Nermin Bezmen

Nermin Bezmen

-

Bana ay ışığını anlatabilir misin Beethoven?

18 Ekim 2013

Güzel bir şeyler yazmak istiyorum bayram günlerinde. Huzur, keyif verecek bir şeyler. Aslında insanın hak ettiği ama artık lüksü olan konforu tattıracak kelimeler, hikâyeler yazmak istiyorum. Ama, ben de o yazılarımı sunduğum okurlar gibi, onlardan biriyim sonunda. Gerçeklerden çok ayrı kalamıyorum. Onun için bugün, benim bayramımı tatlandıran iki hikâyeyi paylaşacağım sizlerle.Bu hikâye bana, Nâzım’in Abidin Dino’ya, “Bana mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?” sorusunu hatırlattığı için ben de bu soruyla seslendim Beethoven’e... Sorumun cevabını bestesiyle alacağımı bilerek. Zira ‘Ay Işığı Sonatı’ Beethoven’in, dinleyenin ruhunu ay ışığının mistik, gizemli buğulu pırıltısı ile aydınlattığı muhteşem bir bestesidir.‘Ay Işığı Sonatı’nı, romantik izlenimci büyük bestecinin, ayın doğuşunu, batışını, muhtemelen büyük bir aşk eşliğinde izleyip bestelediğini sananlar için, bestenin nasıl yazıldığının öyküsünü paylaşmak isterim.Bir gün Beethoven, bir arkadaşı ile birlikte Viyana sokaklarında dolaşmaktadır. Tam bu sırada bir apartmandan piyano sesi geldiğini duyar ve kafasını kaldırıp bakar. Apartmanın ikinci katındaki cam açıktır ve büyüleyici ses oradan gelmektedir.Arkadaşına, bestesinin muhteşem bir duygusallıkla çalındığını ve çalanı muhakkak görmesi gerektiğini söyler. İkisi birlikte ikinci kata çıkıp kapıyı çalarlar. Kapıyı açan kadın, Beethoven’ı hemen tanır ve şaşkınlık içinde kalır. Beethoven, piyano sesine geldiğini ve muhakkak çalan kişiyi görmek istediğini söyler.Kadın, büyük besteciyi evlerinde görmekten mutlu, hâlâ şaşkın, heyecanla piyanoyu çalanın kızıolduğunu ve tanışmaktan büyük bir mutluluk duyacağını belirterek onları içeri alır.Beethoven, piyano çalan kızın olduğu odaya girer. Annesi Beethoven’ın geldiğini söyler ve kız çok heyecanlanır, hemen ayağa kalkar ama tavırlarında bir gariplik vardır; genç kız kördür. Beethoven bunu fark edince, bestesini bu kadar duygulu çalan genç kıza karşı duyduğu hassasiyetle “Lütfen benden bir şey isteyin” der, maddi bir şey isteyeceklerini düşünerek. Ama, genç kızın cevabı maddiyattan çok uzaktır. Zarif, duygulu, utangaç bir sesle dileğini fısıldar: “Ben hiç ay ışığı görmedim, bana ay ışığını anlatır mısınız?” Kulakları işitmemesine rağmen, içinde esen duygu fırtınalarıyla bestelerini yapan Beethoven için bu özel dilek onun ruhunu konuşturmaya yeter. Piyanonun başına geçer ve ay ışığını hiç tanımadan özleyen genç kıza, ay ışığını anlatmak üzere parmakları tuşlarda dolaşmaya başlar.İşte; o anda bestelenen hepinizin iç çekerek dinlediği meşhur ‘Ay Işığı Sonatı’dır... Bundan sonra belki daha farklı bir duyguyla dinlersiniz... Zira içinde sadece Beethoven’in değil, ismi meçhul o kör genç kızın da büyük besteciyle paylaştığı duyguları olduğunu bilmek sizi dinlerken bambaşka yerlere götürecek... Ve lütfen, biri sizden bir duyguyu anlatmanızı istediğinde, sakın onu sorgulamayın ve elinizden geldiğince hissettiğiniz kuvvette o duyguyu anlatmaya çalışın... Belki müzikle, belki resimle, belki sadece kelimelerle... Ama bilin ki; anlattığınızdan çok daha fazla bir şey anlatıyor ve paylaşıyor olacaksınız... Emsalsiz bir duyguyu...Aziz Nesin’den bir bayram hikayesiBu da büyük mizah ustamız Aziz Nesin’den bir bayram hikâyesi. Ustanın, ülkemizin ahvalini trajikomik bir dille sunumunun örneklerinden biri. Beni ve paylaştığım herkesi bayram keyfiyle tanıştırdığı için bir kez de bu sayfamda sizlere sunmadan geçemeyeceğim. Aziz Nesin’in sesinden dinlediğinizi farz ederek okuyunuz lütfen:“1965 senesiydi. İşe gireli henüz iki hafta olmuştu. Bir genel müdürlükte, özel kalem müdürünün yardımcısıydım. Bayrama on gün kala, müdürüm hastalandı ve rapor aldı. Ertesi gün, genel müdür, beni odasına çağırdı.-Buyrun efendim.-Tebrik kartları hazır mı evladım?-Hangi tebrik kartları efendim?-Eyvahlar olsun, Şükrü sana söylemedi mi? Bayram geldi, tebrik kartı göndermeli. Şimdiye çoktan postaya vermiş olmamız gerekirdi.-Hiç haberim olmadı efendim-Hemen, hemen hemen! Yarına istiyorum üç bin adet kartı sabaha kadar yaz ve postaya ver.-Emredersiniz efendim! dedim ve odadan çıktım. Ancak üç bin adet bayram tebrik kartını tek tek nasıl yazacağım?Genel müdür, kartların çini mürekkeple ve güzel bir yazıyla yazılmasını isterdi. Üç bin adet kartın iki bin tanesi makamca kendinden aşağıda olanlara şu şekilde yazacaktım:‘Bayramını kutlar, gözlerinden öperim.’ Kalan bin tanesi de, daha üst makamdakilere:“Sizin ve eşinizin bayramını saygıyla kutlarken, sıhhatli ve başarılı günler niyaz ederim” şeklinde yazılacaktı.Hiç vakit geçirmeden masamın başına geçip kolları sıvadım. Önümde davetiyelerden oluşan irili ufaklı pek çok dağ duruyordu. Ben mesaim bitiyor, az sonra çıkar evime giderim derken, sabaha kadar burada kalıp 3 bin kartı yazmak zorunda kaldım. Sızlanmanın faydası yok, işe başlayım:‘Bayramını kutlar, gözlerinden öperim.’‘Bayramını kutlar, gözlerinden öperim.’5, 10, 20, 50, 100, 750, 875. Yazıyorum yazıyorum bitmiyor! Vakit gece yarısını geçti gitti bana öyle bir sıkıntı bastı ki, tarif edemem.Yazıyorum, yazıyorum, yazıyorum bitmiyor. En nihayetinde alt makam kartları bitti. Ama ben de bittim. Şafak sökmek üzereydi. İşi biten kartları masamın üzerinden alıp başka bir yere koydum.Ama önümde hâlâ bin adetlik bir kart yığını durmaktaydı. ‘Sizin ve eşinizin bayramını saygıyla kutlarken, sıhhatli ve başarılı günler niyaz ederim’e başladım.Durmadan yazıyordum. Göz kapaklarım öyle ağırlaşmıştı ki, gözlerimi açık tutmam her bir karttan sonra daha da zor bir hale gelmişti. Resmen işkence çekiyordum.125, 279, 400, 689. yazdım yazdım yazdım. Bir vakit sonra, artık ben kaleme değil o bana hakim olmaya başladı. Ama hâlâ yazıyordum:‘Sizin ve eşinizin bayramını saygıyla kutlarken, sıhhatli ve başarılı günler niyaz ederim. Sizin ve eşinizin bayramını saygıyla kutlarken, sıhhatli ve başarılı günler niyaz ederim. Niyaz ederim başarılı günler sizinle eşinizin bayramını kutlarken...’‘Kutlarken eşinizin bayramını saygıyla sıhhatli günler diler Niyazi ile beraber ederim...’‘Niyazi ile birlikte sizin ve eşinizin bayramını kutlarken ayrıca sıhhatle ederim... bayramınızı eder, sonra eşinizle Niyazi’ye başarılı günler dilerim...’‘Sizin de eşinizin de Niyazi’nin de bayramını saygıyla eder, sıhhat dilerim...’‘Sıhhatli eşinizin bayramını saygıyla kutlarken, Niyazi’ye başarılar diler aynı zamanda ederim...’‘Bayramınıza etmeden önce eşinizi saygıyla kutlar Niyazi’nin gözlerinden öperim... Sizin de, eşinizin de, Niyazi’nin de, bayramını da, tatilini de, gelmişini de, geçmişini de.. saygıyla ederim...’Sabah tam mesai saatinde, gözlerim kan çanağı bir halde kartları yetiştirdim. Genel müdür bir-ikisine şöyle bir baktı:-Aferin dedi. Bitirmen iyi olmuş. Hemen postalayın!Hemen postaladık. Bir gün sonra da önce bizim genel müdürü, ardından bendenizi postaladılar.”Aziz Nesin Hepinize içinizde acı bırakmayacak tatlarla kutlamak ve anmak üzere nice aydınlık bayram diliyorum... Sevgiyle kalın.

