PAZAR SENFONİSİ Salt cinsellik yalana çıplaktır...
alanla yaşayabilir salt cinsellik. Aşk ise zırhlıdır yalana karşı. Kırılgan olduğu içindir zırhı. Yalan geçirmez aşk, yalanı yaşatmaz, yalanla yaşamaz. Yalan ve riya girdiği an zırhtan içeri, yaralanır. Saydamdır, uçucudur, rüzgârlanmış tül bulutlar gibi sürüklenir gider. Öyle çabuk gider ki; ne zaman gittiğini, nasıl kaybettiğinizi anlamazsınız bile.
Bu sebepten, aşkın geldiği gibi uzaklaşması büyük ihtimaldir çok insan için. Ya da çok az ihtimaldir en baştan aşkı bulmak, diğer birçoğu için.
Nasıl bir gizem, nasıl bir bilinmezlik, nasıl bir enigması varsa aşkın, kaç yaşına geldi insanoğlunun varlık yaşı, hâlâ sorgulamakta, hâlâ anlamını bulmaya uğraşmakta. Çok tarifi olmuş aşkın. Yenileri yazılıp, telâffuz edilmekte sürekli.
Aşkla insan ilişkisini ele alırsak, en baştan şu ayrımı yapabiliriz: “aşka inananlar” ve “inanmayanlar.” İnanmayanlar, ya gerçekten aklı aşkı almayanlar ya da zahmetli bulduğu için aşktan vazgeçenlerdir. Bir de, bulsa, anında inanacaklar vardır, söylemezler. Bunlar arada-derede kategorisidir. İnananların ise, kimileri yazar, kimileri yaşar, kimileri yazar ve yaşar, kimileri de sadece inanmakla kalır, sürekli hüzün yaşar.
Sevdiğinizin geçmişi aşkınızın rakibi değil
Kim ne derse desin, nasıl anlatırsa anlatsın, esasen aşk tarif edilmez, sadece yaşanır. Aynen mutluluk gibi, hüzün gibi, hasret gibi... Her insanın varlığında ona ait şekil alan ve o her kimse ona göre hissedilen bir duygudur. Edebiyat ve felsefe dünyasından sözlerinin altını çizerek okuduğumuz isimlerin aşk tarifleri ve aşktan beklentilerinin farklılığına bir bakarsak, aşka inancınız veya aşkı reddişiniz ne olursa olsun, size ters gelecek bir söz muhakkak bulursunuz.
Faulkner’in “Aşkı kitaplara soktukları iyi oldu. Yoksa belki de başka bir yerde yaşamayacaktı” sözünü okurken, dudaklarındaki alaylı gülümsemeyi hissedebiliyorum.
Seneca “Yalnız akıllı bir insan sevmesini bilir” sözüyle sevgiyle beraber seveni de yüceltirken, Francois Bacon “Büyük ruhlar ve büyük işler aşkla uzlaşmaz” fikri ile aşka inananları ve âşık olanları, resmen, ruhen ve akılca küçümsemekte. Doğrusu, benim oldukça ağırıma gitti! Shakespeare “Değişiklikle karşılaşınca değişen aşk, aşk değildir” derken, aşkın ciddiyetini ve âşık’ın sorumluluğunu ortaya koymakta. “Erkekler kadınların ilk aşkı, kadınlar erkeklerin son aşkı olmak ister” diyen Oscar Wilde, iki cinsin arasındaki aşk anlayışının en baştan farklılığını belirtir. Çünkü, ilk ve son olmak arasındaki uçurum çok şeyi değiştirir ve bu konuda da çiftler arasında aşkı zedeleyecek çok şey yaşanabilir. Özellikle kadınların kafa eti yiyen dırdır-vırvırlarının başında erkeklerinin geçmiş ilişkileri söz konusudur.
Bana göre; sevdiğime geçmişini unutturmam değil, geçmişini hatırladığı halde her şeyin, her ‘diğeri’nin üstüne beni seçmiş, bana âşık olması ve sevmesi önemlidir. Geçmişini yadsıdığınız veya konuşmaktan korkar kıldığınız sevgili eksiktir. Onun kimliğine, varlığına, şekil veren bir zaman dilimini yok farz etmek çabası çok yorucu bir duygu olmalı. Aynen kıskançlık gibi... Kıskançlık da aşkı yorar. İnsan kıskanacağı kadar güvenemediği birini nasıl sever ki?
