Nermin Bezmen

Nermin Bezmen

-

Bazı şarkılar söylenmemeli

24 Ağustos 2013

irkaç yıl önce Eskişehir Sarıcakaya’daki Türkiye’nin ilk kadın kooperatifinden gelen 179 kadın çiftçi, Başbakan’a “Beraber yürüdük biz bu yollarda” şarkısını söylemişti. Yazılanlara göre Başbakan bile şaşırmıştı, gördükleri karşısında.Benim esas dikkâtimi çeken ise, çiftçi kadınlarımızın hepsinin akça pakça yemenilerini türban gibi sarmış olmalarıydı. Âdeta bir prototip çizmişlerdi. Anadolu’da çok gezdim, çok köyden, tarladan geçtim. Hiç türbanlı, çarşaflı çiftçi kadın görmedim.Başörtüsü, ağır ırgat köylü kadınımızın tabiat ve çalışma şartlarına karşı korunağıdır. Çapalarken, yemenisinin bir ucuyla ağzını, burnunu sarıp, toz topraktan kollar kendini. Ekerken, yanaklarına, çenesine, boynuna nefes aldırır, yemenisinin uçlarını ensesinde bağlayıp. Düğün, dernek olunca da, yöresine göre folklorik özellik taşıyan, her birinin destansı öyküsü olan, gözlerini aydınlıkta, güneşten kavrulmuş güzelim yüzlerini açıkta bırakan kırk örgüleri üzerinde taç gibi taşıdıkları başlıklarını takarlar. Hasat zamanı da, erkekleriyle el ele, kol kola, ‘Dokuzlu’yu, ‘Oğuzlu’yu oynarlar, davul zurna eşliğinde.Başbakan’ın bile şarkıya sevinçle şaşırmasına hiç şaşırmamıştım da, ben gördüğüm fotoğraflara çok şaşırmıştım. Şimdi, yıllar sonra gittikçe bastırılan taassup, köylerimizdeki, kadının emeği üzerine kurulu düzeni nasıl etkileyecek merak ediyorum.Kadındır, güneşten önce uyanan, ağıla giden, sonra tarlaya. Sarıkızı süren, kızgın güneşin altında, bebeği sırtında, bebeği karnında, tarlayı çapalayan, belleyen, hasatı toplayan kadındır. Kadındır, tarlada tek ağacın gölgesinde doğurup bebeğinin göbek bağını kesip yine orağa sarılan. Karadeniz’in hırçın rüzgârlı dik tepelerinde kadındır, çay bahçelerinde, sırtında sepeti ile cebelleşen. Erkek ise bu süreçte kahveleri doldurur, tavla oynar, maç seyreder, ülkeyi kurtarır. Traktör varsa erkek kullanır, hasatı erkek satar, parasını erkek toplar. Gücü yeterse karısına bir çiçekli fistanlık alır... çarşaf değil... ve çiçekli fistan çok yakışır benim köylü kadınıma...Toplumumuzda özellikle kadına yönelik şiddet ve baskının süratle artıyor olması beni bir insan, bir kadın ve bu toplumun bir ferdi olarak çok ama çok endişelendiriyor. Endişeden öte isyan ettiriyor. Şiddet, önce bir zalim erkek tarafından uygulanıyor, ardından sistem kendi içinde erkekten yana tavır koyarak kadını ikinci defa katmerli şiddete maruz bırakmış oluyor. Basında, sosyal medyada arka arkaya izlediğim bu tür olaylar beni, kadının, sistematik olarak, toplumda aciz ve saldırıya açık cins olduğunun vurgulanması ve kadının kendi cinsiyetine ve kimliğine özgüveninin kaybettirilmesi arzusundan kaynaklandığına inandırmaya başladı. Sanki deniyor ki; “Sen kadın olarak erkeğin hedefindesin. Ne yapsan kendini koruyamazsın, canın yanar, kadın olduğuna pişman ettirilirsin. Sen kadın olarak zaten baştan kaybetmişsin. Baban, ağabeyin, dayın, amcan, kocan... hepsinin seni ezmeye, canını yakmaya hakkı var. Hele hele, şöyle giyinmiyorsan, böyle yaşamıyorsan, o zaman yabancı erkeklerin de senin üzerinde hakları doğar. Daha ötesi, erkeklerde bu ahlâksız haklarını kullanma arzusunu uyandırdığın için sen suçlu olursun. Böyle durumlarda ahlâksızlık sendedir. Cezalandırılması gereken sen olursun.”İnsanoğlunun demokratik haklar, sınırlar, su, ekmek ve yaşam kavgası dünyayı nefes aldırmayacak bir felâket bulutuyla sarmışken, yeryüzünün bu coğrafyasında, sürekli, kadının sözde- korunması maksadıyla ileri atılan ve kadını aşağılayan söylemlerle çalkantılar yaratılıyor, beyinler alıştırılmaya çalışılıyor. Kadınların bugün her zamankinden fazla birbirine ve kadın’ı önce insan olarak seven ve sayan, kadının eşit kimliğine, varlığına inanan medeni erkeklere ihtiyacı var. Bilhassa da bu tacizlere uğrayan kadınlar, şayet şiddetten ölmeden kurtulmuşsa! bu aşağılayıcı, onur kırıcı zihniyete karşı herkesten fazla dik durmak ve ses çıkarmak zorunda. KÖLE-EFENDİ İLİŞKİSİ... Genellikle kadını bastırmak, yok saymak isteyen toplumlarda, çok kadının, canının yanmaması için sistemin içinde bir sis bulutu gibi kayıp gittiğini görüyoruz. Dikkat çekmemek, cezalandırılmamak için yokmuş gibi yaşamayı, sadece erkeğin kendisi üzerinde uygun gördüğü erkeklik! haklarına servis vermeyi seçiyor. Kızlarını da aynı aşağılanmayı yaşamak, oğullarını, itibarsız, onursuz addedilen bir başka kadını aşağılamak üzere yetiştiriyor. Bu, onuru, gururu ayaklar altına alınan kadınlarla, onlara hükmeden erkekler arasında aşkı bir yana bırakın, sevgi, şefkât, anlayış, arkadaşlık, dostluk olması mümkün değil. Zira ilişki; köle-efendi ilişkisi. Köleliği kabulle, erkeğin hışmından kurtulduğunu sanıyor kadın.Ne var ki; hiçbir köle efendisini gerektiği kadar memnun edemez... Köle ölüme gidene kadar...

