atil yapmak için bir yerlere kaçmak istemedim hiç. Sadece, başka bir yere gitmek istediğim içindir buralardan ayrılmak istememin sebebi. Evimde düşüneceğime, yazacağıma, başka bir yeri solurken, tanırken oralarda düşünmek, yazmak içindir. Sevdiklerimi bir başka mekânda özümsemek, her yerde bana ait olduklarını hissetmek içindir.
Kaçmaya inanmam. Beyninizden, ruhunuzdan, yüreğinizden çıkaramadığınız müddetçe her olay, her kişi ve her şey takip eder sizi, nereye giderseniz gidin. Takip de değildir aslında bu, sizinle beraber yolculuk etmesidir, her ne ise sizi ele geçirmiş olanın. Üstelik izlemeye, düşünmeye, yorumlamaya açıksanız, gittiğiniz yerde yenilikler bulursunuz küfenize ekleyecek. Bunlar bazen yeni keyifler olur, bazen yeni dert edinecek şeyler. İyi niyetli, pozitif bir insansanız, mutluluk, mutsuz olmaktan daha önemliyse sizin için, o zaman mümkün olduğunca keyifler, güzellikler görmeye çalışırsınız yolculuğunuzda. Tatilinizin hakkını vermek için hoş karşılamaya, hoş görmeye hazırlarsınız beyninizi. Bedeninizi rehavetle bırakırsınız, daha ziyade güzel duyguların okşamasına. Tatili tatil yapan da bu duygudur işte. Yoksa, gittiğiniz yerin ille de evinizden, şehrinizden, memleketinizden daha iyi, daha mutluluk verici olmasından değil.
Şayet uzaklaşıp da tekrar geri döndüğünüzde eviniz size huzur vermiyorsa o zaman sadece bir eviniz var ama yuvanız yok demektir. Eviniz, ev hayatınız, hayatı paylaştıklarınız size devamlı kaçmayı arzu ettiriyorsa, bir an önce yuvaya kavuşmanızı öneririm. O zaman tatilden dönmek de, tatile çıkmak da çok daha büyük bir keyif olacaktır. Deneyin...
Livadia Sarayı'nda
bir gezinti...
Kırım’da Livadia Sarayı’nın bahçesindeyim. Yaz sıcağıyla sarılmış, saraya doğru ilerlerken sessizce etrafı izliyorum. Prensesler, Tatiana ve Maria, bahçedeki Nimfa çeşmesinin yanı başındaki mermerden oyulmuş koltukta oturmuş, fısıldaşıyorlar. Nimfa’nın yatan kadın heykelinden dökülen suyu, hemen dibindeki rölyefli taş lâhide dolarken çıkardığı sesle, prenseslerin konuşmalarını örtüyor.
Çifter aslan gövdesi üzerine yerleştirilmiş, yeşil çuhalı masası ve ahşap oymalı deri koltuğu, penceresinden Karadeniz’i kucaklayan çalışma odasında Çar 2. Nikola’yı bekliyor.
Bomboş odalarda, salonlarda dolaşırken, hayâl gücüm bana bir zamanlar burada bir hayat olduğunu hatırlatıyor. Eski kadife perdelere, tahtalara, mermerlere saklanmış, bir zamanların sakinlerinin nefes alışlarını duyar gibi oluyorum. Ne özel eşyaları kalmış, ne kendileri.
Burayı kahkahalarıyla çınlatan çocukların, kurşunlanmış, asitle yanmış, parçalanmış vücutları, şimdi Ekaterinburg toprağı ile karışmış. Bir zamanların lânetli isimleri şimdi bu bomboş sarayı turistlere renkli kılmak için duvarlarda görüntülenmişler: Çar 3. Aleksander, karısı Maria Frederica Dagmaa, Prens Felix Yusupov, İrina Alexandrovna, Prens Mikail Nikolaeviç, Prenses Olga Feodoravna, Sesilya Badenskaya... ve diğerleri...