Devamını Oku

Attilâ İlhan usta ile bir buluşma

12 Ekim 2013

Yazmakla, anlatmakla öyküsü bitirilecek biri değil ama bende bıraktığı izle, kendimce, kısacık da olsa onu anmak istiyordum. Günü, bugünmüş; tam yazıma oturduğum gün... Onun sonsuzluğa yolculuğa çıktığının yıldönümü. Ölümsüzlükle buluşup, kâinata mâl olduğu gün.Türk edebiyatının, düşün dünyasının, boşluğu dolmayacak değerlerinden... Sevgili Attilâ İlhan...Onun, yazdıklarıyla, söyledikleriyle, duruşuyla çok insanın hayatını etkilediğini tahmin edebiliyorum. Ama benim gibi, kısa bir zaman dilimindeki sohbet ve ardından gelen birkaç cümleyle yazım yaşamını renklendirdiği, coşturduğu daha kaç kişi vardır, bilmiyorum.Şimdi parmaklarım tuşlarda onu anarken, zihnimin kanatlarına takılıp uçuyorum geride kalmış bir zaman dilimine.1991’in Haziran sonlarında bir gün. Attilâ İlhan’la buluşmaya gidiyorum. Kucağımda, ilk romanım ‘Kurt Seyt & Shura’nın bilgisayar çıktısı. 466 sayfalık dosyaya çocuğum gibi sarılmışım. Kolay değil, beş senenin sancılı günleri, uykusuz geceleri, gözyaşı, hasret, hüzün, keyif, aşk dolu bir tarih yolculuğu, duygusallığımla, müzikle, hayâl gücümle döllendi ve kucağımdaki roman doğdu. İçinde geçmişim var, ben varım... Henüz bilmediğim; aynı zamanda geleceğimin de olduğu...Bir taraftan da düşünüyorum endişeyle; koca ustaya kim bilir her gün kaç kişi, kaç sayfa yazısını gönderiyordur, fikrini almak için.Elmadağ’da, Divan Oteli’nin barında, her sabah oturduğu masada buluşuyoruz. Başında karakterinin parçası olmuş şapkası, gözlüklerinin ardından dünyaya hâlâ daha araştırmak hevesinde bir küçük çocuk bakışlarıyla elimi sıkarken, onun, yazdıklarıma tamamını okuyamasa bile en azından bir göz gezdireceğine emin oluyorum, o kadar samimi verdiği his.Küçüklüğümden beri hayranlıkla yazdıklarını okuduğum dev kalemle karşı karşıya oturduğumuzda, masanın üzerine bıraktığım battal boy sarı zarf birden gözüme anlamsız ve gülünç görünüyor. Ama artık geri dönüş yok. Zaten yazdıklarımı sormuyor bile Attilâ İlhan. Kendinden emin, yumuşak bir ses tonuyla kendi hayatından dilimler anlatıyor kahvelerimizi yudumlarken. “Ben” diyor, “Komünistlikten içeri alındığımda, komünist falan değildim. Üstelik ne olduğunu da daha tam anlamış değildim.” Sonra bir kahkaha atıyor, “Ama âşıktım” diyor, “Sadece deli gibi âşıktım.”Henüz on dört yaşındaymış o zaman ve lisesinde bir kıza kapılmış gönlü. Ona şiirler yazıyormuş ama yazdıklarından tatmin olmuyormuş bir türlü. Kelimeleri, hissettiklerini dillendirmeye yetmiyormuş onun için. Şiir aramaya başlamış duygularını en iyi anlatacak ve bulmuş ifade etmek istediğinin karşılığını... Nâzım’ın, karısı Münevver’e yazdığı bir şiirde. Oturup heyecanla kopyalamış şiiri. Tabii Nâzım’ın olduğunu belirterek. “Önemli olan, duygularımın benzerliğini göstermemdi” diye ekliyor, gözlerinde yine on dört yaşının heyecanları. Öyle ışıldıyor ki bakışları; bir ara Divan Bar’ın kapısından yıllar öncesinin meçhul Karşıyakalı güzeli içeri girecek sanıyorum. Ben, âşık olduğu güzeli hayâli olarak canlandırmaya çalışırken, o devam ediyor:“Öğretmeni yakalamış mektubumu. İdareye şikâyet etmiş. Çağırdılar, ‘Nâzım’ın şiiriyle ne işin var?’ diye...”Masumane aşk mektubuna eklenen aşk şiiriyle hayatı değişivermiş genç Attilâ’nın. Karakol, sorgulama ve ardından hapis zamanları gelmiş, aşk şiirlerinin arasına diken...“Siyasi suçlu olarak addedildiğim için, siyasilerin koğuşuna atıldım” derken gülümsüyor, bir sonra ne diyeceğini bildiğinden. “... ve ben esas kodeste öğrendim Komünistliğin ne olduğunu. Ben çocuk, hepsi kocaman adamlar. Öğretmenim çoktu içeride.”Kahkahalarını tutamıyor, gencecik yaşında yaşadığı adaletsizlik ve hazımsızlık örneği gaddarlığın içinden kendisine mutluluk payı çıkarır gibi.“Komünist diye hapise atılırken sadece âşıktım, ama çıkarken artık gerçekten Komünistliğin ne olduğunu biliyordum.”Onu daha saatlerle dinleyebilirim... Ama birden susuyor ve masanın üzerindeki hantal sarı zarfa bakarak bana soruyor:“Peki sen ne yazdın bakalım?”Çok kısa anlatıyorum. Onun bire bir yaşamış olduğu hayata kıyasla, benim, dinlediklerim, okuduklarımla anlattığım tarihin yavan kaçacağından endişe ederek, uzatmıyorum. Şayet okursa kalemimden dökülenleri daha iyi anlayacağına inanıyorum.Bir hafta sonra telefonum çalıyor. “Okudum” diyor Attilâ İlhan, “Tamamını okudum” Nefesimi tutuyor ve dinliyorum. “Tebrik ederim seni. Cesur bir girişim” diyor. Hâlâ nefes alamıyorum. Sadece kâğıt, kalemime uzanıyorum, söylediklerini sonradan hatırlayamamaktan korkarak. Duyduklarımı rüyada gibi yazıyorum:“Herkes cesaret edemez” diyor dev kalem, “19. Yüzyıl anlatımı ile Tolstoy, Balzac, Zola tarzında yazılmış. Dönemini, iyi bir roman mimarisi ile çok iyi anlatıyor. Klâsik roman budur. Yolun açık olsun.” Gözümde yaş, ağlamamak için kendimi zor tutarak, “Teşekkür ederim” diyorum, “Çok teşekkür ederim! Çok teşekkür ederim!” “Ben sana teşekkür ederim” diyor, “Hata bulamadım.”Telefonu kapıyoruz. Kanatlandım sanki. Az sonra uçacağım. Romanımın yolu açık, biliyorum. İçinde geçmişim vardı, ben vardım, şimdi geleceğim de var... şu ânım var... Yıldızlar üzerinde olsun sevgili Attilâ İlhan. Sen benim kelimelerimin sihirli bahçesine bir demet çiçek sundun, senin de sonsuzluğun bu dünyadakinden daha huzurlu, daha âdil, daha aydınlık olsun...* Bu yazı 10 Ekim günü kaleme alındı.İki yürekli kalemin Türkçe ve Türkiye aşkıDostum Prof. Dr. Svetlana Uturguari’nin, Dr. Antonina Sverçevskaya ile beraber derlediği ‘Kardeşim Nâzım’ kitabında, Victor Komissarjevski, Nâzım’ı anlatırken, onun herkesle “Türk lokumu gibi tatlı bir ilişki içinde olduğu”ndan, “tanıdıklarına hoş bir harekette bulunma isteğiyle yanıp tutuştuğu”ndan bahseder. “Bunu da anlıyordum” diye devam eder, “İnsanlar onun için durmadan soluduğu hava kadar gerekliydi. Hasta yüreğini onların sıcaklığıyla iyileştiriyor gibiydi.” Büyük şairi, ellerini uzatıp boşluktan insan yakalamaya çalışan, bunu da pek güzel beceren büyücülere, hokkabazlara benzetir Komissarjevski.Attilâ İlhan’da da bu güç vardı. Şiirleri, romanları, kendi sesinden yorumları, boşluktan toplardı insanları. Kavga etmeden insan kazananlardandı o da.Nâzım, Rusya’dayken bile, şiirlerini önce Türkçe okur, ardından Rusça’ya çevirirmiş. Şiirinin, kendi dilindeki söz ve ritm inceliklerinin başka bir dile aktarılamamasından dolayı büyük üzüntü duyarmış.Attilâ İlhan’da hem yazarken, hem konuşurken Türkçe’ye, adetâ dua eder gibi, Yaradan’dan bir armağan gibi saygıyla yanaşır ve öyle sunardı dili ve içeriği olan inandıklarını.Nâzım’la, Attilâ İlhan’ı buluşturan bir diğer değerli yönleri de Kurtuluş Savaşı’mızın gerçeklerini, anlamını, neticelerini, Cumhuriyeti ve onun vâr oluşumuzdaki sebebini âdeta neferce hissetmiş ve bunu o güzelim Türkçeleri ile dillendirmiş olmaları.Nâzım, Kurtuluş Savaşını en derinden, yüreği ağlayarak dile getiren şairimiz bana göre. Diğer taraftan Attilâ İlhan’ın bu ulu mücadeleyi ve Atatürk’ü o koca yüreğinin sevgisiyle anlatan programlarının tadı hâlâ damağımdadır.“Bu Cumhuriyeti kendilerine bir numara küçük bulanların, Atatürk’ün ‘Nutuk’unu, Turgut Özakman’ın ‘Şu Çılgın Türkleri’ni okumaları, okudularsa tekrar okumaları, Attilâ İlhan’ın ve Nâzım’ın taklidi olmak isteyenlerin de orjinâllerini daha iyi anlamaları gerek. Onlara benzemelerinin imkânsızlığını baştan kabûl ederek” diye yazmışım yıllar önce... Yine tekrarlasam, çok mu demode olur acaba?