Devamını Oku

Birileri ve diğerleri

17 Ağustos 2013

İnsan hayatının önemi gitikçe azalıyor. Çünkü, bireylerin kendisini bir diğerine kıyasla “en” olarak görme hastalığı hızla artıyor. Kendisini “en” gören, diğerleri üzerinde tahakküm kurmak, ezmek, aşağılamak, canını yakmak ve hâtta öldürmek hakkını buluyor kendinde. İnsanın insandan daha büyük ve daha acımasız düşmanı yok. Zaten tarih boyu yaşananlara bakılırsa, başka düşmana da ihtiyacı yok. Bir diğerine kızgınlık, artık sadece kızgın kelimelerle ifade edilmiyor. İnsanları tatmin etmiyor sade hiddet kelimeleri. Nefret kusuyorlar, küfrediyorlar, hayvanlar dünyasını da harcayarak, ailesine, soyuna, sopuna giydiriyorlar birilerinin. O da yetmiyor, isimle işaret ederek canının yakılması, öldürülmesi için mesajlar veriyorlar bir başka diğerlerine. Büyük ihtimâl, kendisiyle aynı “en” lerden olanlara. En güçlü, en dindar, en akıllı, en dürüst, en demokratik, Allah’ın en sevgili kulu kavramlarını kimseye bırakmazken en insan olmayı unutuyorlar. Birileri de, kimliğini, düşüncelerini, seçimlerini, gücü elinde bulunduran “en”lere teslim edip kendisini korumaya alıyor. Erk sahibinin hatalarını doğru, günahlarını da sevap gibi kabullenip insanlığın çöküşünü hızlandırıyorlar. Dünyayı bizi taşıdığına, büyük Yaradan’ı bizleri yarattığına pişman eden bu sefil çöküş bana yaşam dediğimiz sürecin ne kadar gerçek, ne kadar halüsinasyon olduğunu düşündürüyor.Sabah bir başka oluyor ruhlar... Hayat bir rüya mı? Gözümüz açık olduğu müddetçe gördüğümüz uzun bir rüya... Ne kadar çok isteğimiz var, ne kadar çok emelimiz. Rüyalarımız var, gecelerimize girip, bizi umutlandıran ya da buruk uyanmamıza sebep olan, hüsranla bittikleri için. Gözümüz açıkken de gerçek diye yaşadıklarımız aynı duygularla başbaşa bırakmıyor mu bizleri? Sadece daha uzun süreçler içinde aynı heyecanları, hüsranları, sevinçleri yaşamıyor muyuz, kendimize hayatta ve uyanığız dediğimiz zaman dilimlerinde.Hangisidir gerçek olan? Kısa rüyalarla biten mi? Yoksa uzun rüyalarla geçen mi? Belki de asıl yaşam bambaşka bir şey. Bambaşka boyutlarda, bambaşka zamanlarda gerçekleşen. Belki de sadece alışma evresindeyiz şimdi “hayat” dediğimiz boyutta. Belki hayat aslında rüya olan. Rüyalar da gerçeklerimiz. Kendi kendimize mevhumlar yaratıyoruz; “Güzel, çirkin, iyi, fena, eşsiz, mükemmel, az, çok...” ve bunlar için ne kavgalar veriyoruz, ne canlar veriyoruz...Gözünü son defa bu dünyalık yaşamı üzerine çeviren insanoğlunun kaçı, kavgalarından, sevgilerinden, seçtiklerinden doyum almış olarak hatırlar? Bazen bir kaç saatlik uykudaki, bir kaç saniyelik rüyalar dahi korkutuyor insanı. Sabah daha bir başka oluyor ruhlar. Kimbilir bu “hayat” dediğimiz uzun rüyaların sonunda ne değişiklikler oluyordur ruhlarda, ne yeminler, ne tövbeler ediyordur kişi, kendi kendine. Eminim, bu uzun rüyadan sonra buluşanlar, çok daha sabır yüklü, hatasız ve sevgi dolu oluyorlardır.Eğer öyleyse, neden kendilerine bahşedilen dünyayı, hayatı yaşarken önce insan olmayı beceremiyor birileri.Şu gün, ülkemizin de, dünyanın da, ne en zengin, ne en güçlü, ne en dindar insanlara ihtiyacı var, en insan olana ihtiyacı olduğu kadar...‘Yasak’la yolculuk“Yasak” kelimesini duydukça neden bilmem, aklımdan ilk önce Nazım Hikmet geçer... ve bu aralar sıkça hatırlıyorum büyük şairimizi. O aklıma düşer düşmez de, hemen çocukluğumun bir yılına, bir adrese ışınlanır hafızamdaki hayâl perdesi: Maçka İlkokulu’nda dördüncü sınıftayım. Teşvikiye Caddesi’nde, Karanfil Apartmanı’nda oturuyoruz. Anneciğim, babacığım ve beş yaşındaki kardeşim Yeşim ile. Seçkin dayım Dormen Tiyatrosu’nda çalışıyor. Onun, oyunu olmayıp bize yemeğe geldiği akşamları iple çekiyorum. Motorsikletinin sesini duyduğum zaman kapıya koşup karşılıyorum. Siyah deri ceketi, pantalonu, çizmeleri ile o kadar yakışıklı ki, onunla çok gururlanıyorum. Yemek masamızda anneciğimin birbirinden lezzetli mezeleri, yemekleri eşliğinde demlenirken şiirler okuyorlar sırayla, şarkılar söylüyorlar... ve Nazım Hikmet’in şiirleriyle tanışıyorum o yıl. Pencereler kapalı, kısık sesle okunuyor şiirler. Vâ-Nu (Vâlâ Nurettin) in “Bu Dünyadan Nazım Geçti” kitabını bize bırakıyor dayıcığım. Ben içindeki fotoğraflara bakıp bakıp ağlıyorum. Vatan sevgisi, insan sevgisi yüklü, bu kadar güzel bir insanın vatanına, sevdiklerine hasreti küçük yüreğime ağır geliyor. Masada bir de Vasfiye Abla var; komşumuz. Uzun boylu, esmer güzeli, Amazon gibi bir kadın. Harika bir sesi var. Şiirlere ara verip onu dinliyoruz. Vasfiye Ablanın, henüz dokuz iken köyden geçen bir kumpanyaya satılmış olduğunu, bir daha da köyüne dönmediğini biliyorum. Bu defa içimden onun için ağlamak geliyor... Çocukluğumu seviyorum...

Devamını Oku

Bir buruk bayram

10 Ağustos 2013

e zamandır gözlerimin önünden akan din adına, Allah adına uygulanan vahşet, dehşet, katliam görüntüleri, adalet adına yapılan adaletsizlikler, suçsuz insanların yaşam haklarının elinden alınması, sanki kocaman bir kanser yarası gibi büyüyerek oturmakta yüreğime. İnsanlığımdan utanıp, insanlığımdan kaçmak ihtiyacını duymakla, insanlıktan başka neye sığınıp hangi kılığa girmem gerektiğini bilememek, ruhumu acıtıyor, beynimi kamaştırıyor. İşte, hiç bunları yazmak istemediğim için müziğime kaçmak niyetindeydim bu akşam ama “Bayram dolayısıyla baskıya erken gireceğiz” haberiyle yine açtım bilgisayarımı.Sizlere çok güzel bir bayram yazısı sunmak isterdim bu Pazar sabahında. Gerçek bir senfoni tadında olsun isterdim satırlarım. Kelimelerim sizi alsın, uçursun isterdim. Ama beni affedin. Kurgu olsaydı duygularım, tersini kurar, size yine çok mutlu bir masal yazardım. Gerçekten içim çok acıyor ve kalemim rol yapamıyor.Bu bayrama çok büyük acılarla ve kendini yıpratarak giriyor İslâm âlemi. Siyasi erk kavgasında, din “Bu nasıl Müslüman? Nasıl Müslümanlık?” denilecek hale getiriliyor. Bayrama çok büyük bir acıyla ve hüzünle giriyor “vatanperverlik” duygusu. “Bu nasıl vatanseverlik, bu nasıl vatansever?” dedirtiyor. Onun için ben böyle bir bayramı kutlayamıyorum sevgili okurlarım. Eğer bayram böyle olacaksa, hiç olmasın...

