Nermin Bezmen

Nermin Bezmen

-

Kesin ayrılıkların ifadesidir veda!

Haberin Devamı

Sevgili okurlarım, sizlerle bu satırlarla beraber 2012’nin son Pazar gününü paylaşıyoruz. Çok arzu ederdim ki; yazdıklarımı, duygularımı sizlere kendim yazarken gördüğüm renklerle, aldığım rayihalar ve duyduğum müzikle beraber sunabileyim, olabildiğince çok yazdığım detay hatıralarınıza nakşolsun. Çünkü çok iyi biliyorum ki; hatırlanma, duyulara hitap etmekle gerçekleşiyor. Görsel seçiciliğimizin dikkatini çeken her ne ise, diğer duyularımıza da hitap ettiği takdirde unutulmazlarımız arasına alıyoruz. Bu seçicilik her zaman ‘mutlu’, ‘keyifli’ anıları belirlemiyor tabii ki. ‘Acı’, ‘hüzün’, ‘hasret’, ‘kırgınlık’ gibi duygu yoğunluğuyla yaşanan zaman dilimlerinin bazılarını hiç unutmuyor olmamız da aynı sebepten. Gözümüzün iris’ine, kulağımızın zarına, burun kanatlarımıza, zihnimizin odalarına, yüreğimizin atışına “Beni unutma!” diyen anları hatırlıyoruz... Ve bildiğiniz gibi; anıların üzerinde “son kullanma tarihi” diye bir kayıt yok.

İşte yine bu sebepten, yeni yılı evimde, ailemle, aileden olan dostlarımla kutlamayı seviyorum. Bu güzel karşılamayla ilgili tüm hatırlanacakların, evimin, ailemin parçası olmasını istiyorum. İnsan, bir mekânı güzel anılarla besleyecekse, evden daha tamam bir adres olabilir mi? Zira, acılarımızı, hüzün ve hasretlerimizi de yine evimizin kucağında yaşıyoruz ve o zor zamanların en büyük tesellisi, yine aynı mekanda yaşanan huzurlu, mutlu zamanlar.

İşte, şimdi yeni bir yıla girmek üzere saatleri sayarken, sadece 2012 değil, tüm hayatım ve tüm yılbaşılar geçiyor anılarımın aynadaki aksinde...

Birdenbire beni 2005 yılbaşına uçurdu zihnimin kanatları. Ne kadar hüzünlüydüm, ne kadar çaresiz, ne kadar kâlbim buruk. Aklım uzaklarda, yüreğim huzursuz, zihnim vesveseli telaşlarda, hâsılı ruhen darmadağındım. Şimdi sonsuzlukta, eşimin de benden kalır tarafı yoktu.

Oğlumuz Pamir Cazım, ülkemizin bir ucunda, sınırda, vatani görevindeydi. Bütün kanalların haber saatleri, evde hiç o zaman olduğunca sıkı takip edilmemişti. Diyarbakır, Mardin hava raporunu öğrenmeden haber saati bitmiyordu artık. Oralarda hava biraz ılınsa içimiz rahat ediyor, soğuk, kar bastırdığında, sıcacık evimizde yüreğimize kadar buz kesiyorduk. Hele, Şırnak, Silopi adı geçti mi haberlerde, ne ocaktaki yemek, ne kapıda bekleyen misafir, ne ahizenin diğer ucunda cevapsız kalmış arkadaş, hiçbir şey umurumda olmuyor, yüreğim ağzımda, ekrana yapışıyordum.

Pamira’mız da, Amerika’da iznini ayarlayamamış, katılamamıştı bize. Ona olan hasretimiz de, kısa süreli gel-gitlerle süsleyebildiğimiz sekiz senelik ayrılık sırasında iyiden iyiye artmıştı.

Ruhumuza hastalık gibi çöken hasret duygusu ile evimizde yalnız kalmayı tercih etmiştik. Senelerdir ilk kez çam ağacımızı o kadar özensiz hazırlamıştım, âdet yerini bulsun diye. Evimiz o kadar boş ve anlamsızdı ki; bebelerimiz olmadan, sofra bile kurmak istememişti canım. Yemek dahi yapmamıştım, kendime şaşarak. Tepsiye birkaç meze hazırlamıştım. İçkilerimizi alıp geceyi Chopen’le mum ışıklarına teslim edip konuşmadan oturmuştuk. Akıllarımız Silopi sınırında, dualarımız oğlumuzla ve silah arkadaşlarıyla...Gözümüzde yaş, yeni yılın yeni saatlerini karşılamıştık.