Devamını Oku

Sonbaharı cennette karşıladım

5 Ekim 2013

Sevdiğimle beraber, duygularımla, notlarımla cennetin yollarında akmaya devam ederken geldi sonbahar. Öyle haber falan da vermedi. Datça kıyılarında, Akvaryum Koyu’nda, güneşin denizle, denizin kayalarla, kayaların çamlarla seviştiği saatlerden hemen sonra, o gece aniden geldi hayatımıza sonbahar. Her sonbahar söylediğim gibi; benim için aslında tabiatın öldüğü değil, tam aksine, ilkbaharda doğmak için tabiatın, toprağın rahmine döllenmek üzere uzandığı mevsimdir güz. Sonbaharın, sakin sakin, alıştıra alıştıra, biraz göz kırpıp, sonra biraz ılık ısıtıp, sonra birazcık ürpertip, yeşilden turuncuya, sonra sarı kızıl kahvelere dönüşüne hayranımdır. Mevsimlerin içinde en sanatçı ruhlusudur bana göre. Ağır, duygusal, munis kokusuyla, aniden bir diğerinin yerini alan güneş ve rüzgâr öpüşleriyle, en sıcak tabiat renkleriyle kendisine ait zaman dilimini muhteşem bir tabloya çevirir. Kendisini sevgiyle izleyenlerin tenlerini, ruhlarını da küçük tuvaller gibi kullanır sonbahar... Onların tenlerinde, ruhlarında izler bırakır. İşte yine böylesine güzel geliverdi sonbahar. Grileşen bulutlardan çiselemeye başlayan damlacıklar, bir Akkaya akşamında simsiyah duman gibi sürüklenen bulutlarla sağanak oldu, indi. Okaliptüs ağaçlarının eteklerinde, sazları, bambuları kucaklayarak sakin yatan Azmak’ın suları, aniden üzerine düşen deli sepkene sanki hasret kalmış, açtı bağrını sonbahara. Mitolojik tanrıların yuvası ulu dağlardan köpürerek aktı bulutlar. Yaşanmış, bitmiş bir zaman diliminden geriye kalmış tek şahit gibi nehrin altında uzanan inanılmaz orman yeşili çalkalandı, savruldu yağmurun şiddetiyle. Azmak, paletindeki kobalt maviyle zümrüt yeşilini kahveye dönüştürdü aniden. Sonbaharın kahverenklerine “Hoş geldin” dercesine... Yüce Yaradan’ın emsâlsiz yaratılarını, bakir tabiatın nefes kesen muhteşem tablosunu ve ona eşlik eden muhteşem senfoniyi içime çekerken şükrettim... Sonbaharı bir başka cennette karşılayabildiğim, sevdiğimle beraber cennetteyken sonbahar bizi karşıladığı için... Ve düşündüm ki; böylesine cennetleri de cehenneme çevirmeyi becerenler var. Cenneti anlayan, tatmak ve yaşamak isteyenlerin hayatlarını cehenneme çevirmek zor gibi görünse de bunu becerebilenler var. Bir şeyi daha fark ettim; tabiatın hiçbir unsuru demokrasi paketi falan beklemiyor huzurlu yaşamak için. İnsan karışmadığı müddetçe, insan karışmadığı için her şey âdil tabiatta...Bir yaz sonu hüznüAvucumda ateşi kalmıştı... Karanlıkta ağlamaya başladım. Kazayla avucumda ezilen bir ateş böceğiydi. Gözyaşlarım yanağımda, tül kanatlarını toprağa bıraktım. Bir müddet daha gecenin siyahlığını emen çimlerin üzerinde yanıp sönmeye devam ettiler. Ne kadar? Bilemiyorum... Bana bir ömür gibi geldi. Söndüğünde benden bir şeyler alıp beraberinde karanlığa götürmüştü. Avucumda ateşi kalmıştı... Ve ben karanlıkta ağlıyordum...Dünyanın armonisiBilhassa tabiatla iç içe olduğum zaman dilimlerinde, güncel takip ettiğim tüm sıkıntıları, yoksunlukları, sosyal, siyasal, politik, çevresel, kitlesel sorunları farklı, daha geniş bir açıdan irdelemeye başlarım. İnsanoğluyla ilgili olarak; neden bu hale geldi? Tabiatı nasıl böyle katledebiliyor? Birbirinin yaşamını nasıl bu adar acımasız sonlandırıyor? Neden bu kadar hain? gibi sorular kafamda sıralanıp gidiyor şimdi de... Antik çağlardan sıyrılıp günümüze gelmiş kalıntıları gördüğüm zaman duygusallaşıyorum. Bizler bu kadar uzun zaman sonra ardımızda güzel bir işaret, bir iz bırakabilecek miyiz? Yapılara bakıyorum; bin sene sonra toprağın altından hangisi, nasıl çıkacak, bulanların hayranlık duyması mümkün olacak mı diye düşünüyorum. Genellikle içimi sızlatıyor, sorularıma yüksek sesle vermeye cesaret edemediğim cevaplarım. Bu sebepten, estetik, güzel ve duygu yüklü olan her şeye daha büyük bir sevgiyle sarılıyorum. Keşke modernleşme sürecinde, aslında tabiatla uyum içinde yaşamamız gereğini bize hissettiren o hayvani, ilkel içgüdüyü kaybetmemiş olsaydık, eminim dünya bu gün çok daha yaşanası, çok daha keyifli ve huzurlu bir yer olurdu. Modernleşme başlığı altında bize sözde kazanç gibi gösterilen çok şey, aslında bizi bizden, kendimizden koparıyor. Bu kopukluk karakterimizden, ruhumuzdan başlayarak, bedenlerimize kadar uzanıyor. İnsanoğlu, kendisini tabiatın diğer her canlısından, mavisinden, yeşilinden daha üstün ve daha önemli gördüğü müddetçe, aslında kendisini aşağılamakta olduğunu ne zaman fark edecek diye düşünüyorum. Bütün bir yaşama, tabii düzene hâkim olmak kuvvetinin, tabiatı yenmek, alt etmek ve çaresiz bırakmak olduğunu sandığı müddetçe insanoğlunun kendisine bile hayrı olması mümkün değil. Halbûki insan ilkel içgüdülerine kulak verse, toprağın, suyun, ağacın, gökyüzünün ve diğer canlıların kendi varlığı için de ne kadar önemli olduğu bilgisi zaten genlerinde var. Genlerinin sesine kulak verse duyacak. Bilinçaltında kayıtlı bu ses ona “Kuvvetli olmak; yok etmek değil, beraber armoni içinde yaşayabilmektir dünyayla” diyecek. Diliyor ve bekliyorum.

