Nermin Bezmen

Nermin Bezmen

-

Notalardan örülmüş bir kor ateş

30 Mart 2013

Müzisyen bir anne ile felsefeci bir babanın tek çocuğu Anjelika Akbar, iki yaşında notalarla haşır neşir olan, dört yaşında mutlak kulak yeteneği fark edilen, beş yaşındayken sahneye çıkmak üzere kuliste bekleyen ve Moskova Tchaikovsky Devlet Konservatuvarı bünyesindeki harika çocukların okuduğu okula kabul edilen bir üstün yetenek. Akbar, “Üç Cemre Üç Aşk” dünya prömiyeri öncesi Nermin Bezmen ile buluştu.O parmaklarını suya değdirdiği zaman dahi melodi duyuyorsunuz. Dudaklarını kıpırdatmasa dahi yüreğinden geçenleri okuyorsunuz. Gözlerinin renkli menevişlerinde yaşamı, vâr oluşun ışıltılarını izliyorsunuz. O, konuşmadan konuşabilen, sessizliğin sesini duyabilen, hiç yazılmamış, hiç çalınmamış notaları cennetten indiren mucizelerden biri... O, Anjelika Akbar... Onunla ‘Üç Cemre Üç Aşk’ dünya prömiyerinden, bir tesadüf, üç gün önce buluşuyoruz. Yağmurlu, kurtları çağıran puslu, dumanlı bir Mart gününde, Beykoz ormanlarının içinde, cemreler düşürüyor Anjelika Akbar. Konuşurken baharı müjdeliyor sesi. Piyanosunun tuşlarında, ılık baharlar esiyor parmaklarının ucunda. Gözlerinde bahar çiçekleri... Hemen hissediyorum, benim gibi güçlü bir sinestezisi olduğunu. Daha bir kelime söyleşmeden birbirimizi tanıyoruz. Sohbete oturduğumuz çay masasında, Rus klâsiği çiçek desenli siyah lâke, ‘hohloma’lar içinde kuruyemişler, Himalâya’lardan aldığı özel örtülerin sarmaladığı demlikteki aromalı bitkisel çayı ve hemen yanı başımızdaki beyaz, kuyruklu piyanosu, kütüphanenin raflarında yüzlerce beste bize eşlik ediyor. Önce geçmiş zaman perdesini açıyoruz beraber. Kazakistan’ın Karaganda’sına uzanıyoruz.Müzisyen ve felsefeci bir baba ile müzisyen bir annenin tek çocuğu olarak dünyaya gelmiş Anjelika Akbar. İlk piyanoyu tanıdı“Piyano ilk tanıdığım objeydi.” diyor, “Daha bebekken, piyano sesine verdiğim reaksiyon, gösterdiğim beden dilini gören annem ve babam, piyanoyu benim yatağıma yaklaştırmışlar. Daha sonra, müzik çalıp bana bestelerin isimlerini öğrettiler. Bilhassa yanlış söyledikleri zaman kıyametleri koparıyordum. Sadece müziğe değil, sözlere de duyarlıydım. “Çocukluğumdan beri notaları renkli görür, Anjelika. ‘Re’ye ilk bastığında büyük bir heyecan içinde “Anne bak! Ne güzel sarı bulut yükseliyor!” der. Herkes aynı rengi görüyor sanmaktadır. Çok iyi bir piyanist olan annesi “Olmaz öyle şey” deyince, susar, “Annem görmüyorsa demek ki yok demektir” der. İki buçuk yaşında artık notalarla haşır neşirdir. Parmaklarının ucunda, piyanist ‘paduşeçka’ları (yastıcık) çoktan gelişmiş, elleri güçlenmiştir bile. Beş yaşında sahneye çıkmak üzere kuliste beklerken şöyle bir hayali gelişir. “Sahneye çıkmadan konsantre olup müziği düşüneyim. Müziğimi, telepatiyle, benim algıladığım renklerle hissetsin dinleyenler diye hayâl etmiştim. Bugün de halen daha gerçekleşmesini arzuladığım bu telepati sadece müzikle ilgili değil. Konuşmadan da düşüncelerin anlaşılmasından yanayım. Kelimelerin gücünü ve yetersizliğini aynı zamanda keşfettim çünkü.” Seslerle ve sözlerle ilişkisinin dışında da farklı bir çocuktur minik Anjelika. “Daha küçücükken, rüyalarım gerçeklerimdi. Uykuya gönderirlerken, “Ben şimdi uyanmaya gidiyorum” uyanınca da “Şimdi uykuya giriyorum” derdim diye anlatıyor halen daha aynı inançla yaşadığını ekleyerek. Onunla bir ortak noktamızı daha keşfediyorum ve o da benim gibi rüya defteri tutuyor, içinden gerçeklerin yakalandığı...Yedi yaşında kalbinde derin bir tınlama sesiBir farkındalık daha, notalarla girer küçük Anjelika’nın hayatına; babasının artık başka bir evi olduğu gerçeği. Yedi yaşındadır ve yıllardır zaten sürekli seyahatte olan babasının aslında annesiyle ayrılmış olduklarını o zaman öğrenir. “O anda kâlbimde deriiiiiiiiin bir tınlama sesi oldu” diye anlatıyor o anı, “Bir kapı gıcırtısı, uçan kuş çığlığı, bin kemanın en yüksek volüm ile aynı notayı çalması sanki boş bir odanın içinde tüm bu sesler ve daha fazlası yankılanarak, dönerek, eko gibi kâlbime dokunup bilincime geldi: Artık benim bir babam yoktu. Bir adam vardı uzaklarda bir yerde.” Bu sebepten, babasını fazla anlatamıyor ama “Babasızlığı anlatabilirim,” derken hüzün kırıntıları seziyorum sesinde.Ama uzaklarda olan bir baba, Anjelika’nın, ruhunun, yüreğinin notalarla olan yolculuğunu kesmez. “Yaşamda hiçbir duygudan kaçamayız” diyor, “Her şey yaşanıyor ve bitiyor gibi görünüyor ama aslında bitmiyor. Orada kalıyor. Onun için, her şeyi yaşarken neredeyim, nasıl bir ruh halindeyim, onu bilmek önemli.”Üç yaşına geldiğinde, pikabı, plâk koleksiyonu ve piyanosu hayatıdır Anjelika’nın. Dört yaşında ‘mutlak kulak’ yeteneği fark edilir ve Moskova Tchaikovsky Devlet Konservatuvarı bünyesindeki harika çocukların okuduğu okula kabul edilir. Artık yolu çizilmiştir; yüreğinden gelen sesin yoludur bu.Kalbimin sesi “Kal” dedi (Türkiye dünya evinde huzur köşem oldu)Yıllar sonra, başarı basamaklarını tırmanırken, senaryo yazarı eşi ve henüz karnında sekiz aylık bebeği ile UNESCO üyesi olarak, Hindistan’dan sonra, 1990 yılında Türkiye’ye gelirler ve geliş o geliş olur. “İlk günden müthiş insanlarla karşılaştım. Bir ülkeyi böyle insanlarla tanımak muhteşemdi” diyor. “SSCB dağılmaya başladığında, ben de kâlbime baktım ve burası benim yerim dedim. Dünyanın her yerinde akrabalarım var. Klâsik müziğin daha çok sevildiği birçok başka ülke de var, hepsine gidebilirdim ama kaldım. Türk insanının çok derin bir maneviyatı, gönül zenginliği var. Bazısı bunun farkında değil ama o zenginlik orada. Bu insanlar sevdirdi bana burayı. Türkiye, dünya evinde huzur köşem oldu.” İlk oğlunu burada doğurur Anjelika Akbar ve bir müddet sonra eşinden ayrılır. “Bayramların güzelliğini burada hissettim ve o ilk yıllarda çok da yalnızlığımı hissettirdi bana bayramlar” diyor. Ama ardından, yüreğine konuşan bir yürek girer hayatına ve ardından minik Timur katılır aralarına. Şimdi günler tamamdır, hayat tamamdır, bayramlar da daha güzeldir. Yuri, tam burslu olarak üniversite yönetmenlik okur ve şu sıralar yine burslu yetenek olarak Amerika yolcusudur. Timur, okul sonrası ‘örümcek adam’ kıyafetiyle kendi masallarını yazmakta, biz konuşurken. Onlarca ödülü var Anjelika Akbar’ın. Soruyorum, “Ödül nedir” diye. “Benim ödülüm, gözlere getirdiğim duygu yaşları ve konser sonrası gönlüne dokunduklarımın beni sarmalamasıdır” diye cevaplıyor.Anjelika Akbar’a Türkiye’de yaşamanın içsel yolculuğuna etkisini sorduğumda: “Çok büyük zenginlik getirdi bana” diyor, “Gün geçtikçe daha çok anlıyorum bunu. Avrupa’da yaşasaydım başka bir Anjelika olurdum. Daha yatay bir hayatım olurdu. Şimdi ise, daha dikey hayatım.”Bir kapı gıcırtısı, uçan kuş çığlığı, bin kemanın en yüksek volüm ile aynı notayı çalması sanki boş bir odanın içinde tüm bu sesler ve daha fazlası yankılanarak dönerek, eko gibi kalbime dokunup bilincime geldi...“Bütün enstrümanlar insan sesini yakalamaya çalışır”Piyanonun yanında en sevdiği enstrüman sesi nedir diye sorunca “İnsan sesi” oluyor cevabı. “Zaten bütün enstrümanlar aslında insan sesini yakalamaya çalışır.”Anjelika Akbar’ın, çok sık olmasa da, piyanosuna eşlik eden harika bir sesi var. Besteleri gibi; içinden renkler, rüyalar çıkan bir ses. Acaba, bestelerini yaparken müziği hangi sesle duyuyor diye soruyorum, “Enstrümanın sesiyle” diyor, “Senfoni yazarken, partisyonları yazmak çok kolay oluyor onun için. Ama yazdığımdan o kadar çok daha fazla ses var ki. Bütün duyduklarımı aktarmam mümkün değil. Mozart der ki; “Benim senfonilerim çok uzun zannediyorsunuz. Oysa, onlar benim duyduklarımın sadece kırıntılarıdır.”Pitagor’dan Mevlana’yaBesteciliğin yaratıcılık sancısının burada yattığını anlatıyor Anjelika Akbar; “Duyduklarım, elimde hazır olan bir şey değil. Duyduğum o mükemmelliği, sınırlı enstrümana uyarlamak zorundasınız besteci olarak.” Onu dinlerken, Pitagor’un söyledikleri uçuşuyor zihnimde. Pitagor’a göre; musiki, göklerin dönüşünden oluşan sesten, bu sesin âhenginden meydana gelmişti. Hazreti Mevlânâ ise: “Hikmet sahibi kişiler, “Biz bu makamları gökyüzünün dönüşünden aldık”, İnananlar ise derler ki: “Cennet’te o güzel sesleri duyduk, dinledik... der. Anjelika Akbar’a kendisinin, cennetten yankılanan sesleri bizlere duyurabilen ender mucizelerden biri olduğunu söylediğim zaman, mütevazı bir tebessümle başını iki yana sallıyor ve “Ben bu besteleri kendime mâl etmiyorum” diyor, “Ben, aldığım tahsille, kültürle, çalışmayla, yetenekle bu mucizeyi aktaran bir boruyum sadece. O sesler zaten var.”O zaman, bestecileri, evrendeki mucizeyi bizlere ulaştıran birer enstrüman olarak kabul edebilir miyiz? “Ben bütün insanları öyle kabul ediyorum” diye cevaplıyor, “Yeter ki kendileri idrak etsinler. İdrak alçak gönüllülüğü getiriyor.” Yüreklere cemre düşürecekO ne kadar mütevazı olursa olsun, mükemmeliyeti hepimizi sarsacak, sarmalayacak, çok yakında hepinizin gönüllerine düşecek olan ‘3 Cemre 3 Aşk’, Anjelika Akbar’ın ilk kez Türkiye’de karşılaştığı ‘Cemreler’ kavramını, sadece mistik ve meteorolojik tarafı ile değil, aynı zamanda manevi anlamıyla incelediği ve besteye döktüğü bir senfoni. ‘Cemre’yi kor ateş, mânasını ‘Emre’ yani ‘aşk’ anlamında ele alıyor. “Eseri tefekkür ile besteledim.” diye açıklıyor. Beş bölümden oluşuyor. Prolog, Hava, Su, Toprak, Epilog.” Anjelika Akbar’ın piyanosunun yanı sıra bendirle icra ettiği ‘3 Cemre 3 Aşk’ta kendisine Devlet Opera Balesi kadrosundan sanatçılar eşlik ediyor. İlkbaharı müjdeleyen cemreler güneşin kor ateşini dünyaya yaklaştırıyor. Sırasıyla klarnetle havaya yani ruha, piyanoyla suya yani gönüle, çelloyla toprağa yani bedene dokunuyor. Doğayı mezzo soprano seslendiriyor. Bendir sonsuz devinim, vâr oluşun kesintisiz ‘nefes’ini temsil ediyor. Irti’nin ‘Tekbir’i ve Nesimi’den Pir Sultan Abdal’a “Ben Melânet Hırkasını/Haydar’ ilâhisi cemrelerle buluşuyor, cemrelere aşk karışıyor... Piyanosunun başına geçiyor Anjelika Akbar ve bana seslendiriyor ‘3 Cemre 3 Aşk’tan bir bölümü, öz sesini katarak. Kanatlanıyorum dinlerken. Onun, cennetin seslerini bize duyurmak için yer yüzüne gönderilmesiyle ve Türkiye’mi vatan, Türklüğü milliyet seçmesiyle ne kadar şanslı olduğumuzu düşünüyorum. Gözlerimden yaşlar iniyor. Anjelika tuşların şimdilik son nefesini dinlendirip bana dönüyor ve “İşte” diyor, gözyaşlarıma bakıp “Ödülü sormuştunuz. Benim ödülüm bu.” Benim de ödülüm bana bu duyguları böylesine yaşatabilecek yeni bir dost kazanmak. Bu dostluk, güzel bir dostluk olacak biliyorum. ‘3 Cemre 3 Aşk’ tadında ve renginde....

