Nermin Bezmen

Nermin Bezmen

-

'V day' hareketine siz de destek olun

2 Şubat 2013

Duygularım alt-üst. Kelimelerim med-cezirlerde. Çok büyük duygu iniş çıkışları yaşadığım zamanların halidir bu. İşte yine o hallerle dalgalanmaktayım.Geçen hafta Zonguldak yoluna çıkmamla beraber içimi sarmaya başlayan, oraya vardığım andan itibaren yaşadığım yirmi iki saat boyunca katmerlenerek beni saran, ağırlaştıran duygular hâlâ benimle.Bu, fiziki olarak kısa ama duygusal yoğunluğuyla çok uzun bir zaman dilimiydi. Bu kısa zamanda tanıştığım, konuştuğum onlarca insanın ve ziyaret ettiğim mekânların hikâyeleri, hüzün ve acıyla, zaman zaman ümitsizlikle, ruhuma öylesine ağırlık verdi ki; zihnimin kanatları bile beni uçuramadı, kaçıramadı üzerime yığılan ölü toprağından...Bu ağırlığı nispeten hafifleten ve bana teselli olan; gazetem Vatan’ın, toprağın altındaki bu dünyanın acılarını, dört gün boyunca okurlarımla paylaşma şansı vermesi ve telefonla, mail ve Facebook yoluyla yazıma aldığım duygusal mesajlar oldu.Trajedileri, sıcacık evinizde, yumuşacık koltuğunuzda otururken haber olarak dinlemekle, acının ocağına indiğinizde hissettikleriniz arasında uçurum var. Bunu, oğlumun askerliğini yaptığı dönemde, Şırnak-Silopi’de sınır birliğine yemin törenine gittiğim yolculukta da aynı derinlikte hissetmiştim, sokak çocuklarıyla, şiddete uğramış kadınlarla, kader mahkûmlarıyla konuşurken de...Şehit madencilerimizin aileleriyle görüşürken, yaşadığım duygu hallerinden biri de, istisnasız hepsinin, kaybını, acısını, vakur ve yaygarasız bir şekilde yaşıyor olmalarıydı. Ocaklarda, vardiya değişiminde izlediğim, sohbet ettiğim madencilerimizde gördüğüm de buydu. Yüzlerindeki, ellerindeki kömür rengini, kazmalarını, küreklerini, çizmelerindeki kara çamuru öyle gururla taşıyışları var ki; nereden çıktıklarını, nereye gittiklerini bilmeyene “Ben de bu işi yapmalıyım” dedirtir.Maden işçilerimizin yaptığı; ülkenin topraklarına, madenine sahip çıkmak mücadelesi... Yaşamları açlık ile yokluk sınırı arasında olsa da, ucunda büyük ihtimal, ölüm olduğunu bilseler de, iftiharla sahiplendikleri bir mücadele bu. Bu sebepten, bu mücadeledeyken son nefeslerini verenler “şehit”lik mertebesinde benim için. Zaten, ne acı, onlara verebildiğimiz tek titr de bu oluyor...Şimdi balkona çıkıp çiçek ekeceğim. Haftalardır benim ilgimi bekleyen lâle, ful, sümbül soğanlarını yerleştireceğim toprak yuvalarına. Toprağın karanlık derinliğinin ruhuma verdiği hüzne ilâç olsun diye... Bileşik kaplar hesabıBiraz hüzünden uzaklaşmak, güzel, yumuşacık bir şeyler yazmak istiyorum. Defterimde aldığım notlar, kendimi şöyle etrafımda yazılıp, konuşulanların akıntısına bırakıyorum.Bebek katili, teröristlerin efendisi kitap yazmış. Basılsın mı, basılmasın mı, konuşuluyor. Bence basılır. Hâtta, hem ‘en çok satanlar’ listesine girer, hem de ders kitaplarına. “Yüz temel Eser” listesinden Steinbeck’in ‘Fareler ve İnsanlar’ı, edebiyat kitaplarımızdan Yunus Emre’nin ilâhileri ayıklanır, uyanış kurtuluş ve direniş günleri kutlanmadan geçiştirilirse, elbette bu boşluklar ‘Bileşik kaplar’ hesabı, doldurulacaktır. ‘Bileşik kaplar’; şekli ve kalınlıkları farklı olan iki veya daha fazla kabın tabanlarının birleştirilmesiyle elde edilen düzenektir. Formül de şöyledir:P1 = P2H1 . d1.g = h2.d2.gH1.d1 = h2.d2Bunlar çok ‘fizikçe’ gelebilir. Düz yazıya çevirdiğimiz zaman, bu formülün prensip özelliklerinden biri şudur: Bileşik kaplardan herhangi birine konan sıvının kaplara akışı, diğer kaplardaki sıvının yüksekliği, yani basıncı, eşit olana kadar sürer... Yani, bu fiziki gerçek şunu gösterir ki; boşaltmaya başladığınız kabı, bileşiğindeki diğer kabın sıvısı hemen dolduracaktır. Bilmem, anlatabildim mi?1 milyon dolara biyonik adam70’li yılların dizi kahramanı ‘Altı Milyon Dolarlık Adam’ bir milyon dolara mâl edilmiş. Biyonik adamın haritasına bir bakayım dedim. Pankreas, böbrek, dalak nelerden yapılmış, hiç merakımı çekmedi bile. Biyonik aygıtlar, sensörler, yapay kan ve nefes borusu, çipler, mikroçipler, elektrik sinyalleri ile bezenmiş biyonik bedende, önce kendimce en önemli olan bölümlere baktım. Kâlp; zaten henüz bağış bulunmadığı için geçici olarak pilli aletten imâl edilmiş. Beyin; resimde ismi geçiyor ama menşei meçhul. Ten; şemadaki görüntüsü bile plâstik. Sonra ruhu aradım sayfada. Onu hiç göremedim. Maliyetinin altıda bire düşmüş olmasına üzüldüm biyonik adamın. Şimdi, daha ucuz diye bir yerine altı tane yapacaklar... Bunca kâlpsizin, ruhsuzun gerçeği varken dünyada, bir de biyonikleri fazla geldi bana.Kadın ve erkek güvenmediği kişiyle olmasınlektronik kulaklar ve gözler günlük dünyamıza öylesine girdi ki; en sade hayatın insanları dahi, gerektirecek bir durumu olmasa bile, telefonunun dinlendiği, maillerinin takip edildiği, face sayfasının incelemede olduğu takıntısına kapılmaya başladı.Bu paranoya, kendi halindeki insancıkların üzerinde türlü etkiler yaratıyor. Bir grup, kelimelerini yazmadan, konuşmadan önce iki defa düşünüyor, Mehter yürüyüşü gibi, iki yazıp birini siliyor. Hat kesildi zannediyorsunuz, halbûki düşünüyor, “Acaba hangi kelimeler takiptedir?” endişesiyle, kendisini korumaya almaya çalışıyor.Bir diğer grup da, o sade, sessiz hayatları içerisinde, cesaretlerini, en çok da kendilerine, ispat fırsatı gördükleri bu gammazlama sistemine, kapalı imalar, küçük itirazlarla, direniş gösteriyor.Bu arada, sevgilisini, karısını izlettirenler, arabasına çip koyduranlar da var. Eh, araba bu, adam, yahut kadın, her girdiği yere, arabasını katlayıp cebinde götürecek hali yok ya, bir yerde izi kayboluyor. Bu noktada doğan izleme çaresizliğine karşı, el çantaları, ceket astarları v.s. çip yuvası olabiliyormuş. Bir psikolog arkadaşım, ayrı ayrı kendisine gelen bir çiftin, her ikisinin de bir diğerini takip ettirdiğini anlattı geçenlerde. Bu çift herhalde akşam evde buluştuklarında günlük takip raporlarının üzerinden geçiyorlar, kendilerini bir diğerine karşı temize çıkardıktan sonra ertesi güne devam ediyorlardır. Ya da, ikisi de, bir gün fena ödetmeyi plânlayarak son bir sessizlikle, en iyi vuracağı anı bekliyordur. Çok huzurlu! bir beraberlik olmalı... Bu örnekteki gibi bir diğerine müstahak çiftler bir yana, ben şahsen, kadının da, erkeğin de, güvenmediği, güvenemeyeceği kimseyle en baştan yola çıkmamasına, bu duyguyu aldığı anda da hiç mesele dahi yapmadan bir an evvel yolunu ayırması gereğine inanırım. Güvenmediği, izlettiği, izlediği insana nasıl saygı duyar insan, nasıl sever, anlayamam. Haydi, onu sevmiyor da beraber yaşıyor, ya kendisine saygısı? Çekip gitmek varken, bunca aşağılanmak neden?

