Nermin Bezmen

Nermin Bezmen

-

Küresel ayaklanmaya katılıyorum!

Haberin Devamı


vet, ‘V Günü’ olan 14 Şubat’ta küresel bir ayaklanmaya katılıyor olacağım. Siz sevgili kadın okurlarımı, genç kızlarımızı ve kadınla yan yana, el ele hayatı solumaya inanmış erkeklerimizi de dünyanın her köşesinde gerçekleşecek bu ayaklanmada yer almaya davet ediyorum.

‘V Day’; kadına, kız çocuklarına karşı yönelik şiddete, tecavüze, enseste, sünnete ve seks köleliğine dikkat çekmeye çalışan bir hareket ve bu sene 14 Şubat’ta on beşinci kez ayağa kalkacak.

Dünyada her üç kadından birinin şiddete maruz kalıyor olması, toplamda bir milyar kadının, o veya bu şekilde şiddetle örselendiğini gösteriyor.

Bu günün amacı, bu acıyı bizzat çeken bir milyar kadına destek olmak üzere, bir milyar kadının ve kadınlarını seven erkeklerin bir araya gelerek seslerini yükseltmesi. Müzik ve beden diliyle yükselen bir ses olacak bu... Yani dansla...

‘V Day’in açılımı, İngilizce’deki ‘Victory’ (Zafer), ‘Valentine’ (Sevgili) ve kimi büyüklerimizin hicap duymasına rağmen yazmaktan kaçınmayacağım ‘Vagina’ (Vajina) kelimelerini temsil ediyor.

Düzeni bozmak için değil, tam aksine insani yaşama düzenine davet olan bu ayaklanma, kadın hareketi olmasıyla birlikte, aslında bahsi geçen şiddetin muhtelif unsurlarına maruz kalan çocuk ve erkekleri de koruma kapsamına alan bir başkaldırı.

Yanlışlar, eksikler, acılar, yoksunluklar konusunda gençlerin ve kadınların duyarlılığını, özellikle bizimki gibi, onların çok önemsenmedikleri veya bastırılmaya çalışıldıkları toplumlarda ben çok önemsiyorum. Şiddetin, ensestin, tecavüzün ortaya çıkıp cezalandırılmasını aileleri, mahalleleri, köyleri, kasabaları için gurur kırıcı bulup, ört bas edilmesini tercih eden, bu insanlık ve de hayvanlık dışı cürümleri işleyenlerle ortaklık yapan anlayışa karşı duruşumuzu belli etmemiz için ortak hareket edebileceğimiz bir gün 14 Şubat... Kadın ve erkek, yaşlı ve genç yan yana, el ele...

14 Şubatı ‘Valentines Day’ (Sevgililer Günü) olarak bilme lüksüne sahip olan azınlığın da, bugüne anlamını veren diğer iki ‘V’yi sahiplenmesi de önemli.

Lütfen, ‘onebillionrising.org’ sayfasına girin. Kendinize en yakın adreste, en uyan tarihte ayağa kalkacak olan binlere, on binlere katılın, ister tango, zumba yapın, ister halay çekin, şarkı söyleyin, tiyatro oynayın ama ayağa kalkın... Belki, var olan şiddeti duymak istemeyen kulaklara bir nefes ses, görmek istemeyen gözlere bir kıymık sokarsınız. Şiddet adres sormaz zira, sadece bahane arar...

Öz güven kıyafetle mi kazanılır?



oplumumuzun en büyük yaralarından biri; özgüvensizlik, bunu biliyoruz. Ama, bunun sebebinin okul üniformaları olduğuna beni kimse inandıramaz. Zira, AFS bursuyla Amerika’ya gidene kadar tahsil hayatım hep üniformalı geçti.

Ülkemizin iki ayrı şehrinde, üç farklı ilkokulda okuduğum ilk üç senemde, siyah önlük, beyaz yaka üniformamdı. Sonra, Maçka İlkokulu’na geldiğimde büyük bir lüksle karşılaşmıştım. Yaka yine beyazdı ama önlük maviydi. Fakat ben, yeni okulumun idaresinin, Anadolu’dan gelen çocuklara karşı tutumunu protesto ettiğimden, yine siyah önlük giymeye devam etmiştim. Çok uslu, başarılı ve disiplinli olmama rağmen, bu konudaki sessiz inadımdan ne okul müdürü, ne de annemle babamın tatlı dili vazgeçirememiş ve pes etmişlerdi. Koca okulun, tek, siyah önlüklü talebesi olarak da mezun oldum. Herhalde, o tatlı mavilerin içinde çirkin ördek yavrusu gibi sırıtıyordum ama davamda haklıydım!

