Nermin Bezmen

Nermin Bezmen

-

Dünya ve insanlık biterken insan neden çoğalıyor?

Haberin Devamı

Hep güzellikler yazmak ne güzel olurdu. Ne iyi gelirdi sizlere de, bana da. Ama güzellik yazmakla güzel olunmuyor hep, hep güzel hissedemiyor insan. Ancak, hiçten biraz fazla, bazen de biraz daha fazla gülümsemeye, iyi hissetmeye yarıyor inatla güzellik görmeye çalışmak. Yine de olan biten; işte bu dünya, aynı dünya. Gerçekleri değiştiremiyoruz. Çoğunluğu çirkin ve kötü olan gerçekleri...

Gün yok ki, dünyanın bir yerlerinde kurtarılmak için imza bekleyen toprak parçası, orman, deniz, göl, hayvan, insan olmasın. Bütün imdat haykırışlarına sebep de yine insan. Bazen, insandan dolayı duyduğum hayâl kırıklığım, insana duyduğum kızgınlığım, isyanım öyle bir boyuta varıyor ki; ne meditasyon, ne yoga, ne müzik, ne pozitif düşünce melekem beni gözyaşı dökmekten alıkoyamıyor.

Ne yazık ki, insan davranışı fosilleşmiyor. Öyle olsaydı, bugün yaşamla tükenmenin sınırında nerede durduğumuzu çok daha iyi anlayabilirdik. Dünya biterken, insanlık biterken insanlar neden inatla sorumsuzca çoğalıyor? Nasıl hâlâ daha sorumsuzca pisletiyor, yok ediyor, tüketiyor?

İnsanoğlu doymuyor, doyamıyor, şu an büyümüş veya büyütmekte olduğu çocuğundan sonra da çocukların doğacağını ve onların da bu dünyada yaşayacaklarını düşünmüyor. İnsanoğlu uzun zamandır, duymuyor, görmüyor, dokunmuyor, düşünmüyor. Kaybetti insanoğlu hislerini, kaybetti duygularını, ruhunu. Var olmayı, sadece kendisi ve elinin değebildiği yeni nesille sınırlı görüyor. Tüm rahat, huzur, servet anlayışı bu sınırlı zaman dilimiyle belirlenmiş. Daha sonrasını önemsemiyor, bugün, sadece bugün için yaşıyor. İnsanlığın içine serpiştirilmiş sorumlu, duyarlı insan eser miktarda ve gücü çok zayıf kalıyor acımasız ‘Urg’lara karşı.

‘Urg’lar yiyor dünyayı, iliğini emiyor, kanını içiyor, bitiriyor. Kendi halinde, kendi köşesinde dünyayı tüketenleri de var, kadrolaşmış, gruplaşmış, güçlenmiş, holdingleşmiş, tröstleşmiş, hükümetleşmiş olanları da. Her ikisi de bir diğerine yol veriyor, yol gösteriyor.

“Hayat seni güldürmüyorsa, espriyi anlamadın “demektir” demiş, Anton Chekhov. Hayatı ve esprisini kaçırmamamız için ‘Urg’ları engellememiz şart. Yok, bu çabayı değer görmüyorsak, bilelim ki, dünyayı ve bugünden sonrasının insanlığını düşünmeyen hiçbir birey, er ya da geç bir ‘Urg’ olmaktan kaçamaz. Ruhlu mu olur, ruhsuz mu? Orasını artık büyük Urg’lar bilir.

Ruhsal detoks



Hayatın acılarını, keyiflerini, üzüntülerini, sevinçlerini, olduğunca, bana kendini verdiğince kabul etmekle, acıların, hüzünlerin bende yaratacağı tahribata karşı da inatla direnmeyi, pes etmemeyi çok erken yaşlarda öğrendim. Bu, kimsenin bana öğrettiği bir şey değildi. Öğretmenim, hayatın kendisi oldu. Hâlâ da öyledir. Yaşamı, çoğunun kader dediği bilinmezi canlı olarak kabul ederim. Kimi zaman sevecen, sabırlı, kimi zaman telaşeli, gürültücü, kimi zaman tatlı sürprizlerle coşturan, kimi zaman da soğuk, acı bir şakayla yüreğinizi yakan bir canlı... Kendi öz hallerimle yaşamın bana getirdiklerinin sıralamasını gözden geçiririm sık sık. Her biri bir şey anlatır bana, bir ipucu verir hem kendimden, hem hayatın akışından.