Devamını Oku

Kendi Everest’ine çıkmış bir kadın

23 Mart 2013

ıl 1960... Erzincan’ın Dersim’inden, bir aile varır Ankara’ya. Minik elleri, babasıyla annesinin avuçlarında altı yaşındaki küçük kızın zekâ fışkıran gözleri pırıl pırıl yanar söner, Ankara’nın ışıklarını görünce. Henüz altı yaşındaki Yaşar, Anıttepe’de durdukları yerden bakar Anıtkabir’e, Ankara’ya. Geldikleri dağ köyünden sonra ışıl ışıl yanmaktadır başkent. Rıfat Ilgaz’ın şiirindeki; Biz bu güneş ülkesinin çocukları” gibi hisseder kendini... Henüz bilmiyordur, daha nice başkentin ışıklarını göreceği bir yaşama doğru ilerleyeceğini, henüz bilmiyordur, ışıkları, aydınlıkları takip etmek, ışığı olmayanlara fener olmak için ateşten gömlekler giyeceğini... Anne Güneş Hanım’ın hiç okuması yazması yoktur. Baba Binali Bey askerde öğrenmiş. Karı-koca, ikisinin de içlerinde kalmış okumak. Yaşar’ın gözlerindeki ışığı takip eder, okuma arzusunu desteklerler. Evde duvarda, bir Atatürk portresi, bir de Hazreti Ali’nin resmi asılıdır. “Atatürk yıllarla dağlarda saklanan Alevileri ovaya indirendir. Onun için severiz Atatürk’ü” diyor Yaşar.45 bin nüfuslu Altındağ Belediye’sinde yirmi bir sene muhtarlık yapan Binali Bey, kızını mahalleden gelen dedikodulara karşı korumaya alır. “Kızın oğlanlarla gidiyor, oğlanlarla dönüyor” diyenlere, “Başka okuyan kız mı var?” deyip, ağızlarının payını verir. Ankara Eğitim Enstitüsü ve Bankacılık Enstitüsünü bitiren kızlarıyla iftiharederler.Sendikacı, yazar, anne kimlikleriyle mücadeleye asılan bir kadınŞimdi, karşımda oturuyor, benim de dostu olmaktan iftihar ettiğim sevgili Yaşar Seyman ve uzun zamandır özlediğimiz sohbetimizi yaparken, onun Ankara’nın ışıklarını ilk defa gördüğü zaman hissettiği heyecanı hiç yitirmediğini bir kez daha görüyorum. Çünkü altı yaşındayken Rıfat Ilgaz’ın şiirinden çıkan duyguları, yıllardır kendisi yaratmak, yaşatmak için mücadele vermekte. Siyasi, sendikacı, yazar, eğitmen, gazeteci, anne, babaanne kimliklerinin hepsi mücadeleyle, inanarak asılmak ve başarıyı kovalamakla aydınlanmış bir kadınımız Yaşar Seyman. Dişiliğini kullanmadan ama dişiliğini kaybetmeden, erkekler dünyasında erkek oylarına egemen bir kadın.“Kadın kimliğini korumak, özellikle erkeklerin daha çok olduğu bir işi yaparken çok önemli” diyor, “Kadının farklı yapısı var. Kadın, yaşamın rengi. Değişimin ve dönüşümün dinamiği. Siyasi kadrolar, bir mesajın yerine ulaşmasını istiyorsa, kadına mesaj vermeli, kadının sesine de kulak vermeli. Kadın fikri alır ve taşır.” ‘Türkiye’de kadın hâlâ aksesuar’“Türkiye’de kadın halen daha aksesuar olarak kullanılıyor. Bir törende kurdeleyi kesen erkek, makası uzatan kadın hâlâ. Kongrelerde erkekler divan başkanı olur, kadınlar kâtip. Kadının örgütün kuruluşundan itibaren yer alması gerek ki adım adım ilerlesin. Karadeniz’i boydan boya geçin. Parti binalarına hep kahveden geçilip girilir. Politikanın mekânları bile erkekler için. Bankacılık bu anlamda özel bir yerde Türkiye’de. Sınavla hak kazanıldığı için kadın yüzde ellilerin üzerinde oranda yer tutuyor. Öyle kadınlar da dört vardiya çalışıyor. Eş-iş-ev-çocuk.”Burada gülerek kendisine dönüyor:“Bende bir de sendikacılık ve yazarlık vardiyaları var, etti altı” diyor.Yaşar Seyman, İş Bankası’nda çalışmaya başladığı 1976’dan bu yana sendikacı. Banka ve Sigorta İşçileri Sendikası’nda (BASİSEN) üç dönem Divan Başkanlığı yapmış, 1989’dan beri de Ankara ve İç Anadolu Bölgesi Başkanı. Tek rakiple girdiği birinci seçimden sonra, rakipsiz olarak ve yüzde 90 erkek oyuyla seçilmeye devam ediyor bu göreve. ‘Yazarlık Avrupa’da çok önemseniyor’“90’larda gelişen kadın hareketi her kesimden sözcüsünü buldu. Ben de çalışan kadının sesi oldum” diye devam ediyor, bir dönem de CHP Genel Başkan Yardımcılığı yapmış arkadaşım. 23 Nisan 2007 yılında Avrupa’nın en başarılı kadın sendikacısı seçildiği Atina’daki töreni anlatıyor:“Aday ve kazanan kadınların yaşam öyküleri okunuyordu. Ben anlatılırken yazar olduğum söylenince salonda alkış koptu. Bizde pek de önemsenmeyen yazarlığın Avrupa ülkeleri için ne büyük anlamı olduğunu fark ettim.” Yaşar Seyman’ın nice emeğinin ürünü ödüllü kitaplarından birisi, ‘Hüznün Coşkusu’ 1993’te oyunlaştırılmış ve Devlet Tiyatroları’nda sahnelenmişti.“Benim büyüdüğüm gecekondu mahallesinde tiyatro afişleri asılırdı. Uzun uzun seyrederdim o afişleri. Yıllar sonra o tiyatroda benim yazdığım eser oynandı” derken, yine bu güneş ülkesinin gözleri parıldıyor karşımda. Daha sonra Van’da müzikal olarak sergilenen bu oyunun ardından, yine Yaşar’ın metnini yazdığı ‘Kadının Türküsü’ müzikâli 3 Nisan 2004’te Almanya’da, Oberhausen’da 12.000 kişinin izlediği bir şölene dönüşmüş. Yedi lisanda yayınlanmış. “Yüreğime dokunan her şeyi yazdım onun için de yüreklere dokunabildim” diyor, Deniz Gezmiş’ten, aşka, Aleviliğe uzanan yazılar zincirinden bahsederken. Sessiz sedasız aldığı ödüller bir değil, iki değil Yaşar Seyman’ın. Ama ödüller ve titrler onun için reklâmı yapılacak ve kullanılacak basamaklar da değil. Ödül aldıysa, kazandığını bilmenin haklı gururunu yaşıyor ama bir sonraki başarı durağı için koşmaya devam ediyor. Örgütlü toplum, örgütlü birey olmayı savunuyor, yüzlerce panelde bunu aşılamaya çalışıyor. “Anneme armağan edemediğim demokrasiyi, oğluma, torunuma armağan edebilmek istiyorum” diyor, Fırat’larını düşünürken. Fırat nehrine duyduğu sevgi, oğluyla, torununu isimlendirip yüreğine daha farklı bir aşkla yerleşmiş.“Fırat akarken kıyı boyu bir cemevinde ibadete rastlarsın. Çıkarsın, Fırat akar gider, bakarsın bir camide ezan, dinlersin. Fırat akar gider, birden bir çan sesi duyarsın, kiliseye gidenleri görürsün. Bu ne zenginliktir. Ne güzelliktir” derken, heyecanı akarsu gibi dalgalanıyor. ‘Cehennem korkusu değil, sevgiyle büyüdük’“Munzur’da da onun için direniyoruz, HES el atmasın diye. ‘Neden karşısınız?’ diye soruyorlar. Çok basit, Munzur kutsaldır. Uzak kalan, gelince ekmeğini banar Munzur’a. Kutsallığın nedeni, niçini olur mu? Kutsal, kutsaldır.”Yaşar Seyman, kadının da kutsal kabul edildiği bir kültürden. Onun için kadının sesi olurken, kimileri gibi yanlış tonlamalar çıkmıyor dudaklarından. Âşık Veysel, Daimi, Mahsuni Şerif, Musa Eroğlu, Arif Sağ, babasının masasında dem almışlar, sazlarıyla. “Biz Cehennem korkusuyla değil, sevgiyle büyütüldük” diye bir çoğundan farklılığını anlatıyor. “Kadın, erkek eşittir Alevilikte. Nefesler önemlidir. ‘Kadın bağlamada tel/Kadın düğünde tül/Yaşamda gül/Doğumda candır’ Çok güzel anlatır, kadına verilen değeri. Hacı Bektaş’ı Veli derki; ‘Erkek, dişi sorulmaz muhabbetin dilinde/ Hakkın yarattığı her şey yerli yerinde/ Bizim nazarımızda kadın erkek farkı yok/Noksanlık da, eksiklik de senin görüşlerinde.” ‘Bu ülkede değişimi kadınlar başlatacak’Kadınlara güveniyor Yaşar Seyman. “Bu ülkede bir şeyler değişecekse yine kadınlar değiştirecek” diyor. “Bu güzelim zengin topraklarda linç kültürü oluşturmuşuz maalesef. Bizim hikâyelerimiz hep fısıltıyla anlatılır. Artık fısıldamayın, yüksek sesle söyleyin diyorum Alevilere. Hikâyelerimiz yarım, şarkılar yaralı bizde. Ana dil diyorsun, ana dil yok. Dil, aklın ayak izleridir. Anayasa diyorsun, içinde kadınlar yok. Anayurt diyorsun, ağlayan yurt yaratıyorsun. Yazık... Homeros aynı bu topraklarda, Türküleri yakanlar, yasaları yapanlardan daha güçlüdür.” demiş. İşte, türkülerimiz de, nefeslerimiz de ispatı. Yazılamasa da, nesilden nesile geçmiş gelmiş.”Yazılıp, basılıp da yok edilenleri konuşuyoruz. “Ben 1980’den itibaren duvarlara yazamayınca evde kâğıtlara yazmaya başladım” diye gülerek anlatıyor Yaşar. Ve bir de anneliği tattırdı bana o zaman dilimi. ‘Göçmen Kalem’ kitabını yazarken İsveç’te tanıştığı bir Alevi göçmeninden o dönemi dinlemiş, “Nehir kitap aktı” diye.“Annem de, benim lise fotoğraflarımı yakmıştı, beni ve arkadaşlarımı 12 Eylül gazabından korumak için” diye devam ediyor arkadaşım, “Ben de hâlâ çok üzüldüğüm bir kaybı kendim yarattım. Türkân Saylan’ın evini bastıklarında “Aşk mektuplarıma dokunmayın lütfen” ricasını duyduğumda o kadar içim acımıştı ki, o bilinmezlik içinde kendi günlüklerimi yaktım. Hâlbuki, benim hayatımdı, beni anlatan defterlerdi onlar. Yazılar, nefesler anlatır bir insanın hayatını. Konfiçyus’u, Sokrates’i öldürtenlerin ismi neydi, hatırlamıyoruz değil mi? Ama Pir Sultan’ın katili Hızır Paşa’yı biliyoruz. Neden? Pir Sultan’ın kendi nefesleri sayesinde. Yoksa onu da bilmeyecektik.” Türkiye’de başarı öykülerini özlüyor Yaşar Seyman. “Kızım Yıldız Kenter, oğlum Yaşar Kemâl olsun istiyorum diyen anneler, babaları özlüyorum” diyor. “Kitap okuyanları özlüyorum. Ankara’nın Cumhuriyeti kuran felsefeden uzaklaşmasına üzülüyorum. Türkiye, daha bağımsız bir politikayla var olan çağdaş-lâik düzenini korusaydı, Orta Doğu’nun gerçek lideri olurdu. Arap Baharı, projesiz, plânsız esen bir rüzgâr olmaktan öteye gidemedi. Kendi değerlerimizle kalkınmalıyız. Unesco Yunus Emre yılı deyince fark ediyoruz Yunus Emre’yi. Piri Reis yılı deyince fark ediyoruz Piri Reis’i. Bu zenginlikte kendimize yoksunluk yaratıyoruz. Yoksunluk da yoksulluğu getiriyor. Dilim varmıyor ama insan kirlendi.”‘Asla piyon olmayacak’Minik Yaşar’ın Ankara’nın ışıklarını ilk gördüğü günden bu güne epey sular akmış zamanın üzerinden. Bambaşka başkentler ve onların ışıklarını izlemiş olgun yazar, sendikacı, siyasetçi Yaşar. “O zaman gerçek ışıklı şehir ne demekmiş anladım” diyor, “Ve o zaman Aleviliği yeniden öğrendim, Avrupa’daki Alevilerimizi tanıyınca değerlerimizi yeniden derinliğine anladım. Avrupa’nın sularını görünce ülkemin sularının yalnızlığını, yetimliğini fark ettim.”“Ben, dikenli tellerin arasında fışkıran bir kır çiçeğiyim” diye tanımlıyor kendisini dostum. “Yara, bere içinde kalıyorum ama muhakkak açıyorum.”İnançları, hayata karşı duruşunda tavizsiz bir kadın Yaşar. Kendisini tarif ederken, tarifinin aksine bir inanış ve duruşa piyon veya konu mankeni olmayacağını gayet kararlı belirtiyor.“Ben” diyor, “Lâik Cumhuriyet’in yetiştirdiği bir kadınım. Ben devrimci bir kadınım. Ben alevi bir kadınım.” Ve ekliyor: “Ben kendi Everest’ine çıkmış kadınım.”Ve bir nefesle demlenmeye devam ediyoruz: “Koyun beni Hak aşkına yanayım/ Dönen dönsün/ Ben dönmezem yolumdan/ Yolumdan dönüp mahsun mu kalam Dönen dönsün/ Ben dönmezem yolumdan...