Devamını Oku

Ak emeğin kara yazgısını taşıyan madenciler

27 Ocak 2013

Zonguldak...Gözüme kömür tozu oldu Yüreğime kömür acısıRuhumu ezdi kömürün karasıYok oldu yeşiller, maviler.Ak emeğin kara yazgısı madenlerGüneş görmez bedenlerLüks lâmbasında gölgelerGölgeler derinde uzandı kaldıKaldı da, birileri “güzel ölüm” dediler.Zonguldak...Altı kevgir, üstü yığma şehirKaradeniz’e uzar labirentlerGüzelse bu ölüm, buyurun beylerOcakta size de bulunur bir yer.N.B.Bir ülkede küçük adamların büyük gölgeleri oluşuyorsa, o zaman, o ülkede güneş batıyor demektir.” Bu Çin atasözünü, aymazlığın, basiretsizliğin, kendini bilmezliğin büyük gölgeler yaratmaya başladığı günümüzde muhtelif vesilelerle kullanmışımdır.Ama bu yazımda anlatacağım gölgeler, Çin atasözündeki küçük adamlar değil. Kocaman yürekli dev adamlarımız bizim. Yaşarken bedenleri bir idare lâmbasının ışığında gölge bulan, canları kömür yatağında kendi boyunca gölge olan, öldüklerinde de isimleri, kimlikleri mesleklerinin gölgesinde kalıp hiç anılmayan insanlar... Maden işçilerimiz, şehitlerimiz... Ve onların kaybının, yokluğunun, acısının gölgesinde yaşayacak eşler, evlâtlar, analar, babalar, kardeşler, yavuklular...Onların olduğu yerde güneş yok. Ellerindeki lüks lâmbalarının titrek ışığındaki titrek yansımalar onların güneşi. Aslında hep karanlıktalar onlar. Yani aslında hiç gölgeleri yok. Ölümün gölgesi, onların bedenlerini izleyen... Yüzlerce metre toprağın dibine, denizin altına inen derinlikte... İhmallerle, vurdumduymazlıkla üstlerine çöken toprak çoğaldıkça gölgeleri büyüyor, çoğalıyor. Ama ne yazık ki biziz, esas gölgeleri büyüyen, esas güneşi batıran... Onları karanlıkla baş başa bırakıp, sonra sırtımızı onlara, yüzümüzü yeni doğan güneşe döndüğümüz için...Madenciler 1990’daki isteklerini yineleyecekBugün, yazı dizimizin başladığı gün, 27 Ocak’ta Zonguldak’ta büyük miting var. 1990 yılında Ankara’da dile getirdikleri özlemlerini, isteklerini bir kez daha duyurmaya çalışacaklar. ‘Barışçıldır madenci. Zor kullanmaz, sert çıkmaz’ diyorlar. “Sadece bizden alınanı, bize verilmeyen hakkımızı istiyoruz.”Siz bu satırları okurken, Genel Maden İş Sendikası’nın çağırısıyla, çok sayıda işçi ve memur sendikası Zonguldak’a akmış olacaklar. Onların yaşamlarını iyileştirmek, ölümlerini kovmak için her birinizin yetkisi olmayabilir. Onları anlamanız, fikren yanlarında olmanız bile ülkemizin gölgelerinden birini azaltmaya, güneşe yer açmaya yardımcı olacaktır.Maden emekçilerimiz ölümleri için “Kader değil, cinayet!” diye yükseltiyorlar seslerini. “Bu ölüm güzel ölüm” diyen yöneticilere haykırıyorlar, “Bu güzel ölümse eğer, biz güzel ölmek istemiyoruz!’ diye. “Bu işin fıtratında ölüm var” diyenlere, isyanla, “Hayır! Ölmek o kadar basit değil” diye sesleniyorlar. “Madenci ölmüş” denince “Yok mu bizim ismimiz? Kimiz biz?” diye bağırıyorlar. Acınılmak istemiyorlar, vefadan çoktan vazgeçmişler maden emekçilerimiz. Sadece, Zonguldak’ın ekonomisini yaşatmak ve haklarını yaşamak istiyorlar.Emekli olmak için günde 7.5 saat 4 bin vardiya1828’den bu yana 5 bin şehit vermiş madencilerimiz. Biri Osmanlı dönemi olmak üzere iki kez mükellefiyet dönemi yaşanmış, bölge insanı zorla maden ocaklarında çalıştırılmış. Yeryüzünü ısıtmak için yeraltında ölenlerin şehri Zonguldak. Yüz altmış yıllık bir yaşam kültürünün neticesinde, çalışma şartları düzeltilmese, insanca yaşam hakları tanınmasa da, hâlâ daha ölüme talip, iş sırasında bekliyorlar. Arada ölüme rastlamazlarsa, emeklilik için her biri yedi buçuk saat toprak altı gerektiren dört bin vardiyaya sırada insanlarımız...Ayrımcılara uzlaşma, teröriste empatiden kolaylıkla bahsedilebilen günümüzde, ülkemizin madenini, madenin çıktığı toprağını ve emeğini korumak için ölüme talip olan bu kocaman yürekli insanları anlamak kimine zor gelebilir. Değer yargılarının; sektirmece, kaydırmaca ile günü atlatma anlayışına inananlar için, eksik aş, eksik yaşam, ciğerinde kömür yarasıyla dimdik durup, hâlâ daha “Kömürümüz! Toprağımız! Zonguldak’ımız” diyen adamı anlamak çok zor.Ben de, kimine anlaması zor gelebilecek, kimisinin doğrudan yüreğine seslenecek bu insanlarımızı anlatmak üzere daha iyi anlamak için Zonguldak yollarındayım, 18 Ocak günü... Daha giderken, aynı dönmeyeceğimi biliyorum. Birkaç yolcuyu sevdikleri geçiriyor. Beni de az önce uğurladı sevdiğim. Acaba, diyorum, madencilerimiz nasıl uğurlanıyor sabah, akşam dönencesinde vardiya vardiya madene giderken? Nasıl bir duygudur, her gün yeniden ölüme gitmek? Alışılır mı bu duyguya? Geçiren sevdiğini, nasıl dayanır, sevilen geri gelene kadar? Geri dönüp de kavuşmuşsa, nasıl bırakır yeniden ölüme yolculuğa? Nasıl dayanır yürek, her göçükte, her patlamada, sevdiğim çıkacak mı madenden diye beklerken. Yol boyu sorular diziliyor kalemimin ucuna.Dedem Kurt Seyit de iki ay madenlerde çalışmışO gece, davetlisi olduğum sevgili Rotaract kardeşlerim, konuşmamdan sonra, bir elinde kazması, diğerinde feneri, bir madenci heykeli hediye ediyorlar bana. Şöyle bir ibare eşliğinde: “Dedeniz Kurt Seyt’in canlı tanık olduğu madencilerden selam olsun.” Gözyaşlarımı tutamıyorum. Beş yüz sayfalık romanımın içinden yakaladıkları bu küçücük ama anlamlı detayı böylesine taçlandırmaları beni duygulandırıyor, gururlandırıyor. Bolşevik ihtilâlinden sonra Türkiye’ye kaçan ve hayatını sıfırdan yeniden kurmak kavgasında, yaprak gibi oradan oraya savrulurken kömür ocaklarında iki ay kazma sallayan dedeciğim, bir defa daha Zonguldak’ta karşıma çıkıyor. Gecenin yarısı, otel odamın penceresinden Karadeniz’in karanlığına bakarken, dedem, ezberlediğim Zonguldak hikâyesinin içine çekiyor beni... 1934’e geri götürüyor... Cebinde, Rusya’dan kaçarken getirdiği, İvan Nikitin’in şiir kitabı, Zonguldak’ın soğuk, puslu, hiç aydınlanmayacak gibi doğan sabahlarından birinde dedeciğimi görüyorum. Yevmiye günlerinden biri... Yağmur çiseliyor. Sırada bekleyenlerin hepsi kömür tozu rengi. Gözler... Kahverengi, siyah ve simsiyah gözler, kömür tozunun arasında bile pırıldayarak bakıyor. Karanlıkta, yerin altında, geriye dönebilecek miyim sorusuyla yaşamış gözler... Dışarı çıktığına şükür, ışıldıyor. İsimler okundukça, işçilerden birisi vezneye ilerliyor ve zarfını alıyor. Bekleyenler arasında artık o tiril takım elbiseli, fötr şapkalı, cilalı mokasenli yabancı yok. Geldiğinden bu yana zaman geçmiş. O da kömür rengi artık. Elleri kanamış, çatlamış, nasırlaşmış. Sadece burun delikleri, dudakları ve kulakları pembe pembe sırıtıyor kömür karası yüzünde. Yevmiye kuyruğunda, vezneden çağrılan ismini duyuyor yabancı.“Kurt Seyit!”Ve ilerliyor Kurt Seyit. Kömür tozunu emmiş yüzünü aydınlatan lâcivert menevişli gözlerinde yaşlar pırıldıyor...1934’ten gelen hayâl, perdesini kapıyor ama bütün gece gözümü uyku tutmuyor... Başsağlığına gideceğim evlerin acıları çok taze. Keşke onlara sadece sarılıp, sükûnetlerini bozmadan, gözyaşlarını, ıstıraplarını sessizce paylaşabilsem. Ama sorularım var. Aymazlığa, ihmâllere, vurdumduymazlığa, açgözlülüğe, kirli çıkın dolduran hesaplara ve değer bilmezliğe isyanlarım var. Bunların açtığı yaralar, yok ettiği insancıkların acısı beynimi kemiriyor, uyutmuyor. Sormak, dinlemek, sonra yazıp, mâğdurların feryatlarına geçit vermek, gözlere, kulaklara, kâlplere bir nida gönderebilmek istiyorum. Gidenlerin sesi yok artık. Derinde bir yerlerde, kömür karasında son soluk oldu onlar. Ama, geride kalanların acı yorgunu seslerini duyurabilirim hâlâ...Daha başka canlar yutmadan derinler...Zonguldak’ın altında kazma kürek sallayanlarZonguldak’ın altı kevgir, üstü şehir. Kevgir derinlere, eleye eleye inmeye, yukarıdaki şehir ise, köklerinde olan bitene aldırmaksızın, kendi üstünde büyümeye, kat kat göğe yükselmeye devam ediyor. Yukarı, daha yukarıya... Yerin altında galeriler yılan gibi dolanıyor kömürü kovalayarak... derine, daha derine... Karadeniz’in bir tatlı aldatmaca, sakin sakin kıyıya vuruşunu izlerken, toprağın altından bir taraftan havzanın içine, diğer taraftan denizin beş yüz metre derinliğine uzanan daracık, karanlık labirent yolları canlandırıyorum gözümde. Oralarda, kilometrelerle uzakta, ıslak karanlıkta, soluk soluğa, dizleri üzerinde kazma, kürek sallamakta olan işçi kardeşlerimizi hâyal ediyorum. İçim titriyor, nefesim daralıyor...Gölcük’ten kaçtılar madende yakalandılar19 Ocak sabahı, Belediye’nin yardımıyla elde ettiğimiz adreslerden ilkine, şehit Köksal Kadıoğlu’nun evine doğru yola çıkıyoruz. Yoksul mahallelerin, mahzun evlerin arasında yol alırken, kendime ait gerçek diye bildiğim her şeyi geride bırakıyorum. Az sonra bambaşka bir yaşamın kapısından gireceğim ve içine sadece misafir de olsam, benim de gerçeğimin uzun bir zaman o olacağından eminim. Arabamızı yol kenarında bırakıp rehberimizin ardında cenaze evine doğru yürüyoruz. Çamur, mıcır kaplı dar yol, kırık taşlar, kiremitlerle gelişigüzel yığma örülmüş, muhtelif yükseklikteki basamaklar... Burada yaşayan insanların hayatlarının hem sıradanlığını, hem de değişken tehlikelerini, belirsiz geleceklerini sembolize ediyor gibi... Kürekle kabartılmış, çamurlu minicik bir bahçecik, bir kümes ve yine merdivenler, yükseklikleri farklı, malzeme farklı ve evin girişindeyiz... Yokluğun, yoksulluğun portresini çizen görüntüye rağmen, evin önü, girişi, kapısı açık bekleyen antrenin düzeni, sevgiyle kotarılıp her bir şeyin özenle temizlendiği ve yerleştirildiğini belli ediyor. Karşılayan üç hanımdan hangisi şehit madencimizin eşi olabilir diye bakınıyorum. Feryat, figân yok. Hepsinin yüzünde derin bir hüzün, belki de çok yeni ağlaşmışlar. Ama yine de ateşin esas yaktığı yüreğin sahibini ayırt edebiliyorum. Remziye o olmalı... Gözlerinin içine bakıyorum. O da bana bakıyor. Daha merhaba demeden ikimizin sessiz gözyaşları selamlaşıyor. Sabır dileklerimle sarıldığımda dimdik duruyor, ağlamıyor ama bedeni yaprak gibi titriyor. Bizi sobası henüz yakılmış küçük oturma odasına aldığında yanıma oturuyor. Üzerindeki pembe süveterin kol ağızlarını çekeliyor boyuna. Gözleri yaşlarla odanın içinde çaresizce sağa, sola, köşelere, kapıya bakınıyor. Bu duyguyu çok iyi bilirim. Sevdiğinin dönmeyeceğini bile bile, hâlâ onun yokluğuna inanamayarak bakınır bir yerlere insan, en olmayacak yerlerde bile göz aranır boşu boşuna. Sevilen birden bire sonsuzluğa karışırsa insan boşlukta kalırYoğun bir sessizlik... Omuzlarım eziliyor sessizliğin ağırlığından. Günlerdir hazırladığım sorular, merak ettiklerim, her şey birden anlamını yitiriyor. Bu evde sadece bir eş değil kaybedilen, o eşle beraber biten bir hayat, sevgi yumağı... Elini tutuyorum Remziye’nin.O, süveterinin kollarını çimdikleyip çekelemeye devam ediyor. Kimi yakalamak istiyor yünün ilmeklerinde, kime tutunmak istiyor? Parmaklarının ucundaki çaresiz hayâli görmeye çalışıyorum. Belki de bu giysiydi üzerindeki, sevdiğini en son geçirirken. Bu giysiyle sarılmıştı kocasına onu ocağa uğurlarken, kim bilir? Teselli edecek kelime bulamıyorum.“Tanrı sabrını esirgemesin” diyorum. Diyorum ama kendi sesimi duyamıyorum. Sabrın da bu taptaze acıya çare olmayacağını biliyorum. Çünkü sabır, zamanı kontrol edebildiğiniz, nasıl geçtiğini anlayabildiğinizde yaşayabileceğiniz bir duygu hali. Halbuki böyle büyük acılarda, hele sevilen böyle birden bire karışmışsa sonsuzluğa, insan boşlukta kalıverir, zaman mevhumu kaybolur. Daha sabah sıcacık ten, sıcacık nefesiyle güne beraber başladığınız, uğurladığınız sevdiceğin bir daha hiç buluşamamak üzere dönmeyişini beyin kabul edemez, şaşırtmacalar oynar sahibine, uzun müddet.Onun için sabır denilen şey çok anlamsız, sadece bir ‘şey’dir böyle anlarda. Sabır, günden güne sürüklenip yaşamayı becerebilmek demektir, yoksa ölüm acısına hiçbir faydası yoktur.Köksal Kadıoğlu hiç tatil yapmadı ‘oh’ demediRemziye’nin elini tutup, yanağını okşayarak onun konuşması için kendi zamanını bekliyorum. Büfede nakışlı örtünün üzerindeki çerçeveden Köksal Kadıoğlu, tertemiz yüzü, munis tebessümüyle bize bakıyor. Ben, “Nasıl bir insandı? Nasıl bir eşti acaba?” diye düşünürken Remziye hıçkırıklarla konuşmaya başlıyor:“Gölcük’ten kurtulduk, kaçtık buraya...” ve devam edemiyor. Ama anlıyorum ki dertleşmek, içini dökmek istiyor. “Orada ne iş yapardı?” diye soruyorum. “Badana, boya yapardı yavrum” diyor. “Yavrum”u öyle bir söylüyor ki, aralarındaki sevgiyi sıcacık hissedebiliyorum. Bir o kadar da üşüyor yüreğim. Ben soruyorum, sorar gibi yapmadan, Remziye anlatıyor, anlattıkça, ‘yavru’sunu geri getirebilecekmiş gibi...Köksal ile Remziye, Gölcük cehenneminden sağ kurtulmuşlar 1997’de, Zonguldak yollarına düşmüşler...O zaman henüz üç buçuk yaşındaki Burak ile. İlk dört sene belediyede fen işlerinde işçi olarak çalışmış Köksal. Sonra, belediye seçimleri olmuş, bir yönetim gitmiş, bir diğeri gelmiş. Köksal işsiz kalmış. Bildik iş diye, yine badana boya yapıp, fırça sallamaya, fayans yapıştırmaya başlamış.Badana boya yapmak geçimlerini sağlamadı“Her işi yapardı benim yavrum” diyor Remziye, “Dürüst iş olsun da, ne olursa olsun... Nerede ne iş var, ‘Yapmam’, ‘Yapamam’ demezdi. Koşar giderdi, ekmek parası için. Kuruşu kuruşa ekler, getirirdi eve. ‘Aman siz rahat edin, oğlan okusun’ diye... ‘Gülistan olmasa gül olur’ derdi yavrum benim.”Ama ne gülistana, ne güle yetmemiş, badana işi. “Zaten öyle pazarlık falan yapmazdı” diyor karısı, “Şu kadar” mı, “Tamam” derdi, iş kaçmasın, eve ekmek girsin derdinde.Taşeron firma öldüğü gün sigortasını kestiSon çare, maden kapısı kalmış Köksal için. TTK’ya girmiş sekiz buçuk sene önce. Galeri açımında çalışırmış. O zamandan beri de, ocaktaki vardiyası bitince inşaatlara koşmaya, boya yapmaya, fayans döşemeye devam etmiş. Remziye de bir yaşlı kadına bakıyormuş gündüzleri, iki kuruş ek gelir oluyormuş.“Ah, bir gün, tek bir gün, gün görmüş olsaydı yavrum... Bir gün güneş yüzü görmedi canım benim. Madenden çıkar, kömürünü akıtır, öbür işe koşardı. Bir gün ‘Oh!’ demedi, bir gün tatil yapmadı.”Peki, bu kadar sene, bu kadar sıkıntıda hiç şikâyet etmemiş miydi Köksal, hiç mi işi kaytarmak istememişti bir gün? Hiç mi yorulmaz, pes etmezdi? “Yorulmaz mıydı yavrum, kim bilir nasıl yorulurdu ama bir gün şikâyeti olmadı. Çok içine kapanıktı. Fazla konuşmazdı. Kimse için boş konuşmayın, kötü konuşmayın’ derdi hep. Bizi hep hoş tuttu.”Sonra kollarını göğsünde çapraz yapıp, bedenine sıkı sıkı sarıyor ve küs çocuklar gibi dudaklarını bükerek ağlarken mırıldanıyor Remziye: “Çok az konuşurdu ama çok sevişirdik... Melekti o, melekti...” Gözleri odanın içinde, çevresinde dolaşırken anılarını seyreder gibi. “Her şeyi elleriyle yaptı. Tek odaydı burası, bu ikinci odayı ekledi, boyadı. Daha çok hayâli vardı... ama, yetmedi... yetemedi yavrum” diyor...Remziye tıkanıyor burada. Daha fazla konuşamıyor. Akrabalarının yatak odasından çıkarıp getirdiği düğün fotoğrafına bakarken kaybı büyüyor sanki. “Götürün bunu, götürün yerine ne olur” diyor. Belki de odasının mahreminde, kocasıyla kendisine ait mutlu bir zaman dilimini kimseye dokundurmadan saklamak istiyor, acılı zamanında kendisine yoldaşlık etsin diye... On altı yaşındaki Burak’ı hiç görmüyoruz. Odasından çıkmıyor. O da, babası gibi içine kapanık, sessiz bir çocukmuş. Şimdi iyiden küsmüş. Onunla konuşmak için bir gün geri geleceğim. Ocağı işleten taşeron Star şirketinden, ne arayan, ne soran olmuş, ne taziyeye, cenazeye gelen, ne bir yardım gönderen. Üstelik, Remziye kocasını toprağa verdiği gün sakinleşmesi için doktorun yazdığı ilâcı almak üzere eczaneye gittiğinde sigortasının kesildiğini söylemişler. “Daha toprağını yeni kapamıştık” diyor. “Ne istersin yetkililerden, nasıl seslenirsin şu anda?” diye soruyorum. Sadece, “Biz yandık... Başkası yanmasın” diyor. “Başka ne isteyebilirim ki? Benim yavrumu geri verebilirler mi?” Hiçbir şey diyemiyorum... Sadece sarılıyorum...Her sabah yerin yüzlerce metre altına iniyorlar Yerin yüzlerce metre altında... Onların güneşi idare lambaları, ölüm ise gölgeleri... Aslında hep karanlıktalar onlar. Yani aslında hiç gölgeleri yok. İhtimallerle, vurdumduymazlıkla üstlerine çöken toprak çoğaldıkça gölgeleri büyüyor, çoğalıyor. Fotoğraflarda kalan mutluluğa bakmak bile acı Genç dul Remziye ve “Yavrucuğu” şehit madenci Köksal Kadıoğlu kaderlerini birleştirdikleri günün fotoğrafında. Remziye için artık sadece anılarında kalan bu fotoğrafa bugün bakmak bile neredeyse olanaksız, çünkü çok acı veriyor...Madenden çıkıp badana boya yapmaya giderdiŞehit madenci Köksal Kadıoğlu hayatını kazanmak için madende çalışmak dışında başka işler de yapıyordu. Eşi Remziye, “Ah bir gün, tek bir gün, gün görmüş olsaydı yavrum... Madenden çıkar, kömürünü akıtır, öbür işe koşardı” diyor. Aileleriyle helalleşiyor ve işe gidiyorlarMaden işçilerimiz... “Bu vatanın toprakları, bu vatanın kömürü” diyorlar helalleşip ölüme talip, madene giriyorlar. Derinde bir yerlerde, kömür karasında son soluk onlar. Geride kalanların acı yorgunu seslerini duyabilirim...

