ait özel sebeplerimiz var günü özel kılan.Kimimiz için; taze geride bıraktığımız acılar, sıkıntılar, kimimiz için; tekrarlanası güzelikler, keyifler, kimimiz için; memleket meseleleri, kimimiz için ise; öylesine, tekdüze yaşanmış bir geniş zaman arası olarak hatırlanan bir 2013. Zaman geçmişle muhasebe zamanı... Zaman geleceğe umutlanmanın zamanı... Hepimiz için farklı sebepler, farklı düşlerle. Düşünün ki, geçtiğimiz bir yılı, dünyanın bir mahrumiyet bölgesinde aç, yoksul insanlara gönüllü doktorluk yaparak geçirenler var. Bir başka yerde, birileri, zamanın toprağa, lâva, suya gömdüğü derinliklerde susmuş bir tarihi ortaya çıkarmak için uğraştılar. Sevdiklerini vahşete kurban verenler, dehşetten mutluluk ve para kazananlar oldu. Alfabeyi sökmeye çalışan miniler, işinde yükselmek için çabalayan yetişkinler, birilerinin ciğerini sökmeye çalışan akbabalar, iftiraya kurban giden masumlar, yalanla koltuğuna tutunan, basamak çıkan basiretsizler, terk edenler, terk edilenler, aldatan ve aldatılanlar... Liste gider de gider... Bugün herkesin hesabı, hesaplaşması farklı. Hepsini bir araya koysak çözülemeyecek kadar büyük, uçsuz bucaksız bir denklem silsilesi görülür. Bu sebepten belki, insanoğlunun düzeni kaostan çıkamıyor. Her birimizin birbirinden farklı hayâlleri olması çok büyük bir zenginlik ama amaçların bu derece farklılığı, insanı insan yapan çizgiden uzaklaştırabiliyor. İnsanoğlunun, fizikî ve ruhani farklılıkları bir yana bırakıp, insanlığın özüne inerek; insanca yaşamak, insanca yaşam sunmak üzerine en azından bir ortak paydada düş kurup emek harcayacağı ve meyvelerini alamasa bile tohumlarını atacağı bir yıl diliyorum.Zaman durur, ben giderimBen de bugün, bir yandan düşlerimi not düşerken defterime, diğer taraftan yine ‘zaman’ la hesaplaşmamı yapıyorum.Ele, avuca gelmez, tutulamaz, bizim vâr etmediğimiz ama içinde vâr olduğumuz, sonsuz, sınırsız, kendi kendini çoğaltan, hem reel an, hem geçmiş, hem gelecek, hem gerçek, hem masal olabilen, biz uyanıkken, uyurken, rüya görürken, komadayken hep uyanık kalıp yol alan ama aslında hiçbir yere gitmeyen; zaman... Aslında zamanı gözle görebiliyoruz; dikkatli bakarsak, eskisini hatırlarsak. Geçen zamanla beraber insanlara ne olduğunu görüyoruz, ağaçların, hayvanların, kıyıların, karaların, dağların zaman içinde nasıl şekil değiştirdiğini izliyoruz aslında ama hepsini fark etmiyoruz. Yoksa, pek alâ görünen bir kavram ‘zaman’. Ele gelmeyip, rengi, kokusu olmadan görülebilmesi de gücünden kaynaklanıyor. Sadece bıraktığı izlerde kendini belli ediyor. Zaman hiçbir yere kıpırdamıyor esasında. O hep orada. Kendinden, gücünden ve her şeye sahipliğinden, her şeyden önce ve her şeyden sonra yine hepsini saracağının verdiği tavırla öyle kuşatmış evreni duruyor. Hareket halinde olan bizleriz. Biz zamanın içinden geçiyoruz. Aşınmamız, yaşlanmamız bu yüzden. Ne kadar sert, ne kadar zorlanarak geçersek o kadar çok hissediyoruz. Belki bu sebepten, üzerinde hâkimiyet kurabileceği, değerlerini kendisinin belirleyeceği, alıp satabileceği, biriktirebileceği ‘madde’ olgusuna bu kadar bağımlı insan. Zamana karşı güçsüzlüğünü madde ile avutuyor. Bir de zamanın içinden geçemeyen, zamanı içinden geçirenler var ki; onların aşınması çok daha bariz oluyor. Çünkü, sadece bedenleri değil, ruhları da zedeleniyor.