Devamını Oku

Kadın odaklı dev bir firma

16 Mart 2013

Mart Kadınlar Günü’nde konuşma yapmak üzere Sanofi’den bir davet almıştım. Dünyanın yüz ülkesinde faaliyet gösteren önemli bir sağlık kuruluşunun, kadınları bu özel günde önemsemesi hoşuma gitmişti. Sabah başlayıp, öğleye kadar, kadının tarih boyunca kişisel, dinsel ve sosyal yolculuğundan, aile, toplum, ekonomi içindeki yerinden, iş-eş, annelik görev ve sorumluluklarından, çalışan kadının sistemde yalnız ve zorda kalışından, bağımsız çağdaş kadının yorumundan bahsedeceğim bir konuşma hazırladım. Bana tanınan uzun konuşma saatlerinin, dinleyicileri sıkıp sıkmayacağını da düşünmedim değil. Ama, kendileriyle bir araya geldikten ve kitapçıklarını okuduktan sonra, Sanofi’nin, kadına ve kadın emeğine verdiği değerin sadece bir günlük, gönül almaca bir kutlamadan ibaret olmadığını, ‘kadın’ gücüne güvenin ve inancın, firmanın temel direklerinden olduğunu fark ettiğim zaman, yapacağım konuşmanın da neden bu kadar ciddiye alındığını ve bana neden bu kadar uzun süre verildiğini anladım.Şimdi, bu özel kurumu sizlere tanıtmadan geçemeyeceğim.Türkiye’nin en büyük üretim tesislerinden birine sahip olan Sanofi, ülkemizin üçüncü büyük ihracatçısı. Ancak, sadece imalâta ve ihracata odaklanmak yerine, bu denli büyük ve değer yaratan bir kuruluş olarak, kadınların iş hayatında desteklenmesi konusunda çalışmalar yapmayı, sürdürülebilir bir ekonomik büyüme sağlamanın olmazsa olmazı olarak görmüşler. İş gücüne katılım düşükDünya genelinde Sanofi iş gücünün yüzde 45.7’sini kadınlar oluşturuyor. Bu oran, kilit pozisyonlarda yüzde 39. Üst yönetim bu rakamlarla yetinmiyor, kadın çalışanların iş yerinde eşit fırsatlara sahip olmasını sağlamayı ve kadın çalışanları tüm organizasyonda, giderek daha da fazla sayıda kıdemli pozisyonda görmeyi arzu ediyor.Türkiye’de, genel ortalamada kadınların iş gücüne katılım oranı çok düşük. OECD ortalaması yüzde 62 olan bu oran Türkiye’de sadece yüzde 27. 15-29 Yaş grubu kadınlarımızın, ne yazık ki, yüzde 52’si ne okuyor, ne çalışıyor. Ama Sanofi bu anlamda da, Türkiye’nin bu tatsız gerçeklerini kendi bünyesinde pozitif değişime doğru yönlendirmiş. Firmanın Türkiye’de üst düzey yönetici kadın oranı yüzde 40. 2010 yılından beri küresel olarak Dünya Kadın Forumu’nu destekliyor firma. CEO’ları Chris Viehbacher bizzat Kadın Liderlik Komitesi’ni kuran kişi. Kadın Liderlik Komitesi, Sanofi kadınları iletişim ağlarının ortaya koyduğu fikir ve önerileri değerlendiriyor, yeni projeler geliştiriyor, firmanın yönetim kurulunun gündemine en az yılda bir kez fırsat eşitliği konusunu getirmekte kararlılık gösteriyorlar. Tüm dünyadaki Sanofi şirketlerinde çalışmakta olan 500 kadın arasında sıkı bir bağ var. Ülke delegesi olarak görevlendirilen bu kişiler, rollerine, istihdam durumlarına veya kıdemlerine bakılmaksızın, kadın çalışanların yerel düzeyde karşı karşıya kalabilecekleri özel sorunlara işaret etmek üzere ortak amaçlı lokal ağlar kurmuşlar. Türkiye, dünya genelindeki Sanofi şirketleri arasında bu alanda öncü rolü oynayan ülkelerden biri konumunda. Firmanın kadın odaklı çabaları sadece kendi bünyesinde kalmıyor. Ülkemizin en saygın kadın inisiyatiflerinden biri olan KAGİDER ile iki projede ortak olmuşlar. ‘Geleceğin Kadın Liderleri’ ve ‘Fırsat Eşitliği Modeli’.‘Fırsat Eşitliği Modeli’nin ana hedefi, şirketler arasında bu konuda farkındalık yaratmak ve iş yaşamında toplumsal cinsiyet eşitliğini teşvik etmek üzere özel sektöre destek olmak. ‘Geleceğin Kadın Liderleri’ projesi ise, yeni mezun genç kadınların iş arama süreçlerini kolaylaştırmayı hedef edinmiş. Geleceğin kadın liderleriSanofi, sadece barış zamanındaki ticari karar alma süreçlerinde ve sürdürülebilir büyümeyi teminde kadınlara inanmıyor. Ekonomik kriz dönemlerini de kadınların erkeklerden daha iyi idare edeceğine inanıyor ve güveniyorlar.2011 yılında ilk mezunlarını veren ‘Geleceğin Kadın Liderleri’ projesine katılmak, iş hayatındaki hedefleri konusunda destek almak isteyen genç kadın adaylarımız için şu seçim kriterleri var:20-25 yaş arasında üniversite öğrencisi veya yeni mezun olması.Akademik başarı.Aktif vatandaş olmasıAilenin kısıtlı gelire sahip olmasıDilerim, gönlü, hevesi, ekonominin çarkları içinde, bir birey olarak, bir kadın olarak kendini ispat etmek isteyen tüm genç kadınlarımızın yolu açık olsun. Dilerim, Sanofi çok yakın zamanda, kadın odaklı, kadına inanan ve emek ve başarı imkânını paylaşan daha nice firmaya örnek olsun. Okuyamayan, çalışamayan kadınlarımıza, hem kendilerine, hem topluma aidiyet ve sahiplikleri için yaratılacak yeni imkânlarla, kadının kısır döngülerinden biri tedavi olsun.Hayvanlara işkence parkları neden açık kalır?ayvanları sevmez, onların yaşam haklarına inanmazken neden hayvanat bahçeleri, parklar kurar insanlar? Sadece uzak diyarlardan veya nadide bir hayvanı teşhir edebiliyor olmak mıdır, park işletmeciliği? Gülhane Parkı kapandığı zaman ne kadar sevinmiştim anlatamam. Zira, çocukluğum kaç defa o parka düştüyse her defasında ağlayarak ayrılmıştım. Daracık, bakımsız, pis kafeslerdeki zavallı hayvancıkların hali yüreğimi burkar, isyanla gözlerime yaş gelirdi.Ceza 60 TL.Bir müddettir facebook’ta İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’a yazılan bir mektubun imza kampanyası, takip ettiğim “insana karşı” koruma kampanyalarından biri. Bu defa konu; Aqua Dolphin Yunus Parkı. İsim pek güzel, pek batılı ve de söylerken, turkuaz, mavi uçsuz bucaksız denizlerde gülümseyerek dalıp çıkan yunusları çağrıştırıyor. Ama gerçek bu değil.Bu parkın sakinlerinden yunus İlya, asitli klor çözeltisi dolu bidonların hemen yanında, çatlakları plastikle yamanmaya çalışılmış, bulanık, pis, küçücük bir havuzda yapayalnız, yaşama küsmüş, yaşamaya çalışmakta.Parkın diğer kurbanı bir deniz aslanı; aynı şekilde, pis, daracık bir havuzda bekliyor gösteri saatlerini.Şikâyetler üzerine, İstanbul Çevre Müdürlüğü İşletmesi denetlemiş durumu ve deniz aslanının tutulduğu hücreye hijyen yönünden kötü raporu vermiş. Ceza da kesmişler; 60 TL!Değişen bir şey yok, Yunus İlya ve deniz aslanı yine aynı havuzlarda, yarı baygın, gösteriye çıkacakları saatleri bekliyorlarmış. Aile olgusuna sahip bu sevecen hayvanları yalnız bırakarak, kımıldayamayacakları pisliğin içine hapsederek yavaş yavaş öldürmenin yolunu bulmuş parkın işletmecileri, sahipleri, bakıcıları. İşkence parkları kapansınBelki yenilerini almak, insanın sahip olmasına yakışacak bir park işletmekten daha mı ucuz acaba? Ne olursa olsun, bu işe soyunan insanın önce hayvanı sevmesi gerek. Yoksa, ızdırap, yalnızlık ve pislik içinde ölümü bekleyen hayvanlarla bizim çocuklarımıza tabiat dersi ortamı yaratmaya falan kalkmasınlar, kapasınlar bu işkence parklarını! Siz analar, babalar, lütfen, bu parklardaki hayvanları çocuklarınıza ne bilgi, ne de eğlence malzemesi olarak görün. Götürmeyin çocuklarınızı, izletmeyin bu acıklı durumu... Hayvanları böyle öğretmek istemezsiniz çocuklarınıza... Böyle insanları da bilmesinler...7 GÜZEL ÖĞÜT- Geçmişinizle barış yapın ki; ‘an’ınızı mahvetmesin.- Diğerlerinin sizin hakkınızda ne düşündüğünden; size ne?- Zaman her şeyi tedavi eder; yeter ki zaman ver.Hayatını başkalarınınkiyle kıyaslama. Onların yolculuğunun neden ibaret ve nasıl olduğunu bilemezsin.- Çok düşünmekten vazgeç. Cevapları bilmemek tabiidir. En az beklediğin anda onlar sana gelecektir.- Senin mutluluğundan hiç kimse sorumlu değil; senden başka.- Gülümse... Dünyadaki bütün problemlere sen sahip değilsin.VE BİR GÜZEL SÖZ “Renkten renge giriş, inançtan inanca geçiş, ahmağın alâmetlerindendir.” Hazreti Ali.