Devamını Oku

Taksim'de eski bir gece yarısı hikayesi...

19 Ocak 2013

tatürk Kültür Merkezi’nde düzenlenen bir tiyatro şenliğinden, yaşamış oldukları son saatlerin keyfiyle sarhoş insanlar, gecenin içine dağılıyorlardı. Sağa, sola koşuşanlar, arabalarına, taksilere atlayanlar ve aniden bomboş kalan Taksim Meydanı...Rüzgârsız, puslu gece, ışıklardan süzülüp sarı bir duman gibi kaplamıştı meydanı. Güzelim Atatürk heykeli, çirkin, yeni, bakımsız eski suratlı binaların arasında küçücük durmasına rağmen pusun içinden rakipsiz yükseliyordu.İstiklâl Caddesi’nin başında duran eski taklidi tramvay, şaşkın ve yalnız, sanki birileri tarafından yanlışlıkla orada unutulmuş gibiydi. Sıraselviler’e uzanan yolda, el ele, kol kola, kâh taşlara takıla, kâh çukurlara düşerek ilerlemeye çalışan insanlara müstehzi bir ifadeyle bakıyordu.Topukların yolda çıkardığı sesler, az önce perdesi inmiş olan tiyatronun seslerini emmiş gibiydi. Ve birden bir çıtırtı duyuldu. Sekiz, on yaşlarında üç çocuk, kapı aralıklarından birinde ateş yakmışlardı. Bir gaz tenekesi içinde tutuşturdukları gazete kâğıtlarının ateşine uzattıkları ellerini ovuşturuyorlardı. Sabaha karşı iki buçuk ayazının acılığına inat, çocukların üzerinde ne palto, ne ceket vardı. Sahip oldukları tek sıcaklık, tenekenin içindeydi. Omuzlarını kaldırmış, dizlerini bükmüş, parmak uçlarında zıplayıp duruyorlardı, bir yandan da hararetle avuçlarını birbirine sürterken.Çelimsiz gövdeleri ayazda titrerken...Kendileri küçük, bedenleri cılızdı çocukların, ama ateşe dönük yüzlerindeki ifade karttı. Bakışları, sanki kocamış yaşlı adamlara aitti... Koyu bir sohbetteydiler. Kim bilir, neleri vardı paylaşacak? Yalnızlıkları, üşümüşlükleri ve açlıkları dışında kim bilir daha nice tasaları vardı? Yine de kahkaha eksilmiyordu seslerinden. Ateşten aydınlanan kart çocuk yüzleri sıcaktı, kıpkırmızıydı. Pantolonları üzerinde sadece gömlek veya atletin koruduğu çelimsiz bedenleri ise donmuş olmalıydı.Tramvayın tam karşısındaki köşede duruyorlardı. Ama ne onlar tramvayla ilgililerdi, ne de tramvay onlarla. Çocuklar çok gençti, tramvay ise eski taklidi. Güya çok şey görmüş, geçirmişti tramvay, ama çocukları görmezlikten geliyordu. Belki de eski Beyoğlu’nu yaşattığı için yeni bir şeyleri göremiyordu. Gecenin kükürt kokan havasına sarınmış, ilk atacağı tur için sabahın olmasını bekliyordu.Çocuklar ise, ayazdan donmuş sırtlarını tramvaya dönmüş, ateşin içinden sanki kahkaha topluyorlardı.Tiyatrodan kalan sesler, Taksim’in yollarına, ışıklarına sinmeye devam ediyordu. Engin Cezzar’ın ‘Kabare’si, Gülriz Sururi’in şansonları, Müşfik Kenter’in ‘Bir Garip Orhan Veli’si, Zuhal Olcay’ın ölen ‘Kan Kardeşleri’ için yası, Rutkay Aziz’in bitmiş votkası eşliğinde ve yalnızlığıyla ‘Aktör Giderken’in son ışığına sarılıp hüzünlü vedası, sarı sisin içinden ağır ağır ilerliyordu kuytuluklara doğru.Sıcak koltuklarda seyredilen oyunların sesleri yayılıyordu, çocukların çelimsiz gövdeleri ayazın içinde tir tir titrerken... Ve çıtırtılar... çıtırtılar... Bütün diğer seslere karışıp uzaklaşıyorlardı bir yenisine yerlerini bırakırken.Gaz tenekesinden sıçrayan bir kıvılcım bir yanağı yakıyordu. Bir yüreğe kor düşüyordu, yürüyüp geçerken dar sokağı. Bir keyifhüzünle karışıyordu. Hüzün, tenekede gazete kâğıdı olup, bütün gecenin keyfini yakıyordu; çıtır... çıtır... çıtır... çıtır...Yok sayılan minik yürekler için umutSevgili okurlarım, bu Pazar sizlere bir kısa hikâyemle “Günaydın” demek istedim. Yıllar önce, henüz AKM’nin sanat şölenlerini yaşayabildiğimiz zamanlardan kalma bir anıydı bu öykü. ‘Kırk Kırık Küp’ isimli hikâye kitabıma girdiğinde henüz yeniydi gecenin yaşanmışlığı. Yıllar geçti ama hüznü ve ayazı hâlâ benimledir o gecenin, sıcak yalayan alevin çıtırtıları hâlâ kulağımdadır. Çünkü çok iyi biliyorum ki, o çocuklardan hâlâ daha binlercesi dağılıyor gecelerin içine ve binlercesi toplanıyor tenekelerde yanan ateşlerin etrafına. Ev, aile, sevgi kavramlarının hepsini sokakla özdeşleştiriyor bu çocuklarımız. ‘Umut’, ise onların sokaklarda yerine koyamadıkları kavramlar, duygular arasında. İşte bu sebepten, geçen gün bana gelen teklife dört elle sarıldım. Yüz elli ismin ellerinden oluşan yüz elli tablo, “Bana Elini Ver!” projesiyle, en büyük toplumsal sorunlarımızdan biri olan, sokak çocuklarımızın terk edilmişliğine, unutulmuşluğuna, horlanmışlığına bir çare, bir od olmak üzere sergilenecek ve sonra internette açık arttırma ile satışa çıkacak.Hakan Tevetoğlu ve Peker Halil İbrahim’in fikir sahipliğinde doğan bu hareketten elde edilen gelir doğrudan Umut Çocukları Derneği’nin rehabilitasyon merkezine ve derneğin bu konudaki diğer amaçlarına yönlendirilecek.Yok sayıldıkları kadar, minik yüreklerinde, ruhlarında ve bedenlerinde açılan yaraların acısının yine topluma yansıması kaçınılmaz olan bu çocuklarımızı önce kendilerine, sonra topluma kazandırabilmek için uzun ve sabırlı bir yolculuk gerekiyor.Umarım bu proje de uzun bir solukla ve sabırla yol alır ve amacına ulaşır. Elim kanvasa dokunduğunda, en azından bir sokak çocuğunun da yüreğine, ruhuna dokunacağımı bilmek bu kış soğuğunda içimi ısıtacak.İbadet eder gibi aşk yapmak...onuyla ilgili yetkililerin, sevişmek ibadet midir, değil midir tartışması bana da kendi düşüncelerimi yazmaya hakkım olduğunu bir kez daha hatırlattı. Bunu ilk defa söylüyor değilim, ben birbirini seven iki insanın sevişmesini “ibadet eder gibi” diye tanımlarım. Cinsel açlığı, elde etme arzusunu tatmin için yaşanılan cinsellikten bahsetmiyorum. Sevişmeleri sadece tensel değil, yürekleriyle, zihinleriyle, ruhlarıyla yaşayanlar, yani aşk yapanlar için bu söylediğim. Sevişmeler bittikten sonra, yan yana yatarken de bir diğerini özlemeyi becerebilenler için. Düşünün ki; Yaradan’ın, insanoğlunun altından kalkamayacağı ince hesapları ve programı neticesinde ete, kemiğe, kana bürünmüş, ruh ve can kazanmış bir mucizesiniz. Her şeyinizle kendinize özelsiniz, teksiniz. Evrende birebir siz olan başka bir tek canlı yok... Ve yine sizin gibi, evrende kendisinin tek örneği ve sahibi olan bir diğer mucizeyle, ruhen, zihnen, kâlben bütünleşiyorsunuz. Bu duygu da, iki varlığın dışında tek başına üçüncü bir mucize. İşte o zaman tensellik, salt cinselliği aşıyor, bambaşka bir boyuta varıyor. Böylesine bir sevginin, bir başka tende Yaradan’ın varlığını hissetmek duygusunu beraberinde getirmesi kadar tabii ne olabilir?Evet, cinsellik ibadet olmayabilir ama ibadet eder gibi aşk yapılabilir. Bu vesile ile asırlar evvel Fatih Sultan Mehmet’in bir rint şair üslubuyla yazdığı mısralarını paylaşmak isterim:Kâbe hakkı Avni baş eğmez namaza yüz yumaz/Kaşların mihrabına secde kılam yeter bana...(Kâbe hakkı için yemin ederim ki, Fatih, ne namaz kılacağım diye baş eğer, ne abdest alacağım diye yüzünü yıkar/Kaşlarının mihrabına secde etsem yeter bana) (Not: Avni, Fatih’in şiirlerinde kullandığı ismidir.) Petöfi Şandor ise ne Müslümandır, ne Osmanlı Padişahıdır, ne halifedir, sadece şair olarak duygularını şöyle paylaşır:Ey güzel kız, sen sevmek isen/Ben bir yıldız olurum/Ey güzel kız, sen cehennem isen/ölürüm, birleşelim diye... Yani gerçek seven için, aslında sevdiğine, varlığına teşekkürler, varlığından ötürü Yaradan’a şükürle yaklaşmaktır sevişmek... Aşkla aşk yapmaktır... Dini, mezhebi, ırkı ne olursa olsun... Kadınları nasıl sevdireceğiz?ecavüzcülerle ilgili hadım yasasının gerçekten ne boyutta gerçekleşeceğini ve tatbik edileceğini merak ediyorum. Zira insanı, özellikle kadını hedef alan şiddet; örf, âdet, gelenek dediğimiz özelliklerin başlıkları altına sığınarak kendini koruyabiliyor. Toplu tecavüz davasında sanıkların avukatlığını yaptığı için kadın örgütlerinin kendisine gösterdiği tepkiyi “Sivil örümcek faaliyeti” olarak nitelendiren, kadına yönelik şiddet şayet basit yaralama suçu ise, uzlaşma kapsamına alınması gereğini savunan, direnişte gözaltına alındığı için kendisini savunan kadın işçiye “Kadın sesine hiç tahammül edemem, erkeklerle konuşalım” diyen yetkililerimiz, şu an aklıma gelen sadece birkaç örnek. Bunlar, sokaktaki herhangi birinin sesi değil, mağdur kadını da koruması gereken veya gerekebilecek olan, bürokrasinin, adaletin farklı kademelerindeki erkek yetkililerin bazılarının fikirleri.Bu zihniyet yapısında olanlara kadını nasıl sevdireceğiz, kadını korumalarını, kollamalarını nasıl sağlayacağız? Tek dileğim, bu kafaların değişmesine kendi ailelerindeki kadınların yaşadığı bir dehşetin, şiddetin sebep olmaması. Ana, kız kardeş, eş, yavuklu... Her bir erkeğin hayatında olabilecek kadınlar... Kadın sesine tahammül edemeyenin de, kadını örümcekle özdeşleştirenin de...Bir toplum şiddete karşı, bireylerinin her biri için kucak açabilmeli, top yekûn. Şiddet o zaman durur, düşünür biraz...

