14 Şubat ‘Sevgililer Günü’ gelmeden önce, aşk, sevgi üzerine bir şeyler yazmak istedim. Biliyorsunuz, o bir gün için yapılan kutlamanın ticarî olarak yönlendirilmesinden çok rahatsızım. Daha önceki 14 Şubat yazılarımda bunu sizlerle paylaşmıştım. Anneler Günü’nde, çocuklara bile annelerine mücevher almayı öğütleyen bir reklâm zihniyetinden o kadar rahatsızım ki; bunun sevgileri ifadesi anlamında yansımasını da hep eleştirerek yazıyorum. “Aşkı için paralanmak” tabirinin parayla alâkası olmadığı zamanlardan birkaç hoş örnekle, birkaç gerçek âşıktan bahsetmek istiyorum. Tarih boyunca aşkı sadelik içinde sadece duyguları ve duygularını ifade edecek kelimelerle sunan muhakkak ki çok âşık vardır. Kaldı ki, bugün bizlere ulaşanlar ancak toplumlarca tanınmışlığı olan ve fotoğrafları gibi hatıraları, hayatları ilgi çeken ve araştırıldığı için okura sunulabilen kişilikler. Yoksa, gözden ve ilgiden uzak nice yaşamın daha nice yazılası ve imrenilesi aşk hikâyesi, yazılmış aşk mektupları vardır. Benim arşivimde de hatırı sayılır miktarda örnek var bu isimsiz âşıklardan...
Okuma fırsatı bulduğum muhtelif anılarda ifşa edilmiş, sanat, edebiyat, siyaset, politika, ilim, bilim dünyasından âşıkların ve bu sade insanların sevgililerine mektuplarını karşılaştırdığım zaman aslında aşk ile ilgili önemli bir kavram ortaya çıkıyor: “Aşk çok azımızın ödeyebileceği bir lüks.” Ama bu, bugün zorlanan ve anlatılmak istendiği gibi, maddi anlamda bir lüks değil.
“Aşkı için paralanmak” anlamının gerçekten parayla ilgili olmadığını anlatmak, her duyguyu paranın aşkına teslim etmiş olanlar için zor, ama en azından öyle olmayanlar için de aşkın imkânsız olmadığını kanıtlıyor bu gerçek aşk mektuplarından yayılan samimiyet.
Marazi olan aşk değil, insan
Son yıllarda, nedense, bilim dünyasından kimi yetkililerin de desteklediği ve revaç gören anlayışla aşk marazî bir duygu olarak kabul edilmeye başlandı. Buna katiyetle katılmıyorum. Aşk kesinlikle marazî değil ama aşk sanısında sahiplenilen o kadar çok marazî duygu var ki; onları yaşayanlar için aşk da bu tarife giriyor sanırım. Kıskançlık, sahiplenme ve yönetme arzusu, aşırı merak gibi, aşkın ürünü sanılan hastalıklı duygular aslında aşkı yoran, törpüleyen ve sonunda kaçıran ve gerçekten marazî diyebileceğiniz kişilik özellikleri. Halbûki aşk, hastalıklı olmak bir yana, insanı, olmadığınca coşkulu, heyecanlı, mutlu, enerjik, yaratıcı kılan, fark etmediğiniz kadar güzelliği ortaya çıkaran kendi başına bir güzellik. Yarattığı muhteşem enerji akışı ile aslında insanı çok yoracak gibi gözükmesine rağmen, bir tüy hafifliğinde kanatlandıran gizemli bir dev kuş. Midenizde kelebekler, yüreğinizde dalgacıklar, kulağınızda çanlar... Sevdiğinizi daha fazla sevebilmek, sevginizi anlatabildiğinizden daha kuvvetli ifade edebilmek için açılan bir hayâl gücü... Sizi sıkan, yoran, üzen ne varsa hepsine karşı bir yumuşaklık, kızdıranlara karşı farklı bir anlayış, affedicilik... Yaşanan zamanın bir güzel rüya, ileriye dönük hayâllerin birdenbire muhteşem gerçekler olduğunu sanmak... Bunlar âşık olmanın hallerinden sadece bir kaçı... Buna nasıl marazî denebilir ki? Bence aşkın kendisi değil, aşkı beceremeyenlerin, başaramama sebeplerini özürlendirme şekli bu deyim.
Aşk, sen nelere kadirsin
Bir kimsenin anılarını da okumuşsanız aşk mektuplarını farklı bir gözle görüyorsunuz. Bu kişilerin kimileri sadece aşka âşıklar. Dolayısıyla hayatlarına aldıkları her sevgili için aynı derecede tutkulu ve sanki o hayatlarındaki ilk, son ve tek sevgiliymiş hissini veren mektuplar yazmışlar. Sadece birini okusanız, hayatının eşine yazmış olduğunu düşünebilirsiniz. Ama biliyorsanız ki, daha önce de, daha sonra da başkaları için yazılmış benzer mektupları var, o zaman kişinin aşkının aslında aşkın kendisine olduğunu fark ediyorsunuz.
Kiminin ise; sonunda ulaşamasalar, buluşamasalar, birleşemeseler dahi, yaşamları boyunca sadece ve sadece o bir kişiye âşık kaldığını, o mektupları alan sevgilinin çok özel ve yeri alınmayacak bir değerde olduğunu ve o aşkın ölüme dek sürdüğünü görüyorsunuz. Bu iki farklı karakterin en güzel örnekleri çok yakın, dost iki arkadaş Nâzım Hikmet ve Abidin Dino. Nâzım’ın, her tutulduğu kadını âdeta tapınarak sevmesine ve bunu birden fazla kadınla yaşamasına kıyasla, Abidin Dino hayatında bir tek kadına, karısı Güzin Dino’ya âşık olmuş ve hep âşık kalmış. Nâzım, diğer kadınlarından daha fazla, karısı Piraye için şiir yazarken, mektuplarındaki aşktan hepsi nasibini almış. Dino, ise 1967’de Montpelllier’de hastahane odasında, tek aşkı karısına yazdığı mektupta şöyle diyor:
“...Ne iğne, ne hap, ilâçların ilâcı sensin. Sanırım en önemlisi; damla damla sevgili gözlerin. İyileşeceksem onlar iyileştirecek.”
Aşkın marazi olduğunu söyleyenlere bir cevap da Dino’dan. Karısının aşkını hiç bir ilâcın yerini tutamayacağı bir deva olarak görüyor.
Edebiyat dünyasının entelektüel, direnişçi kadını yazar Simone de Beauvoir, çoğunun bildiği büyük aşkı Jean Paul Sartre’nin dışında Amerika’da tanıştığı Nelson Algren’e on yedi sene sürece yazdığı mektuplardan birinde:
“... Fiziksel bir şey, sana mektup yazarken parmaklarımda sana olan aşkımı hissedebiliyorum. Kişinin birine olan sevgisini sadece kafasında değil, bedeninin yaşayan her hangi bir parçasında hissetmesi müthiş bir şey...” diyor ve aşk heyecanından bahçesindeki gülleri nasıl lezzetle yediğini anlatıyor.
Tarihe “canavar” lâkabıyla damgasını vurmuş isimlerden Adolf Hitler’in, bir zamanlar hayatında olan isimsiz bir sevgilinin mektubunda ise, “Sevgili Führemen, benim tatlı Adolf’um” diye bahsedilmesi, aşkın, insana sadece ilâç gibi gelmekle kalmadığını, en vahşi insanı bile tatlı göstereceğinin kanıtı...
Hepinize, sevgi ve mümkünse aşk dolu bir Pazar diliyorum.