İkinci katan aşağıya, pirinç parmaklıklı, ahşap trabzanlı, dar servis merdivenlerinden iniyorum. Bahçedeki mermer koltuklardan birine oturuyorum. Karadeniz’den gelen ılık bir rüzgâr, yamaçtaki selvileri öperek aşıyor. Birden, bacaklarıma sarılan beyaz ipek muslin kumaşın temasıyla başımı çeviriyorum. Anastasia, bir eliyle lüleli saçlarını örten çiçekli şapkasını tutmuş, Ştandat’ı seyrediyor. Demek söylenenler doğruymuş. Anastasia ölmemiş. Ona zaten ölüm yakışmazdı. O kadar genç ve güzel ki... Ya diğerleri? Ya Aluşta kıyılarında Bolşevik kurşunuyla vurulup kalan Mahmut Amcam, henüz on sekizinde değil miydi? Havva Halam? On beş miydi, on altı mı ölüme giderken? Kırım’dan Urallar’a sürülürken ölenlere ölüm yakıştı mıydı? Gencecik Osman Amcamla karısı sokaklarda sürüklenip, bir karakol bahçesinde kurşunlanırken onlara ölüm yakışmış mıydı? Ya diğer binlere, on binlere? Hangisine yakışmıştı ölüm? Livadia Sarayı’ndan Yalta Limanı’na doğru inerken, sağımda kalan su yolu, sanki zamanın beraberinde bitirdiği hayatları anlatır gibi, denize karışmak üzere akıyor. Limanın duruşunda, hâlâ duran Lenin heykelinin karşısında, Afganistan harbine katılmış genç bir asker, söylediği dokunaklı bir Makarovski parçasına gitarıyla eşlik ediyor. Yıpranmış, ek dikişlerle tutturulmuş üniforması ve göğsündeki madalyalarla, askercilik oynayan küçük bir çocuğa benziyor. Ayaklarının dibindeki kutuya nadiren de olsa atılan kapiklerin şıngırtısı, delikanlının gür sesinin, coşku dolu ama dokunaklı nağmeleri arasında kayboluyor. Buzulun okyanusu öptüğü çizginin maviliğindeki gözleri buğulu, acılı, utançlı. Yerdeki kutudan, kapiklerden, üniformasından utanıyor. Şarkısını bölmeden, hafifçe kıpırdanarak, duruşunu değiştiriyor. Sakat bacağını fark ediyorum. Buzulun okyanusu öptüğü çizginin maviliğindeki gözlerindeki buğu artıyor. Belki hiç bitmeyecek utançlarına ,belki de hep onunla yaşayacak fiziksel ıstırabı ekleniyor. Ben de utanç ve acı içindeyim... insanlık adına. Yüreğim acıyor tüm sebepsiz ölümleri yaşayanlar için, tüm sebepsiz acı çekenler için... Orada, burada, şurada... O zaman, bu zaman, şu zaman...
Bandırma Vapuru'nda bir ağabey
Bu duygular beni çocukluğuma taşıyor. 1960 yılı... Babam annemle beni trene bindiriyor. İlk defa ayrılıyoruz babamdan. İznini alamamış bu yaz. Annemle ikimiz gidiyoruz İstanbul’a. Minicik kırmızı çantamda, el bezim, sabunum, diş fırçam, resim defterim ve ‘Dede Korkut Hikâyeleri’ kitabım var.
Uzun bir düdük sesi... Tren öksürüp sallanıyor ve yavaş yavaş rayların üzerinde hareket etmeye başlıyor. Peron kalabalık ama babacığım yapayalnız görünüyor aralarında. Trenin yanında yürüyor. Gözlerinde yaşlar var. Benimkilerde de... Hızlanıyoruz... Babam nihayet duruyor peronun ucunda... Gözden kayboluyor. Bandırma’dan İstanbul vapuruna biniyoruz...