Devamını Oku

Rüzgârın rengi, suyun şekli, zamanın yaşı

28 Eylül 2013

Rüzgârın rengi/ Suyun şekli/ Zamanın yaşı...” der Salvatore Adamo bir şarkısında. Tarifin gerçekliğe pek uymadığını düşünenler olabilir. Bana göre içinde müthiş bir gizemle birlikte, çok derin bir anlam barındırır. Hayatı aynen şarkının sözlerindeki gibi yaşamayı seçtiğim için belki... Küçüklüğümden bu yana gittikçe gelişen sinestezyam bana renklerin içinden sesler, seslerin içinde tatlar, tatların içinde hikâyeler, dokunduklarımın içinden renkler, sesler verir, sevgiler anlatır.Bazı yollar, mekânlar ve insanlar ise bu duygu yoğunluğumu şahlandırır. Bana rüzgârın rengini, suyun şeklini ve zamanın yaşını çok daha kuvvetli hissettirir. Böyle anlar çok sihirli zaman dilimleridir. Hele sevdiğimle paylaşıyorsam... Hele hele sevdiğim de aynı duygu yoğunluğuna sahip, dev yürekli bir güzel insansa...Günlerdir, yollarda, aynen şarkıdaki gibi; rüzgârın sesi, suyun şekli ve zamanın yaşını hissederek akıyoruz. Bu güzelim ülkenin toprakları, suyu, havası bunu çok zengin sunuyor, dinleyene.Yola çıktığımızdan itibaren, rüzgârın eserken tenlerimizde bıraktığı rengi, kıyı boyu uzanan maviliğin renklerle beraber aldığı şekli izliyorum... Rüzgârın ve denizin zamansızlığı içindeki ölümsüzlük duygusunu tadıyorum. Bütün bu sonsuzluk içinde yaşlanmadan yaşıyor olmanın ve her gün bu sonsuzluk içinde bir günlük daha yaşlanıyor olmanın tadını çıkarıyorum. Rüzgâr ve su, bana benim de zamanda bir sonsuz olduğumu tekrarlıyor. Hayatın tüm dertlerinin de, sıkıntılarının da sonsuz olduğunu anlatıyor rüzgâr ve su. Sevdiceğimin avucundaki elim sımsıcak rüzgârlar hissediyor, rüzgâr ılık bir su gibi yüzlerimizde çırpınarak arkamızda kalıyor. O anlık zamanda arkamızda kalıyor... Ama yol sonsuz, zaman sonsuz... biz sonsuzuz ve sevgi ve aşk sonsuz...Rüzgârın asmalarla seviştiği adaBozcaada... Tabiatı, havası, suyu ve toprağı ile bir arada yaşayıp zenginliğini sunan güzellik... Denizden, hiç yorulmadan, bıkmadan kopup gelen rüzgâr tenindeki tuzlu su kokusuyla bağlardaki asmaları okşadığı zaman yetişen, serpilen lezzetli bir aşk; üzüm... Üzümün, insanın sevgi eliyle yeniden hayat bulması ve aşk renginde bir suya dönüşmesi; şarap... Sevdiğinizle tattığınızda ‘aşk şarabı’, arkadaşlarla tattığınız zaman ‘dostluk şarabı’na dönüşen, rüzgâr ve asmanın aşk ürünü...Sevgili arkadaşlarımız Elif ve Taylan (Büker)’in sıcacık dostluklarını bize sundukları günler, geceler içinde, adanın esintisini, denizini ve tatlarını tekrar yaşarken bir kez daha gördüm ki; lezzetler paylaşılırken, dostluklar pekişiyor, hayat zenginleşiyor, her yeni anlatıyla yeni bir hikâye öğreniyorsunuz. Bazen anlatıldığı unutulup, anlatılan tekrardan ibaret dahi olsa... Bu seyahatte bir şey daha öğrendim ki; adalar hayattan kaçmak için gidilecek değil, tam aksine; hayatı doya doya yaşamak istiyorsanız yerleşilecek yerler. Büyük şehirlerin insanı esir eden, koşturmaya rağmen yetişemediğiniz hayatından çok farklı, daha sakin, daha yavaş bir hayat sunuyor ada. Ama ‘adalı olmak’ yaşam şekliniz olsun istiyorsanız, ada emek istiyor.Aşk ister adaAda sevilmeyi, kendisine âşık olunmasını bekliyor. İnsanlarını, aynen açık denizden kopup gelen asmalara âşık rüzgâr gibi olsunlar istiyor. Toprak, ne kadar ekseniz yine asma kütüklerine hasret, asmalar, ne kadar esse de rüzgâra hasret. Sevgi arsızı bir tabiat ilişkisi var adada. İşte, bu sonsuz süreçteki sevgiyi yaşayabilen yeni tanışıklıklar Bozcaada’yı her zamankinden fazla sevdirdi bana. Adanın dokusuna saygılı, bitmeyen, durmayan rüzgârından, toprağın, asmaların yorgunluklu emeğinden şikâyetsiz güzel insanlar... Özcan Hanım’ın ‘Rengigül Konuk Evi’nin bahçesinde, her biri ev emeği kahvaltılık lezzetlerini tadarken, ağabeyi Gürbüz Bey’in anlatılarını not almadan geçemedim. Adanın insanlarının, asmalarının, şarabının hikâyelerini dinlerken, kâh bağcı, kâh üzüm, kâh rüzgâr, deniz olmak istedim. Üzümün cefasına, meşakkatine inatla dayanan Selçuk Aykan’ın eşi Evren Hanım’la birlikte işlettiği mekânında, kendi imalâtı olan “Türkiye’de yapılamaz” dediğimiz lezzetleri tattık. Bağın Kuntra ve Çavuş üzümleri ile süslenmiş ‘Kafelatri - Piero Taze mençago Trakya kaşarı- Feta dilimlerinin her biri olgunlaşması için emek isteyen bir buçuk senenin hikâyesini anlattı kendi dillerinde. Yine Selçuk Bey’in kendi imalâtı Cabernet ve Alfonzo ise bende şarabın kendisi olmak isteği uyandırdı.Hikâyesini ilk kez yıllar önce sevdiğimden duyduğum Pakize’yi de tanıdım bu defa adada. Pakize, adalarda hep rastlanan şekilde, birilerinin geride bıraktığı cinslerle, sokaktakilerin birleşmesinden doğmuş, bembeyaz, incecik badi bacaklarının taşımaya çalıştığı, karnı yere yakın, uzun gövdeli bir sokak köpeği. Her sabah adadan ayrılan feribota binip, Eceabat’a geçer, sonra akşam ferisiyle geri dönermiş. Onu uzun uzun izledim ve keşke anlatabilse de, dinleyebilseydim dedim. Bu ısrarlı ve şaşmaz yolculuklarının ardında onun da bir hikâyesi olduğuna eminim.Ada ruhunu gerçekten yaşayanların hepsi aynı üzüntüyü dile getirdiler. Kontrolsüz ziyaretçi artışından, adanın çevresel-görsel kirliliğe mahkûm edilmesinden şikâyetçiler. “Eskiden adayı sevenler gelirdi. Şimdi duyanlar geliyor” diyorlar. Bozcaada’nın en renkli özelliklerinden biri olan ‘şarap tadımı’nın yasaklanması ve şarap evlerinin, dükkânlarının vitrinlerinin, yeni kanun sebebiyle, perdelerle kapatılmış olması adayı âdeta zoraki tesettüre sokulmuş bir antik zaman güzeline dönüştürmüş. Adaya hiç uymamış, hiç yakışmamış bu görüntü. Ama biz, adaya onu duyduğumuz için değil, sevdiğimiz için geri döndüğümüzü hissettirdik sanırım. Denizinin, rüzgârının, asmasının, dostluğunun, lezzetlerinin tadını çıkardık. Hakkıyla, koklayarak, tadarak, içimize sindirerek yaşadık Bozcaada’yı ve dostluklarını.Sahibinin “Kızlarım” dediği on yedi rüzgârgülü, adanın asmaları gibi, rüzgârına âşık, pervanelerini sanki semah ayininde bir Mevlevi gibi açmış dönüyorlar. Yüce Yaradan’ın rüzgârına kapılan etekleri kulağımda bir antik zaman öyküsü oluyor. Rüzgârın rengi, suyun şekli ve zamanın yaşına aşkla sarılmış Bozcaada beni bir kez daha büyülüyor. Bakıyorum, sevdiğim de aynı büyüyle sarılmış... ben de ona sarılıyorum... rüzgâr, su ve zaman gibi...

