Sevdiğimle beraber, duygularımla, notlarımla cennetin yollarında akmaya devam ederken geldi sonbahar. Öyle haber falan da vermedi. Datça kıyılarında, Akvaryum Koyu’nda, güneşin denizle, denizin kayalarla, kayaların çamlarla seviştiği saatlerden hemen sonra, o gece aniden geldi hayatımıza sonbahar.
Her sonbahar söylediğim gibi; benim için aslında tabiatın öldüğü değil, tam aksine, ilkbaharda doğmak için tabiatın, toprağın rahmine döllenmek üzere uzandığı mevsimdir güz.
Sonbaharın, sakin sakin, alıştıra alıştıra, biraz göz kırpıp, sonra biraz ılık ısıtıp, sonra birazcık ürpertip, yeşilden turuncuya, sonra sarı kızıl kahvelere dönüşüne hayranımdır. Mevsimlerin içinde en sanatçı ruhlusudur bana göre. Ağır, duygusal, munis kokusuyla, aniden bir diğerinin yerini alan güneş ve rüzgâr öpüşleriyle, en sıcak tabiat renkleriyle kendisine ait zaman dilimini muhteşem bir tabloya çevirir. Kendisini sevgiyle izleyenlerin tenlerini, ruhlarını da küçük tuvaller gibi kullanır sonbahar... Onların tenlerinde, ruhlarında izler bırakır.
İşte yine böylesine güzel geliverdi sonbahar. Grileşen bulutlardan çiselemeye başlayan damlacıklar, bir Akkaya akşamında simsiyah duman gibi sürüklenen bulutlarla sağanak oldu, indi. Okaliptüs ağaçlarının eteklerinde, sazları, bambuları kucaklayarak sakin yatan Azmak’ın suları, aniden üzerine düşen deli sepkene sanki hasret kalmış, açtı bağrını sonbahara. Mitolojik tanrıların yuvası ulu dağlardan köpürerek aktı bulutlar. Yaşanmış, bitmiş bir zaman diliminden geriye kalmış tek şahit gibi nehrin altında uzanan inanılmaz orman yeşili çalkalandı, savruldu yağmurun şiddetiyle. Azmak, paletindeki kobalt maviyle zümrüt yeşilini kahveye dönüştürdü aniden. Sonbaharın kahverenklerine “Hoş geldin” dercesine... Yüce Yaradan’ın emsâlsiz yaratılarını, bakir tabiatın nefes kesen muhteşem tablosunu ve ona eşlik eden muhteşem senfoniyi içime çekerken şükrettim... Sonbaharı bir başka cennette karşılayabildiğim, sevdiğimle beraber cennetteyken sonbahar bizi karşıladığı için... Ve düşündüm ki; böylesine cennetleri de cehenneme çevirmeyi becerenler var. Cenneti anlayan, tatmak ve yaşamak isteyenlerin hayatlarını cehenneme çevirmek zor gibi görünse de bunu becerebilenler var.
Bir şeyi daha fark ettim; tabiatın hiçbir unsuru demokrasi paketi falan beklemiyor huzurlu yaşamak için. İnsan karışmadığı müddetçe, insan karışmadığı için her şey âdil tabiatta...
Bir yaz sonu hüznü
Avucumda ateşi kalmıştı... Karanlıkta ağlamaya başladım. Kazayla avucumda ezilen bir ateş böceğiydi. Gözyaşlarım yanağımda, tül kanatlarını toprağa bıraktım. Bir müddet daha gecenin siyahlığını emen çimlerin üzerinde yanıp sönmeye devam ettiler. Ne kadar? Bilemiyorum... Bana bir ömür gibi geldi. Söndüğünde benden bir şeyler alıp beraberinde karanlığa götürmüştü. Avucumda ateşi kalmıştı... Ve ben karanlıkta ağlıyordum...
Dünyanın armonisi
Bilhassa tabiatla iç içe olduğum zaman dilimlerinde, güncel takip ettiğim tüm sıkıntıları, yoksunlukları, sosyal, siyasal, politik, çevresel, kitlesel sorunları farklı, daha geniş bir açıdan irdelemeye başlarım. İnsanoğluyla ilgili olarak; neden bu hale geldi? Tabiatı nasıl böyle katledebiliyor? Birbirinin yaşamını nasıl bu adar acımasız sonlandırıyor? Neden bu kadar hain? gibi sorular kafamda sıralanıp gidiyor şimdi de... Antik çağlardan sıyrılıp günümüze gelmiş kalıntıları gördüğüm zaman duygusallaşıyorum. Bizler bu kadar uzun zaman sonra ardımızda güzel bir işaret, bir iz bırakabilecek miyiz? Yapılara bakıyorum; bin sene sonra toprağın altından hangisi, nasıl çıkacak, bulanların hayranlık duyması mümkün olacak mı diye düşünüyorum. Genellikle içimi sızlatıyor, sorularıma yüksek sesle vermeye cesaret edemediğim cevaplarım. Bu sebepten, estetik, güzel ve duygu yüklü olan her şeye daha büyük bir sevgiyle sarılıyorum. Keşke modernleşme sürecinde, aslında tabiatla uyum içinde yaşamamız gereğini bize hissettiren o hayvani, ilkel içgüdüyü kaybetmemiş olsaydık, eminim dünya bu gün çok daha yaşanası, çok daha keyifli ve huzurlu bir yer olurdu. Modernleşme başlığı altında bize sözde kazanç gibi gösterilen çok şey, aslında bizi bizden, kendimizden koparıyor. Bu kopukluk karakterimizden, ruhumuzdan başlayarak, bedenlerimize kadar uzanıyor. İnsanoğlu, kendisini tabiatın diğer her canlısından, mavisinden, yeşilinden daha üstün ve daha önemli gördüğü müddetçe, aslında kendisini aşağılamakta olduğunu ne zaman fark edecek diye düşünüyorum. Bütün bir yaşama, tabii düzene hâkim olmak kuvvetinin, tabiatı yenmek, alt etmek ve çaresiz bırakmak olduğunu sandığı müddetçe insanoğlunun kendisine bile hayrı olması mümkün değil. Halbûki insan ilkel içgüdülerine kulak verse, toprağın, suyun, ağacın, gökyüzünün ve diğer canlıların kendi varlığı için de ne kadar önemli olduğu bilgisi zaten genlerinde var. Genlerinin sesine kulak verse duyacak. Bilinçaltında kayıtlı bu ses ona “Kuvvetli olmak; yok etmek değil, beraber armoni içinde yaşayabilmektir dünyayla” diyecek. Diliyor ve bekliyorum.
Sonbaharı cennette karşıladım
Haberin Devamı