Devamını Oku

Küresel ayaklanmaya katılıyorum!

13 Ocak 2013

vet, ‘V Günü’ olan 14 Şubat’ta küresel bir ayaklanmaya katılıyor olacağım. Siz sevgili kadın okurlarımı, genç kızlarımızı ve kadınla yan yana, el ele hayatı solumaya inanmış erkeklerimizi de dünyanın her köşesinde gerçekleşecek bu ayaklanmada yer almaya davet ediyorum.‘V Day’; kadına, kız çocuklarına karşı yönelik şiddete, tecavüze, enseste, sünnete ve seks köleliğine dikkat çekmeye çalışan bir hareket ve bu sene 14 Şubat’ta on beşinci kez ayağa kalkacak.Dünyada her üç kadından birinin şiddete maruz kalıyor olması, toplamda bir milyar kadının, o veya bu şekilde şiddetle örselendiğini gösteriyor.Bu günün amacı, bu acıyı bizzat çeken bir milyar kadına destek olmak üzere, bir milyar kadının ve kadınlarını seven erkeklerin bir araya gelerek seslerini yükseltmesi. Müzik ve beden diliyle yükselen bir ses olacak bu... Yani dansla...‘V Day’in açılımı, İngilizce’deki ‘Victory’ (Zafer), ‘Valentine’ (Sevgili) ve kimi büyüklerimizin hicap duymasına rağmen yazmaktan kaçınmayacağım ‘Vagina’ (Vajina) kelimelerini temsil ediyor.Düzeni bozmak için değil, tam aksine insani yaşama düzenine davet olan bu ayaklanma, kadın hareketi olmasıyla birlikte, aslında bahsi geçen şiddetin muhtelif unsurlarına maruz kalan çocuk ve erkekleri de koruma kapsamına alan bir başkaldırı.Yanlışlar, eksikler, acılar, yoksunluklar konusunda gençlerin ve kadınların duyarlılığını, özellikle bizimki gibi, onların çok önemsenmedikleri veya bastırılmaya çalışıldıkları toplumlarda ben çok önemsiyorum. Şiddetin, ensestin, tecavüzün ortaya çıkıp cezalandırılmasını aileleri, mahalleleri, köyleri, kasabaları için gurur kırıcı bulup, ört bas edilmesini tercih eden, bu insanlık ve de hayvanlık dışı cürümleri işleyenlerle ortaklık yapan anlayışa karşı duruşumuzu belli etmemiz için ortak hareket edebileceğimiz bir gün 14 Şubat... Kadın ve erkek, yaşlı ve genç yan yana, el ele...14 Şubatı ‘Valentines Day’ (Sevgililer Günü) olarak bilme lüksüne sahip olan azınlığın da, bugüne anlamını veren diğer iki ‘V’yi sahiplenmesi de önemli. Lütfen, ‘onebillionrising.org’ sayfasına girin. Kendinize en yakın adreste, en uyan tarihte ayağa kalkacak olan binlere, on binlere katılın, ister tango, zumba yapın, ister halay çekin, şarkı söyleyin, tiyatro oynayın ama ayağa kalkın... Belki, var olan şiddeti duymak istemeyen kulaklara bir nefes ses, görmek istemeyen gözlere bir kıymık sokarsınız. Şiddet adres sormaz zira, sadece bahane arar...Öz güven kıyafetle mi kazanılır?oplumumuzun en büyük yaralarından biri; özgüvensizlik, bunu biliyoruz. Ama, bunun sebebinin okul üniformaları olduğuna beni kimse inandıramaz. Zira, AFS bursuyla Amerika’ya gidene kadar tahsil hayatım hep üniformalı geçti.Ülkemizin iki ayrı şehrinde, üç farklı ilkokulda okuduğum ilk üç senemde, siyah önlük, beyaz yaka üniformamdı. Sonra, Maçka İlkokulu’na geldiğimde büyük bir lüksle karşılaşmıştım. Yaka yine beyazdı ama önlük maviydi. Fakat ben, yeni okulumun idaresinin, Anadolu’dan gelen çocuklara karşı tutumunu protesto ettiğimden, yine siyah önlük giymeye devam etmiştim. Çok uslu, başarılı ve disiplinli olmama rağmen, bu konudaki sessiz inadımdan ne okul müdürü, ne de annemle babamın tatlı dili vazgeçirememiş ve pes etmişlerdi. Koca okulun, tek, siyah önlüklü talebesi olarak da mezun oldum. Herhalde, o tatlı mavilerin içinde çirkin ördek yavrusu gibi sırıtıyordum ama davamda haklıydım!Orta ve lise tahsilimi, ferdi olmaktan gurur duyduğum Atatürk Kız Lisesi’nin talebe ve deniz izcisi üniformasını giyerek tamamladım. Toplamda tahsilimin on bir senesinin üniformaları beni bir türlü özgüvensiz, kompleksli yapamadı. Grubumdaki herkesle aynı kıyafeti giymenin beni herkesin eşit kılmadığını, herkesle beraber yol alırken, beni ben yapan değerlerin bende olduğunu bilerek büyümek pek alâ mümkündü.Diğer taraftan, özgüvenin ruhsal, duygusal, zihinsel bir kazanım olduğu bilincine kavuşamayanlar için bu mümkün olamaz. Şekilcilikle şekillenen, kendisinin aslen ne, kim ve nasıl olduğunu keşfetmek yerine, başkalarınca nasıl ve kim gibi göründüğünü önemseyerek yaşamayı öğrenenler için tek tip üniforma kesinlikle zararlıdır. Ama, sırf çuval dolusu para döktükleri için, aynı markaları giyinip, bir arada olmaktan kaçınmazlar.Marka ve maddiyat zarfına sarınarak önem kazanmanın ve gösterişin çok önemsendiği toplumumuzda, üniforma, çocuklarımızı, gençlerimizi en azından bir müddet için bu hastalığın sendromlarından korumaya, imkânı olmayanları da diğerlerinden korumaya yarıyordu.“Her çocuk istediğini giyip gitsin okula” demek kolay. İstediğini giyebilen arkadaşlarına ayak uyduramayacak milyonlarca çocuğun özgüveninden kim sorumlu olacak? Çocuk aynı giyindiği için özgüveni kaybolmaz ama giyinemediği için özgüveni de, güveni de, sevgisi de kaybolur...Vatikan KütüphanesiVatikan Kütüphanesi’nin raflarındaki varlığının dijital ortama geçirildiği haberini okudum. 1455’de ölen Papa V. Nicholas tarafından kurulan ve bünyesinde doksan bin tarihi kitap, doküman, papirüs yazma ve antik evrak barındıran kütüphane gizemli bir mekân olarak bilinir. Ne var ki, kuruluş amacı gizlilik bir yana, tam aksine o devirde ulaşılmaz ve son derece pahalı olan kitaba rahat erişim sağlanması. Vatikan’ın, sadece İtalya’nın değil, aynı zamanda dünyanın bir parçası oldu-ğu anlayışıyla, barındırdığı kütüpha- ne serveti dünyaya açılacak. İki yüz görevlinin çabasıyla, her biri ortalama beş yüzer sayfalık 82 bin yazmanın 45 petabyte’lık bilgisine internette ulaşabileceğimi, Aristo, Çiçero ve nicesinin satırlarında dolaşabileceğimi bilmek, heyecan-dan parmaklarımın ucunu karınca- landırıyor. Darısı eşsiz Osmanlı arşivlerimizin başına. (Karıncalan-masından değil tabii ki, internette yer almasından bahsediyorum.)Papa’ya sıkılan kurşun nerede?Vatikan kelimesi zihnimin kanatlarına değdiğinde, Papa John Paul’un 2005 Şubat’ında çıkan kitabı ‘Anılar ve Kimlik Milenyum-lar Arası Konuşmalar’ı hatırlatıverdi. Papa, bu kitabında, kendisine planlanan suikast esnasında atılan kurşunun, ‘anne’ eliyle yön değiş-tirtilip, kendisini ölümün eşiğinde durdurduğunu yazmış, Tanrı’nın, tarihin oluşumunda ‘var’ ve ‘aktif’ olduğu inancına yer verirken, Ağca’nın kurşunundan kurtuluşunu da Meryem’in varlığına, Tanrı’nın işaretine bağlamış. 13 Temmuz 1913 tarihinden beri ‘Fatima’nın Sırları’ olgusuyla, Vatikan’la çok özel bir ilişki geliştiren Leiria-Fatima Başpiskoposu’nun ziyaretinde, Papa, kendisine sıkılan ama ‘anne’-nin eliyle yön değiştiren kurşunu vermiş ve piskoposun emriyle de kurşun, Fatima’daki Hz. Meryem heykelinin tacına yerleştirilmiş. Bu-nu okuduğumda meraklı tabiatım şu soruyu sormuştu: Acaba sevgili Abdi İpekçi de, katilinin tabanca-sından çıkan kurşun yön değiştirip kurtulabilseydi, Papa o kurşunu da ‘Our Lady of Fatima’nın tacını süslemek için istetir miydi?Sahne sanatının büyüsü ve sahtekârların zaman yolculuğuir metanın gerçek değeri çok daha ince kriterlerle ölçülse de piyasa değeri daha basit bir şekilde, onun sahiplenilme arzusuyla artar. Şayet bu iki değeri birden taşıyorsa bir sanat eseri, o zaman ‘mükemmel’i yakalamış demektir ve cazibesi sahipleri için olduğu kadar sanat sahtekârları için de artar.Sanat kalpazanlığının, sahtekârın bir tarafta, konunun mütehassısları ve bilim adamlarının diğer tarafta karşılıklı zekâ oynattığı bir marifet oyunu olduğunu düşünebiliriz.Her başarılı sahteciliğin ardında da, konuyla ilgisiz gibi görünse de müthiş bir psikoloji unsuru yattığını tarihteki örneklerinden görüyoruz. Sabırlı ve plânlı çalışan bir kalpazanın bilgi dağarcığına, kullandığı malzemeler, taklidini gerçekleştirdiği devir ve ressamın stili kadar, kendi devrinin insan faktörünü de eklemesi çok önemli olmuş hep.Sahteliği, kullanımla beraber çok çabuk ortaya dökülen birçok metanın aksine, sahte resim, sahteliği ortaya çıkıp ispatlanana kadar ki bu hiç gerçekleşmeyebilir de, gerçek olduğu var sayılarak saygı ve değer görmeye devam ediyor. İşte, bu incelikleri çok iyi çalışmış ve kendisini meşhur etmeyen resim yapma bilgisiyle pekiştirmiş Han van Meegeren’in hayatı bu yüzden bana çok ilginç gelmiştir.Van Meegeren, 1945 Mayısı’nda tesadüfen yakalandığı güne kadar, yedi yıl boyunca Johannes Vermeer imzalı taklit tablolarıyla bugünün parasıyla 30 milyon dolar kazanmış. Kendi adıyla yaptığı resimlerin, sanat galerileri ve eleştirmenler tarafından önemsenmemiş olmasının acısını çıkarmanın yolunu harika taklitçilikte bulmuş.Bu enteresan kalpazanın başarısının sırrı sadece iyi bir taklitçi olmasında yatmıyor. İyi bir ressam değil ama sabırlı bir deneyci, taktisyen, pazarlıkçı, pazarlamacı ve muhteşem bir psikolog. Bu donanımla süslediği kalpazanlığının ürünleri, Avrupa’yı sahiplendikçe sanat koleksiyonlarını büyütmeye devam eden Hitler ve Goering’in bile kendi aralarında kıyasıya mücadelesine sebep olmuş.Harbin bitiminde, işgalcilerle işbirliği yapan Hollanda’lıların takibine başlandığında, Almanlarla yakınlığı ve Amsterdam’daki SS karargâhına sık ziyaretlerinden dolayı soruşturmaya tâbi tutulan van Meegeren, vatan hainliğini kabul etmeyerek, sahte tablolarının hikâyesini açıklıyor.Sanat ve kalpazanlık tarihinin bir garip tesadüfü, şayet soruşturmayı yürüten Joop Piller bir Musevi ve direnişçi olmasaydı, belki de van Meegeren’in tabloları bugün halen daha milyonlarına milyonlar ekleyerek dünyanın önemli koleksiyonları arasında yolculuğuna devam ediyor olacaktı.Sabırtaşı ve insan sarrafı bu kalpazanın, yakalandığında evrakları arasından “İntikam, rengini korur” ibaresi yazılı bir kâğıt çıkması, bana sanki onun bütün hayatını anlatması açısından enteresan gelmiştir.Hikâyeci L.P. Hartley der ki; “Eski ustaları kopyalayan her kalpazan o asırların sokaklarında, zaman yolculuğunda bir seyyahtır. Bu kolay değildir. Geçmiş, yabancı bir ülkedir. Orada her şey farklı yaşanır, farklı yapılır. Özellikle resim. Sahtekârları işte bu zaman yolculuğu tökezletir.”Her tablo koleksiyoncusunun, satıcısının ve tabii ki kalpazanın(!) Han van Meegeren’in hayatını okumasını öneririm.Pazar gününüze sevgilerimle...