“Al bakalım küçük kız. Sana getirdim” diyor melek yüzlü, hüzünlü bakışlı garson ceketli bir ağabey. Onu daha evvel de görmüştüm ama ilk defa yanı başımızda duruyor ve ben şaşkınım. Bir elinde pişmaniye paketi, diğerinde bir değnek var. Gözüm, paketi tutan elinden bacağına kayıyor... Diz yerinden katlanmış pantolon paçasının devamı boş. Bütün neşem bitiyor. Bakmaktan utanıyorum ama yine de gözümü alamıyorum. Bir şey diyemiyorum. Annem atılıyor, “Hiç zahmet etmeseydiniz. Mahcup ettiniz” diyor, para çantasına uzanıyor. Ağabey, kâlbi kırılmış, alçak bir sesle cevaplıyor: “Çok rica ederim. Benim hediyem olsun kızınıza. Kardeşime o kadar benziyor ki, onu hatırlattı bana...”
Benim ürkek, soru dolu bakışlarımı hissetmiş olmalı, “küçüğü korkutmadım inşallah” diyor, “İhtilâlde tank ezdi, kangren oldu. Kesip attılar, kurtuldum. Hukukta okuyorum. Ailem İstanbul’da. Yazları işe girince onlardan uzak kalıyorum. En çok da küçük kız kardeşimi özlüyorum. Onun için kusura bakmayın, rahatsız ettimse.”
Saçımı okşuyor. Ona en içten gülüşümle gülümsüyor ve memnuniyetimi göstermek için paketi açıyorum. Afiyet ve iyi geceler diliyor hüzünlü bakışlı ağabey. Değneğine abanıp sekerek uzaklaşıyor. Lokmamı yutamıyorum. Ağladı ağlayacağım.
Işıklar hafifletildi. Denizin, göğün renkleri, yıldızlar sanki camdan içeri giriyorlar... Herkes uykuda. Vapurun ve açtığı sudan yayılan dalgaların sesi duyuluyor sadece ve bir de belli belirsiz değnek ve ayak sürüme sesi “Tak, tıss, tak,, tıss...” Kapanan gözlerimden yaşlar iniyor. Yüreğim acıyor.
Hey yürek acısı hey! Livadia’dan indirdin beni, Bandırma Vapuruna bindirdin de, daha da götürecek yerlerin var. Bırak artık yuvamda kalayım... Biraz çıkıp parkları, kıyıları, meydanları dolaşayım. Burada ne acılar var, ne utançlar, onları yaşayayım... sonra belki bir yerlere kaçarım!...
Bilinçaltımızın değerlendirme yargısı...
‘Vantromedial preforontal cortex’ burnun gerisinde yer alıyor. Beynin çok ufak ama kritik bir bölümü. Karar vermekte önemli bir rol oynuyor.
VPC’leri zedelenmiş olan insanların mantık süzgeci zayıflıyor. Zeki olsalar dahi, doğru karar veremiyorlar. Bilinçaltlarında, onları, kalabalığın içinde gerçekten önemli olan konuyu seçecek yardımcı sistem çalışmıyor. “Bağımlılar, davranışları-nın neticelerini pekalâ farkındadırlar ama bunlardan uzak kalacak duruşu sergileyemezler,” cümlesi çok dikkatimi çekti. Aslında bu aksak davranış şeklinin ne kadar geniş bir bağımlılık alanını kapsadığını fark ettim. Çünkü bağımlılık, genelde hep anlaşıldığından çok daha geniş anlamda, soyut ve somut bağlantılarla yaşanıyor olabilir.
Bilocation: Aynı anda iki ayrı yerde göründüğü hissi. Biz sanatçılar, kendimizi rolümüze, yazdığımıza, çizdiğimize çok kaptırdığımız zaman olduğumuzdan farklı mekânlara ve zamanlara ışınlanırız, bu çok tabiidir. Hâtta, yaratıcılık için gerekli bir yolculuktur bu özel durum. Bir farkla: Bedenen reel bilinen zamanda kalır, ruhen ve zihinsel olarak diğerine geçeriz. Bedenini aynı anda iki zaman, iki mekân arası dolaştırmak, kendini kaybetmek olgusunu getirebilir. Meselâ ben aynı anda hem yazar Nermin, hem Nakşıdil Sultan, hem Eva Braun gibi hissetsem, Nakşıdil’le, Eva’ya bir şey olmaz bundan sonra da, Nermin’in hali pek harap olur.
Eviniz, dönmekten mutlu oluyorsanız yuvadır
Haberin Devamı