Kadınlar şunu anlamalı ki; bir erkek ille de kadınını kıskandırmak için anlatmaz, anmaz daha önceki hayatını. Paylaşmak, beraber yaşamadıkları zamandan sevdiğini de haberdar etmek ihtiyacını duyamaz mı bir erkek. Bu paylaşımlar, rencide edici, kâlp kırıcı olmadığı müddetçe, karşılıklı anlayışla sahiplenilirse, iki âşık için de hayat aynı zamanda harika bir arkadaşlıkla, sırdaşlıkla süsleniyor. (Bu anlayışı sadece kadından beklemeyelim tabii ki.)
Aşkın Mors alfabesi
Eugene Delacroix “Aşkı anlatabilmek için yeryüzünde var olan dillerden başka bir dil ister” demiş. Bir sevgili okurum da bu cümleye şunu ilâve ederek bana yolladığı bir notta diğer okurlarımın duygularını dile getirmişti: “Sizin yazdığınız gibi bir dil.”
Aşkı cümle içinde tariflere sokmak yerine, karakterlerimin bedenlerine, ruhlarına giydirerek anlatmak belki de okurlarıma bunu söyleten, bilemiyorum. Belki de aşkı korkmadan, ürkmeden sevmek ve sahiplenmek cesaretini verdiğim için yazdığım dilde buluşuyorlar.
Ben yine de ‘aşk’ kelimesi yerine kullanabileceğim yeni bir kelime için ciddi bir arayış içindeyim. Bu mucizevi duygunun ifadesi kelime öyle hoyrat kullanılmaya başlandı ki; aşk bunlar ise ben hiç anlamamışım aşktan diye düşünüyorum, hiç yaşamamışım. Benim anlattıklarım, yazdıklarım da aşk değilmiş. Ayakkabı mağazasından, pencere çerçevesine, beyaz eşyadan kebap tanıtımına, hepsi aşk ile anılır oldu. Neymiş bu aşk, ne kadar basit, ne kadar ucuzmuş. Ama kimin kabahati? Pazarlayanın değil elbette. Suçlu; kusura bakmayalım, kadınlar. Gerçekten sohbetleri esnasında söylerler, şu veya bu ayakkabıya, yemek takımına, kazağa âşık olduklarını. Aşk, lâf ola, boşluk doldura kullanılmamalı ama kadınlar yapar bunu. Alışveriş robotu kadın olduğu için de pazarlamacılar bir güzel kullanıyorlar işte aşkı.
Aşk ve tensel çekim olmadan evlenilir mi?
Amerika’da yapılan bir ankete katılan erkeklerin yüzde otuz biri, ‘evlilik şartı olarak aşk’tan vazgeçtiklerini belirtmişler. Vallahi ben de erkek olsam, kadınların âşık olduklarını söyledikleri şeylere baksam, vazgeçerdim aşktan. Erkeklerin yüzde yirmi biri de cinsel olarak çekici bulmadıkları kadınlarla da evlenebileceklerini söylemişler. Bu oranlar ülkemizde nedir, şimdilik bilmiyorum ama gördüklerim, duyduklarım aşağı yukarı aynı duygular. Evlilik söz konusu olduğunda, sırf aşktan değil, cinsel çekiciliğin tatmininden de vazgeçmiş çok erkek. Bu durumda, erkeklerin epeyi bir bölümünün neden evlilikleri dışında ilişki aradıklarını anlamak kolay. Aksi olsa şaşardım.
Bundan böyle evlilik teklifi alan kadınlar biraz daha düşünmeli gibi geliyor bana. Bir erkek size evlenme teklif ettiğinde aslında “Bak hayatım, sana âşık falan değilim. Üstelik cinsel çekim de duymuyorum. Şimdi bir evlenelim. Ben bunları dışarıda bulurum” demek istemiş olabilir.
Yine Amerika’da bir başka ankete katılan erkeklerin yarısı, aslında hoşlanmadıkları kadınlarla seviştiklerini söylemişler. Özellikle erkekler için, sevişme ille de aşk istemiyor, öyle diyorlar. Ama yine de bu kadar büyük bir oranın neden görev yapar gibi, hoşlanmadıkları kadınlarla seviştiklerini anlamış değilim. Acaba karılarından mı bahsediyorlardı? Bilemiyorum.