Bu anlatıyı duymak için, durmam, soluklanmam ve iç sesimi dinlemem gerekir. Sessizliği seçerim ve yalnızlığı. Bedenimin içinde dolaşırım zihnimin kanatlarına takılıp. Kanımın akışını hissederim damarlarımda, kanımın sıcaklığıyla ısınana kadar. Yüreğimin atışını dinlerim, duyduğum tek ses o olana kadar... Ve varlığımın sebebini, neden burada olduğumu, ne olacağımı sorgularım. Varlığıma teşekkür etmek için onunla en iyi ne yapabileceğimi düşünürüm. Uçsuz, bucaksız kâinatta bir tek ve özel olduğumu hissederim. Varlığımın ve yapabileceklerimin mutluluğuyla sarılırım. Sonra bu mutluluğu nasıl paylaşacağım, kimleri, nasıl mutlu edebileceğim sıraya girer. Yakın çevremin dışında, beni tanımayan, benim tanımadığım kimlere, nelere ulaşabilir, el verebilirim, düşünürüm. İsimleri veya simaları gözümün önüne geldiğinde kanatlarımı ağırlaştıran, yüreğimi boğan şeyler, kimseler var ise, onları hayatımdan çıkarmaya karar veririm.

Enerji dünyam temizlenince, artık, ulaşmak ve başarmak istediklerimi sıraya koyma zamanıdır. Kendi sıralarını, adımlarını belirler yapacaklarım. En zor hedefler, kendilerini en sona, diğer gerçekleştireceklerimin üzerine yerleştirirler... Ve yapılacak işlerim, düşlerim, hayâllerim, gerçeklerim bir piramit oluşturduğunda çalışmaya, koşuşmaya ve her mücadeleye hazırımdır.

Bu iç ses dinleyişler, kendimin yanı sıra hayatı anlamamı ve sakin ama inatçı bir tavırla mücadeleye devam etmemi sağlar.

Geçen gün bir televizyon programında tanıştığım yaşam ‘coach’u Pervin Vatansever’in ‘Ruhsal Detoks’ kitabı, benim, hayatı öğretmen olarak kabul ederek çıktığım yolculuğu “Otuz günde yepyeni bir sen” başlığı altında öğretiye açmış. “Evlerimizi temizleriz, bedenlerimizi temizleriz ama ruhumuza dokunmak gelmez pek akıllarımıza. Oysa şimdi tam zamanıdır ruhlarımızı anlama ve arındırma zamanı...” diyor Pervin Vatansever. Benin içindeki bene yolculuk etmek

- Gerçekte kim olduğunu anlamak - Neden bu zamanda, bu gezegende bulunduğunu öğrenmek

- Yaşam misyonunu anlayıp ona göre yaşamak

- Ruhundan aldığı rehberliğin farkına varmak isteyenler için bir öğreti kitabı ‘Ruhsal Detoks’. Tabii, öncelikle ruhun önemini hissetmek ve onun da dinlenmeye, dinlenilmeye ve temizlenmeye ihtiyacı olduğuna inanmak gerek.

Hepinize zihinlerinize, yüreklerinize, ruhlarınıza huzur getirecek bir hafta diliyorum.

Can'larla lokma paylaşmak

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez’in NTV’deki konuşması, ülkemizin yaralarından birine sağduyulu yaklaşıldığı ümidini veriyor. “Din bizim aynı zamanda ortak dilimiz. Din de Allah’ın, dil de Allah’ın... Alevi hassasiyetinin bilinmesi zaruri. Alevilik Sünniliğin zıttı değildir. Alevilikle ilgili bilinen yanlış bilgiler silinmeli,” derken ortak gönül dilini yakalamamız için birbirimizi bilmemiz, tanımamız gereğini hatırlatıyor.
Cemevi ziyaretinde “Ben buraya canlara lokma yemeye geldim.” dediğini söyleyen Diyanet İşleri Başkanı, Hacı Bektaş’ı Veli’yi, Kaygusuz Abdal’ı, Pir Sultan Abdal’ı ve Anadolu’nun tüm nefeslerini bir bütün olarak görürken, “İman görevlisinin meseleye emniyet görevlisi gibi bakması, başka sorunları beraberinde getirir.” sözüyle, emniyet görevlilerinin de kendi konuları olan meselelere din görevlisi gibi bakmaması gereğini düşündürdüğü için bana çok önemli geldi.

“Bağnazlar yaratmanın en bilindik yöntemi, öğretmeden inandırmaktır” demiş Voltaire. Ezberden inananların hiçbir tartışma, kıyaslama, karşılaştırma kabul etmediğini, öğrendiklerine inananların ise yeni öğretiye ve bilgiye açık olduklarını göz önüne alınca, neden cehalet yaratmanın bilgi toplumu kurmaktan daha kolay olduğu ve neden güçlü bir totaliter yönetim imkânı yarattığı belli oluyor.

DİĞER YENİ YAZILAR