Devamını Oku

Ağırlaşan ruhlar kolay batar

21 Eylül 2013

Bodrum’da yağmur yağıyor.” diyordu Bodrumlu arkadaşlar. Face sayfasında ise evlâtlarının ardından ağlayan annelerin gözyaşlarıyla ıslak fotoğraflar geçiyordu sıra sıra... Boğaziçi’nde gökyüzü yağmura hazırlanıyordu yavaş yavaş. İşaret olarak önce mehtabı örtmüştü bulutlar parça parça, sonra kapkara kapamıştı gökyüzünde azıcık ışık veren ne varsa... Hafiften de bir esinti... Daha uzak bir yerlerde yağmakta olan bir yağmurun habercisi... Hani; “Az sonra oraya da geliyorum” der gibi...Bu kadar değil gözyaşı dünyada biliyorum. Hâtta evrende de bu kadar değil, eminim. Zira dünyada birileri ağlıyorsa, şu koca kâinatta da onlar için ağlayan muhakkak birileri vardır diye düşünüyorum. Sonra düşünüyorum: Acaba kozmosta varsa başka canlı çeşitleri de varsa, bu kadar gözyaşı döküyorlar mıdır diye. Bu kadar acı veriyorlar mıdır bir diğerine... Gerçekten merak ediyorum. İnsanoğlu acı çekmeyi bildiği kadar acı vermeyi de iyi biliyor aslında. Hâtta, acı çektiği zaman bir başkasının canını daha çok da acıtabiliyor. Acı çekenlerin yanında olmak, onlara sarılmak, acısını paylaşmak isteği neticesi paylaştığımız hüzün, acı çekenin bize vermek istediğinin yanında hafif kalır. Çünkü, acı çeken, aynen suda batmak üzere olan gibidir. O AN SADECE ÇIRPINIRSIN...Boğulmak korkusunda olan, kendisini kurtarmak isteyenin boynuna öyle bir sarılır ki can havliyle, onu da aşağı, derinlere çeker kendisiyle beraber. Öylesine korkuyordur ki; sakinleşemez, düşünemez. O an, kurtulmak telaşından ziyade, sadece o anın paniğini, dehşetini karşı taraftakine aktarmak için çırpınır... Bu bilinçsiz debelenme hali sonunda ölümcül de olsa, elinde değildir, bir türlü bedenini serbest bırakıp kendisini kurtaracak olanın gücüne teslim etmez kendisini. Ölüm korkusuyla öyle bir uca gelmiştir ki; herkese karşı güvenini yitirmiştir. Kendisini kurtarmak isteyene bile güvenmez, çırpınmaya devam eder... Kendisi yorulmaya, su yutmaya devam eder ve kendisini kurtarmak için ona sarılmış olanı da, şayet çok becerili bir yüzücü ve kurtarmada deneyimli değilse, beraber yorar ve suyun dibine çeker...İşte, karadaki hayatını da böyle yaşıyor insanoğlu, aynen sudaki örnek gibi... Belki bu defa su yutmuyor ama çaresizlik de, acı, nefret, kin gibi duygular da girdap duygusu yaratır insanın fiziki bedeninde değilse bile ruhunda... Ve bu girdabın içindeyken, kendisine el uzatanı, omuz vereni sanki cezalandırır insanoğlu.Acısını, sıkıntısını, üzüntüsünü, çaresizliğini paylaşacak çok çok az insandan biri çıkmıştır karşısına ve bu insanla karşılaşmaktan memnundur esasında. Derdinin paylaşılması, anlaşılması hoşuna gider ama aynı zamanda, duygularının yalnız köşelerini, çaresizliğini paylaştığı insana kızgınlık duyar. Zaafını onun bilmesi ve tedavi edecek olmasından rahatsızlık duyar. Bu duyguyla, acısına sebep olan olayın veya insanın yerine bu defa kendisine omuz veren insanı koyar. Kızgınlığının, isyanlarının adresi artık o insandır. Bunu da büyük bir hiddetle ve kırıcılıkla ve çok rahat yapar. Zira, ona esas acı veren uzağındadır ve zaten onun duygularıyla ilgili dahi değildir. Halbuki, yardım, anlayış için şefkat elini uzatan hemen yanı başındadır. Hiddetini, kızgınlığını yönlendirmesi ve ‘acısının acısını’ çıkarması için ideal mesafededir. O kişinin kulakları dudaklarının dibindedir, ona istediğini söyleyebilir. Ya da hiçbir şey söylemeden öylece oturur, öylece bakar ve onu daha fazla üzer. Sessiz duruşunu anlayışla karşılayan biriyse, biriktirir sessizliğini, olabildiğince daha büyük bir silah haline getirene kadar. Öyle dolmuştur ki hafızasındaki acısıyla, kızgınlığıyla, onu seven ne yapsa fayda etmez. Konuşarak yaklaşmaya çalışırsa, söylediklerinden, sorduklarından hikâyeler yaratır zedeleyecek. Konuşmazsa, neden ilgisiz kaldığıyla suçlar. Hâsılı, acıyı en yakın, en dürüst seveninden çıkarmak kolaydır, hem de çok kolay... Kişinin, kendisini, hayatında sadece acı ve endişe vermek üzere kullanan bir olay veya bir insana duyduğu kızgınlığı, hayatına sadece sevgi, şefkât ve huzur vermek üzere çabalayan bir başka insandan çıkarması, garip ve anlaşılmaz gelebilir ama zaten insanın kendisi de garip ve anlaşılmaz değil midir? Bu arada yaşanan üzüntünün, sıkıntının ulaşmadığı tek adres, bu kaosa sebep olan zaman dilimi, olay veya insanın kendisidir. Yaralı olan; kendini yıpratmaya, üzmeye devam eder durur. Ama en fazla da kendisine omuz veren o diğerini, sevenini üzer... O sevenin de nihayet iki eli, iki omuzu vardır... Ve zaman zaman onun da tutunacak birine ihtiyacı vardır...Belki bugüne kadar farkına varmamış olabilirsiniz. Ama bugünden sonra sevdiklerinize, sevenlerinize bu gözle bakarsanız, ruhlarınız ağırlaşmadan yine huzura kanat açabilirsiniz... Zira ağırlaşan ruhlar kolay batar...Düşleri yüzerek yakalamakDeniz, derin, batmak derken aklıma Diana Nyad geldi. Çok insan bir karış suda boğulurken, azmin okyanusu bile yeneceğinin mükemmel örneği bir kadın... Diana Nyad Amerikalı bir yüzücü. Otuz beş sene evvel Florida-Küba arasını yüzerek geçmeyi aklına koymuş. Bu süre zarfında da dört kere denemiş ama muvaffak olamamış. 31 Ağustos’ta, beşinci deneme için Havana sahillerinden okyanusa açıldı. 53 saat sonra, 110 deniz mili mesafeyi tamamlayıp Florida’nın Key West sahiline ulaştı. 64 Yaşındaki Diana Nyad bu mesafeyi köpekbalığına karşı kafes kullanmadan geçen ilk yüzücü. “Hiçbir zaman pes etmemeliyiz. Rüyalarınızı kovalamak için hiçbir zaman çok yaşlı değilsiniz” diyor Nyad. Hepinizin, düşlerinize, koşarak, yüzerek, uçarak, bir şekilde ulaşmanızı diliyorum. En iyi yolu yine siz bileceksiniz. Sevgiyle, aydınlıklarda ve düşlerinizle kalın.