Devamını Oku

Tek yastığın mucizesi

27 Temmuz 2013

Bu sabah yatağı toplarken yastıkları yerleştiriş şeklimin bilinçaltımda nasıl bir duyguyla beni yönlendirdiğini fark edince gülümsemeden geçemedim. Fark ettim ki; hiç düşünmeden, öylesine, alışkanlıkla yaptığım bu düzenleme, aslında, seçtiğim hayatı sahiplenmek, duruşumun minik bir detayından başka bir şey değil. Hassas, çok küçük, olmasa fark edilmeyecek ama çok önemli bir detay. Zaten hayatı güzel kılmak, olmasa eksikliği fark edilmeyecek ama olduğu zaman çok şey ekleyecek incelikleri ortaya çıkarmakta yatmaz mı? İşte, yastık yerleştirme şekli de benim için bunlardan biri. Yatağın genişliği ne olursa olsun, iki yastığı her zaman tekmiş gibi yan yana koyarım. Kazayla açık kalsa araları, hemen yanaştırırım. Sevdiğimin başını koyduğu yastığı, kendiminkinin yanında bilmek mutlandırır beni. O yanımda değilse, özlemimi arttırır ama döneceğini bilmek yüreğimi çırpındırır. Sade, kendi halinde, dili, canı olmayan bir objenin bana bu kadar çok şey anlatması da ayrıca mutlu eder beni. Görünmeyeni gördüğüm, duyulmayanı duyduğum için, özel hissettirir duygusallığımı ve sevgimi. Kurt Seyt dedem, evlendiklerinde, anneannemin çeyiz getirdiği, işlemeli, dantelli yatak yastıklarını, evlendiklerinin ikinci gününde kaldırmış ve onların yerine, özel yaptırdığı, yatağın bir ucundan bir ucuna uzanan bir yastık koymuş. Sonra, alıngan, soru dolu bakışlarla izleyen gencecik karısının yüzünü şefkâtle avuçlamış ve o derin deniz gibi bakan lâcivert menevişli gözleriyle onun gözlerinin içine dalıp şöyle demiş:“Murka’m, biz bir yastıkta kocamak için evlendik. Karı koca ne kadar tartışırsa tartışsın, tek yastıkta yatmak, tek yastıkta uyanmak birleştirir onları. Küslükleri barıştırır tek yastık. Ayrı yastıklarda, yatağın ayrı uçlarına açılmak, uzaklaştırır evlilikleri, karı kocaları... Anladın mı neden değiştirdim yastığımızı küçük karım. Sonra sıkı sıkı sarılmış Murka’sına. Anneannem cevap verememiş bile. Anlamadığından değil, mutluluk hıçkırıklarına hâkim olamadığından... Şimdi düşünüyorum da, şu güzel ülkemin başının altına boydan boya, kocaman bir yastık koysam, tüm vatandaşlarımızın başını o yastığa dayasam... Ne güzel olurdu. Birbirlerine dargın bile yatsalar, sabaha barışık uyanırlardı... Evet, tek yastıkta yatmak mucize yaratabilir ama başını koyanların mucizeden önce kendilerine ve birbirlerine inanması gerek.Gümbet'e bir zaman yolculuğum...Parmaklarım bilgisayarımın tuşlarında, gözümü bir kırptım. Açtığımda kendimi Gümbet’te buldum. Myndos Kapısı’nın hemen çevresinde yer alan mezarlar M.Ö. 4’ncü asırdan gelen sesleri barındırıyor çukurluğunda. İskender’in girdiği kapının taşları, altından geçen mağrur ve galip yakışıklının yansımasını taşır gibi, gururla birbirinin üzerinde yükselmekte.Üzerinde yazımı yazdığım masanın ayaklarının, çıplak tabanlarımın altında, belki birkaç karış, belki kulaçlarla derinde, tarih öncesinin parçalarının uzandığını bilmek garip bir ürperti veriyor. Binlerce yıldır toprağın altında uykuya yatmış zamanın bir an için silkinip yaşama geçmek istediğini düşünüyorum.Birden, ayaklarımın değdiği taş zemin sallanmaya, havuzun suyu taşmaya başlıyor. Yer yer üzerine serpilmiş antik taşların altındaki yeşil doku, yanardağ patlıyormuş gibi kabarıp yükseliyor, çatlıyor, ayrılarak yükselmeye devam ediyor... Toprak ve çim öbekleri birbirine karışmış olarak etrafa saçılıp kalıyor. Bıraktıkları boşluktan gömü kıyafetleri içindeki kadınlar, erkekler çıkıyor. Kendilerine ait yere dönerek topraklarını yeniden sahiplenecek olmanın ifadesi ile bakıyorlar. Kadınlardan birinin başındaki tiara, batmakta olan akşam güneşinin bıraktığı pusun içinde ışıltılı yansımalarla parlamakta.Myndos Kapısı’na giden yolda atlılar sıralanmış, bekliyorlar. Tepenin üzerinde batmakta olan güneşin son rengi, kalkan ve miğferlerin üzerinde turuncu, ince çizgiler çiziyor ve kayboluyor. Çevremde devrilmiş iskemle ve masaların, dağılmış fayans ve saksı parçalarının arasında, nefesimi tutmuş izliyorum. Nereden geldiklerini bilmiyorum, birden üç kırmızı, kıpkırmızı güvercin konuyor masama. Kıpkırmızı, pırıl pırıl gözlerle bakıyorlar bir bana, bir bilgisayarımın ekranına. Neler yazıyorum diye meraktalar sanki. Sanki anlıyorlar yazdıklarımı. Yorgo Seferis’in dizeleri sesleniyor zihnimde:“Işıkta üç kırmızı güvercinAlın yazımızı çiziyorlar ışıktaRenkleriyle, davranışlarıylaSevdiğimiz kişilerin”Gözlerim yaşlanıyor. Gözlerimi kapıyorum... açıyorum... Yine evimde, masamdayım... Ne zaman gittim, ne zaman döndüm? Bir göz kırpmalık zamanda uzanıvermişim Gümbet’teki bir yolculuğuma da, geri gelivermişim bile... Bir yaz içinde birkaç yaz yaşamak duygusu ne güzel... ne güzel, yazarken başka zamanlara uçabilmek, diğer zamanlarda yolculuktayken yazabilmek... Sevmek ayrı güzel, yazmak ayrı... Severken yazmak, yazarken sevmek hele, daha da güzel...

Devamını Oku

Karnım doysa da aç, evim olsa da sokak çocuğuyum...