Devamını Oku

Havva’nın kızları ve elmalar

9 Mart 2013

eden “Adem oğulları” denir de, Havva’nın adı bu oluşuma dahil edilmez? Sanki zavallının tek rolü, Adem’e elmayı yedirmekmiş gibi... Aslında daha hikâyesi yazılırken en baştan kaybetmiş zavallı Havva. Hem şeytana uyan, hem Adem’i baştan çıkaran günahkârlığın sembolü olarak kitaplara geçmiş ve kendisinden sonra gelecek tüm kadınları erkeğe ve ahlâk yargısına karşı borçlandırmış, boynu bükük kılmış. Böylelikle, daha en baştan en büyük babamızı mağdur, en büyük annemizi de şeytanın yansıması olarak bellemişiz. İşin garibi, Semavi dinler Havva Ana’mızın şeytanla işbirlikçiliğinden bahsedene kadar, insanoğlu atalarının bu hikâyesinden bihaber kalmış. Niye cennetten kovulduklarını bilememişler uzun zaman. Acaba Adem, çocuklarına, torunlarına hiç mi anlatmamıştı başlarına gelenleri, cennette yaşamadıkları için kimin suçlu olduğunu. Yoksa, biricik eşine sevgisinden susmuş muydu? Havva Anamız’la konuşma şansım olsa, o neler anlatırdı, nasıl anlatırdı diye merak ediyorum doğrusu. Ama mümkün değil... Ve Adem’in oğulları, bu çıkış noktasını kullanarak Havva’nın kızlarına hâlâ daha bir elmanın hesabını ödetmenin peşindeler, hem de elmayı yedikleri halde. Diğer taraftan, cennetten kovulma sebepleri kadın olduğu için de, kadını cennete kabul etmeleri de zor oluyor elbette. Nitekim, belki hatırlarsınız, birkaç sene önce Meclis’imizin bir maruf üyesi, kadınların, cennete ancak biat edip hoş tuttukları erkeklerin ardından gidebilecekleri üzerine şahsi arzu ve yorumlarından oluşan Hadis-i Şerif’i dağıtmıştı Meclis’te. Duyduğumda, “Durum buysa, kusura bakmasınlar, beni Cennet’e gitmek hiç ilgilendirmiyor o zaman” demiştim. Eşimi hoş tutmadığımdan değil, cennetin erkeklerin tekelinde olması inancına kızdığımdan. Elbette, bir kadının, uğruna, ardından her yere, sorgulamadan gideceği bir erkeği olabilir. Hâtta sadece cennete değil, cehenneme bile... Ama bu kadının kendi seçimine, kendini temsiline kalmalı, erkeğin buyur etmesine değil.Kız çocuklarının çilesiHem bu dünyayı, hem de cenneti erkeklerin sahiplendiğini görmek isteyen mantalitenin eseri olarak, bu 8 Mart’ı yine, dünyanın hemen hemen her yerinde, kadının yoğun emek sömürüsü, kadına yönelik katliama dönüşmüş cinayetler, kadının savaşı ve zoru en derin anlamında yaşadığı bir süreçle karşıladık. Ülkemizde, 2012 yılında 159 kadınımız bu sistemde canını kaybetmişti ve 2013’ün ilk iki ayında taze ölüm sayısı 26’yı buldu bile. Maalesef, muhafazakâr sosyo ekonomik politikalar ata erkil düzeni desteklemekte, eşlerin ve ailelerin kadın üzerindeki şiddetini mazur görmekte ve göstermekte. Bu politikaları savunanların bir kaçının kendi karılarını baş tâcı ediyor görünmeleri de bu derde bir deva olmuyor, olamaz.‘Kadın’ı arada, derede, bir lütuf yapar gibi değerlendirmekten, Yaradan’ın Adem oğluna vermiş olduğu kabul edilen tüm nimetleri, yine Adem oğlu uygun gördüğü zaman ve uygun gördüğü kadarıyla kadına bahşiş verir gibi vermekten vazgeçilmeli.Havva’nın kızları olarak, Adem oğlunun bize verdiklerinin aslında zaten hakkımız olduğunu bilmemiz gerek. Bu anlamda yine en büyük görev kadının kendisine düşmekte. Bu sistemlerin en büyük gücü, en baştan, kadının kendisini sisteme inandırmakta yatıyor. Kadın, sistem adına diğer kadının, kızın gardiyanlığını yapıyor. Kadının vicdanının ağır basabileceği durumlarda ‘aile’ faktörü devreye sokuluyor.Törelerin, geleneklerin girdabında kanunların koruyamadığı kadınlar, kızlar, bir de kanunlarla karşılarına çıkıldığında hepten aşağılanıyorlar.Gayri kanuni yollarla kadın ve çocuk istismarının dışında, kadını ve kız çocuğunu onları korumakla görevli sistemlerin mahvetmesi ayrı bir acı ve ayıp boyutu. Tek çocuk politikasından sonra Çin’de hamile kalan kadınların yaşadığı korkunun sınırı yok. Kız çocuklarını doğurabilmek için kaçan, saklanan, inzivada, nüfus kaydı, sağlık imkânları olmayan bir bebekle biçare kalan veya bebeği kız olacaksa kürtaja zorlanan anneler ya da doğumda kız çocuğu elinden alınan veya öldürülen anneler, Çin’in utanç duvarına yazılacak hayat hikâyeleri. ‘Women’s Rights Without Frontiers’ (Sınırı olmayan Kadın Hakları ) gönüllü kuruluşu başkanı Reggie Littlejohn, Çin’de uygulanan bu politika konusunda eksper ve kendisi bu vahşete ve dehşete bir son verilmesi için altı kez Amerikan Kongresi’nde, defalarca da Avrupa, İngiliz ve İrlanda parlamentolarında konuşmalar yapmış. Ama şimdilik, gelinen nokta, toplanan parayla kız çocuk doğuracak anneleri saklamak ve bakımlarını üstlenmek üzere gizli evler yaratabilmekten ibaret kalıyor.Dünyada 3 milyon kız çocuğunu bekleyen bir başka vahşet de kısaca FGM diye adlandırılan (Female genital mutilation), jenital sakatlama. Bir nevi sünnet de diyebiliriz. Kız çocuklarının, cinselliğinin uyanmasını tehlike olarak gören inanç, onların erkeğe karşı istek duymaları ve istek uyandırmalarını engellemek için henüz çocuk yaşlarındayken klitorislerini veya vajina ağzını kesmeyi veya tamamen çıkarmayı öngörüyor... Milyonlarca kız çocuğunun, yaşayana kadar korkulu rüyası, yaşarken korkunç acılı ve ızdıraplı, yaşadıktan sonra da psikolojik ve fiziksel travması olarak kalan bu vahşeti yerine getirenler de genellikle kız çocuğunun aile büyüğü diğer hanımlar. Sistemlerin kadın üzerine koyduğu dehşet ve sindirme politikasını özellikle kendisi yaşamış kadınların sonraki nesilleri kurtarmak için direnmesi gerekiyor. Dünyanın neresinde, hangi tabuları yıkmak için olursa olsun, öncelikle Havva kızının kendi kızlarına sahip çıkması ve onun da erkeğin lûtfu olmadan insanca ve kadınca yaşayabilme hakkı olduğuna inanması ve bu inancı öğretmesi şart.Kadınlığından utanan, erkekten korkan, kız çocuğu doğurduğu için aşağılanan ve örselenen kadınların erkekle ilişkisi ancak efendiye kölelik etmek çizgisinde kalıyor. Onun için öncelikle kadına köle olduğunun kabul ettirilmesi gerekiyor ki, bunu da yine dehşet hallediyor.Havva kızlarının, düşleri, zihinleri, yürekleri, ruhları ve bedenleri üzerinde kendilerinin tek sahibi olduklarını bilmesi ve Adem oğullarına hissettirmesi zamanı geldi, geçiyor... Şu meşhur elmanın diyeti çok ama çok pahalı olmaya başladı...Bir uygarlığın seviyesini ölçmek isterseniz, derhal kadının hayat şartlarına bakın. Stuart Mill Kadın DNA’sının yolculuğuYıllar önce okuduğum bir bilim mecmuasında insan DNA’sının tarihsel yolculuğunu sonunda büyük büyük annelerimize dayandırarak anlatılması bana ilginç ve hoş gelmişti. Bu araştırmaya göre, DNA örneklemesi bizi şu sekiz kadına götürüyordu:Ursula; Çocukları İber yarımadasına dağılmış. Velda, İberik’ten gelenlerin torunların başını çekiyor. Buz çağından işaret veriyor. Çocukları Pirenelerden Gaskonya’ya, bazıları Norveç ve Kutuplara yayılmışlar. Skandinavları oluşturuyorlar. Ursula’dan 28.000 yıl sonra aynı mekândalar. Xenia’nın çocukları Kafkaslar’dan Bering Boğazı yoluyla Kuzey Amerika’ya geçmişler. Helena, Bask’ların kökeni. Tara, Keltlerin büyükannesi. Çocukları Toscana’ya ve buz çağından sonra İrlanda’ya dağılmışlar. Velda, Pireneler’den Gaskonya, Fransa ve İngiltere’ye, Norveç’e yayılıyorlar, İskandinavları oluşturuyorlar. Katrine, Venedik orjinli. Çocuklarından bir kol buz çağı adamı Ötzi. Jasmine, başlangıcı Suriye. Neolitik dönem Anadolu, Yunanistan, Balkanlar, Elbe ve Danube’a kadar uzanmışlar.DNA’larımızı belirleyen bu büyükannelerden en yaşlısı Ursula 45.000 yaşında, en genci Jasmine ise 8000. Şimdi, hepsini düşünüyorum tek tek, kadın olarak, kadınlık adına neler yaşadılar diye. Ursula, Neandertel zamanın kadını. Zamanına göre güzel bir kadın mıydı acaba? Diğerlerine nazaran daha zeki miydi? Sakin bir kadın mıydı, yoksa şirret mi? Şefkâtli miydi yoksa zalim mi? Kocasını öperek mi uyandırırdı, kafasına kemik vurarak mı? Erkeği avdan geldiğinde eli belinde mi karşılardı “Nerelerde kaldın? Av mı kaldı bu saatte?” diye, yoksa mutlu bir tebessümle kollarına mı koşardı? Ben, bu sorularla düşünürken, birden karşıma Wilma çıktı. Wilma 43.000 yaşında, “Son Neanderthal” diye geçmiş kayıtlara. Kızıl saçlı, açık tenli çilli bir kadın. Yorgun ama mücadeleci, bedbin ama inatçı bakıyor. Kuzey İspanya’da, Asturias’da, kestane ve çınar ağaçlarının arasında bir mağarada, ‘El Sidon’da bulmuşlar kemiklerini. Altı sene süren analizler sonucunda DNA bulgularına göre restore edilmiş yüzü. En primitiv insan cinslerinden biri olarak kabul edilmesine rağmen bu Neanderthal kadının bakışlarında duygu yakaladım. Onu sevmeden, sevilmeden yaşarken düşünemedim. 200 bin yıl boyunca Avrupa’ya, Akdeniz’e, Cebelitarık Boğazı’ndan Yunanistan ve Irak’a, kuzeye, Rusya’ya, İngiltere ve Moğolistan’a kadar yayılmış bu insan ırkının birdenbire yok oluşunu merak ettim. Bilim adamları Afrika’dan gelen daha gelişmiş bir ırkın buna sebep olduğunu söylüyorlar. Belki de son Neanderthal kadın Wilma da, kocasına elma yedirmişti, kim bilir?