‘An’lar ve ‘anı’ları ıskalamayın!Zaman ve yaş, benim için anında yaşanan ve daha o anda anı olan olgular. Her ikisine de bu sebepten çok önem veriyorum: ‘an’lara ve ‘anı’lara. Her bir yeni an, her bir yeni yaş bir armağan, yeni bir başlangıç, yeni bir heyecan. Bütün zamanları ruhumda barındırdığım duygusuyla sarılıyım hep. Hayatı; acısıyla, zoruyla, keyifleri ve sevgileriyle beraber derin derin içime çekerek yaşamak arzusu yaşamı çok güzel kılıyor bana. Çok zor zamanlarım oldu, çok kederlendiğim, çok acı çektiğim zamanlar da. Ama hiç mutsuz olmadım. Hüzünlendim, kederlendim, gözyaşı döktüm ama mutsuz olmadım... Hayatımın bu döneminde de, şimdiye kadar yaşadıklarımın, kazançlarımın üzerine yeni güzellikler eklendi, eklenmeye devam ediyor. Sürekli yenileniyor, sürekli bana hediye edilen yeni hayatları kutluyorum.Iskalayarak yaşadığımı düşündüğüm hiçbir dönem yok yaşamımda. Sırf yaşamış olmak için hiçbir şey yaşamadım. Yüreğimin “Yaşa!” dediğini de es geçmedim. Kâlbimi hızlandıran, içimdeki coşkuyu, tutkuyu kanatlandıran kelebeklere yüreğimi açık tuttum. Şimdi, bu harika olgunluk döneminin de kendi armağanları var beraberinde gelen. En güzeli de bunları hak ettiğime inanıyorum ve hakkını veriyorum.Zaman ve maddeZaman ilâhi, madde sentetik. Zaman sınırsız, madde sayılı. Zaman iyileştirici, madde bağımlılık yapıcı.Maddenin değerini belirleyebilirsiniz ama zamanın asla. Çünkü maddenin miktarı ve rayici bellidir ama ne kadar zamanınız olduğunu, geriye ne kadar kaldığını ve o zaman içinde neler yapabileceğinizi bilemezsiniz. Maddeyi alabilir, satabilir ama zaman ile bu oyunları oynayamazsınız.Zaman olgusunu hep çok gizemli bulmuşumdur. Minikken masalları, efsaneleri, daha sonra tarihi, arkeolojiyi, mitolojiyi bu kadar sevmemin en büyük sebebi bana zamanla ilgili mistik bir yolculuk yaşatmalarıdır. Ancak, benim için zamanın sadece bir algı olmaktan çıkıp kimlik kazanması, bana bahşedildiği kadarıyla, hayatı sarf etmeden yaşamam gerektiğini hissetmemle gerçekleşti. ‘An’ı anlamak ve yaşamak sonradan öğretilebilecek bir şey değil aslında. Kimileri, çok büyük trajedi ile veya ölümle karşılaştığında, geri dönüşünde hayatı daha anlamlı yaşamaya başlıyabiliyor ama genel olarak bunu ya bilir insan, ya da bilmez. “Keşke”, “ama” ile geçmişi, endişe ile geleceği sorgulamaktan, içinde olduğu ‘an’ı yaşayamayan insanlara üzülüyorum. Bunların ‘an’ları yaşanılmadan geçip gidiyor.Bir gün, dedemin yaşattığı güzel, romantik akşamlardan birinde çok keyiflenen ve birdenbire olmadığınca mutluluk hisseden anneannem, ‘an’ın tadını çıkarma alışkanlığı olmadığından olacak, yine üzüntüye dalmış ve “Güzel şeyler ne çabuk bitiyor” demiş. Dedem, zaman konusunda ne kadar farklı anlayışları olduğunu çok net belli eden bir başka ifadeyle cevaplamış:“Her şey çabuk bitiyor Murka’m, her şey. Bütün hayat çabuk bitiyor... Ancak biz güzel olan anlarımızı daha uzun yaşamak istiyoruz. Bütün problem o.”GENÇLİĞİMİZ ÖLÜMSÜZDÜRİnsanların çoğuna zamanı en ürkütücü kılan; sanırım yaşlanmakla ilgili korkuları. Geride kalan zamanı kendi aidiyetinden çıkmış hissiyle yaşayanlar için özellikle bu çok geçerli. Halbuki, her şey iz bırakıyorsa yaşamda, gençliğimiz de ölümsüz demektir ve diğer her yaşımız da... O zaman nedir insanları bu kadar korkutan yaş almaktan, yaşlı görünmekten? Kendilerini sevemiyorlar mı yaşlandıkları zaman? Yoksa tanımıyorlar mı aynadaki kendilerini? Yabancılık çektikleri için mi sevemiyorlar yaşlarını?Ne yapsak, ne etsek, sonuçta hep bizden sonra doğanlar doğmaya, gelenler gelmeye devam edecek. Hep, birilerine göre, daha yaşlı olmaya mahkûmuz. Önemli olan; zamanın içinden hakkını vererek geçmek... 2013’ünüz her nasıl geçmiş olursa olsun, gelin, 2014’de siz zamanın içinden geçin, onun sizden geçmesine izin vermeyin...