Orta ve lise tahsilimi, ferdi olmaktan gurur duyduğum Atatürk Kız Lisesi’nin talebe ve deniz izcisi üniformasını giyerek tamamladım. Toplamda tahsilimin on bir senesinin üniformaları beni bir türlü özgüvensiz, kompleksli yapamadı. Grubumdaki herkesle aynı kıyafeti giymenin beni herkesin eşit kılmadığını, herkesle beraber yol alırken, beni ben yapan değerlerin bende olduğunu bilerek büyümek pek alâ mümkündü.

Diğer taraftan, özgüvenin ruhsal, duygusal, zihinsel bir kazanım olduğu bilincine kavuşamayanlar için bu mümkün olamaz. Şekilcilikle şekillenen, kendisinin aslen ne, kim ve nasıl olduğunu keşfetmek yerine, başkalarınca nasıl ve kim gibi göründüğünü önemseyerek yaşamayı öğrenenler için tek tip üniforma kesinlikle zararlıdır. Ama, sırf çuval dolusu para döktükleri için, aynı markaları giyinip, bir arada olmaktan kaçınmazlar.

Marka ve maddiyat zarfına sarınarak önem kazanmanın ve gösterişin çok önemsendiği toplumumuzda, üniforma, çocuklarımızı, gençlerimizi en azından bir müddet için bu hastalığın sendromlarından korumaya, imkânı olmayanları da diğerlerinden korumaya yarıyordu.

“Her çocuk istediğini giyip gitsin okula” demek kolay. İstediğini giyebilen arkadaşlarına ayak uyduramayacak milyonlarca çocuğun özgüveninden kim sorumlu olacak? Çocuk aynı giyindiği için özgüveni kaybolmaz ama giyinemediği için özgüveni de, güveni de, sevgisi de kaybolur...

Vatikan Kütüphanesi

Vatikan Kütüphanesi’nin raflarındaki varlığının dijital ortama geçirildiği haberini okudum. 1455’de ölen Papa V. Nicholas tarafından kurulan ve bünyesinde doksan bin tarihi kitap, doküman, papirüs yazma ve antik evrak barındıran kütüphane gizemli bir mekân olarak bilinir. Ne var ki, kuruluş amacı gizlilik bir yana, tam aksine o devirde ulaşılmaz ve son derece pahalı olan kitaba rahat erişim sağlanması. Vatikan’ın, sadece İtalya’nın değil, aynı zamanda dünyanın bir parçası oldu-ğu anlayışıyla, barındırdığı kütüpha- ne serveti dünyaya açılacak. İki yüz görevlinin çabasıyla, her biri ortalama beş yüzer sayfalık 82 bin yazmanın 45 petabyte’lık bilgisine internette ulaşabileceğimi, Aristo, Çiçero ve nicesinin satırlarında dolaşabileceğimi bilmek, heyecan-dan parmaklarımın ucunu karınca- landırıyor. Darısı eşsiz Osmanlı arşivlerimizin başına. (Karıncalan-masından değil tabii ki, internette yer almasından bahsediyorum.)

Papa’ya sıkılan kurşun nerede?

Vatikan kelimesi zihnimin kanatlarına değdiğinde, Papa John Paul’un 2005 Şubat’ında çıkan kitabı ‘Anılar ve Kimlik Milenyum-lar Arası Konuşmalar’ı hatırlatıverdi. Papa, bu kitabında, kendisine planlanan suikast esnasında atılan kurşunun, ‘anne’ eliyle yön değiş-tirtilip, kendisini ölümün eşiğinde durdurduğunu yazmış, Tanrı’nın, tarihin oluşumunda ‘var’ ve ‘aktif’ olduğu inancına yer verirken, Ağca’nın kurşunundan kurtuluşunu da Meryem’in varlığına, Tanrı’nın işaretine bağlamış. 13 Temmuz 1913 tarihinden beri ‘Fatima’nın Sırları’ olgusuyla, Vatikan’la çok özel bir ilişki geliştiren Leiria-Fatima Başpiskoposu’nun ziyaretinde, Papa, kendisine sıkılan ama ‘anne’-nin eliyle yön değiştiren kurşunu vermiş ve piskoposun emriyle de kurşun, Fatima’daki Hz. Meryem heykelinin tacına yerleştirilmiş. Bu-nu okuduğumda meraklı tabiatım şu soruyu sormuştu: Acaba sevgili Abdi İpekçi de, katilinin tabanca-sından çıkan kurşun yön değiştirip kurtulabilseydi, Papa o kurşunu da ‘Our Lady of Fatima’nın tacını süslemek için istetir miydi?