Devamını Oku

Sevgili Duygu Asena'ya özlem mektubu!

2 Mart 2013

evgili Duygu,Seni çok sık anıyorum. Ama özellikle kadınlara bir anlam ifade eden, kadın mücadelesini anlatan veya çağrısını yapan günlerde daha çok benimlesin Duygu’cuğum... Kısa süren ama benim “var olma” anlayışıma göre gerçekten var olarak yaşayan ve ardında varlığının izlerini bırakan, hani hep derim ya; bozkır otu gibi yok olmamış kıymetlilerimizdensin sen.Gittiğin yerde okuma fırsatın olmuş muydu bilemiyorum, senin ardından yazdığım bir köşe yazımda “Ölüm yazmak zor; işin içinde Duygu olunca” demiştim. Ölümü yazmak hep zordur, bilirsin ama hele tanıdık, sevdik, hayatımın kısa veya uzun süresinde, az veya çok beraber olunan, takdir edilen canlar, “suskunlar diyarı”na yola çıkmışlarsa eğer, daha da zor gelir bana. Ruhum çok acır böyle zamanlarda ve gelir kalemime sığınır.Sevgili Duygu, işte şimdi yine bir “Kadınlar Günü” yaklaşırken seni “Where The Rivers Meet” şarkısıyla, sarı güllerle sonsuzluğa yolladığımız, 30 Temmuz 2006 gününü yanı başıma getiriverdi zihnimin kanatları. Seni, o gün hayatın boyunca sahip çıktıkların; kadınlar taşımıştı sırtında. Kadınlar atmıştı mezarına toprağı. Belki de, birçoğu kendi adlarını, arzularını, beklentilerini haykırmayı senden öğrenmiş kadınlardı. Sevgilerini, renklerini, heyecanlarını, yaşamlarını seçme ve ifade hakları olduğunu, senin sayende fark eden, hatırlayan kadınlar... Cinsel yolculuğunu, sadece erkeğinin arzu ve doyumlarının med-cezirlerine bırakmamayı, yaşamayı senin yazdıklarından öğrenmeye başlamış kadınlar...Sen sevgili Duygu, kadınlığını yaşayamayan milyonlara kendilerini bulma ve sahiplenme olgusunu aşılarken, kirli, pasaklı, sökük etekli, erkek saçlı, erkek tavırlı feministlere de, dişiliğinden, zarafetinden, ölçülü şıklığından, kadınsı hassasiyetlerinden vazgeçmeden feminist olunabildiğini ispatlamıştın.Hep gülen yüzün, yumuşacık, insanın kulağını okşayan tatlı sesinle kimsenin cesaret edemediği kavgalar vermiştin. Ürkek, sindirilmiş, sessiz, ezik kadınların “kendilerine aitlik” mücadelelerinde yolu açarken, söylediklerin, yazdıkların, kırsal kesimdeki ve varoşlardaki hanelerle sınırlı kalmamıştı.Sen, şiddetin tarifini yaptığın zaman, ferah, favur içinde, eli sıcak sudan soğuk suya girmemiş nice kadın dahi, dehşetle, yaşamlarındaki gizli şiddeti fark etmişlerdi. Ele gelmeyen, bedene dokunmayan ama onları aciz kırıntılar haline getiren, yüreklerini, ruhlarını yoran ve kendilerine saygılarını yitirten, bir erkeğin sebep olduğu şiddeti, senin anlattıkların, yazdıkların fark ettirmişti.Tabii kaçınılmaz olanı, bu toplumda senin gibi devrimci kadının ezilmesi gereğini! de yaşadın. Ataerkil despotizmi bunca sorgularken, o güne dek çoğunun değerli bulduğu değer yargılarını alt üst etmiştin ve bu sebepten toplumsal şiddetten payını alman kaçınılmazdı. Salt sorgulaman değil, esas olarak, bunu yüksek sesle söylemekteki cesaretin ve kadınları ardına takman kızdırmıştı o çoklarını. İşin en acısı, kadınlar da vardı bu linç takımında.Hatırlar mısın Duygu’cuğum, senin, toplumun, ailelerin huzurunu kaçırdığını söylemişlerdi. Halbuki, tam tersiydi. Çünkü senin uğraşların salt kadın için değildi. Sen, erkeklere de, yanlarında olmaktan, hayatı paylaşmaktan dolayı iftihar edecekleri, saygı duyulan şahsiyetli kadınlara sahip olma şansını göstermek istiyordun. Kız çocuk babalarına, şefkâtle, sevgiyle, kişiliğine değer vererek büyüttüğü kız çocuğunun, ileride bir başka erkeğe de kendisini ezdirmeyeceğini anlatmaya çalışmıştın. Annelere, oğullarını, kadını saymak ve sevmek üzere yetiştirmelerinin önemini seslenmiştin. Ancak, özgür iradesi ile ruhsal, zihinsel ve tensel mutluluğu yakalayan kadının, mutlu bir kadın, mutlu bir sevgili, mutlu bir eş ve mutlu bir anne olabileceğini bıkmadan, usanmadan tekrarlamıştın.Onun için, ben, yokluğunun sadece kadınlarımız değil, erkeklerimiz için de, henüz çocuk olanlar için de, büyük bir kayıp olduğuna inanırım.Seni sonsuzluğa uğurladığımız30 Temmuz 2006 günü akşam, verandada sarı güllerin karşısına oturmuş ve “Where The Rivers Meet”i dinlerken buradaki mücadeleni ve gittiğin suskunlar bahçesini düşünmüştüm. Kabullenememiştim. Zira sana suskunluk yaraşmazdı. Diğer taraftan, çoktan o dünyaya göçmüş, buradaki hayatları boyunca hırpalanmış, ezilmiş, sindirilmiş, hayâlleri, arzuları düşlerinde takılı kalmış nice kadın için de sevinmiştim. “Duygu şimdi onların yanında” diye düşünmüştüm. Senin, o yumuşacık sesinle onlara fısıldadığını duyar gibi olmuştum: “Artık özgürsünüz...”Sevgili Duygu, gittiğinden beri buralarda çok şeyin iyiye doğru değiştiğini, kavgasını verdiğin kavramların artık tüm toplumca önemsendiğini ve sahip çıkıldığını yazabilmek isterdim sana. Ama mümkün olamıyor maalesef. Ancak ölünce özgür olan kadınlarımızın yaşarken de “Özgürüm!” diyeceği gün sana çok mutlu bir mektup yazacağım.Hasret ve sevgilerimle...NerminNedir kadın olmak? Bir fiil midir kadın olmak? Bir davranış şekli midir? Bir duygu mudur? Bir kader mi? Bir algılayış, bir sunuş mudur? Bir kaçış mı yoksa ateşe atlayış mıdır? Bir sunak mıdır kucağında kurbanlar verilen, yoksa kurbanın kendisi midir sunak taşına yatırılan? Dokunulmaya kıyılamayan mıdır yoksa taşlanan mı? Özenilen midir, reddedilen mi? Aşkı uğruna savaşılan mı yoksa aşka yasaklanan mı? Gücünden, doğurganlığından yüzlerce tanrıça yaratılan mıdır yoksa ilâhi güçten aldığı ayrıcalığından dolayı cezalandırılan mı? Erkek dünyası gerçekten sever mi kadınlığı yoksa içten içe kıskanır mı? Gücüne ihtiyacı olduğu için kadına tapınaklar mı inşa eder erkek, yoksa tensel zevklerinin ilâcı olduğu için ona düşman mı kesilir?Ay Kanı'nı yoğuran Tanrıçalareş gün sonra “Kadınlar Günü” geliyor bir kez daha. Kimi kadınlarımız sokaklara dökülecek, kimi konuşmalar yapacak, kimi kendini şımartmaya adayacak gününü. Birçoğu da her gününün aynısını yaşayacak. Bir kez daha gerçekleşmemiş hayâlleri, geme vurulmuş ümitleri, farkında bile olmadığı kadınlığı ile ezberden bir gün geçirecek.Ülkemizde de, dünyamızda da, yaşanan acılar, örselenmeler, şiddet, hiddet, vahşet, en çok kadını kıskacına alıyor, erkeklerden ziyade, kadınlara yükleniyor. Kadına karşı gittikçe artan bir saldırının varlığı göz ardı edilecek gibi değil.Peki ne oldu da, tarih boyunca tapınılan tanrıçalık mevkiinden buralara düştü kadın? Kabahati neydi?“Kadın” ve buna bağlı olarak “dişilik” olgusu, insanoğlunun cinselliğini fark etmesiyle beraber beyinlerde yerini almış bir olgu. Tarih boyunca, kadın imajı, cazibesi, tenine ve doğurganlığına duyulan ihtiyaçlar doğrultusunda, dinsel, sosyal ve politik nice düzenlemenin de menşei veya kurbanı olmuş.Erken devir insan kültürlerinde, erkeğin doğuma katkısı henüz bilinmediğinden, aylık kanamaları ve çocuğun bu kanın pıhtılaşmasından dünyaya geldiği inancıyla, kadın, tabiat üstü, mistik, mucizevi bir konuma yerleştirilmiştir.Hindu teorisine göre; kadının rahmi, bu kanamanın yoğunlaşmasıyla canlıya şekil vermektedir. Daustenius’a göre; rahimdeki meyve, uygun bir zamanda, ancak annenin kanıyla beslenip olgunlaşır. Güney Amerika Kızılderilileri’ne göre; tüm insanlık “ay kanaması”ndan yaratılmıştır. Antik Mezopotamya kültüründe Tanrıça Ninhursag, insanoğlunu, kendi ay kanı ile çamuru yoğurarak yaratmıştır. Anlamı “kanlı çamur” olan “Adamah”tan yaratılanın adı “Adam” yani “Adem”dir.Plutarch, insanın topraktan yaratıldığını, ama ayın gücüyle büyütüldüğünü söyler. O ay ki; kadının kanamalarını düzenleyen güçtür.Doğum yapmanın, ilâhiliğin tek göstergesi olduğu Antik çağların mitolojisi, en yüksek tanrılık mertebelerini tanrıçalarla süslerken, (affınıza sığınarak!) vajinadan, rahimden ve üretmekten yoksun erkek tanrılarını da, doğurganlık mucizesine sahip kılabilmek için onlara özel yaratıcılık unsurları kurgulamıştır. Ağzından, burnundan, penisinden, kalçasından doğurup kadına rakip olan tanrılar, kadınlığın ay dönemi kanamalarına ve cinsel yapısına özenle düzenlenen hadım etme seremonileri, erkek çocuklara kız elbiseleri ve takıları giydirilerek yapılan sünnet törenleri, tarih boyunca erkeğin kadın gücüne sahip olmak arzusuyla takındığı tavırları sergilemiştir.Antik çağlar boyunca kadını, erkeğin ve toplumun gözünde tanrıçalaştıran anlayış zamanla, kadının doğurganlığında erkek sperminin öneminin farkına varılmasıyla beraber tavır değiştirmiştir. Belki de bu konuda bilgisizce geçen zamanın ödeşmesi olarak, kadını cezalandırmaya başlamıştır. Tabiatın takvimini, doğurganlık gücünü ve yaratma düzenini bünyesinde barındıran kadına bunun cezasını çektirme kararı vermiştir, erkek erkil toplum anlayışı ve kadın olmanın cezasını vermek üzere yeni düzenlemeler yaratmıştır.Çağlar boyu “kutsal” ve “yaratıcı” kabul edilen kadının ay dönemi kanamaları “pis” addedilmiş, bu pisliği taşıdığından dolayı, kadın, dinsel ve sosyal katılımlardan ırak tutulmuş, ilâhi gücün işareti olan doğurganlığı, altında ezileceği bir yükün sembolü haline getirilmiştir. Antik dönemin, kadının tamamen kendi tasarrufunda bıraktığı, çocuğunu kendi arzusuyla doğurma hakkı elinden alınmıştır.Erkek erkil toplumların en büyük çıkmazı, kadını ne kadar aşağılarsa aşağılasın, ne kadar itelerse itelesin, ona duyduğu ihtiyaçtır. Bu anlayıştaki erkeklerin kendilerine de saygıları yoktur. Zira, kendisine biraz saygısı, biraz gururu olan erkek, aşağılanan, ezilen bir kadını ne sevgili, ne eş, ne de çocuklarının annesi olarak görmeye tahammül edebilir. Her erkek yanına yakıştırdığı kadın kadar saygındır. Her kadın da yanına yakıştırdığı erkek kadar. Ancak; kadına erkeğini seçme hakkını vermek kaydıyla...Bugünün, aydın, çağdaş kadını tanrıçalaştırılmadan, öz seçimlerinin, zihinsel, ruhsal ve tensel tasarrufunun kendi aidiyetinde olduğu, saygın bir dünya istiyor. Bugünün aydın, çağdaş erkeği de böyle kadını hak ediyor.