Devamını Oku

Ara zamandır yolculuk

14 Eylül 2013

Masamda, bir tarafta New York yolculuğumdan getirdiğim gazete ve mecmualar, yolculuğum boyunca aldığım notlar, diğer tarafta ‘twitter’, ‘face’ ve Türk medyasından toplayıp deftere düştüğüm izlenimler. Aralarından bana bakan rüya defterim... Bir başka deftere kaydettiğim bana gelen mesajlar, naçizane benim paylaştıklarım... Kafamda, bir müddettir yazmakta olduğum son yetişkin romanım ve yanı sıra ikinci çocuk romanım, dizi olacak romanımın senaryosu... Şu anda bütün hepsinden bir şeyler aktarmak, masamdaki ve zihnimdeki her cümlelik bilgiye kendisini önemsediğimi hissettirmek ihtiyacıyla öylece bakıyorum; renk renk, çeşit boy puntodaki kelimelere, el yazımla şekillendirdiğim cümlelere... Diğer taraftan yolculuğun bana yaşattığı duyguları da daha bir kenara atmaya hazır değilim. Yolculuk birebir reel yaşanan bir zaman dilimi olmasına rağmen, bende hep bulunduğumuz zamanın dışına çıkmış olmakla karışık sürrealist bir macera duygusu uyandırır. YOL SİHİRLİ BİR DUYGUDURDaha önce de sizlerle paylaşmıştım; benim için yolculuğu esas yapan alınan yolun kendisidir ve çok önemserim o ‘ara zaman’ı. Roma tanrısı Janus’un iki tarafa bakan yüzlerini anımsatır. Arkada bıraktığınız ve varacağınız iki nokta arasındaki çizgidir yolculuk. O çizginin kaderi aslında sizin kaderinizdir. Giderken yolculuk sekteye uğrayıp çizgi tamamlanamayabilir veya vardığınız yerde temelli kalıp geride tek bir çizgi bırakabilirsiniz. Bazen de aynı yolu defalarla gide gele, iki nokta arasında mekik dokur durursunuz. Her halükârda, bu çok zengin bir çizgidir. Zira üzerinde sadece sizin hayatınız değildir yolculuk yapan. Sizinle aynı yolculuğu, aynı yolu paylaşmış diğer onların, yüzlerin hayatı da o çizginin kaderine bağlıdır. İki nokta arasında bir tek çizginin bu kadar çok insanın hayatını elinde tutuyor olması beni çok düşündürür hep. Belki kafamı bunlara yorduğumdan çok eğlenceli gelir seyahat bana. Ayrıca, ardımdaki noktada tekrar buluşmak üzere bıraktığım ve o uzak noktadaki buluşmaya gittiğim sevgileri, sevdiklerimi çok daha derin düşünme zamanı verir. Bu çok sihirli bir duygudur ve bu sebepten yolculuğum bitmiş de olsa, bir müddet daha bu sihir bulutu içinde yaşamaya devam ederim.İşte, masamdaki kalabalık da şimdi bana “geri gel!” diye seslenmekte ve ben inatla o ‘ara zamanı’ yaşamaya devam etmek istiyorum. Bebek Camii’nden duyduğum ezan sesi “Allah-u Ekber!” nidasıyla beraber beni buraya döndürüyor. Birdenbire, hiç sebepsiz, gözlerimin mavisi kan kırmızısı görüyor her yeri ve hemen beynime sebebi düşüyor. Yüce Yaradan’ın, kendi ismini ve gücünü kanla kullananları kızgınlıkla, üzüntüyle izlediğini ve nasıl hiddetlendiğini hissedebiliyorum.Çocuk gelinlere ağıtım, aşağılık erkeklere lânetimdir!Gözlerim kan renginde, yanı başımda ayırdığım habere dönüyor. Sakarya’da otuz dört kişinin yargılandığı küçük bir kız çocuğuna cinsel istismar davasında, sanık polis müdürünün avukatının; “Peygamberimizin de benzer evlilikleri vardı. Müslüman ülkede yaşıyoruz.” sözleri gözlerimi iyiden kan çanağına çeviriyor. Demek bu avukat için evlilik ve tecavüz ilişkisi aynı şey. Zaten bunun karşılığı bir haber hemen elimin altında. Yemen’den bir haber: Sekiz yaşında gelin edilen minik Revna’nın gerdek gecesi cinsel uzvundaki kanamadan ölüş haberi... Yemen’deki gelinlerin üçte biri çocuk gelinlermiş. Lânetleyerek, bizde de buna hevesli demeç verenleri anımsıyorum. Kadını cinsel dürtülerini gidereceği ve dölleyeceği bir yatak olarak gören sefil erkek zihniyeti; hastalıklı kafası ve marazi duygularını tatmin peşindeki ruhsuz bedeniyle dişi cinsine ne sevgi, ne şefkât duymaz. Dişi cinsinin küçücük bir çocuk, buluğ çağında veya henüz gelişmemiş bir genç kız olması hiç bir şey ifade etmez bu sefih yaratıklara. Zaten aynı kafada bir baba, bir ağabey, bir amca o kız çocuğunu ona teslim etmiştir. Belki de bu sebepten, ne kadar küçük perişan ederlerse kız çocuklarını o kadar iyidir onlar için. Henüz çocuk, kavruk, cılız, narin bedenler kendisini savunamayacak, isyan edemeyecek kadar kırılganken, onları kız doğduğuna pişman etmeli ve aslında kimlere, nasıl servis için dünyaya geldiğine ikna etmelidir. Ne kadar erken boyunduruğa vurulursa o kadar hâkim olunur zavallıya. Onun için, okumamalıdır kız çocukları, düşünmeyi, seçmeyi, kaçmayı, tavır koymayı öğrenmeden daha, bir zalim erkeğin penisine teslim edilmelidir bu kafalarca.Kırık oyuncak bebekler...Ben bunları yazarken, siz bunları okurken şu an bile, ülkemizde ve bu coğrafyada daha nice minik kız şu anda aynen minik Revna misâli, yetişkin bir aşağılık erkeğin bedeni altında ağlayarak, bağırarak, can havliyle çırpınıyor. Gelişmemiş, çocuk kasıkları arasında kanını, canını hançerleyen rezil bir yetişkin erkeğin verdiği acıya dayanmaya çalışıyor. Onu kurtaracak kimse yok. Kulaklar kapalı feryatlarına. Aynen Revna gibi, kimisi bu geceyi çıkaramayacak o minik kızların. Kırılmış oyuncak bebekler gibi, soğuyan bedenleriyle kalacaklar kan ve meni içinde... Kimi de yaşayacak ama aynen kırık bir oyuncak bebek gibi yaşayacak...Şu anda ağlıyorum... Küçük gelinlerin her birinin yanına yetişip, onları o süfli, rezil, aşağılıkların elinden kurtarabilmek isterdim. Çaresizliğim beni daha çok ağlatıyor ve bir o kadar da hiddetlendiriyor. O kendine “Müslüman’ım” diyen, namaz kılan, oruç tutanlar için ne düşündüğümü şimdi yazmayacağım. Onu Allah biliyor... Masamın bir tarafında kahkahalar var, diğer köşesinde gözyaşları... Yolculuktan dönüverdi işte ruhum ve gözyaşlarında kaldım bugün...