Devamını Oku

Ümit borsası...

6 Ocak 2013

Sevgili okurlarım, umarım hepiniz yeni yıla mümkün olduğunca güzel anılar ve olabilecek en taze, güzel ümitlerle girmiş olun.Anılar, “ne, neden ve nasıl olduysa olmuş” birikimler, ümitler ise gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini henüz bilemediğimiz yatırımlar. Bu anlamda biraz borsaya benzetirim ümitler dünyasını. Bir farkla, kazanma şansınızda kendiniz birinci derecede etkensinizdir. Ümitler, hayalini kurduğunuz şeye inanmak ve uğruna azimle çalışmakla olgunlaşıyor ama ne var ki; her çabaya rağmen gerçekleşeceği kesin anlamına da gelmiyor. Onun için ümitlerimi, hayallerimi, hep, mükâfatlanmama son bir gayret kalmış gibi sahiplenir ve gerçekleşeceklerine inançla uğruna dişimi tırnağıma takıp çalışırım ama beni yıkmalarına sebep yaratmamak için de gerçekten var olana kadar bağımlılık derecesinde sevmem kendilerini. İnanmak ayrı, sevmek ayrı... Ümitlerime kendime inandığım kadar inanabilirim ama onları kendimden daha fazla sevmem mümkün değil. Kapris yapıp beni üzmelerine fırsat veremem. Hayal olarak kalan her ümidin de gerçekleşecek bir başka ümide yer açtığına inanırım. Bu sebepten olsa gerek, her yeni başlangıç, görmediğim bir sihirli değneği dokundurur hayatıma. O ümitle ve heyecanla yaşarım, bir sonraki yeni başlangıca kadar. Ümitli olmak, her şeyden önce kendimizden ümidi kesmediğimizi gösterir.Bugün yeni yılın altıncı günü oldu bile. Ne değişti geçen yılın son gününden beri derseniz, hiçbir şeydir görünen. Zaten görünenler değil önemli olan, özellikle “hiçbir şey” gibiyse. Gelin, görünmeyeni görmeye çalışalım... Ümitlerimiz gibi...Merak ettiğim minik şeyler- Çok genç anne oldum. Çocuklarımla beraber tekrar büyüdüm. Onlar büyüdü, ben yine çocuk kaldım. Şimdi torunlarım var. Onlarla yeniden çocuk oldum. Merak ediyorum, ben hiç büyümeyecek miyim?- Çılgınlık, çocuklarınızdan tevarüs ettiğiniz müddetçe irsi imiş. Benim çılgınlığım acaba büyük büyük büyük torunlarımdan mı miras?- AKP’lilerin de utancı, bir kendini bilmez, CHP’li milletvekili Şafak Pavey’e twitter da “Allah bir bacağını almış, hâlâ küfürden uyanmazsın, nedir bu inatçılık?” diye sormuş. Biri de çıkıp kendisine “Allah cezalandırmak istediği kulunun önce aklını alırmış. Haberiniz var mı?” diye sordu mu acaba?- “En büyük gurunuz düşmanınızdır” der, Dalai Lama. Acaba bunu düşmanıma söylesem mi?Yolculuğa çıkar gibi yaşamakHayatı her an yeni bir yolculuğa çıkıyor gibi yaşamayı seviyorum. Reel yolculuklarımda ise vardığım yer kadar, yolculuğun kendisi olur beni heyecanlandıran. Zira, varıldığı andan itibaren dönüş başlar yolculukta. Onun için severim, havaalanlarını, uçakları, istasyonları, trenleri, açlık denizde tekne maceralarını, gemi seyahatlerini. Arabayla çıkılıp ne zaman varılacağı belli olmayan uzak yolculuklara bayılırım.Yolculukta, varana kadar yaşanan zaman dilimidir, içinde umutları, beklentileri, hayalleri barındıran. Belki hayal gücüm geniş olduğundan, durduğum an yaşayacaklarımın kurgusu, yaşanabileceklerden daha zengin, daha renkli olur zihnimde. Sonra da yolculuk bitip durağa geldiğimde, bu hayaller kendi gerçeğini besler ve olamayacaksa bile aynı derecede güzelleştirir gerçeğimi.Yolculuk anlarımdan duyduğum coşku, hayatımın tamamı için geçerlidir. Cılız bir tomurcuğun, yavaş yavaş beslenip olgunlaşmasını ve bedenini hazır hissettiği bir sabah petallerini güneşe açmasını gün be gün izlemek, açtıktan sonra, artık, çiçeği ölümüne hazırlayan kısa sürecek ömrünü seyretmekten saha büyük bir mutluluktur benim için. Tek emin olduğumuz, içinde olduğumuz an. Yolculukların bitişi, her şeyin bitişi anlamına gelebilir. Onun için severim yolculuklarımın tadını çıkarmayı, derin derin soluyarak, içime çekerek yaşamayı... Gerçekten yollara dökülsem de, olduğum yerde kalsam da... En güzeli, yolun bittiği yerde yolculuğunuzun devam ediyor olması. Ama yolculuğunuz devam ediyor da yol bitmişse... Bazı kavşakları atladınız, bir şeyleri es geçtiniz demektir.

Devamını Oku

Kesin ayrılıkların ifadesidir veda!