Devamını Oku

Dünya ve insanlık biterken insan neden çoğalıyor?

23 Şubat 2013

Hep güzellikler yazmak ne güzel olurdu. Ne iyi gelirdi sizlere de, bana da. Ama güzellik yazmakla güzel olunmuyor hep, hep güzel hissedemiyor insan. Ancak, hiçten biraz fazla, bazen de biraz daha fazla gülümsemeye, iyi hissetmeye yarıyor inatla güzellik görmeye çalışmak. Yine de olan biten; işte bu dünya, aynı dünya. Gerçekleri değiştiremiyoruz. Çoğunluğu çirkin ve kötü olan gerçekleri...Gün yok ki, dünyanın bir yerlerinde kurtarılmak için imza bekleyen toprak parçası, orman, deniz, göl, hayvan, insan olmasın. Bütün imdat haykırışlarına sebep de yine insan. Bazen, insandan dolayı duyduğum hayâl kırıklığım, insana duyduğum kızgınlığım, isyanım öyle bir boyuta varıyor ki; ne meditasyon, ne yoga, ne müzik, ne pozitif düşünce melekem beni gözyaşı dökmekten alıkoyamıyor.Ne yazık ki, insan davranışı fosilleşmiyor. Öyle olsaydı, bugün yaşamla tükenmenin sınırında nerede durduğumuzu çok daha iyi anlayabilirdik. Dünya biterken, insanlık biterken insanlar neden inatla sorumsuzca çoğalıyor? Nasıl hâlâ daha sorumsuzca pisletiyor, yok ediyor, tüketiyor?İnsanoğlu doymuyor, doyamıyor, şu an büyümüş veya büyütmekte olduğu çocuğundan sonra da çocukların doğacağını ve onların da bu dünyada yaşayacaklarını düşünmüyor. İnsanoğlu uzun zamandır, duymuyor, görmüyor, dokunmuyor, düşünmüyor. Kaybetti insanoğlu hislerini, kaybetti duygularını, ruhunu. Var olmayı, sadece kendisi ve elinin değebildiği yeni nesille sınırlı görüyor. Tüm rahat, huzur, servet anlayışı bu sınırlı zaman dilimiyle belirlenmiş. Daha sonrasını önemsemiyor, bugün, sadece bugün için yaşıyor. İnsanlığın içine serpiştirilmiş sorumlu, duyarlı insan eser miktarda ve gücü çok zayıf kalıyor acımasız ‘Urg’lara karşı.‘Urg’lar yiyor dünyayı, iliğini emiyor, kanını içiyor, bitiriyor. Kendi halinde, kendi köşesinde dünyayı tüketenleri de var, kadrolaşmış, gruplaşmış, güçlenmiş, holdingleşmiş, tröstleşmiş, hükümetleşmiş olanları da. Her ikisi de bir diğerine yol veriyor, yol gösteriyor.“Hayat seni güldürmüyorsa, espriyi anlamadın “demektir” demiş, Anton Chekhov. Hayatı ve esprisini kaçırmamamız için ‘Urg’ları engellememiz şart. Yok, bu çabayı değer görmüyorsak, bilelim ki, dünyayı ve bugünden sonrasının insanlığını düşünmeyen hiçbir birey, er ya da geç bir ‘Urg’ olmaktan kaçamaz. Ruhlu mu olur, ruhsuz mu? Orasını artık büyük Urg’lar bilir.Ruhsal detoks Hayatın acılarını, keyiflerini, üzüntülerini, sevinçlerini, olduğunca, bana kendini verdiğince kabul etmekle, acıların, hüzünlerin bende yaratacağı tahribata karşı da inatla direnmeyi, pes etmemeyi çok erken yaşlarda öğrendim. Bu, kimsenin bana öğrettiği bir şey değildi. Öğretmenim, hayatın kendisi oldu. Hâlâ da öyledir. Yaşamı, çoğunun kader dediği bilinmezi canlı olarak kabul ederim. Kimi zaman sevecen, sabırlı, kimi zaman telaşeli, gürültücü, kimi zaman tatlı sürprizlerle coşturan, kimi zaman da soğuk, acı bir şakayla yüreğinizi yakan bir canlı... Kendi öz hallerimle yaşamın bana getirdiklerinin sıralamasını gözden geçiririm sık sık. Her biri bir şey anlatır bana, bir ipucu verir hem kendimden, hem hayatın akışından.Bu anlatıyı duymak için, durmam, soluklanmam ve iç sesimi dinlemem gerekir. Sessizliği seçerim ve yalnızlığı. Bedenimin içinde dolaşırım zihnimin kanatlarına takılıp. Kanımın akışını hissederim damarlarımda, kanımın sıcaklığıyla ısınana kadar. Yüreğimin atışını dinlerim, duyduğum tek ses o olana kadar... Ve varlığımın sebebini, neden burada olduğumu, ne olacağımı sorgularım. Varlığıma teşekkür etmek için onunla en iyi ne yapabileceğimi düşünürüm. Uçsuz, bucaksız kâinatta bir tek ve özel olduğumu hissederim. Varlığımın ve yapabileceklerimin mutluluğuyla sarılırım. Sonra bu mutluluğu nasıl paylaşacağım, kimleri, nasıl mutlu edebileceğim sıraya girer. Yakın çevremin dışında, beni tanımayan, benim tanımadığım kimlere, nelere ulaşabilir, el verebilirim, düşünürüm. İsimleri veya simaları gözümün önüne geldiğinde kanatlarımı ağırlaştıran, yüreğimi boğan şeyler, kimseler var ise, onları hayatımdan çıkarmaya karar veririm.Enerji dünyam temizlenince, artık, ulaşmak ve başarmak istediklerimi sıraya koyma zamanıdır. Kendi sıralarını, adımlarını belirler yapacaklarım. En zor hedefler, kendilerini en sona, diğer gerçekleştireceklerimin üzerine yerleştirirler... Ve yapılacak işlerim, düşlerim, hayâllerim, gerçeklerim bir piramit oluşturduğunda çalışmaya, koşuşmaya ve her mücadeleye hazırımdır.Bu iç ses dinleyişler, kendimin yanı sıra hayatı anlamamı ve sakin ama inatçı bir tavırla mücadeleye devam etmemi sağlar.Geçen gün bir televizyon programında tanıştığım yaşam ‘coach’u Pervin Vatansever’in ‘Ruhsal Detoks’ kitabı, benim, hayatı öğretmen olarak kabul ederek çıktığım yolculuğu “Otuz günde yepyeni bir sen” başlığı altında öğretiye açmış. “Evlerimizi temizleriz, bedenlerimizi temizleriz ama ruhumuza dokunmak gelmez pek akıllarımıza. Oysa şimdi tam zamanıdır ruhlarımızı anlama ve arındırma zamanı...” diyor Pervin Vatansever. Benin içindeki bene yolculuk etmek- Gerçekte kim olduğunu anlamak - Neden bu zamanda, bu gezegende bulunduğunu öğrenmek- Yaşam misyonunu anlayıp ona göre yaşamak- Ruhundan aldığı rehberliğin farkına varmak isteyenler için bir öğreti kitabı ‘Ruhsal Detoks’. Tabii, öncelikle ruhun önemini hissetmek ve onun da dinlenmeye, dinlenilmeye ve temizlenmeye ihtiyacı olduğuna inanmak gerek.Hepinize zihinlerinize, yüreklerinize, ruhlarınıza huzur getirecek bir hafta diliyorum.Can'larla lokma paylaşmakDiyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez’in NTV’deki konuşması, ülkemizin yaralarından birine sağduyulu yaklaşıldığı ümidini veriyor. “Din bizim aynı zamanda ortak dilimiz. Din de Allah’ın, dil de Allah’ın... Alevi hassasiyetinin bilinmesi zaruri. Alevilik Sünniliğin zıttı değildir. Alevilikle ilgili bilinen yanlış bilgiler silinmeli,” derken ortak gönül dilini yakalamamız için birbirimizi bilmemiz, tanımamız gereğini hatırlatıyor. Cemevi ziyaretinde “Ben buraya canlara lokma yemeye geldim.” dediğini söyleyen Diyanet İşleri Başkanı, Hacı Bektaş’ı Veli’yi, Kaygusuz Abdal’ı, Pir Sultan Abdal’ı ve Anadolu’nun tüm nefeslerini bir bütün olarak görürken, “İman görevlisinin meseleye emniyet görevlisi gibi bakması, başka sorunları beraberinde getirir.” sözüyle, emniyet görevlilerinin de kendi konuları olan meselelere din görevlisi gibi bakmaması gereğini düşündürdüğü için bana çok önemli geldi.“Bağnazlar yaratmanın en bilindik yöntemi, öğretmeden inandırmaktır” demiş Voltaire. Ezberden inananların hiçbir tartışma, kıyaslama, karşılaştırma kabul etmediğini, öğrendiklerine inananların ise yeni öğretiye ve bilgiye açık olduklarını göz önüne alınca, neden cehalet yaratmanın bilgi toplumu kurmaktan daha kolay olduğu ve neden güçlü bir totaliter yönetim imkânı yarattığı belli oluyor.