Devamını Oku

Yarını bugünden paylaşmak

7 Eylül 2013

Küçük torunum kolumun altında, sarmaş dolaş oturmuş, dizlerimin üzerindeki bilgisayarın ekranından meşhur Annie müzikâlinin meşhur melodisini izliyoruz. Dün gece kulağına gelişigüzel “Tomorrow, tomorrow, I’ll love you tomorrow...” mırıldanışım üzerine, dudaklarında yayılan kocaman gülümsemeyle kıkırdayarak, avuçlarını çırpmıştı: “Bidala! Bidala!” (Bir daha! Bir daha!) diye. Onun bu heyecanlı sevinci bu sabah Google’ı açıp şarkının tamamını hatırlamam gereğini göstermişti bana. Son yarım saattir, ilk kez Holywood’da 1932 yılında filme alınan ‘Küçük Yetim Annie’ filminin Annie’si tarafından seslendiren “Tomorrow” şarkısını, o günden bugüne kimler sahnede, ekranda söylediyse, hepsinin sesinden teker teker dinlemekteyiz. Küçük torunum bıkmadı, bıkmıyor, her biri bittiğinde yeniden “Bidala! Bidala!” diyor. Yetim Annie’nin sokak köpeğine sahip çıkıp, onu polisten koruduğu sahne ile canlandırılan bu parça belli ki onu minicik yüreğinden yakaladı. İşin enteresanı; daha dün gece, hiçbir görsellik eşliğinde süslenme-den, benim yarım yamalak hatırladığım bir nakaratla bu sevgisinin başlamış olması. Dinlemeye devam ediyoruz... Kimi sekiz, kimi on, en büyüğü on iki yaşındaki bu minik aktrisleri izlerken, bu yaşlarında Broadway gibi dünya görsel şov sanatlarının kâbesi kabûl edilen sahnelerde alkışlanan bu çocukların sanatla beslenen hayâl dünyalarının, güzellik, incelik, yaratıcılık ile coşan yaşam tutkularının ve düşlerinin sınır tanımazlığını düşünüyorum... Diğer tarafta; daha kendini, kimliğini bilemeden hayatı karanlıklar içinde, karanlık kalmaya mahkûm edilen çocukları düşünüyorum. Bu dünyaların birinde doğup sonra kader denilen bilinmezin diğerine sürüklediği ve orada kabuk değiştiren çocukları düşünüyorum. Görüşleri, düşünceleri, sorgulamaları açık yetişip sonradan kafese girenler... O görünmeyen kafeslerde yetişip, bir rüzgârla birey olduğunu, kıymetinin olduğunu fark ettiği, birey olarak önemsendiği, dünyalara yaşamı düşenler...Bu konu, daha dünyaya gelirken insanların eş olmadığı düşüncesini yaratsa da, daha derin düşününce, aslında eşitsizli-ğin zalimce yine insanoğlu tarafından gerçekleştirildiğini hatırlatıyor. Çünkü insanoğlu; bir diğerini kendisiyle eş görmeyen. Eş görürse paylaşmak zorunda kalacağı için onu diğeri belleyerek, onunla eş olmadan onu yöneten olmak isteyen...Yoksa, dünyanın suyu da yeterdi, havası da, hürriyeti de, aydınlığı da, her doğan çocuğu diğerleriyle eş kılmak için...Yarın... sadece bir gün uzaktasın...Kolumun altında torunumun sıcaklığı, kulağımda minik Paige’in sesi; “Güneş yarın doğacak... Onun için yarına tutunmalısın... Yarın... yarın... Seni seveceğim yarın... Yarın, sadece bir gün uzaktasın...” Dinlerken, gözlerim yanıbaşımdaki kitaplarda geziniyor. ‘Siege of Mecca’ (Mekke Kuşatması) şu an okumakta olduğum. Wall Street Journal’in ödüllü Suudi Arabistan ve diğer Müslüman ülkeler konusunda eksper muhabiri Yaroslav Trofimov’un belgesel niteliğindeki bu kitabı, 1979’da Kâbe’de Juhayman al Uteybi ve takipçilerinin başlattığı başkaldırının kanlı hikâyesini aktarırken, aynı tarihlerde İran’daki rehine olayları üzerinde yoğunlaşan dünyanın gözünden kaçanları aydınlığa çıkarmış. Trofimov, 20 Kasım 1979’u anlatırken, aslında o günden bu güne izlediğimiz radikâl İslâmî gelişmelerin İbrahim (Abraham) Peygamber’den başlayarak adım adım günümüze nasıl geldiğinin haritasını çizmiş. Kitabın basıldığı 2007 yılından bugüne dek islâmi fanatizmin uçtuğu noktayı izleyen için, Trofimov’un o gün aktardığı tahlillerde ne kadar gerçekçi bir sentezden yola çıktığı belli. Gerçekte yerleşik düzende, bilim ve sanat öğretileriyle beslenerek gelişen İslâm anlayışına düşman ‘Vahabizm’in İslâm’a nasıl hakim olduğunu bir kez daha hatırlarken, Müslüman’ın Müslüman’ı kırmaya neden devam edeceği üzerine dehşet gerçeği de bir kez daha gözler önüne seriliyor... Komodinin üzerinde sırada bekleyen diğer kitaplarıma bakıyorum... Birden, seçip dizerken fark etmediğim bir şeyi gözlemliyorum: Hepsi savaş üzerine. ‘Tarihe Şekil Veren Büyük Savaşlar’, ‘Peloponez Savaşları’, ‘Vahşi Mavi’, Sun Tzu’nun ‘The Art of War’ (Savaş Sanatı)... Neden özellikle şu aralar yüreğimi yormuş olan ve kaçtığım bir konuda seçmişim kitaplarımı, bilemedim. Belki de insanın neden savaştan, öldürmekten, yıkmaktan vaz geçemediğini anlamaya çalışmak için... Bu ay okuyacağım en alttaki kitap ise; Tek bir Atomdaki Kâinat’, Dalai Lama'ya ait. Sanki savaştan yorulan ruhumu dinlendirmek ve hâlâ umutlarımı taze tutabilmek için ilâç niyetine en sona yerleştir-mişim Dalai Lama’yı. Bu kitabında, ‘aydınlanma’yı diniyle arkadaş kılamayan, ilimi düşmanlık unsuru belleyen toplumların kaybedece-ğinden yola çıkan Dalai Lama, Bu düşünceler zihnimde gezinirken, minik torunumun sesini duyuyor-um: “Bi dala! Bi dala!” Bir taraftan da heyecanla avuçlarını çırpıyor. Tekrar dinliyoruz... Evet, güneş yarın doğacak. Onun için yarına tutunmalı... Yarın... Yarın... Seni seveceğim yarın... Yarın, sadece bir gün uzaktasın... Sadece bir gün... Hepinize aydınlık yarınlar olsun!