Evet, kutlamalarınızı paylaşacağınız sevdiklerinizden kimi gittiği yerden döner geri, alır masada yerini... Kimi dönmemek üzere gider... Kimi ise buradadır ama artık başka bir zaman diliminde yaşamaktadır. Onun için bu sene yine, Tanrı’mın bana bağışladığı sevdiklerimi, sevenlerimi kucaklayıp sıcacık bir anı bırakmak istiyorum 2012’nin aynadaki aksine...

Sesleriyle geceye eşlik eder müzisyenler

Müzisyen dostunuz varsa bilirsiniz, bu özel insanların kutlamaları farklı olur. Farkın en büyük sebebi kutlamanın içinde ısmarlama değil, gönüllü müzik olmasıdır. Müzik duygunun lisanıdır. Her müzisyenin kendi aksan farkı da olsa, biz zaten her birini o farklılıklarından dolayı severiz. Ama aslen, müzik dili evrenseldir. Müziği yüreğiyle dinleyenler aynı lisanı paylaşırlar, aynı duygu seline kapılırlar. Bu duygu selini, bir müzisyen dostumun kutlamasında yaşıyorsam ayaklarım yerden kesilir, kanatlanırım. Çünkü gerçekten şölendir yaşanan, onların özel günlerinde. Enstrümanlarıyla, sesleriyle eşlik eder geceye katılan müzisyenler. Hem eğlenir, hem eğlendirirler.

Dün gece de işte böylesine bir şölen yaşadım. Tam eski yıl-yeni yıl muhasebesinin, yetiştirmeye çalışıp da kendimi zamanın kıskançlığında köşeye sıkışmış hissettiğim işlerin dalgalanması ile cebelleşirken, büyülü bir suya girmiş gibi arınıverdim. Teşekkürler Sabri Tuluğ Tırpan, iyi ki doğdun, iyi ki müzik adamı oldun. İyi ki piyanonla, bestelerinle bizleri besliyorsun. Teşekkürler sevgili Sevil, kocacığına ve dostlarına verdiğin huzur ve hazırladığın geceye...

Müzisyen dostlarımın hayatımda hep çok özel bir yeri olmuştur. En keyifli zamanlarımda müzikleriyle coşkularımı, hayâllerimi körüklemiş, ruhumun, yüreğimin en acı duyduğu zamanlarda da beni yine müzikleriyle sarmalayıp teselli etmiş bu özel arkadaşlar hayatımın zenginliklerindendir... Ve dün gece, zaman içinde bu arkadaşlarım arasında yerlerini almalarını umduğum iki kardeş genç yeteneği daha tanımak beni, ‘birilerine ve bir şeylere rağmen’ sanat yapmak zorunda kalınan bu günümüzde, ümitle heyecanlandırdı. Argun Yıldıran çellosunun tellerini, Orçun Yıldıran piyanosunun tuşlarını Tuluğ için dillendirirken, Schumann’ın ve Brahms’ın üzerlerine yıldızlar yağdığını hissettim.

2012’den 2013’e geçerken

Romanlarımda yazdığım zaman dilimlerine ve mekânlara çok çabuk ışınlandığımdan, genellikle hem hepinizle birlikte günümüz tarihini, hem de satırlarımdan akan tarihi aynı anda yaşarım. Kaotik gibi görünse de aslında büyük bir zenginlik duygusu verir bana bu. Belki, kaosun da kendi içinde kendine has bir düzeni olduğuna inandığımdan... İşte bu sebepten şimdi 2012’ den 2013’ e geçerken, aynı zamanda M.S. 177‘yi yaşamaktayım. Roma İmparatorluğu’nun geleceğini etkileyen çok önemli bir karara gebe bir başlangıç 177 yılının Salı günü. İmparator Marcus Aurelius, yaptığı seçimle, imparatorluğun gücünü ve huzurunu sağlayan iki önemli özelliğin, kendiyle beraber ölmesine sebep hazırlayacak.

Marcus Aurelius, kendisinden önceki dört diğer Roma İmparatoru ile birlikte “Roma’nın altın devri” ya da “Beş iyi imparator dönemi” diye anılan “talihli evlâtlıklar” sürecinin son temsilcisi. Aurelius dahil, bu beş imparatorun hepsi selefler henüz hayattayken halef tayin edilen evlâtlıklar. Seleflerinin ölümüyle birlikte, kargaşasız, cinayetsiz, isyansız bir kabulle gücü teslim almış bu imparatorlar.