Devamını Oku

Yaptın yapacağını yine gâvur İzmir

16 Şubat 2013

İzmir’im... Benim güzel İzmir’im. Bir kez daha pozitif duygularla, aydınlık yüzüyle hayatımı zenginleştirdi. Evimden, sevdiklerimden uzak geçen zamanlarımla ilgili, yüksek beklentilerim olur hep. Hasretime teselli olmak zorunluluğu vardır, sevdiklerimden uzak geçen vaktin. Beni ya zihinsel, ya duygusal, ya ruhsal olarak beslemesini veya bir şeyleri sorgulatmasını beklerim böyle zamanların. Bu beklentilerimin tatmin bulması için gösterişli, şatafatlı, belirgin, elle tutulacak bir şeyler olması da gerekmez. Bazen en sade zaman yolculukları bu doyumu verir. Bana bu duyguları yaşatan en son durağım İzmir oldu. Konak Belediye’sinin ‘Yazarlık Okulu’ projesi kapsamında 12 ve 13 Şubat günleri, yazarlığa, yazıma gönül vermiş İzmirlilerle buluşmak, onlara yazarlığımın ve romanlarımın yolculuğunu anlatmak şansına erdim. Anlatırken, sorulara cevap verirken yazarlığımın esas anlamı olan kalıcılığın sıcacık, huzurlu duygusuyla tekrar sarıldım. Yarattığım karakterleri, onların yaşamlarını ve benim onları nasıl yarattığımı anlamak isteyen, benim iç dünyamı, duygularımı merak eden, notlar alan elli yazı âşıklısı ile geçirdiğim iki günlük program, İzmir Konak Belediyesi’nin sanatçıya ve sanatseverlere yarattığı güzelliklerden sadece birisi. SANATLA YOĞRULAN KONAKBelediye Başkanı Doktor Hakan Tartan ve ekibinin sanata gönül vermiş, kimlikleri, ardı ardına sanatseveri birleştiren organizasyonları yaratıyor. Kendisi de bir şair, editör, yayıncı olan Kültür Sanat Danışmanı Namık Kuyumcu ve özel proje yaratımında destekçileri olan yazar, gazeteci Gülşah Elikbank, enerjileri, mükemmel beşeri ilişkileri ile muhteşem bir ekip. Hakan Tartan, İdari bilimler, sosyal politika ve AB uygulamaları konusunda yüksek lisans ve doktora yapmış olmasının yanı sıra, dördü şiir olan on kitabın yazarı. Devlet Tiyatroları’nda sahnelenmiş iki de oyunu var. İki kez milletvekilliği, 56’ncı Hükümet zamanında da Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı yapmış ve iki kez de Türkiye’nin en başarılı Belediye Başkanı seçilmiş. Onun, kültürel, sanatsal ve sosyal projeleri bir bütün olarak görme hassası, Konak’ı İzmir’in çağdaş, aydınlık yüzlerinden birisi ve önemlisi kılıyor. Bu sanat âşıklısı ekiple İzmir’de sanatsız bir gününüz, günün içinde bir ânınızın boş geçmesi mümkün değil. Hayırsever vatandaşların hibesi olan güzelim eski İzmir evlerini restore etmişler. Karikatür müzesine ziyaretin ardından Mask Müzesi’nde bir sergi açılışı sonra Gülal Mumcu’nun imzası derken kendi yazarlık seminerime yetişiyorum ve salona girdiğim an karşımda, yazmaya, okumaya sevdalı, aydınlık insanları görünce yüreğim kabarıyor. Duyguların, ilgilerin paylaşıldığı, sıcacık iki saat sonunda Yaradan’ıma bir kez daha şükrediyorum, ülkemde bunca içimi acıtan şey varken, hâlâ ümitle, aydınlıkla, estetikle beslenebileceğimiz incelikler kalmış olması ve benim bunlara ulaşma şansım olduğu için.Yaptın yapacağını gâvur İzmir... seni bir kez daha sevdim...‘Globally Yours’ mu, ‘Religiousy Yours’ mu?THY’nin olası hostes kıyafetleri konusu neden sosyal medyayı bu kadar meşgul etti? Neden ülkemizin en önemli konusu oldu? Bu kadar hoşnutsuzluk, eleştiri haklı mıydı? Bence evet. Çünkü her hangi bir giysiyi belirlemiyordu söz konusu üniforma. Kıyafet olmanın ötesinde temsil ettiği bir düşünce, bir yaşam anlayışı vardı. Çünkü devleti temsil eden, bütün Türkiye’nin, Türkiye Cumhuriyeti’nin imajını yansıtan bir görünüme imza atıyordu ve bundan sonra sırada nasıl bir tarz olacak endişesini uyandırdığı için tekinsizliği vardı. Bu sebeptendi bütün bu isyanlar. THY’nin “Globally Yours” sloganıyla edinmek istediği ve geldiği yerle, kendisine lâyık gördüğü imaj örtüşmedi bu kıyafetlerle. Daha ziyade “Religiously Yours” kampanyasına eşlik edebilir gördüklerimiz.Dilek Hanif’in de, kendisinin moda anlayışını anlatmak için kullandığı “Türkiye’nin çağdaş yüzü” yorumundan çok uzak düştü, maalesef. Diğer taraftan, bir devlet kurumunu temsil eden kimlik, ister üniforma olsun, ister o üniformayı taşıyanlar, muhakkak surette her türlü ideolojinin aynası olmaktan uzak kalmalı.Bu sebepten de Dilek Hanif’in çok özenli davranması gerekirdi. Medyaya sızan görüntülerdeki kıyafetler için “Örnek fikirlerden biriydi” demesi, yaratanı bu işin sorumluluğundan sıyırmıyor. Örneklerden sadece biri de olsa, ona ait olması kendisini yeterli derecede sorumlu kılıyor. Şayet seçilseydi altına imza atmayacağını söylemesi de aynı şekilde zayıf bir açıklamadan ibaret kalıyor.Sanatçı, müşteri-yaratıcı ilişkisinde herhangi bir profesyonelden farklı tavır alacak yürekliliği gösterebilmeli. Şayet, tasvip etmeyeceği, çizgisine uymayan bir yaratı isteniyorsa kendisinden, “Kusura bakmayın, ben bu projenin altına imza atamam” diyebilmeli ve bunu dediği zaman da gerçekten o yanlışı yaratmaktan uzak kalabilmeli. Bu, mali açıdan zorlayıcı, bazı ilişkiler yönünden çok zedeleyici olabilir ama sanatçıyı hür ve saygın kılar.Atatürk, 1930 yılında Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kıyafetlerini Coco Chanel’e tasarlatmış. 1980 Yılında askeri kıyafetlere yeni bir yüz getiren Arzu Kaprol, tasarımında Chanel’e ait özel dokunuşları aynen koruduğunu söylemişti. Bunu itirafı, Arzu Kaprol’a kendisinden bir şey kaybettirmemişti.Özellikle kurumların çağdaşlığı yakalamış imajlarına bazen hiç dokunmamakta fayda var. Dokunulacaksa da olduğundan daha çağdaş çizginin yakalanması gerekir.Şimdi THY ve Dilek Hanif’in, bizleri, medyaya sızan görüntülerin gerçekten bir hata olduğuna ikna etmeleri zamanı. Bence hâlâ daha fırsatları var.Sizi ‘Kızkardeşlik’e davet ediyorumSeçtiğimiz Perşembe günü bir ‘Sevgililer Günü’nü daha geride bıraktık. Bu, şimdiye kadar yaşanan en kırmızı 14 Şubat’tı. Türkiye de, yıllardır dünyada uygulanan ayaklanmaya katıldı. Ben, bunun haberini bu köşemden ilk duyuran olmama rağmen, maalesef İzmir-İstanbul arası koşuşmamda buluşma noktalarına yetişip gruplara katılamadım ama havaalanı yolunda, otelin lobisinde kendi grubumu ve kendi küçük ayaklanmamı yarattım.Ama, lütfen ‘V’ gününün anlamını, bir dansla, bir horonla bitirip harcamayalım. Ayaklanmanın sebebi olan konunun tedavisi yapılana kadar mücadelesi sürmeli bunun. Belki de hiç bitmeyecek bu mücadeleyi gerçekleştirmek için de öncelikle bizim Türk kadınları olarak bir eksikliğimizi tedavi etmemiz gerek. Şimdi, bugün de bu köşede siz hanım okurlarıma bir başka çağrı yapmak istiyorum. ‘Sisterhood’, yani ‘Kızkardeşlik’ olgusuna sahiplenmeye davet ediyorum sizleri. Geçen gün sevgili dostum Leyla Alaton’la yapmış olduğum röportajda, her ikimizin de çok acı bulduğu bu konuyu üzüntüyle paylaşmıştık. Evet, maalesef, Türkiye’de kadınlar arasında bu tarz bir dayanışma yok. Gelin, bir diğerimizin başarısından, itibar kazanmasından, ürettiklerinden, kazandıklarından mutlu olmayı, başaranları takdir etmeyi kardeşliğin şartı olarak benimseyelim. Birbirimizin başarısına iltifatımızı, methiyeyi eksik etmeyelim. Ezikliğe, aldatılmışlığa, şiddete isyan eden, kendi seçimleriyle yaşamak isteyen kadının yanında olalım. Ülkemizde, ezberi bozan kadınlara karşı, erkeklerden çok kadınların tavır alması ve set çekmesi çok acı. Gelin, ataerkil bağnazlığa karşı duruşumuzda ‘kızkardeş’ olgusunu pekiştirelim. Kendimizin ve hemcinslerimizin saygınlığını bir bütün olarak koruyalım.