20 Temmuz 2013

evgili okurlarım, bazı yazılanların üzerinden aylar da geçse, yıllar da, nedense hiç güncelliği değişmiyor. Eğer bunlar güzel, iyi, keyifli, pozitif şeylerse, hâlâ korunuyor olmalarından büyük mutluluk duyuyorum. Ama ne var ki; bazen etik, bazen estetik, bazen de umutlar açısından değişmemekte inat eden, gerek bireyleri, gerekse top yekûn toplumu aşağıya çekmek konusunda sabit kalan değerler, uygulamalar, tavırlar ve saplantılar, aradan geçen zaman boyunca attığım adımları bu defa gerisin geriye yürüyor hissi veriyor. Şahsımın ne kadar mesafe kat ettiği önemini yitiriyor böyle durumlarda. Neleri, ne kadar başardığım, nelere sahip olduğum, çalışmamın beni ne kadar ödüllendirdiği, hayatın bana ne kadar iyi davrandığı, kader denilen bilinmezin beni ne kadar sevdiği anlamsız kalıveriyor. Böyle zamanlarda, benim kadar çalışmamış, hâtta hiç çalışmamış olanların daha mükellef bir hayatın kanatlarında oldukları, benim kadar doğruyla yaşamamış, hâtta hiç doğruyu bilmemişlerin sözde saygınlıklarla yüceltilmesi, hiçbir şey üretmeden ebedî! rehaveti yakalayanların önem kazanması değildir beni umutsuzluğa iten. Elbette huzursuz ederler beni ama umudumu yıkamazlar. Onlar zaten hep vardı, hep de olacak. Sadece, politikalara göre sayıları zikzaglar çiziyor o kadar.Geçmişin zavallılıklarının tekrarlanmasında beni esas rahatsız eden; ben çalışmamın karşılığını, (az veya çok, tartışmıyorum) alabiliyorsam, doğruluğumla ödüllendirilmişsem, hak arayışımda hakkâni olanlarla buluşabilmişsem, düşüncelerimi, seçimlerimi, kendi öz benliğimi kaybetmeden, taviz vermeden sahiplenme cesaretine sahipsem ve bu cesur duruşumdan dolayı takdir edilmişsem, bana benzeyen, nice, çalışarak, dürüstlükle hakkı peşinde koşan insanın, haklarından mahrum kalmasıdır.Ülkemizin bunca açı, yoksulu, işsizi, sendikasızı, hakkı verilmeyeni, özlük ve demokratik haklarından yoksunu varken, bu acıların hepsi beni de eksik yapıyor. Onun için, karnım doysa da aç, işim olsa da işsiz, haklarıma sahip çıkabilsem dahi ezilmiş, örselenmiş, kılıma dokunulmamış olsa da yaralı, keyfim yerinde olsa bile huzursuz, evim olsa bile sokak çocuğuyum...'Gibi'nin derin koruyuculuğu‘Gibi’... Dört harften ibaret bir kelime. Ama, sığınmak isteyeni alabildiğine kollayan, kamufle eden, sonsuz şekil ve zaman diliminde istifade edilebilinen, bir müddet sonra kullananın kendisini bile aldatabilen bir davranış, bir yaşam şeklinin ifadesi...‘Gibi’, insanı olduğundan, gerçeğinden farklı anlatır, olmadığını, söyleyemediğini, yapamadığını ‘öyleymiş gibi’ gösterir. Yaşananların, yapılanların, hataların, günahların hepsine yeniden şekil verir, onları hoş, masum, mazlum, değerli, tövbekâr yaftaları ile yeniden paketleyip, çevresinde aldanmaya hazır olanların ‘gibi akıl’larındaki ‘gibi algılama’ merkezine hitap eder.‘Gibi’lerle ne çok sarıldığımızın farkında mısınız? İşte bu olgu da, kaç yıl geçerse geçsin, hiç değişmeyen, o acıtıcı olanlardan biri. En çok politikada görmeye alışığızdır ‘gibi’yi. Ama, toplumun her hangi bir arızasının sadece bir organda kalması mümkün olmadığından, yayılıp gider, dalga boyu...‘Gibi’ ustaları, gözden düştükleri takdirde, tekrar gündeme gelmek için en kolay yolu, yine, ‘gibi’ olmakta bulurlar. Toplumumuzun, karşılaştırma yapmak ve düşünmek yorgunluğundan kaçtığını bildikleri için istedikleri kılığa girer, bir sonraki hamleleri için önce ısınırlar. Bu tiplerin, ceplerinden kendisine bağladıkları özel lejyonerleri vardır. Hep kıskanıldıklarını söylerler ama burunlarından, kulaklarından kıskançlık dumanı tüter. Çok iyi tanıdığım bir ‘gibi’ ustası vardı. İflâs etmiş gibi göründü ama binlerce hissedarın hakkını, birikimini şirketlerin içinden, pirzola kemiğini sıyırır gibi sıyırıp yeni ortaklıklar yeşertmişti. Hak’la buluştuğunu söyleyip, büyük ortaklarının kaç nesillik hakkını, küçük ortaklarının emeklilik parasını, hakkı olmayanlarla paylaşmıştı. Aileden gem vururdu ama önce kanından, canından olanları süründürdü. “Değer yargısı” diye atıp tutardı, şirkete yatırdığı emeklilik ikramiyesi batınca kâlbine inip ölen mahalle bakkalını bilmeden.Zora düştüğünde, en korktuğu, belâ nitelediği gazetecileri de methetmeye başlamıştı birden, bu hayranlığın gerçekten hangi bağlantıdan olduğunu kendinde saklayıp.Sonra, egosu, megalomanisi öyle zirve yapmıştı ki, dergâh dersi falan vermeye başlamıştı. Namaz kılmaktan dizlerinin aşındığını söylerdi, sözde tevekkül içindeki melodramatik bakışlarla. Sözde kabullendiği hatalarını öyle bir anlatırdı ki; sanırdınız bunlar ahlâksızlık değil de, tüm toplumun yaşam şeklidir ama cezasını, azabını o çekmektedir.Bu tanıdığım ‘gibi’ ustası sonunda iflâs eder gibi yapıp, ‘işadamı gibi’ olmaktan vazgeçmişti ama bu tipler için bir müddet sonra müflisi oynamak zor gelir, canları sıkılır. Tekrar gündeme gelmek için yeni bir ‘gibi’ konusu bulurlar. Umarım şu an, onlardan biriyle oturmuş, bir ‘gibi’ye kurban gitmiyorsunuzdur. Ben onlardan birini çok iyi tanıdım, Allah size tanıştırmasın...Siz karar verin neler değişmiş neler aynı... Sizlerle bu köşede, müthiş bir vizyon sahibi, önemli bir iş adamı; Yapı Kredi Bankası’nın kurucusu olan rahmetli Kâzım Taşkent’in, arşivimde bulduğum, yıllar öncesinden bir Hayat mecmuasında yer alan vecizelerinden bir kısmını paylaşmak istiyorum. Kâzım Bey demiş ki; “Doğulu dostlukta en ileri insandır, ama düşene kötülük yapabilecek insan da yine odur.” “İnsanlar iki yerde çok şey öğrenirler. Okul sıralarında, yapmaları gereken şeyleri; hayat yolunda da yapmamaları gerekenleri...”“Yaşarken sevilmek isterseniz üstünlük iddiasında bulunmayın, hâtta üstünlüğünüzü saklayın.” “Geçmiş günlerini hatırlayabilenler gelecek günlerini ayarlayabilirler.”“Bildiklerini değil, bilmediklerini öğrenmek Batılılıktır.”“Doğulu, gününün ihtiyacı ya da zevki için yarınları fedada hiç tereddüt etmez.”“Kendi yaptığı kusurlar için başkalarının suçlu gösterilmesine tahammül edilen yerlerde, toplum anlayışı bir şekil olmaktan ileriye varamaz.”“Doğulu ile Batılı yan yana yaşayabilir. Fakat Doğululukla Batılılığı yan yana yaşatma mücadelesi çok ağırdır.”“İyilikleri temel yaparak bunların üzerinde kötülük sarayları kuranlar, kendilerine rakip çıkar korkusuyla, her iyiliğe düşman olurlar.”“Tutkusu olmayan insan ne kadar bilgili, tecrübeli olursa olsun, meydana getirdiği eserlerin derece derece yalnız işçiliğini yapar. Tutkusu olan ise, ilmi ışık olarak kullandığı zaman eser verebilir; kullanmadığı zaman ise, eser yıkar.”“Aç ise sefil olur, tok ise zelil olur. Severse esir olur, sevmezse düşman olur. Bu, ölçüsüz insandır.”“Doğuda okumuşlar tecrübeye, tecrübeliler de bilgiye yer vermezler.” “İnsanların da, hayvanların da düşmanları çoktur. Hayvanlar tabiatın kendilerine yarattığı sezişle, insanlarsa akıllarıyla düşmanlarından korunurlar. İnsanların hayvanlarda olmayan çok tehlikeli bir düşmanları daha vardır: Dostları.” “Çok kötüler hiçbir zaman çok iyi olamazlar. Yalnız, iyiliğe bulaşırlar.”“Herkesin anlayabileceği hatalardan korunursanız, herkesçe bilinmeyen hatalarınız için Allah’a sığınabilirsiniz.”“İttihat ve Terakki hükümeti sıradan küçük adamların yönetimiydi ve hepsi kendilerini dev aynasında görürlerdi. Atatürk’ün kendisi dev bir adamdı ve etrafındakiler onun dev aynasında kendilerini birer Atatürk sanırlardı.”“Atatürk milleti felâketten kurtardı ama, bizler kendimizi gelecek felâketlerden korumayı daha öğrenemedik. “Kötülükler için en mükemmel ortam geriliklerdir.”“Doğulu, yaşayanı methetmez. Ya akıl verir, ya çekiştirir, veya da kötüler; ama daima kıskançtır. Methederse, bir şeyler bekler; çekiştirirse bir şey almıştır, fazlasını ister.” Kâzım Taşkent’in bu sözleri 1959-1960 yılları arasında söylediklerinden alınmış. Şimdi siz kendiniz karar verin, neler değişmiş, neler değişmemiş... Hepiniz sevgiyle, aydınlıklarda kalın...