İçlerinde bazılarının erkek evlâdı veya kan bağı olan yakınlarının varlığına rağmen, imparatorluğun idamesi ve geleceğinin hayrı için; zekâsını, yönetim gücünü, dürüstlüğünü, dirayetini takdir ettiği ve güvendiklerini vâris seçmiş bu imparatorların kararlarının isabetliliğini bire bir yaşamış olmasına rağmen, Marcus Aurelius’un, oğlu Commodus’u yerine bırakması şaşırtıcıdır. Zira, aynı zamanda filozof ve baş rahip olan, dürüstlüğü ve sadakâti her şeyin üzerinde tutan imparatorun, çocukluğundan itibaren davranışlarını, karakterini tasvip etmediği, milletin alay konusu ve aynı zamanda büyük korkusu olan oğluna bir cihan imparatorluğu teslim etmiş olmasının mantığını anlamak zor ama imkânsız da değil. Zira, en güçlü, en mantıklı insanların dahi, dışarıdan görünmeyen çok hassas bir noktası, zaafı olabilir.

Yüce imparator Marcus Aurelius, en basit sebeple, yaşamı boyunca hiçbir zaman gerçekten sevemediği, anlaşamadığı, sadist, uçarı, sorumsuz, riyakâr ve sapık oğluna giderayak her şeye rağmen onu sevdiğini ifade etmek istemiş olabilir.

Diğer taraftan bir de şöyle hassas bir durum var: Filozof imparator, seksi sadece insanın fevri heyecanlarının salgılanması olarak kabul etmesine rağmen, cinselliği doya doya yaşamaktan yana olan bir karısı var: Faustina. Faustina otuz yıl evlilikleri boyunca imparatordan on üç çocuk doğurmuş. Karı, kocanın, cinselliği kabullerindeki büyük farklılıklarına bakılırsa, bu çocukların hangi şartlarda hayat bulduğu ayrı bir konu. Ancak, Commodus, belki de buluğ çağını tamamlayıp yaşayan tek erkek evlât ve vâris olduğu için devrinde en çok hakkında tartışılan çocuğu imparatorun...

Ve güzel ve şehvetli imparatoriçenin yakışıklı bir gladyatörle macerasından doğduğu konuşuluyor. Commodus’un, senatoda bulunmaktan ziyade kendisini arenalara attığı, tahta kılıçlı gladyatörleri, uyuşturulmuş vahşi hayvanları paramparça ettiği, bu vahşeti bazen üç gün üst üste sürdürdüğü göz önüne alınırsa, dedikodularda konu olan babalık genini ispat etmek için oldukça uğraşmış gibi görünüyor.

Karısıyla ilgili fısıltıların imparatorun kulağına gitmemiş olması imkânsız. Belki de, “Hayır, yanlış biliyorsunuz. Commodus benim öz oğlumdur. Öz oğlum olmasa, tahtı bırakır mıydım kendisine?” demek istemiş olabilir yaptığı seçimle. Nitekim Faustina’yı da aynı şekilde, söylentileri ya hiç duymamış gibi, ya da unutturmak isteğiyle, ölümünden sonra azize ilân etmesi de, belki de gladyatörden doğma oğluna gösterdiği âlicenaplığın bir başka türlüsüdür. Burada, “Ne olacak, işte Marcus Aurelius da âdeti devam ettirmiş, Commodus’u evlât edinmiş” diyemeyiz. Zira, bu beş imparatordan hiç birinin evlât edindiği ve yerine tayin ettiği çocuk, karısının gayri meşru ilişkisinden doğma değil.

Marcus Aurelius’un ölümüyle birlikte kapanan diğer bir devir “Pax Romana” yani Roma barışı.

Bakalım, Salı ile başlayan 2013’te hangi güç sahipleri, saltanatlarını milletlerinin hayrına, hangileri bencil duygusal tatminlerinin geminde haleflerine teslim edecekler. Yaşayıp göreceğiz.

Veda kelimesini sevmem. Dönüşü olmayan, kesin ayrılıkların, kapanmayacak uzaklıkların ifadesidir veda. 2012 için de kullanmayacağım bu kelimeyi. Zira aslında bir yere gitmiyor eski yıl. Sadece bir yenisine yer açıyor.

Hepinize sevgiyle gelsin, sevgiyle kucaklayabileceğiniz gibi gelsin yeni yıl. Dilerim, kimsenin ne teni, ruhu, ne yüreği üşümesin yeni yılda.

DİĞER YENİ YAZILAR