Devamını Oku

Aşkın sadeliğine davet

9 Şubat 2013

Aşkınızı ispat etmek veya size duyulan aşktan emin olmak için Şubatın 14’ünü bekleyenlerden misiniz? O halde, gözünüz aydın, dört gününüz kaldı. Alınan hediyenin maddi değerinin, sevginin, aşkın göstergesi olduğuna dair beyin yıkamanın tuzağına yine nice sevgili, eş düşecek, kim bilir? Mücevher endüstrisi, sevgisizliğin ve görsel aldatmacayla beslenen aşkların açığını o kadar hassas bir noktasından yakalıyor ki; çok kadının hayâli olan tek taş bile bir müddettir yeterli olmamaya başladı. Üç taş yan yana dizilip, sevgilerin, aşkların ispatına sunuldu. Slogan da insanı yüreğinin ta derininden vuruyordu: “Aşkın dünü, bugünü, yarını”. Yani öyle bir mücevher ki; sadece hediyeyi alan kadına zenginlik katmakla kalmıyor, aşkının hem geçmişini, hem bugününü, hem de geleceğini garanti altına alıyor. Yani, aslında kadının, erkeğinden bekleyip de, sözlerinden, tavırlarından bir türlü hissedemediği güveni, yan yana dizilmiş üç taş veriyor! Harika değil mi? Paralı erkeklerin de işi kolaylaştı. Kadınlarına aşktan yana ne kadar güvence vermek istiyorlarsa, o kadar çok pırlanta yan yana. Bir de dördüncü ilâve edilmeli bence. Hani, bunun bir de ölümden sonrası yok mu? Onun da garantiye alınması gerek.Aşkların yarınlarını garantileyen hediyelerŞimdiden, mücevher mağazalarında yapılan gizli pazarlıkların, sevgililere, kocalara, güya hissettirmeden verilen imalı ipuçlarının, rüzgârla kulağıma gelen fısıltılarını duyabiliyorum. Bugüne dek sevdiği kadına tek bir taş bile alamayan erkekler, artık çok geç, bir tanesine bile ulaşamadıysanız şimdiye kadar, bundan sonra üçlüye falan eliniz hiç varamayacak demektir. Üçlemeye gücü yetenler de, belki küpe, bilezik takım tamamlayacaklar.14 Şubat akşamı bazı kadınlar, üzerine nadide bir orkide yerleştirilmiş kadife kutudan, aşklarının “Dünü, Bugünü, Yarını”nı garantileyen pırlantalar çıkaracaklar. Erkeklerinin gözlerine bakıp gözlerini kırpıştıracaklar, yaşlarla. Teşekkür edecekler, sadece bugünlerini değil, geçmişlerini ve geleceklerini de sevgiyle, aşkla garantileyen erkeğe... ve sonra zenginleşmekten doğan güven duygusunun verdiği coşkuyla en çılgın sevişmelerini sunacaklar. Aşklarının anlık değil, ömür boyu olduklarına inanacaklar. Erkeğin aklına bile gelmeyecek, o hediyeyi veremeseydi, sevişmeleri bunca şehvetli olur muydu diye. Kadın ise hiç düşünmeyecek, erkeğinin buna benzer bir hediye veremediği gün onu hâlâ isteyip istemeyeceğini.Bazı kadınlar ise hiç hatırlanmayacak bile ‘Sevgililer Günü’nde. Birçoğu zaten bilmiyor bunun ne demek olduğunu, hangi güne karşılık geldiğini. Onlar için her hangi bir diğer çile günü 14 Şubat. Bir an önce yaşayıp bitirip, ertesi güne devirmeyi bekledikleri.Sakın yanlış anlamayın. Ne sevdiğine pahalı mücevher alan erkeğe, ne de pahalı armağanlar bekleyen kadına karşı bir duruşum var. Ancak, ben aşkın sadece bir taşın ucunda asılı kalmasından yana değilim. Aşk, onsuz da olabiliyorsa, ancak bir nebze şıklık ekler taşlar ama sevginizin ve sevgilinizin bir garantisi olarak görüyorsanız, zaten aşk çoktan bitmiştir, haberiniz olsun. Bunu da umursamayanlara, ne diyebilirim... sahte garanti belgenizi güle güle kullanın...Anlayamadıklarım ve merak ettiklerim“Entelektüel; basit şeyi karmaşık şekilde anlatan, sanatçı ise karmaşık bir şeyi basit bir biçimde anlatan kişidir.” demiş Renoir. Bu durumda, entelektüelden yana bir sıkıntımız yok, sanırım.Âİnternete girdiğinizde, hiç ilgilenmediğiniz onlarca reklâm karşınıza çıkıyor. “Semte göre sevgili arayın” sitesi de bunlardan biri. Aynı şehri nispeten anlayabilirim de, aynı semt? Merak ettim, sevgili için semtler arası yolculuğu bile göze alamayan adamdan nasıl bir sevgili olur diye. ÂYargıtay 14’ncü Ceza dairesi, yengesine tecavüz eden kayınbiradere 20 yıl cezaya karşı, kadının “ruh hali tecavüzden mi, yoksa dedikodudan mı bozuldu?” sorusunu yöneltmiş. Tam da kadına şiddeti konuştuğumuz sırada bu soruya “pes!” bile diyemedim.ÂPetrol araştırmaları için 130 milyon Dolara sismik gemi almışız. Adını da Barbaros Hayrettin Paşa koymuşuz. Petrolü bulup da sahipleneceksek ne alâ, ama her şey gibi onu da satacaksak, boşuna masraf. Bırakalım yeni sahipleri yapsın o zaman masrafını.Papa Joan’ın yaptıklarıDünya tarihi, kadına karşı tavır alacağız derken erkeğin kendini zor durumlara soktuğu örneklerle dolu. Bunlardan biri, Papanın seçiminde yaşanan “Duo testis” (İki testis) işkencesi. Papalık koşulunun tamamlanması için gereken bu seremonide, papa adayı delikli bir sandalyeye oturuyor ve güvenilir biri tarafından papanın testisleri kontrol ediliyor. Kişi “Duo testis!” diye ilân edince, papalık garanti. Yıllar önce Liv Ulmann’ın baş rolünü oynadığı ‘Pope Joan’ diye bir film izlemiştim. 1100’lerin karanlık çağında geçen bu hikâyede, din kavgalarının, katliamların dehşeti kiliselerin içinde de devam eder. Joan adlı rahibe, bu katliamlardan birinden, erkek kılığında kaçar ve sonra da erkek kılığında kilisenin hiyerarşik basamaklarını yükselir ve sonunda papa olur. Daha rahibeyken tanımış olduğu şövalyelerden biriyle yaşadığı gizli aşktan da hamile kalır. Bu durumu gizlemeyi başarır ama bir törende doğum sancıları tutunca gerçek ortaya çıkar. Bebeğini de, kendisini de orada parçalarlar. Bu sebepten, bir daha o makama bir kadının gelme ihtimalini ortadan kaldırmak için papa adayının testislerinin kontrolü âdeti konulmuş. İşin enteresanı ve önemlisi de dini arşivlerde kadın bir papanın varlığına dair en ufak bir iz olmadığı söyleniyor. Hâsılı, büyük bir ihtimal, sadece kurgu bir hikâyeden yola çıkılan inançla, papa adayına, seçilmesi için böyle garip bir şekilde yoklanması şartını getirmişler. Hani, olur da bir gün gerçekten olursa diye. Papalık için ille de erkek olmanın şartına haydi tamam diyelim de, niye iki testis şart, onu anlayamamam. Daha mı iyi papa olunuyor o zaman?Öneriler Bir Hareket: ‘Kadına şiddet’e karşı durmakta katkınızın olabileceği bir şeyler muhakkak var. Internetten ulaşabileceğiniz ‘Mor Çatı’ Derneğinin evleri, “Genç Kız Sığınma Evleri’, ilgili ve şefkâtli ellere her zaman ihtiyaçları olan korunma barınakları. Maddi, imkânınız yok ise gönüllü desteğiyle yanlarında yer alabilir, toplumumuzun bir ayıbına seyirci kalmamış, karşısında tavır almış olursunuz.  Bir okuma: Gazeteniz Vatan’ın Kadınlar Günü vesilesiyle 14 Şubat tarihinde yayınlayacağı özel ek için, girişimci, öncü, sanat sevdalısı, iş kadını özellikleriyle çok önemli misyonları üstlenmiş olan Leyla Alaton ile, sanat ve kültürü, feminizmi, sevgiyi, evliliği, kadına şiddeti, boşanmayı konuştuk. Hem kadınlarımıza, hem erkeklerimize seslendik Leyla Alaton’la beraber. Okumanızı dilerim.Aşkın sadeliğine davetşklarını, kolyeler, bilezikler, yüzükler üzerinde montürlemeye hali vakti olmayan erkekler! Üzülmeyin. Bir kadına aşkı hissettirmenin çok daha sade yolları var, aslında çok daha zor olan. Çünkü, gerçek sevgiyi, kesin aşkı, ihtimamı gerektirir bu yol. Bir kaç satır mektup yazın el yazınızla, onun hayatınızdaki yerinin ve anlamının ne olduğunu ifade eden ve hissettiren. İçinde güven, sevgi, coşku, tutku, şefkat olsun, arkadaşlık olsun. Demetle şart değil, bir gül iliştirin yanına. Müşterek sevdiğiniz bir müziği koyun, tutup elinden dansa kaldırın. Eminseniz sevdiğinizden ve sevildiğinizden, midenizde ve yüreğinizde kelebekler uçuşuyorsa bakıştığınızda, aşktan başka bir şeye iştahınız kalmıyorsa, kâlbiniz coşup kafesinden çıkmak istiyorsa dokunduğunuzda, işte o ‘an’dır, ‘Dününüz, Bugününüz ve Yarınınız’. Bu kadar sadedir işte ama bir o kadar da zordur gerçek aşkı anlatmak. Zira, yüreğinizle sevdiğiniz arasında başka bir şeyi görmez, tanımaz, kabul etmez gerçek aşk. Sadece sizi bilir ve de diğerinizi. Bir de bu namussuz aşk, parayla alınmaz, satılmaz, kârla devredilmez... İşinize gelirse...Bir hatırlatma: ‘Sevgililer Günü’ kutlaması sadece sevgiliniz değil, sevgi sözcükleri ile mutlu etmek istediğiniz, sizin için özel olan herkes için geçerlidir. Bana Elini Ver! projesi sokak çocuklarına umut olacakBANA ELİNİ VER! Projesi için elimi verdim. Uzattığım bu el, bir sokak çocuğunun hayatını kurtarmak yolunda bir ufak adım olabilirse ne mutlu bana. Toplumumuzun en büyük sorunlarından biri olan sokak çocuklarımızın terk edilmişliğine, unutulmuşluğuna, horlanmışlığına bir çare olmak üzere, sergilenecek yüz elli el imzalı tual internette satışa sunulacak ve geliriyle Umut Çocukları Derneği’nin öngördüğü ihtiyaçlar çerçevesinde bu çocuklarımıza el uzatılacak. Projenin fikir sahipleri Hakan Tevetoğlu ve Peker Halil İbrahim’i bir kez daha kutluyorum.

Devamını Oku