Devamını Oku

Eviniz, dönmekten mutlu oluyorsanız yuvadır

13 Temmuz 2013

atil yapmak için bir yerlere kaçmak istemedim hiç. Sadece, başka bir yere gitmek istediğim içindir buralardan ayrılmak istememin sebebi. Evimde düşüneceğime, yazacağıma, başka bir yeri solurken, tanırken oralarda düşünmek, yazmak içindir. Sevdiklerimi bir başka mekânda özümsemek, her yerde bana ait olduklarını hissetmek içindir.Kaçmaya inanmam. Beyninizden, ruhunuzdan, yüreğinizden çıkaramadığınız müddetçe her olay, her kişi ve her şey takip eder sizi, nereye giderseniz gidin. Takip de değildir aslında bu, sizinle beraber yolculuk etmesidir, her ne ise sizi ele geçirmiş olanın. Üstelik izlemeye, düşünmeye, yorumlamaya açıksanız, gittiğiniz yerde yenilikler bulursunuz küfenize ekleyecek. Bunlar bazen yeni keyifler olur, bazen yeni dert edinecek şeyler. İyi niyetli, pozitif bir insansanız, mutluluk, mutsuz olmaktan daha önemliyse sizin için, o zaman mümkün olduğunca keyifler, güzellikler görmeye çalışırsınız yolculuğunuzda. Tatilinizin hakkını vermek için hoş karşılamaya, hoş görmeye hazırlarsınız beyninizi. Bedeninizi rehavetle bırakırsınız, daha ziyade güzel duyguların okşamasına. Tatili tatil yapan da bu duygudur işte. Yoksa, gittiğiniz yerin ille de evinizden, şehrinizden, memleketinizden daha iyi, daha mutluluk verici olmasından değil. Şayet uzaklaşıp da tekrar geri döndüğünüzde eviniz size huzur vermiyorsa o zaman sadece bir eviniz var ama yuvanız yok demektir. Eviniz, ev hayatınız, hayatı paylaştıklarınız size devamlı kaçmayı arzu ettiriyorsa, bir an önce yuvaya kavuşmanızı öneririm. O zaman tatilden dönmek de, tatile çıkmak da çok daha büyük bir keyif olacaktır. Deneyin...Livadia Sarayı'nda bir gezinti...Kırım’da Livadia Sarayı’nın bahçesindeyim. Yaz sıcağıyla sarılmış, saraya doğru ilerlerken sessizce etrafı izliyorum. Prensesler, Tatiana ve Maria, bahçedeki Nimfa çeşmesinin yanı başındaki mermerden oyulmuş koltukta oturmuş, fısıldaşıyorlar. Nimfa’nın yatan kadın heykelinden dökülen suyu, hemen dibindeki rölyefli taş lâhide dolarken çıkardığı sesle, prenseslerin konuşmalarını örtüyor.Çifter aslan gövdesi üzerine yerleştirilmiş, yeşil çuhalı masası ve ahşap oymalı deri koltuğu, penceresinden Karadeniz’i kucaklayan çalışma odasında Çar 2. Nikola’yı bekliyor.Bomboş odalarda, salonlarda dolaşırken, hayâl gücüm bana bir zamanlar burada bir hayat olduğunu hatırlatıyor. Eski kadife perdelere, tahtalara, mermerlere saklanmış, bir zamanların sakinlerinin nefes alışlarını duyar gibi oluyorum. Ne özel eşyaları kalmış, ne kendileri.Burayı kahkahalarıyla çınlatan çocukların, kurşunlanmış, asitle yanmış, parçalanmış vücutları, şimdi Ekaterinburg toprağı ile karışmış. Bir zamanların lânetli isimleri şimdi bu bomboş sarayı turistlere renkli kılmak için duvarlarda görüntülenmişler: Çar 3. Aleksander, karısı Maria Frederica Dagmaa, Prens Felix Yusupov, İrina Alexandrovna, Prens Mikail Nikolaeviç, Prenses Olga Feodoravna, Sesilya Badenskaya... ve diğerleri...İkinci katan aşağıya, pirinç parmaklıklı, ahşap trabzanlı, dar servis merdivenlerinden iniyorum. Bahçedeki mermer koltuklardan birine oturuyorum. Karadeniz’den gelen ılık bir rüzgâr, yamaçtaki selvileri öperek aşıyor. Birden, bacaklarıma sarılan beyaz ipek muslin kumaşın temasıyla başımı çeviriyorum. Anastasia, bir eliyle lüleli saçlarını örten çiçekli şapkasını tutmuş, Ştandat’ı seyrediyor. Demek söylenenler doğruymuş. Anastasia ölmemiş. Ona zaten ölüm yakışmazdı. O kadar genç ve güzel ki... Ya diğerleri? Ya Aluşta kıyılarında Bolşevik kurşunuyla vurulup kalan Mahmut Amcam, henüz on sekizinde değil miydi? Havva Halam? On beş miydi, on altı mı ölüme giderken? Kırım’dan Urallar’a sürülürken ölenlere ölüm yakıştı mıydı? Gencecik Osman Amcamla karısı sokaklarda sürüklenip, bir karakol bahçesinde kurşunlanırken onlara ölüm yakışmış mıydı? Ya diğer binlere, on binlere? Hangisine yakışmıştı ölüm? Livadia Sarayı’ndan Yalta Limanı’na doğru inerken, sağımda kalan su yolu, sanki zamanın beraberinde bitirdiği hayatları anlatır gibi, denize karışmak üzere akıyor. Limanın duruşunda, hâlâ duran Lenin heykelinin karşısında, Afganistan harbine katılmış genç bir asker, söylediği dokunaklı bir Makarovski parçasına gitarıyla eşlik ediyor. Yıpranmış, ek dikişlerle tutturulmuş üniforması ve göğsündeki madalyalarla, askercilik oynayan küçük bir çocuğa benziyor. Ayaklarının dibindeki kutuya nadiren de olsa atılan kapiklerin şıngırtısı, delikanlının gür sesinin, coşku dolu ama dokunaklı nağmeleri arasında kayboluyor. Buzulun okyanusu öptüğü çizginin maviliğindeki gözleri buğulu, acılı, utançlı. Yerdeki kutudan, kapiklerden, üniformasından utanıyor. Şarkısını bölmeden, hafifçe kıpırdanarak, duruşunu değiştiriyor. Sakat bacağını fark ediyorum. Buzulun okyanusu öptüğü çizginin maviliğindeki gözlerindeki buğu artıyor. Belki hiç bitmeyecek utançlarına ,belki de hep onunla yaşayacak fiziksel ıstırabı ekleniyor. Ben de utanç ve acı içindeyim... insanlık adına. Yüreğim acıyor tüm sebepsiz ölümleri yaşayanlar için, tüm sebepsiz acı çekenler için... Orada, burada, şurada... O zaman, bu zaman, şu zaman...Bandırma Vapuru'nda bir ağabeyBu duygular beni çocukluğuma taşıyor. 