Sahne sanatının büyüsü ve sahtekârların zaman yolculuğu



ir metanın gerçek değeri çok daha ince kriterlerle ölçülse de piyasa değeri daha basit bir şekilde, onun sahiplenilme arzusuyla artar. Şayet bu iki değeri birden taşıyorsa bir sanat eseri, o zaman ‘mükemmel’i yakalamış demektir ve cazibesi sahipleri için olduğu kadar sanat sahtekârları için de artar.

Sanat kalpazanlığının, sahtekârın bir tarafta, konunun mütehassısları ve bilim adamlarının diğer tarafta karşılıklı zekâ oynattığı bir marifet oyunu olduğunu düşünebiliriz.

Her başarılı sahteciliğin ardında da, konuyla ilgisiz gibi görünse de müthiş bir psikoloji unsuru yattığını tarihteki örneklerinden görüyoruz. Sabırlı ve plânlı çalışan bir kalpazanın bilgi dağarcığına, kullandığı malzemeler, taklidini gerçekleştirdiği devir ve ressamın stili kadar, kendi devrinin insan faktörünü de eklemesi çok önemli olmuş hep.

Sahteliği, kullanımla beraber çok çabuk ortaya dökülen birçok metanın aksine, sahte resim, sahteliği ortaya çıkıp ispatlanana kadar ki bu hiç gerçekleşmeyebilir de, gerçek olduğu var sayılarak saygı ve değer görmeye devam ediyor. İşte, bu incelikleri çok iyi çalışmış ve kendisini meşhur etmeyen resim yapma bilgisiyle pekiştirmiş Han van Meegeren’in hayatı bu yüzden bana çok ilginç gelmiştir.

Van Meegeren, 1945 Mayısı’nda tesadüfen yakalandığı güne kadar, yedi yıl boyunca Johannes Vermeer imzalı taklit tablolarıyla bugünün parasıyla 30 milyon dolar kazanmış. Kendi adıyla yaptığı resimlerin, sanat galerileri ve eleştirmenler tarafından önemsenmemiş olmasının acısını çıkarmanın yolunu harika taklitçilikte bulmuş.

Bu enteresan kalpazanın başarısının sırrı sadece iyi bir taklitçi olmasında yatmıyor. İyi bir ressam değil ama sabırlı bir deneyci, taktisyen, pazarlıkçı, pazarlamacı ve muhteşem bir psikolog. Bu donanımla süslediği kalpazanlığının ürünleri, Avrupa’yı sahiplendikçe sanat koleksiyonlarını büyütmeye devam eden Hitler ve Goering’in bile kendi aralarında kıyasıya mücadelesine sebep olmuş.

Küresel ayaklanmaya katılıyorum


Harbin bitiminde, işgalcilerle işbirliği yapan Hollanda’lıların takibine başlandığında, Almanlarla yakınlığı ve Amsterdam’daki SS karargâhına sık ziyaretlerinden dolayı soruşturmaya tâbi tutulan van Meegeren, vatan hainliğini kabul etmeyerek, sahte tablolarının hikâyesini açıklıyor.

Sanat ve kalpazanlık tarihinin bir garip tesadüfü, şayet soruşturmayı yürüten Joop Piller bir Musevi ve direnişçi olmasaydı, belki de van Meegeren’in tabloları bugün halen daha milyonlarına milyonlar ekleyerek dünyanın önemli koleksiyonları arasında yolculuğuna devam ediyor olacaktı.

Sabırtaşı ve insan sarrafı bu kalpazanın, yakalandığında evrakları arasından “İntikam, rengini korur” ibaresi yazılı bir kâğıt çıkması, bana sanki onun bütün hayatını anlatması açısından enteresan gelmiştir.

Hikâyeci L.P. Hartley der ki; “Eski ustaları kopyalayan her kalpazan o asırların sokaklarında, zaman yolculuğunda bir seyyahtır. Bu kolay değildir. Geçmiş, yabancı bir ülkedir. Orada her şey farklı yaşanır, farklı yapılır. Özellikle resim. Sahtekârları işte bu zaman yolculuğu tökezletir.”

Her tablo koleksiyoncusunun, satıcısının ve tabii ki kalpazanın(!) Han van Meegeren’in hayatını okumasını öneririm.

Pazar gününüze sevgilerimle...

DİĞER YENİ YAZILAR