30 Aralık 2012

Sevgili okurlarım, sizlerle bu satırlarla beraber 2012’nin son Pazar gününü paylaşıyoruz. Çok arzu ederdim ki; yazdıklarımı, duygularımı sizlere kendim yazarken gördüğüm renklerle, aldığım rayihalar ve duyduğum müzikle beraber sunabileyim, olabildiğince çok yazdığım detay hatıralarınıza nakşolsun. Çünkü çok iyi biliyorum ki; hatırlanma, duyulara hitap etmekle gerçekleşiyor. Görsel seçiciliğimizin dikkatini çeken her ne ise, diğer duyularımıza da hitap ettiği takdirde unutulmazlarımız arasına alıyoruz. Bu seçicilik her zaman ‘mutlu’, ‘keyifli’ anıları belirlemiyor tabii ki. ‘Acı’, ‘hüzün’, ‘hasret’, ‘kırgınlık’ gibi duygu yoğunluğuyla yaşanan zaman dilimlerinin bazılarını hiç unutmuyor olmamız da aynı sebepten. Gözümüzün iris’ine, kulağımızın zarına, burun kanatlarımıza, zihnimizin odalarına, yüreğimizin atışına “Beni unutma!” diyen anları hatırlıyoruz... Ve bildiğiniz gibi; anıların üzerinde “son kullanma tarihi” diye bir kayıt yok.İşte yine bu sebepten, yeni yılı evimde, ailemle, aileden olan dostlarımla kutlamayı seviyorum. Bu güzel karşılamayla ilgili tüm hatırlanacakların, evimin, ailemin parçası olmasını istiyorum. İnsan, bir mekânı güzel anılarla besleyecekse, evden daha tamam bir adres olabilir mi? Zira, acılarımızı, hüzün ve hasretlerimizi de yine evimizin kucağında yaşıyoruz ve o zor zamanların en büyük tesellisi, yine aynı mekanda yaşanan huzurlu, mutlu zamanlar.İşte, şimdi yeni bir yıla girmek üzere saatleri sayarken, sadece 2012 değil, tüm hayatım ve tüm yılbaşılar geçiyor anılarımın aynadaki aksinde...Birdenbire beni 2005 yılbaşına uçurdu zihnimin kanatları. Ne kadar hüzünlüydüm, ne kadar çaresiz, ne kadar kâlbim buruk. Aklım uzaklarda, yüreğim huzursuz, zihnim vesveseli telaşlarda, hâsılı ruhen darmadağındım. Şimdi sonsuzlukta, eşimin de benden kalır tarafı yoktu.Oğlumuz Pamir Cazım, ülkemizin bir ucunda, sınırda, vatani görevindeydi. Bütün kanalların haber saatleri, evde hiç o zaman olduğunca sıkı takip edilmemişti. Diyarbakır, Mardin hava raporunu öğrenmeden haber saati bitmiyordu artık. Oralarda hava biraz ılınsa içimiz rahat ediyor, soğuk, kar bastırdığında, sıcacık evimizde yüreğimize kadar buz kesiyorduk. Hele, Şırnak, Silopi adı geçti mi haberlerde, ne ocaktaki yemek, ne kapıda bekleyen misafir, ne ahizenin diğer ucunda cevapsız kalmış arkadaş, hiçbir şey umurumda olmuyor, yüreğim ağzımda, ekrana yapışıyordum.Pamira’mız da, Amerika’da iznini ayarlayamamış, katılamamıştı bize. Ona olan hasretimiz de, kısa süreli gel-gitlerle süsleyebildiğimiz sekiz senelik ayrılık sırasında iyiden iyiye artmıştı.Ruhumuza hastalık gibi çöken hasret duygusu ile evimizde yalnız kalmayı tercih etmiştik. Senelerdir ilk kez çam ağacımızı o kadar özensiz hazırlamıştım, âdet yerini bulsun diye. Evimiz o kadar boş ve anlamsızdı ki; bebelerimiz olmadan, sofra bile kurmak istememişti canım. Yemek dahi yapmamıştım, kendime şaşarak. Tepsiye birkaç meze hazırlamıştım. İçkilerimizi alıp geceyi Chopen’le mum ışıklarına teslim edip konuşmadan oturmuştuk. Akıllarımız Silopi sınırında, dualarımız oğlumuzla ve silah arkadaşlarıyla...Gözümüzde yaş, yeni yılın yeni saatlerini karşılamıştık.Evet, kutlamalarınızı paylaşacağınız sevdiklerinizden kimi gittiği yerden döner geri, alır masada yerini... Kimi dönmemek üzere gider... Kimi ise buradadır ama artık başka bir zaman diliminde yaşamaktadır. Onun için bu sene yine, Tanrı’mın bana bağışladığı sevdiklerimi, sevenlerimi kucaklayıp sıcacık bir anı bırakmak istiyorum 2012’nin aynadaki aksine...Sesleriyle geceye eşlik eder müzisyenlerMüzisyen dostunuz varsa bilirsiniz, bu özel insanların kutlamaları farklı olur. Farkın en büyük sebebi kutlamanın içinde ısmarlama değil, gönüllü müzik olmasıdır. Müzik duygunun lisanıdır. Her müzisyenin kendi aksan farkı da olsa, biz zaten her birini o farklılıklarından dolayı severiz. Ama aslen, müzik dili evrenseldir. Müziği yüreğiyle dinleyenler aynı lisanı paylaşırlar, aynı duygu seline kapılırlar. Bu duygu selini, bir müzisyen dostumun kutlamasında yaşıyorsam ayaklarım yerden kesilir, kanatlanırım. Çünkü gerçekten şölendir yaşanan, onların özel günlerinde. Enstrümanlarıyla, sesleriyle eşlik eder geceye katılan müzisyenler. Hem eğlenir, hem eğlendirirler.Dün gece de işte böylesine bir şölen yaşadım. Tam eski yıl-yeni yıl muhasebesinin, yetiştirmeye çalışıp da kendimi zamanın kıskançlığında köşeye sıkışmış hissettiğim işlerin dalgalanması ile cebelleşirken, büyülü bir suya girmiş gibi arınıverdim. Teşekkürler Sabri Tuluğ Tırpan, iyi ki doğdun, iyi ki müzik adamı oldun. İyi ki piyanonla, bestelerinle bizleri besliyorsun. Teşekkürler sevgili Sevil, kocacığına ve dostlarına verdiğin huzur ve hazırladığın geceye...Müzisyen dostlarımın hayatımda hep çok özel bir yeri olmuştur. En keyifli zamanlarımda müzikleriyle coşkularımı, hayâllerimi körüklemiş, ruhumun, yüreğimin en acı duyduğu zamanlarda da beni yine müzikleriyle sarmalayıp teselli etmiş bu özel arkadaşlar hayatımın zenginliklerindendir... Ve dün gece, zaman içinde bu arkadaşlarım arasında yerlerini almalarını umduğum iki kardeş genç yeteneği daha tanımak beni, ‘birilerine ve bir şeylere rağmen’ sanat yapmak zorunda kalınan bu günümüzde, ümitle heyecanlandırdı. Argun Yıldıran çellosunun tellerini, Orçun Yıldıran piyanosunun tuşlarını Tuluğ için dillendirirken, Schumann’ın ve Brahms’ın üzerlerine yıldızlar yağdığını hissettim.2012’den 2013’e geçerkenRomanlarımda yazdığım zaman dilimlerine ve mekânlara çok çabuk ışınlandığımdan, genellikle hem hepinizle birlikte günümüz tarihini, hem de satırlarımdan akan tarihi aynı anda yaşarım. Kaotik gibi görünse de aslında büyük bir zenginlik duygusu verir bana bu. Belki, kaosun da kendi içinde kendine has bir düzeni olduğuna inandığımdan... İşte bu sebepten şimdi 2012’ den 2013’ e geçerken, aynı zamanda M.S. 177‘yi yaşamaktayım. Roma İmparatorluğu’nun geleceğini etkileyen çok önemli bir karara gebe bir başlangıç 177 yılının Salı günü. İmparator Marcus Aurelius, yaptığı seçimle, imparatorluğun gücünü ve huzurunu sağlayan iki önemli özelliğin, kendiyle beraber ölmesine sebep hazırlayacak.Marcus Aurelius, kendisinden önceki dört diğer Roma İmparatoru ile birlikte “Roma’nın altın devri” ya da “Beş iyi imparator dönemi” diye anılan “talihli evlâtlıklar” sürecinin son temsilcisi. Aurelius dahil, bu beş imparatorun hepsi selefler henüz hayattayken halef tayin edilen evlâtlıklar. Seleflerinin ölümüyle birlikte, kargaşasız, cinayetsiz, isyansız bir kabulle gücü teslim almış bu imparatorlar.İçlerinde bazılarının erkek evlâdı veya kan bağı olan yakınlarının varlığına rağmen, imparatorluğun idamesi ve geleceğinin hayrı için; zekâsını, yönetim gücünü, dürüstlüğünü, dirayetini takdir ettiği ve güvendiklerini vâris seçmiş bu imparatorların kararlarının isabetliliğini bire bir yaşamış olmasına rağmen, Marcus Aurelius’un, oğlu Commodus’u yerine bırakması şaşırtıcıdır. Zira, aynı zamanda filozof ve baş rahip olan, dürüstlüğü ve sadakâti her şeyin üzerinde tutan imparatorun, çocukluğundan itibaren davranışlarını, karakterini tasvip etmediği, milletin alay konusu ve aynı zamanda büyük korkusu olan oğluna bir cihan imparatorluğu teslim etmiş olmasının mantığını anlamak zor ama imkânsız da değil. Zira, en güçlü, en mantıklı insanların dahi, dışarıdan görünmeyen çok hassas bir noktası, zaafı olabilir.Yüce imparator Marcus Aurelius, en basit sebeple, yaşamı boyunca hiçbir zaman gerçekten sevemediği, anlaşamadığı, sadist, uçarı, sorumsuz, riyakâr ve sapık oğluna giderayak her şeye rağmen onu sevdiğini ifade etmek istemiş olabilir.Diğer taraftan bir de şöyle hassas bir durum var: Filozof imparator, seksi sadece insanın fevri heyecanlarının salgılanması olarak kabul etmesine rağmen, cinselliği doya doya yaşamaktan yana olan bir karısı var: Faustina. Faustina otuz yıl evlilikleri boyunca imparatordan on üç çocuk doğurmuş. Karı, kocanın, cinselliği kabullerindeki büyük farklılıklarına bakılırsa, bu çocukların hangi şartlarda hayat bulduğu ayrı bir konu. Ancak, Commodus, belki de buluğ çağını tamamlayıp yaşayan tek erkek evlât ve vâris olduğu için devrinde en çok hakkında tartışılan çocuğu imparatorun...Ve güzel ve şehvetli imparatoriçenin yakışıklı bir gladyatörle macerasından doğduğu konuşuluyor. Commodus’un, senatoda bulunmaktan ziyade kendisini arenalara attığı, tahta kılıçlı gladyatörleri, uyuşturulmuş vahşi hayvanları paramparça ettiği, bu vahşeti bazen üç gün üst üste sürdürdüğü göz önüne alınırsa, dedikodularda konu olan babalık genini ispat etmek için oldukça uğraşmış gibi görünüyor.Karısıyla ilgili fısıltıların imparatorun kulağına gitmemiş olması imkânsız. Belki de, “Hayır, yanlış biliyorsunuz. Commodus benim öz oğlumdur. Öz oğlum olmasa, tahtı bırakır mıydım kendisine?” demek istemiş olabilir yaptığı seçimle. Nitekim Faustina’yı da aynı şekilde, söylentileri ya hiç duymamış gibi, ya da unutturmak isteğiyle, ölümünden sonra azize ilân etmesi de, belki de gladyatörden doğma oğluna gösterdiği âlicenaplığın bir başka türlüsüdür. Burada, “Ne olacak, işte Marcus Aurelius da âdeti devam ettirmiş, Commodus’u evlât edinmiş” diyemeyiz. Zira, bu beş imparatordan hiç birinin evlât edindiği ve yerine tayin ettiği çocuk, karısının gayri meşru ilişkisinden doğma değil.Marcus Aurelius’un ölümüyle birlikte kapanan diğer bir devir “Pax Romana” yani Roma barışı.Bakalım, Salı ile başlayan 2013’te hangi güç sahipleri, saltanatlarını milletlerinin hayrına, hangileri bencil duygusal tatminlerinin geminde haleflerine teslim edecekler. Yaşayıp göreceğiz.Veda kelimesini sevmem. Dönüşü olmayan, kesin ayrılıkların, kapanmayacak uzaklıkların ifadesidir veda. 2012 için de kullanmayacağım bu kelimeyi. Zira aslında bir yere gitmiyor eski yıl. Sadece bir yenisine yer açıyor.Hepinize sevgiyle gelsin, sevgiyle kucaklayabileceğiniz gibi gelsin yeni yıl. Dilerim, kimsenin ne teni, ruhu, ne yüreği üşümesin yeni yılda.