Devamını Oku

Heinrich Schliemann beynimi gıdıklayınca

31 Ağustos 2013

Bende hep karmaşık duygular uyandıran bir isimdir Heinrich Schliemann. Kendisine duyduğum hayranlıkla kızgınlık arasında gider gelirim, her aklıma estiğinde. Geçen gün yine Truva hazineleri konulu bir haberde karşılaştık kendisiyle. Baktım ki; duygularım hiç değişmemiş.Schliemann, talebeliğim sırasında bende hep arkeolog olmak hevesi yaratmıştı. Çünkü, hayat hikâyesi, arkeolojinin düş kurmaya ve düşleri kovalamaya en müsait mesleklerden biri olduğunu göstermişti bana. Diğer taraftan, bizim müzelerimizde sergilenmesi gereken Truva hazinelerini yurt dışına kaçırdığı için hırslanır, sinirlenirim kendisine. Heinrich Schliemann, Homer’in ‘İlyada’ ve ‘Odysea’sını efsane diye okuyan diğer herkesten farklı okuduğu için, Truva hazinelerini bulmuştur. O, Homer’in satırlarındaki enigmayı keşfetmiş, Tanrı, yarı Tanrı, mitolojik karakter ve öykülerinin arasından Truva gerçeğini bulup çıkarmış, Peisistratos’un devrine gömülüp kalmış, gerçekliği sis ardında kaybolmuş Truva’yı gün ışığına kavuşturmuştur.Schliemann’ı Truva’yı aramaya iten en büyük motivasyon, Hisarlık’ta muhakkak bulacağına inandığı Priamos’un hazineleriydi. Antik Yunan’la ilgili öylesine derin bir muhabbet besliyordu ki; Truva’nın mücevherleri ile bezemeyi düşündüğü kadını, kinci karısını, Yunanistan’dan, Pire’den seçmişti. Henüz on yedisinde olan Sophia Gengastromenos ile evlendiğinde kendisi kırk yedi yaşındaydı.Schliemann’ın yaşı ve müthiş serveti göz önüne alındığında, bunun karşılıklı bir çıkar evliliği olduğu şüphesi duyulsa da, Heinrich ve Sophia çok büyük bir aşk yaşadılar. Truva serüveninin başından itibaren kocasına inanarak ona desten vererek motive eden Sophia, Schliemann için antik Yunan’ın tüm özellik ve güzelliklerini bir arada sergileyen bir mabudeydi. Schliemann, rüyalarındaki maceraya atılmadan önce, serüvenini paylaşacak kadını seçmesi için Yunanistan’daki arkadaşı Theokletos Vimpos’a yazdığı mektupta, aradığı kadında tipik bir Yunan güzelliği ve Homer hayranlığı şart koşmuştu. Ne tesadüf ki; liseyi henüz bitirmiş olan Sophia, Vimpos’un yeğeniydi ve bu şartlara birebir uyuyordu.Sophia’nın eteklerinde kaçırılan hazine 1870 yılında Sultan Abdülaziz’in fermanıyla Hisarlık’ta başlayan Truva kazısı, Schliemann’ın Homer’e inancında ne kadar haklı olduğunu ortaya çıkardı ve bir müddet sonra Truva hazinesi, Sophia’nın eteklerinde yurt dışına kaçırıldı.Osmanlı Hükümeti, bu hazineyi geri almak için davacı oldu. Ancak, Schliemann hazineyi iade etmek yerine, elli bin altın frank teklif edecek kadar bizleri tanımıştı! Nitekim, teklifi kabul gördü ve üstüne üstlük kendisine ikinci bir kazı için izin verildi.İkinci kazısında, aklının kalmış olduğu hazinenin diğer bölümünü de toparladı ve onları da kaçırdı.İlk baskısı 1875 yılında yapılan arşivimin kıymetlilerinden olan kitaplarında Schliemann, kaçırdığı tüm objelerin detay resimleri ve bulunuş hikâyelerini anlatır. Kendi Truvalı Helen’i olarak gördüğü Sophia’sının, Truvalı Helen’in diadem, küpe, kolyeleri ile bezediği fotoğrafı da sayfalar arasında yerini almıştır. Bu fotoğrafta, taşıdığı takıların zenginliğine rağmen, Sophia’nın duruşu, bakışı ön plâna çıkar. Aslında baş döndürücü bir albenisi yok Sophia’nın. Ama, Schliemann’ın hep arzuladığı, o vakur güzelliği sergiler. Bir de, sevdiği erkeğin hayâllerine inanmanın mükâfatını almış bir kadının gururu sezilir bakışında.Ana vatanından koparılan Truva hazinesi, İkinci Dünya Harbi’nde sırra kadem basar. Yıllarla harpte eritildiğine dair söylentiler dolaşır durur. Neden sonra Moskova Puşkin Müzesinde 260, St. Petersburg Hermitage müzesinde 700 parçası ortaya çıkar. Tabii daha önce, Osmanlı Hükümeti’nin para karşılığı anlaşma yapıp davadan vazgeçmiş olması dolayısıyla, bu parçaları sahiplenmek üzere yeni bir dava açmamız mümkün olmaz.Priamos’un hazinelerinden bize kalan ise, İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde sergilenen iki elin parmaklarını geçmeyecek sayıda obje.Düşler ve kısır hesaplarSchliemann, hatıratında, Truva hazinesini bizden kaçırmasının nedenini; kendisini yakın takibe alan Safvet Paşa ile olan inatlaşmaya bağlar. Ve der ki; “Kıymetli bulduğum her şeyi, bilim adına, kendime sakladım. Medeni dünyanın, bu yaptığımı onaylayacağından son derece eminim.” Yani, Heinrich Amcam, kibarca demek istemiştir ki; “Bu insanlar, bilimden uzak, gayri medenidir. Tarihin en önemli hazinelerinden birini onlara bırakırsam, medeni dünya beni lânetleyecektir.” Bunun üzerine yorum yapmayacağım. Zira birilerinin de beni lânetleyeceğinden çekinirim. Ama bir özet çıkarırsak; Schliemann, Homer’i hatmetmiştir. Truva’nın üstünde altı kat farklı medeniyet kalıntısı bulmasına rağmen, İlyada’daki detaylarla karşılaşıncaya kadar kazmaya devam etmiştir. (Bu arada, gözünü bürüyen Truva hazineleri hırsı ile o altı kat medeniyetin izlerini de kazma, kürek perişan etmesine ayrıca kızgınım.) Diğer taraftan, ne Sultan Aziz’in, ne de Safvet Paşa’nın, Homer, İlyada ve Truva hakkında en ufak bir bilgisi, duyarlılığı vardı. Schliemann, Homer’in ‘Priamos’ diye adlandırdığı mitolojik kralın gerçekliğini ispatlamak için müthiş bir servet ve zaman harcamış ama Osmanlı Hükümeti elli bin franklık kazanca râm olmuştu. Schliemann’ın düşleri vardı, bizim ise kısır hesaplarımız. Şimdi bir kez daha düşünüyorum da; acaba davadan vazgeçmeyip, Truva hazinesini geri almış olsaydık, bugün müzelerimizde orjinâl parçaları mı seyrediyor olurduk, yoksa yine de sahtelerini mi? Şu kısa vadede sıcak para derdinde kaybettiğimiz daha nice şey geliyor şimdi aklıma da... Haydi diyorum, okurlarımın tadını kaçırmayayım pazar, pazar... Şimdi biraz rahatlamak için Dulce Pontes ve Andrea Bocelli’den ‘O Mare e Tu’ yu dinleyeceğim ve medeni dünyanın lânetini üstümüze çekmemek için hâlâ daha vermeye devam ettiklerimizi düşüneceğim.

Devamını Oku