1960 yılı... Babam annemle beni trene bindiriyor. İlk defa ayrılıyoruz babamdan. İznini alamamış bu yaz. Annemle ikimiz gidiyoruz İstanbul’a. Minicik kırmızı çantamda, el bezim, sabunum, diş fırçam, resim defterim ve ‘Dede Korkut Hikâyeleri’ kitabım var. Uzun bir düdük sesi... Tren öksürüp sallanıyor ve yavaş yavaş rayların üzerinde hareket etmeye başlıyor. Peron kalabalık ama babacığım yapayalnız görünüyor aralarında. Trenin yanında yürüyor. Gözlerinde yaşlar var. Benimkilerde de... Hızlanıyoruz... Babam nihayet duruyor peronun ucunda... Gözden kayboluyor. Bandırma’dan İstanbul vapuruna biniyoruz...“Al bakalım küçük kız. Sana getirdim” diyor melek yüzlü, hüzünlü bakışlı garson ceketli bir ağabey. Onu daha evvel de görmüştüm ama ilk defa yanı başımızda duruyor ve ben şaşkınım. Bir elinde pişmaniye paketi, diğerinde bir değnek var. Gözüm, paketi tutan elinden bacağına kayıyor... Diz yerinden katlanmış pantolon paçasının devamı boş. Bütün neşem bitiyor. Bakmaktan utanıyorum ama yine de gözümü alamıyorum. Bir şey diyemiyorum. Annem atılıyor, “Hiç zahmet etmeseydiniz. Mahcup ettiniz” diyor, para çantasına uzanıyor. Ağabey, kâlbi kırılmış, alçak bir sesle cevaplıyor: “Çok rica ederim. Benim hediyem olsun kızınıza. Kardeşime o kadar benziyor ki, onu hatırlattı bana...”Benim ürkek, soru dolu bakışlarımı hissetmiş olmalı, “küçüğü korkutmadım inşallah” diyor, “İhtilâlde tank ezdi, kangren oldu. Kesip attılar, kurtuldum. Hukukta okuyorum. Ailem İstanbul’da. Yazları işe girince onlardan uzak kalıyorum. En çok da küçük kız kardeşimi özlüyorum. Onun için kusura bakmayın, rahatsız ettimse.”Saçımı okşuyor. Ona en içten gülüşümle gülümsüyor ve memnuniyetimi göstermek için paketi açıyorum. Afiyet ve iyi geceler diliyor hüzünlü bakışlı ağabey. Değneğine abanıp sekerek uzaklaşıyor. Lokmamı yutamıyorum. Ağladı ağlayacağım. Işıklar hafifletildi. Denizin, göğün renkleri, yıldızlar sanki camdan içeri giriyorlar... Herkes uykuda. Vapurun ve açtığı sudan yayılan dalgaların sesi duyuluyor sadece ve bir de belli belirsiz değnek ve ayak sürüme sesi “Tak, tıss, tak,, tıss...” Kapanan gözlerimden yaşlar iniyor. Yüreğim acıyor.Hey yürek acısı hey! Livadia’dan indirdin beni, Bandırma Vapuruna bindirdin de, daha da götürecek yerlerin var. Bırak artık yuvamda kalayım... Biraz çıkıp parkları, kıyıları, meydanları dolaşayım. Burada ne acılar var, ne utançlar, onları yaşayayım... sonra belki bir yerlere kaçarım!...Bilinçaltımızın değerlendirme yargısı... ‘Vantromedial preforontal cortex’ burnun gerisinde yer alıyor. Beynin çok ufak ama kritik bir bölümü. Karar vermekte önemli bir rol oynuyor.VPC’leri zedelenmiş olan insanların mantık süzgeci zayıflıyor. Zeki olsalar dahi, doğru karar veremiyorlar. Bilinçaltlarında, onları, kalabalığın içinde gerçekten önemli olan konuyu seçecek yardımcı sistem çalışmıyor. “Bağımlılar, davranışları-nın neticelerini pekalâ farkındadırlar ama bunlardan uzak kalacak duruşu sergileyemezler,” cümlesi çok dikkatimi çekti. Aslında bu aksak davranış şeklinin ne kadar geniş bir bağımlılık alanını kapsadığını fark ettim. Çünkü bağımlılık, genelde hep anlaşıldığından çok daha geniş anlamda, soyut ve somut bağlantılarla yaşanıyor olabilir. Bilocation: Aynı anda iki ayrı yerde göründüğü hissi. Biz sanatçılar, kendimizi rolümüze, yazdığımıza, çizdiğimize çok kaptırdığımız zaman olduğumuzdan farklı mekânlara ve zamanlara ışınlanırız, bu çok tabiidir. Hâtta, yaratıcılık için gerekli bir yolculuktur bu özel durum. Bir farkla: Bedenen reel bilinen zamanda kalır, ruhen ve zihinsel olarak diğerine geçeriz. Bedenini aynı anda iki zaman, iki mekân arası dolaştırmak, kendini kaybetmek olgusunu getirebilir. Meselâ ben aynı anda hem yazar Nermin, hem Nakşıdil Sultan, hem Eva Braun gibi hissetsem, Nakşıdil’le, Eva’ya bir şey olmaz bundan sonra da, Nermin’in hali pek harap olur.