Devamını Oku

‘Mükemmel kırmızı’nın tarihi

22 Aralık 2012

Sevgili okurlarım, en sevdiğiniz renk nedir? Lütfen, bana “grinin elli tonu” demeyin. Kadının kendisini aşağılayan, şiddet uygulayarak, acı vererek yönlendiren zorba erkeği, bütün bunlardan sonra kendisini öptüğü için romantik, seks yaptığı için de âşık erkek zannettiği ruh hali gerçekten ne renktir, bilemiyor ve onu geçiyorum.Gelelim diğer renklere... Hepimizin çok sevdikleri vardır, sevmedikleri, barışık oldukları, tahammül edemedikleri. Ama bütün bu renklerin geçmişini, varlıklarının sebebini ve nelere ve ne hayatlara mal olduğunu bilmek, renklere farklı bir yakınlık ve hayranlık duygusu veriyor insana. Aynen, insanlar gibi, var oluşlarında, yaşamlarında tutku var renklerin; merak var, sevgi var, aşk var, şiddet ve kan var, acı var...Renklerin tarihine girince, böceklerin, bitkilerin, yerli kabilelerin, inançların, işgâlcilerin, işkencecilerin imparatorların, kilisenin, casusların, tüccarların, modanın, kolonyal ekonominin dünyasına dalıyor insan. Her renk, her hangi bir diğer renk olmaktan çıkıyor, epik, trajik, romantik, maceraperest, sevilesi, hayran olunası bir kimlik kazanıyor.‘Kırmızı’ örneğin... Kaktüsün üzerinde başlıyor hayatı. Antik Meksikalıların Aztek pazarlarında devam ediyor. ‘Cochineal’ böceğinden çıkarılan bu muhteşem renk, İspanyolların kıtaya ayak basmasıyla, o güne dek böyle can alıcı bir kırmızı görmemiş olan Avrupa’nın hayranlığını kazanırken İspanya’ya da muhteşem bir servet kazandırıyor. Sadece para kazandırmıyor bu minicik ‘cochineal’ böceği. Asaletin, hükümranlığın rengi olurken, uğruna cinayetler işleniyor, casusluklar yapılıyor, insanlar engizisyona tabii tutuluyor, tüccarlar, kumarbazlar yükseliyor, batıyor. Yetmiş bin, bazen de daha fazla, kurutulmuş ‘cochineal’den ancak yarım kilo kırmızı elde edilebilirken, gözü bu kırmızıyla kamaşmış işgâlcilerin zenginleşme süreci Azteklerin bitişini temsil ediyor.‘Mor’un serüveni denizde başlıyorİspanyolların ardından, İngiliz, Fransız, Hollandalıların ve diğer Avrupa ülkelerinin, imparatorların ve kilisenin dahil olduğu üç yüz yıllık serüvende ekonomiyi ve politikayı yönlendiren ‘mükemmel kırmızı’ nın geçmişini okudukça ona hayranlığınız artacak. Olmazsa olmaz rengim ‘kırmızı’yı, hayatını okuduğumdan beri, daha çok seviyor ve saygı duyuyorum.Antik Roma ve Bizans İmparatorluğu’nun asalet sembolü ‘mor’un serüveni ise, karada değil, denizde başlıyor.Efsaneye göre; Herakles, Tyre kıyılarında deniz salyangozlarını çiğneyen köpeğinin ağzına bulaşan rengi gördüğünde ‘mor’u keşfediyor. Finike kralı Pheneix, Herakles’den mor renkte bir kıyafet hediye aldığında, bundan böyle tüm kralların bu renkte giyinmesini buyuruyor. Kendisinden daha önce ve daha sonraki tüm morları gölgede bırakan bu rengin 28.35 gramını elde etmek için iki yüz elli bin deniz salyangozu gerekiyor. Bu rengin de ortaya çıkması için yaşanan süreç, uzun, meşakkatli ve tabii kokulu!‘Tyrian moru’nun da, ‘cochineal kırmızısı’nın da, gücü temsil eden renkler olmasının sırrı, güç temsilcilerinin onları seçmiş olmasında değil, minicik bir kaktüs böceği ile minik deniz salyangozunun guddelerinde yatmakta.Bazen, ihtişamlı görüntülerin ardında, böylesine ufak tesadüfler yatıyor işte...‘Soyadım Vakko ya da Vakkorama öğretmenim’ayatımda tanımış olduğum en renkli simalardan biriydi rahmetli Vitali Hakko. Vefatından kısa bir süre önce onunla hikâye ropörtaja döktüğüm tatlı bir sohbet yapmıştım. Sohbet yazım, dosyalarımı düzenlerken 11 Aralık’ta onun ölüm yıldönümünde karşıma çıktı. Kendisini bir kez daha keyifle, saygıyla anmadan geçemedim.2007’nin Haziran ayıydı. Uzunca bir süredir görmediğim ve hastalıkları ile uğraştığını bildiğim Vitali’den randevu istediğimde, son iki senedir hiç kimseye röportaj vermediğini ama bana dostlukla bir istisna yapacağını söylemişti .Onca hastalıktan sonra Vitali’nin kendisini emekliye ayırdığını, en azından işleri evinden takip ettiğini tahmin ediyordum. Yanılmıştım. Fabrikada buluştuğumuzda, tekerlekli iskemlede, ama her zamanki özenli giyimi, işine ve çevresine hakim tavrıyla beni karşılamıştı.Hayatınıza bir isim verin desem, ne dersiniz? Belki düşünürsünüz, anılarınıza resmigeçit yaptırırsınız, içinden kendinizi en iyi anlatacak ismi süzmek için. Belki, ömrünüzü istediğinizce şekillendirememiş çalkantılı seçimleriniz, belki yeknesak hayâlleriniz içinize sinecek bir cevabı yakalayamaz, isim verdirmez hayatınıza. Ama, Vitali Hakko, sorgulamadan, düşünmeden, hiç tereddütsüz, çok kısa, ancak içinde dünyaları barındıran şu cevabı vermişti: “Hayatım; Vakko.”Evet, Vakko sadece bir mağazalar zinciri, marka adı değildi sevgili Vitali için, Gerçekten, hayatının ta kendisiydi. Vitali için kendisi ve Vakko aynı hayâlleri, aynı vizyonu, azmi, aynı imajı temsil ediyordu. Ardında bıraktığı zamanın cesur, yenilikçi örneği ve önderi olmanın huzuru, Vakko ile beraber onun müşterek iftiharı, mutluluğuydu.Vakko için farklı yeniliklere ve başarılara açılan kapıları zorlayacak hayâller, Vitali Hakko’nun uykusuz geceleri, o uykusuz gecelerde defterine düşülen notları, çizimleri, tez, seri heyecanları, muvaffakiyet kokusu alan yeteneği ile harmanlanmıştı .Hakko ve Vakko isimlerinin yeni nesillerle nasıl bütünleştiğini, yıllar önce sevgili Ketty Hakko’nun bir sohbetimizde anlattığı şu keyifli anektod çok güzel ifade eder.O tarihte, Cem’in ilk kızı Pia henüz yuvaya başlamıştır. Yuva öğretmeni, küçüklerin isim ve soyadlarını söyleyerek kendilerini tanıtmaları ister. Sıra minik Hakko’ya gelince ayağa kalkar ve sadece “Pia” der. Öğretmen ısrarla soyadını sorunca şöyle cevaplar:“Soyadımız ya Vakko, ya da Vakkorama öğretmenim.”O tarihte henüz minicik Pia’nın küçücük zaman dilimindeki hayatını bile isimlendirdiğini düşünürseniz, Vakko adının, sadece marka değil, bir aile kimliği, duruşu, felsefesi olduğunu farketmemek mümkün değil.“Şans, doğru zamanda doğru yerde bulunmakmış.” derler ama, ‘doğru’ zamanı ve yeri hissetmek, görmek de özel bir algılama kabiliyeti ister. Yoksa, bu doğru zamanlar ve mekânlar kendiliğinden insanı içine çekmez. Herkesin hayâli elbette hayattaki şansını yakalamaktır. Ancak, hayâller ideale dönüşürse vizyon yaratır. Aksi halde, açık gözle görülen rüyalar olarak kalır. Vitali Hakko, bu detayı lehine kullanabilenlerden olduğu için, modern Türkiye’nin adımlarının atıldığı günlerde, kendi hayâllerini realiteye dönüştürecek vizyonu yola çıkarabilmişti.Bir gün bir muhabir sorar Vitali Hakko’ya, “Vakko’yu satmayı hiç düşündünüz mü?” diye. Cevap kesin ve anlamlıdır:“Vakko bir idealdir. Kimse kendi idealini satmaz.” Evet, hayâllerinizi satabilirsiniz ama ideallerinizi asla. Çünkü sizi ve size inananları başarıya ulaştıracak olan o idealdir. Üstelik o ideal hayatınızı isimlendiriyorsa... Aynen Vitali Hakko’nun söylediği gibi:“Hayatım; Vakko.”Siz, tüm varlığınızı, kimliğinizi sarmalayacak bir isim verebiliyor musunuz hayatınıza? Hele hele hayatınız Vitali Hakko gibi doksan üç seneyi kucaklamışsa, hâlâ daha bu kadar istikrarla, sürekli büyük bir enerji ve yaratıcılıkla beslediğiniz, hiç bıkmadığınız, sizden hiç sıkılmamış, tek bir isimle anacağınız bir idealiniz olabilir mi?Sevgili Vitali, bir kez daha, hepimiz sana şapkalarımızı çıkarıyoruz!Umut Vakfı’nın bireysel silahsızlanma mücadelesiir tarafta ‘sevgi’yi, ‘aşk’ı yazmaya çalışıyorum, diğer taraftan, çoğunuz gibi, ülkemizi ve dünyayı saran ve gittikçe genişleyen ‘sevgisizlik’ çemberinin ortasında nefes almaya çalışıyorum. Şiddet haberlerini izlerken dehşete kapılıyorum. Yaş, mekân, zaman gözetmiyor şiddet. Kimi nerede kullanabilirse, eline ölümcül bir bahane veriyor sebep olarak.Ne oluyor insanoğluna? Nereye gidiyoruz? Nasıl bu kadar vahşileştik? Nereden çıktı bu insanlar? Nasıl yetiştiler? Hiç mi sevilmediler, sevmediler? Hiç mi hayâlleri olmadı... Gerçekleşmese bile ruhlarını besleyecek? Nasıl bir duygudur, canı bu kadar kolay almak? Yaşamayı ölmek kadar zor yapan nedir? Ancak bir başkasının canını alarak, yaşadığını anlamak nasıl bir duygudur? Sorularım uzayıp gidiyor.Daha henüz geçtiğimiz Ağustos ayında Amerika’dayken, bir makalede, Amerikan senatosundan neden ciddi bir silahsızlanma kanunu çıkamayacağını, propaganda zamanı Amerikan silah sanayinin tüm partileri ayrı ayrı hangi rakamlarla beslediğini okumuştum. Anneler, babalar, aklı selim sahibi vatandaşlar isyandaydı... Ve geçtiğimiz günlerde Amerika’nın en huzurlu, suç oranı en düşük yerleşim yerlerinden birinde, Newton-Connecticut’da bir katliam yaşandı. Sadece Asperger sendromu olan katil genci ve silah koleksiyoncusu olan annesini suçlu göstermekle yirmi masum çocuğa ve ailelerine karşı temize çıkamaz Amerikan yönetimi. Bu yürek dağlayan olayın faturasını kim ödeyecek orada, göreceğiz.Bizde ise, benzeri acıyla yüreği dağlanmış nice anneden biri, sevgili dostum Nazire Dedeman, yıllardır, “Umut Vakfı” şemsiyesi altında bireysel silahsızlanma için mücadele vermekte. “Sessiz ayakkabıların yürüyüşü” yapılıyor her sene, bu davaya dikkat çekmek için. Ne kadar yol alındı? Cevabını sizler de biliyorsunuz, benim kadar...Tolstoy’un trajik aşk öyküsü Anna Karenina Bugünlerde yılın İstanbul’daki son film festivalini açan film ‘Anna Karenina’ beni bir kez daha zamanda yolculuğa çıkardı. Tolstoy’un 19’uncu asır sonu Rusya’sından, kaotik ve trajik bir aşk öyküsünü dile getiren bu klâsik, bir kez daha hikâyesini beyaz perdeden anlatıyor. Belki, genlerimin o toprakların havasını, suyunu taşımasından, belki dokuz yaşında Chekhov’un hikâyeleriyle tanıştığımdan, Rus klâsiklerinin, ruhumu rüzgârlanmış buluta çeviren bir tarafı vardır.Chekhov’un, karakterlerinin ahlâki seçimlerini yargılamadan tarafsız yazarlığını, Tolstoy’un ahlâki bulmadığı seçimleri yapan kahramanlarını cezalandıran yazarlık anlayışına tercih etsem de, bu görsel ve sanatsal şölenin beni uçurmasına izin vermemem mümkün değil. Belki bir kez seyretmem de yetmeyecek üstelik...

Devamını Oku

Salt cinsellik yalana çıplaktır...