Devamını Oku

Yaşarken hiç olmak çok ağır

6 Temmuz 2013

Bedensel varlık var olmayı sağlamıyor, hiçlik söz konusu olunca. Bu ezikliği, eksikliği rüyamda hissetmek bile yordu beni. Bir de bunu hayatı boyunca yaşayanlar var... Yaşarken bir hiç olmuşum... Öldükten sonra anılmak için bunca çabalayan ben, yaşarken ‘hiç’ nasıl olurum? Tarifi imkânsız bir yoksunluk ve acz duygusuyla uyandım. İçimde halen daha bir kofluk, bir sünmüşlük var, rüyamdan kalan. Bedensel varlık vâr olmayı sağlamıyor, hiçlik söz konusu olunca. Bu ezikliği, eksikliği rüyamda hissetmek bile yordu beni. Bir de bunu hayatı boyunca yaşayanlar var. Onlar için yaşam, ebedi bir cehennem olmalı. Belki de alışıklar, yadırgamıyorlar, bilemem. Ama benim için rüyamı kâbus yapmaya yetti. Uyandığımdan beri de düşünüyorum, nereden çıktı bu hiçlik kaygısı diye ve fark ettim ki; son günlerde karşısında elimi kolumu bağlı hissettiğim çok şey olmuş. Gücümü aşan kavgalar karşısında dirençli olmak huyumdur. Hayatın içinde, akıntısına kapılıp sürüklenmeyi ne kadar seversem, bir o kadar da kader denilen bilinmezin kötü ve acı sürprizlerine ‘karşı durma’yı heyecan verici bir oyun kabul ederim. Dibe çöküşlerim, vurgunlarım, canımı yakan hüzünler karşısında kendimi galip hissettirecek bir tavır ve seçim bulurum muhakkak. Maddi, manevi kayıplara, hastalıklara ve hâtta ölüme bile meydan savaşı açmışlığım vardır. Benden alıp götürdüklerine karşı, geride bana kalanı daha sağlam, daha korunaklı kılarak kazandığımı hissettim bu savaşların hepsini. Muharebelerimde en büyük silahım; genlerimdeki Moskof inadım, hayatla hiç kopmayan göbek bağım ve sevgi hazinemle renklenen kalemimdir. ... Ama şimdi, silahımı körleniyor gibi hissediyorum. Çok dertliyim, acılıyım ve hem bir şey yapamıyor, hem de gerektiği gibi yazamıyorum derdimi, acımı. Denizler boğuluyor... Rant tellâllığının molozuyla boğuluyor denizlerimiz. Gökyüzü boğuluyor... Hava alamıyor göklerimiz gökdelenlerin hırçın tırmalamasından. Can çekişiyor topraklarımız, böğrüne hunharca açılan temel yaralarından. Ağaçlarımız ağlıyor, inliyor; bedenlerinde hızar, testere sadistliği. Haritamız değişiyor, sahiller birbirine yaklaşıyor, orman yeşili beton grisine dönüyor, akar sular hapsedilip yolunu kaybediyor... Her köşede, daracık sokakların kenarında bile yerin merkezine inmeye çalışan temel çukurları, toz, toprak, taş, demir yığınları... İçimi acıtıyor... Gözüme yaş geliyor. Nedir bu göğe yükselmek sevdası? Bu kadar mı hevesli insanımız bulutların içinde yaşamaya? Kendilerini Allah’a daha mı yakın hissediyorlar o yüksekliklerde? Toprağı, yeşili görmeden nasıl yaşar insan? Nasıl bir insan ve vatan sevgisidir ki; insanlarının ağaçlar altında oturup kokladığı denizi doldurup onların göremeyeceği kadar uzaklaştırır, sonra da yetmezmiş gibi üzerine binalar diker. Bu nasıl zengin bir ülkedir ki; AVM’lere doymaz, doyamaz... İstanbul’a nasıl bir nefrettir, nasıl bir Allah sevgisidir ki bu, Yaradan’ın özene bezene yarattığına yeniden şekil verdirir? Şimdi çok iyi biliyorum ki; bu sorular ve çaresizliğimin isyanıydı beni rüyamda ‘hiç’ yapan. Toprağı, ağacı, denizi, akarsuyu, mavi göğü, vatanı, insanı acıtan ne varsa beni de acıtıyor. Öyle canım yanıyor ki; ağlamak istiyorum... Bir ‘hiç’ gibi ağlamak...Bir yavru kuş bana ‘Anne’ dedi Zihnimin kanatlarını tatile çıkardım. Kısacık bir vakit için olsa da izin verdim onlara. Bu zaman diliminde hiçbir şey yapmadan, hiçbir şey düşünmeden, tüm endişelerden, sorumluluklardan uzak bırakacağım kendimi. Yerimden dahi kıpırdamayacağım. Böylece oturup ormanı seyredeceğim. Yaprakların salınışını izleyip, yüzümü okşayan tatlı yaz esintisini, güneşi, toprak ve ağaç kokularını içime çekerek vâr olduğumu hatırlayacağım. Bilinçaltımda kendilerini hatırlatan görevlerimin beni ezeceğini biliyorum. Ama, onları taşımak için önce vâr olmam gerektiği anlamalılar. Güneşin portakal rengi mavinin içine dalga dalga akarken sararıyor, sararıyor ve kocaman, neredeyse avuçlarıma dolacak kadar yaklaşıyor. Ihlamurun dalında sessiz tünemiş kuşa bakıyorum. Tombul, sapsarı tüylü, simsiyah iri gözlü kuşçuk kıpırdamadan, benimle birlikte güneşi seyrediyor. Gözleri o kadar güzel, manâlı bakıyor ki; dudaklarımda mutlu bir tebessüm yayılıyor. Elimi uzatıp yusyuvarlak başını okşuyorum. Hav tüylerinin kısa, gür, yumuşacık dokusu avucumu ısıtıyor. Kaçacak olmasından korkuyorum. Ama, o, siyah gözlerini kırparak gözlerimin içine bakıyor. Gagası arasından dökülen sesle irkiliyorum! Tüyleri kadar yumuşak ve munis bir çocuk sesi ile benimle konuşuyor:“Anne, beni kucağına alsana.”Kulaklarımın hayâl âleminden duyduğu sesle gülmeye başlıyorum. Yine de onu iki avucum arasında nazikçe kavrayarak kucağıma alıyorum. Aynen bir bebek gibi arka üzeri yatıyor kucağımda. Hiç mi hiç kaçmaya niyeti yok, belli. Kocaman, pırıl pırıl siyah gözleri hâlâ gözlerimde. Bir kuşu evlât edinmek fikri ile gülümsüyorum. Sanki, gün, bu kuş yavrusuyla beraber bana bir haber getirecek gibi. Yüreğimde bir çırpıntı, bir heyecan beliriyor. Zihnimden, süratle, beklentilerim, düşlerim ve umutlarım geçiyor. Birden, bir kanat sesi ile irkiliyorum. Kucağımdaki yavru kuşun kanatları durgun. Anlıyorum, bu kanat sesleri benim. Zihnimin kanatları, yavaş yavaş uçmaya hazırlanıyor. Yüreğimin çarpıntısı artıyor. Giysimin tenime bıraktığı rüzgârın esintisi ve sıcaklığı artıyor. Bacaklarıma tutunan ılık rüzgâr bedenimi havalandırıyor. Sapsarı tüylü, simsiyah gözlü kuş kucağımda, zihnimin kanatları ile oturduğum yerden boşluğa doğru süzülüyorum. Tombul yavru kuş, kendi kanatlarını çırpmadan uçabilmenin keyfi ile şaşkın, mutlu. Zihnimin hür kanatları ikimize de yetiyor, gönlümüzce yükseklere çıkabilmek, sınırsız göklerde uçabilmek için. Giysim, bedenim, kuş, bulutlar, güneşin renkleri... Her şey bana yaşadığımı hissettiriyor. Bir kez daha karar veriyorum. Yaşamın hiçbir zorluğunun zihnimi kandırıp kanatlarımı esir almasına izin vermeyeceğim. Kanatlarım çırptığı müddetçe, bütün bu gökyüzü, evrenin, tüm okyanusların, minik akarsuların, ormanların zenginliği, tüm dokuların renkleri, sesleri benim dünyam olacak. Ruhumun sıkıntılarını zihnimin kanatlarıyla uzaklaştıracağım yüreğimden.Kulaklarımda yüreğimin derinden gelen tok sesi, tenimde dolanan giysimin yumuşak esintisi ve kanatlarımın çırpıntısı ile uçmaya devam ediyorum. Bedenim, yüreğim tüm sıkıntıların getirdiği ağırlıktan, kırgınlık ve sancılardan kurtuldu. Rüyalar bitti mi, yoksa şimdi mi başlıyor?.. Güneşe doğru uçuyorum. Kucağımdaki yavru kuşun gözleri kamaşıyor, gittikçe güçlenen ışıktan. Bir, iki kanat oynatıyor. Onu avucumun içinde tutan parmaklarımı gevşetiyorum. Olduğu yerde, üst üste birkaç kez daha kanat çırpıyor. Bana son bir defa pırıltılı gözlerle bakarken gagasını açıp kapıyor. Kulağımda yine bir ses:“Allahaısmarladık anne.”Artık bir kuş yavrusunun benimle konuşmuş olması beni şaşırtmıyor. Zihnim o kadar hür ve sınırları o kadar açık ki; belki de bütün bunlar gerçek. Sarı, tombul kuş güneşe doğru uçuyor. Niye bana geldiğini, niye benimle uçmak istediğini anlıyorum. Çünkü o, güneşin kuşu. Onu bu kadar yükseğe ancak ben getirebilirdim belki de. O bunu benden evvel biliyor olmalıydı.Geri dönüyorum. Zihnimin kanatları, saçlarımı, yüzümü okşuyor uçarken. Tüm üzüntülerden, endişelerden kalmış kırıntıları benden uzaklaştırmak için kâh yüreğime, kâh tenime dokunuyor. Yüreğim yeniden yaşam heyecanı, ruhum hüzünlerin ezdiği keyifleri yeniden yaşama telaşında, kanatlarım ise onları üzüntüye teslim etmediğim için mutlu mu mutlu. Ne kadar üzülürsem üzüleyim, onları mutsuzluğun, umutsuzluğun, bezmişliğin ölümden beter esaretine teslim etmeyeceğim için mutlular.Geri döndük. Kanatlarım da, ben de bilmiyoruz gece rüyasından mı uyandık, gündüz düşünden mi? Kanatlarımı zihnimin gölgesindeki odalardan birinde dinlenmeye yolluyorum. Şafak mı, gurup mu gökyüzünde oluşan? Rüyalar, düşler bitti mi, yoksa şimdi mi başlıyor? Yavru kuşu güneşe yaşama mı gönderdim, ölüme mi? Geri dönebilecek mi tek başına? Ben geceye mi giriyorum, gündüze mi? Yarın olacak mı? Yarını göremezsem, zihnimin kanatları ne olacak? Kendi başlarına uçmaya devam ederler mi? Kim bilir?Şu an karar verdim. Zihnimin kanatlarını, onlarla uçmayı bilecek bir çılgına vasiyet edeceğim....

Devamını Oku

Masal zamanı...

22 Haziran 2013

Çapulcular, marjinaller, vandallar, provakatörler, dış mihrak temsilcileri, casuslar ve polisler evlerine döndü. Artık herkes rahat yatağında uyuduğuna göre, masal anlatabilirim... Diyordum ki; televizyon kendiliğinden açılıverdi. Aaa, o ne? Daha evvel hiç izlemediğim bir kanal bu. Ekranın sol köşesinde ‘Canal Cocaigne’ yazıyor. Demek efsanenin adını vermişler kanala... hoş... ‘Cocaigne’, her ne kadar ‘Kokayn’ diye telaffuz edilse de, kokainle uzaktan yakından ilgisi yok. ‘Cocaigne’, XIII. Yüzyıl, Ortaçağ Fransa’sında yaratılmış efsane ülkenin adıdır; bolluk ve bereketin ülkesi... Toprakları süt ve balla beslenen, gökten yağmur yerine fırınlanmış kaz yağan, çatıların pastadan yapıldığı, şaraptan nehirlerin aktığı, dükkânların ücretsiz mal verdiği, sonsuz bereketin ve rahatın ülkesi Cocaigne!Külkedisi ülkem ve Kanal CocaigneEkranda görüntülere bakıyorum, inanamıyorum. Ortaçağ karanlığında ve yoksulluğunda, ümitlenmek ihtiyacında olan insancıkların hayâl gücünden yaratılmış efsaneyi gerçekleştirenler mi olmuş acaba?Görüntüler, izleyeni, kuşbakışı çekimle, muhteşem bir ülkenin üzerinde uçururken, ekranın bir tarafında da önceki durumlarını gösteren kareler yer alıyor. Toprağı çatlamış, bozkırlaşmış otlaklar, meralar zümrüt renge bürünmüş. Çobanların keyiflerini görmelisiniz. Besili hayvanlarını salmışlar mezralarda, sırt üstü uzanmışlar. Kiminin ağzında bir kaval, aşk türküsünde, kiminin dişleri arasında bir ot, hayâllerinin tebessümü yüzünde.Lâbirent yolların çıkmazında üst üste yığılmış gecekondular, arsızca yükselmiş, yol, geçit, tanımayan gökdelenler, yolsuz, susuz, elektriksiz köyler mazide kalmış, yerlerini bahçeler içinde, hepsi güneşle aydınlık, saksılardaki çiçekleri ışıktan şımarıp coşmuş, pırıl pırıl evler, ürün zengini köyler almış. Bütün pencereler güneş alıyor, ağaç görüyor, ya denize, ya akarsuya açılıyor manzaralar. Ormanları söküp ev yapanlar insafa gelmiş, ağaçları kesmek yerine çorak alanları yeşillendirip villalarını oralara yerleştirmişler. Ağaçsızlıktan toprağa karışıp yok olan sular, şimdi gölleri, göletleri dolduruyor şarıl şarıl.Görüntü kuşbakışı tarıyor bütün ülkeyi. Ama... Ama burası Türkiye! Allah’ım! Ne muhteşem! Nasıl bir sihir bu! Spiker devreye giriyor: “Biz Cocaigne’ı efsane zannederdik, ama bakın, Türkiye bunu gerçek kıldı.” diyor. Göğsüm kabarıyor iftiharla, gözüme yaş geliyor. Devam ediyorum izlemeye.OPERA BİLETLERİ KAPANIN ELİNDEİnsanların hepsi mutlu, güler yüzlü. Çocuklar okuduklarından, yetişkinler çalıştıkları işten memnunlar. İşçiler, memurlar, emekçiler, ay başlarında tüm verecek hesaplarını kapatıp, geriye para artırmaya başlamışlar. Ayda bir, ailece, dışarıda yemek yiyebiliyorlar. Opera, bale, tiyatro biletleri kapanın elinde. AKM’de son dakika bileti bulurum umuduyla insanlar bir taraftan Ayazpaşa’ya, bir taraftan Harbiye’ye uzun kuyruklar oluşturmuşlar. Tüm tiyatrolar, gündüz iki matine, akşam suare oyun oynamakta.Televizyon kanalları tiyatro ve konser salonlarıyla rekabet edebilmek için, kültür sohbetleri, klâsiklerden derlemelerle halkı tekrar ekran karşısına çekmeye uğraşıyorlar. Yıllardır, sabahın köründen başlayan göbek şovlar sırra kadem basmış, kanallarda uluslar arası yarışmalarda ilim, bilim, sanat dalında ödül almış değerlilerimiz, NASA’da çalışan mühendislerimiz konuk ediliyorlar.‘BİZ’ DİYE YAŞAMANIN KARARLILIĞINDA... Yetkililer, sayısı yüz bini aşmış İmam ve Hatip okul mezunlarının, ülke ihtiyacına daha uzun yıllar cevap vereceğini düşünüp bu okulların kimini; sokaklardaki kimsesiz çocukların, kimini; engelli vatandaşlarımızın, şiddet görenlerin barınıp psikolojik tedavi gördüğü yuvalara çevirmiş.Hacı adayı vatandaşlarımız bir kampanya başlatmışlar. Biri ekranda, oy birliği ile aldıkları kararı açıklıyor: “Suudilere kazandıracağımız parayı, ülkemizin fakirlik ve cahillik şeytanlarına karşı kullanmaya karar verdik.” Toprak ağaları, çalışan göçerler için, tarlaların yanında, suyu akan, ocağı yanan minik evcikler inşa etmişler. Göçer bebeleri doktor kontrolünden geçiyorlar. Beyaz, bembeyaz kurdelelerin ardında insanlar kucaklaşıyor. Spiker aktarıyor: “Sayın seyirciler, tüm ülke düşünce ve fikir özgürlüğünün, kardeşçe “Biz” diye yaşamanın kararlılığında, yeniçağı kutlamakta. Az önce, yalan dolan iftiralarla birilerinin parmaklıklar arkasında kalmasına sebep verenler de özürlerini dilediler ve bu coşkuya katıldılar.”İçimde endişe beliriyor birden. Bazen mutluluk hakkımız değilmiş de, elimizden alınacakmış endişesi yaşarız ya, işte öyle bir duygu. Kapıyorum Kanal Cocaigne’ı. Arabalar kabak, şoförler fare, Türkiyem de yine külkedisi oluverirse diye...

Devamını Oku