15 Aralık 2012

PAZAR SENFONİSİ Salt cinsellik yalana çıplaktır... alanla yaşayabilir salt cinsellik. Aşk ise zırhlıdır yalana karşı. Kırılgan olduğu içindir zırhı. Yalan geçirmez aşk, yalanı yaşatmaz, yalanla yaşamaz. Yalan ve riya girdiği an zırhtan içeri, yaralanır. Saydamdır, uçucudur, rüzgârlanmış tül bulutlar gibi sürüklenir gider. Öyle çabuk gider ki; ne zaman gittiğini, nasıl kaybettiğinizi anlamazsınız bile.Bu sebepten, aşkın geldiği gibi uzaklaşması büyük ihtimaldir çok insan için. Ya da çok az ihtimaldir en baştan aşkı bulmak, diğer birçoğu için.Nasıl bir gizem, nasıl bir bilinmezlik, nasıl bir enigması varsa aşkın, kaç yaşına geldi insanoğlunun varlık yaşı, hâlâ sorgulamakta, hâlâ anlamını bulmaya uğraşmakta. Çok tarifi olmuş aşkın. Yenileri yazılıp, telâffuz edilmekte sürekli.Aşkla insan ilişkisini ele alırsak, en baştan şu ayrımı yapabiliriz: “aşka inananlar” ve “inanmayanlar.” İnanmayanlar, ya gerçekten aklı aşkı almayanlar ya da zahmetli bulduğu için aşktan vazgeçenlerdir. Bir de, bulsa, anında inanacaklar vardır, söylemezler. Bunlar arada-derede kategorisidir. İnananların ise, kimileri yazar, kimileri yaşar, kimileri yazar ve yaşar, kimileri de sadece inanmakla kalır, sürekli hüzün yaşar.Sevdiğinizin geçmişi aşkınızın rakibi değilKim ne derse desin, nasıl anlatırsa anlatsın, esasen aşk tarif edilmez, sadece yaşanır. Aynen mutluluk gibi, hüzün gibi, hasret gibi... Her insanın varlığında ona ait şekil alan ve o her kimse ona göre hissedilen bir duygudur. Edebiyat ve felsefe dünyasından sözlerinin altını çizerek okuduğumuz isimlerin aşk tarifleri ve aşktan beklentilerinin farklılığına bir bakarsak, aşka inancınız veya aşkı reddişiniz ne olursa olsun, size ters gelecek bir söz muhakkak bulursunuz.Faulkner’in “Aşkı kitaplara soktukları iyi oldu. Yoksa belki de başka bir yerde yaşamayacaktı” sözünü okurken, dudaklarındaki alaylı gülümsemeyi hissedebiliyorum.Seneca “Yalnız akıllı bir insan sevmesini bilir” sözüyle sevgiyle beraber seveni de yüceltirken, Francois Bacon “Büyük ruhlar ve büyük işler aşkla uzlaşmaz” fikri ile aşka inananları ve âşık olanları, resmen, ruhen ve akılca küçümsemekte. Doğrusu, benim oldukça ağırıma gitti! Shakespeare “Değişiklikle karşılaşınca değişen aşk, aşk değildir” derken, aşkın ciddiyetini ve âşık’ın sorumluluğunu ortaya koymakta. “Erkekler kadınların ilk aşkı, kadınlar erkeklerin son aşkı olmak ister” diyen Oscar Wilde, iki cinsin arasındaki aşk anlayışının en baştan farklılığını belirtir. Çünkü, ilk ve son olmak arasındaki uçurum çok şeyi değiştirir ve bu konuda da çiftler arasında aşkı zedeleyecek çok şey yaşanabilir. Özellikle kadınların kafa eti yiyen dırdır-vırvırlarının başında erkeklerinin geçmiş ilişkileri söz konusudur. Bana göre; sevdiğime geçmişini unutturmam değil, geçmişini hatırladığı halde her şeyin, her ‘diğeri’nin üstüne beni seçmiş, bana âşık olması ve sevmesi önemlidir. Geçmişini yadsıdığınız veya konuşmaktan korkar kıldığınız sevgili eksiktir. Onun kimliğine, varlığına, şekil veren bir zaman dilimini yok farz etmek çabası çok yorucu bir duygu olmalı. Aynen kıskançlık gibi... Kıskançlık da aşkı yorar. İnsan kıskanacağı kadar güvenemediği birini nasıl sever ki?Kadınlar şunu anlamalı ki; bir erkek ille de kadınını kıskandırmak için anlatmaz, anmaz daha önceki hayatını. Paylaşmak, beraber yaşamadıkları zamandan sevdiğini de haberdar etmek ihtiyacını duyamaz mı bir erkek. Bu paylaşımlar, rencide edici, kâlp kırıcı olmadığı müddetçe, karşılıklı anlayışla sahiplenilirse, iki âşık için de hayat aynı zamanda harika bir arkadaşlıkla, sırdaşlıkla süsleniyor. (Bu anlayışı sadece kadından beklemeyelim tabii ki.)Aşkın Mors alfabesiEugene Delacroix “Aşkı anlatabilmek için yeryüzünde var olan dillerden başka bir dil ister” demiş. Bir sevgili okurum da bu cümleye şunu ilâve ederek bana yolladığı bir notta diğer okurlarımın duygularını dile getirmişti: “Sizin yazdığınız gibi bir dil.”Aşkı cümle içinde tariflere sokmak yerine, karakterlerimin bedenlerine, ruhlarına giydirerek anlatmak belki de okurlarıma bunu söyleten, bilemiyorum. Belki de aşkı korkmadan, ürkmeden sevmek ve sahiplenmek cesaretini verdiğim için yazdığım dilde buluşuyorlar.Ben yine de ‘aşk’ kelimesi yerine kullanabileceğim yeni bir kelime için ciddi bir arayış içindeyim. Bu mucizevi duygunun ifadesi kelime öyle hoyrat kullanılmaya başlandı ki; aşk bunlar ise ben hiç anlamamışım aşktan diye düşünüyorum, hiç yaşamamışım. Benim anlattıklarım, yazdıklarım da aşk değilmiş. Ayakkabı mağazasından, pencere çerçevesine, beyaz eşyadan kebap tanıtımına, hepsi aşk ile anılır oldu. Neymiş bu aşk, ne kadar basit, ne kadar ucuzmuş. Ama kimin kabahati? Pazarlayanın değil elbette. Suçlu; kusura bakmayalım, kadınlar. Gerçekten sohbetleri esnasında söylerler, şu veya bu ayakkabıya, yemek takımına, kazağa âşık olduklarını. Aşk, lâf ola, boşluk doldura kullanılmamalı ama kadınlar yapar bunu. Alışveriş robotu kadın olduğu için de pazarlamacılar bir güzel kullanıyorlar işte aşkı.Aşk ve tensel çekim olmadan evlenilir mi?Amerika’da yapılan bir ankete katılan erkeklerin yüzde otuz biri, ‘evlilik şartı olarak aşk’tan vazgeçtiklerini belirtmişler. Vallahi ben de erkek olsam, kadınların âşık olduklarını söyledikleri şeylere baksam, vazgeçerdim aşktan. Erkeklerin yüzde yirmi biri de cinsel olarak çekici bulmadıkları kadınlarla da evlenebileceklerini söylemişler. Bu oranlar ülkemizde nedir, şimdilik bilmiyorum ama gördüklerim, duyduklarım aşağı yukarı aynı duygular. Evlilik söz konusu olduğunda, sırf aşktan değil, cinsel çekiciliğin tatmininden de vazgeçmiş çok erkek. Bu durumda, erkeklerin epeyi bir bölümünün neden evlilikleri dışında ilişki aradıklarını anlamak kolay. Aksi olsa şaşardım.Bundan böyle evlilik teklifi alan kadınlar biraz daha düşünmeli gibi geliyor bana. Bir erkek size evlenme teklif ettiğinde aslında “Bak hayatım, sana âşık falan değilim. Üstelik cinsel çekim de duymuyorum. Şimdi bir evlenelim. Ben bunları dışarıda bulurum” demek istemiş olabilir.Yine Amerika’da bir başka ankete katılan erkeklerin yarısı, aslında hoşlanmadıkları kadınlarla seviştiklerini söylemişler. Özellikle erkekler için, sevişme ille de aşk istemiyor, öyle diyorlar. Ama yine de bu kadar büyük bir oranın neden görev yapar gibi, hoşlanmadıkları kadınlarla seviştiklerini anlamış değilim. Acaba karılarından mı bahsediyorlardı? Bilemiyorum.Erkeği anlama sanatıErkekler, hayâlini kurdukları kadının bir ütopya olduğuna mı inanıyorlar artık, yoksa tanıdıkları kadınlar mı pes ettirdi onları?Bence her iki cins de, bir diğerinde eksiklik gibi gördüğü her konuda dönüp bir de kendisine bakmalı, sebep ben miyim diye. Zira ne kadınlar göründüğü kadar masum ve anlayışlı, ne de erkekler anlatıldığı kadar zalim ve düşüncesiz. (Burada kadının törelerle, geleneklerle, bağnaz inançlarla baştan esir alındığı durumlardan bahsetmiyorum.)Sevenlerin birbirlerinden beklentileri, her birinin kendi kimyası, kültürü, görgüsü, tutkuları, hayâlleri paralelinde farklıdır. Salt ‘erkek’ veya ‘kadın’ diye ayırmamalıyız. Ancak, yine de her şeyi sınırlamaya ve sınıflandırmaya meraklı ya insanoğlu, listeler yapılıp durur. Özetle bu listelerden birinde, erkeklerin kadınlarından bekledikleri şöyle sıralanmış: Seks, açık sözlülük, iltifat, komik olmaları (Bence bunu eğlenceli diye değiştirelim. Komiklik biraz acıklı bir hâl olabilir.) Anlayış, dürüstlük, kendisine ait alanlar, yeterince iletişim, kendisine ve gücüne olan inanç, güven.Burada, seven bir kadın, bir erkeğin aşkını korumak istiyorsa, işinin hiç de zor olmadığını görüyoruz. Listede, biz kadınların erkeklerimizden kendimiz için istemediği ne var ki? Kendimizi değer bulduğumuz şeyleri sevdiğimize vermemiz bu kadar zor mu?Erkeklerimizden bizi anlamalarını bekliyorsak, biz kadınlar olarak onları anlamayı sanat haline getirmeliyiz. Erkek için ‘anlamak’ kavramı, tutkulu bir aşk, derin bir sevgiden geçer. Detayları tek tek düşündüğünden değil, bir bütünün parçası olduğuna inandığı için yerine getirebilir. Ama kadın detaycıdır. Pekalâ, canı isterse, nakış gibi işler hayatı ve cennet sunar erkeğine ve kendisine... Erkek ne zaman aşkından vazgeçer?“Erkeklerin aşkı geçicidir” denir. Hiç de öyle değildir. Erkeği aşktan vazgeçiren; kadındır. Ama bu noktada da, işte yine sadelikle, kompleks olmanın farklılığı ortaya çıkar. Kadın, erkeğinden vazgeçmeye başlayıp, bunu girift bir şekilde zamana yaymaya başladığında, erkek çoktan o kadının aşkından vazgeçmiş olur. Onun için, çoğunlukla, terk edilen kadın şaşırır, isyan eder.Kadın, ileriye dönük plânlı, hesaplı yaşayan ve bu anlamda erkeğe göre daha kurnaz olan cins. İşte bu noktada kadının akıl rengi şayet zeki değil de, sadece kurnaz ise, kendi kendisine çelme takar. Bazı kadınlar, güvensiz, aldatılmayı, terk edilmeyi bekleyerek beraberliği sürdürme telaşında olduğundan, ne aşkın, ne sevginin, ne beraberliğinin tadını anı anına yaşayabilir. Gözlerindeki güvensiz ifade, erkeğini sorgulamalar, huzursuz imalar, daha yaşarken var ise bile, aşkı bitirir. Bazen de, kadının aslında vazgeçtiği ilişkinin kendisidir ama büyük bir kıskançlıkla erkeği elinin altında tutmak ister. Bırakmaz ki gitsin. Öyle huzursuz, kavgacı, mutsuz yaşamaya devam eder inadından. Erkek öyle değil. Huzuru kaçtı mı kaçası gelir.Bir erkek okurum, “Benim sevdiğim kadınlar hep politikacı gibi. Başta seçilmek için her sözü veriyorlar, seçildikten sonra unutuyorlar” demişti. Bir diğeri, “Âşık olup kazık yemekten yoruldum”, kâlbi kırgın bir diğeri ise, “Bu kadınlar, bir erkeği tüm zevklerden vazgeçirir” diye dert yanmıştı. Bunlar bana gelen yüzlerce yakınmadan üçü sadece. Bütün okurlarım çok iyi bilirler erkek ve kadın dünyasına nasıl baktığımı. Kadınların, fikirsel, ruhsal, kalben ve tensel olarak kendilerine ait, kendilerinden sorumlu ve güçlü olmasını savunurum. Bir başkasına zarar vermediği müddetçe, kadının, seçimlerinde erkek kadar hür ve cesur davranmasını, kendi üzerinde bir başkasının tasarrufuna izin vermemesi gereğini anlatırım.Ama bu beni erkeklerin dünyasından bihaber kalmaya mahkûm etmiyor. Evet, konu ‘gerçek aşk’ olunca, erkekler de kadınlar kadar, hâtta bazı erkekler bazı kadınlardan daha kırılgan. ‘Gerçek aşk’lar kaybolmaya yüz tutunca da, basit, (sade demiyorum, basit), aptalca, komik ilânlarla aşk muhabbetleri yayılıyor tabii.Sevişmek zamanı başınız ağrıyor...1975 yılıydı. Rumeli Caddesi’nde bir apartmanın girişinde tezgâh açan bir adamcağız vardı. O zaman, o civarda sahte Lacoste t-shirt’leri o satardı. Sonra örnekleri her yerde görülmeye başlandı... Ve bir gün yine oradan yürürken, baktım ilk müteşebbis! İspirtolu kalemle bir yazı yazıp asmış: “Hakiki sahte Lacoste burada bulunur” diye. Aşkın, sahtesi gerçeğinden çok günümüzde. Bir de örnekteki gibi, hakiki sahteleri var yani en baştan sahteliğinin kabullenildiği ama yine de pazarlandığı.Yaşadığımız çok şey yarattıklarımızdır, yaşamadıklarımız ise vazgeçtiklerimiz...Ve sevgili kadınlar, aradığınız aşk değilse yanı başınızdaki, aradığınız sevgi yoksa içinde, sevişmek zamanı başınız ağrıyorsa, erkeğin hayatını zindan etmek yerine, bırakın, gitsin.O sizi bırakmıyorsa, siz gidin. Zorla yaşatmaya çalıştığımız sahtelikler, yaşayabileceğimiz güzel gerçeklerin zindanıdır.Hepiniz sevgiyle, mümkünse gerçek aşkla kalın.

Devamını Oku