Erkeği anlama sanatı
Erkekler, hayâlini kurdukları kadının bir ütopya olduğuna mı inanıyorlar artık, yoksa tanıdıkları kadınlar mı pes ettirdi onları?
Bence her iki cins de, bir diğerinde eksiklik gibi gördüğü her konuda dönüp bir de kendisine bakmalı, sebep ben miyim diye. Zira ne kadınlar göründüğü kadar masum ve anlayışlı, ne de erkekler anlatıldığı kadar zalim ve düşüncesiz. (Burada kadının törelerle, geleneklerle, bağnaz inançlarla baştan esir alındığı durumlardan bahsetmiyorum.)
Sevenlerin birbirlerinden beklentileri, her birinin kendi kimyası, kültürü, görgüsü, tutkuları, hayâlleri paralelinde farklıdır. Salt ‘erkek’ veya ‘kadın’ diye ayırmamalıyız. Ancak, yine de her şeyi sınırlamaya ve sınıflandırmaya meraklı ya insanoğlu, listeler yapılıp durur. Özetle bu listelerden birinde, erkeklerin kadınlarından bekledikleri şöyle sıralanmış: Seks, açık sözlülük, iltifat, komik olmaları (Bence bunu eğlenceli diye değiştirelim. Komiklik biraz acıklı bir hâl olabilir.) Anlayış, dürüstlük, kendisine ait alanlar, yeterince iletişim, kendisine ve gücüne olan inanç, güven.
Burada, seven bir kadın, bir erkeğin aşkını korumak istiyorsa, işinin hiç de zor olmadığını görüyoruz. Listede, biz kadınların erkeklerimizden kendimiz için istemediği ne var ki? Kendimizi değer bulduğumuz şeyleri sevdiğimize vermemiz bu kadar zor mu?
Erkeklerimizden bizi anlamalarını bekliyorsak, biz kadınlar olarak onları anlamayı sanat haline getirmeliyiz. Erkek için ‘anlamak’ kavramı, tutkulu bir aşk, derin bir sevgiden geçer. Detayları tek tek düşündüğünden değil, bir bütünün parçası olduğuna inandığı için yerine getirebilir. Ama kadın detaycıdır. Pekalâ, canı isterse, nakış gibi işler hayatı ve cennet sunar erkeğine ve kendisine...
Erkek ne zaman aşkından vazgeçer?
“Erkeklerin aşkı geçicidir” denir. Hiç de öyle değildir. Erkeği aşktan vazgeçiren; kadındır. Ama bu noktada da, işte yine sadelikle, kompleks olmanın farklılığı ortaya çıkar. Kadın, erkeğinden vazgeçmeye başlayıp, bunu girift bir şekilde zamana yaymaya başladığında, erkek çoktan o kadının aşkından vazgeçmiş olur. Onun için, çoğunlukla, terk edilen kadın şaşırır, isyan eder.
Kadın, ileriye dönük plânlı, hesaplı yaşayan ve bu anlamda erkeğe göre daha kurnaz olan cins. İşte bu noktada kadının akıl rengi şayet zeki değil de, sadece kurnaz ise, kendi kendisine çelme takar. Bazı kadınlar, güvensiz, aldatılmayı, terk edilmeyi bekleyerek beraberliği sürdürme telaşında olduğundan, ne aşkın, ne sevginin, ne beraberliğinin tadını anı anına yaşayabilir. Gözlerindeki güvensiz ifade, erkeğini sorgulamalar, huzursuz imalar, daha yaşarken var ise bile, aşkı bitirir. Bazen de, kadının aslında vazgeçtiği ilişkinin kendisidir ama büyük bir kıskançlıkla erkeği elinin altında tutmak ister. Bırakmaz ki gitsin. Öyle huzursuz, kavgacı, mutsuz yaşamaya devam eder inadından. Erkek öyle değil. Huzuru kaçtı mı kaçası gelir.
Bir erkek okurum, “Benim sevdiğim kadınlar hep politikacı gibi. Başta seçilmek için her sözü veriyorlar, seçildikten sonra unutuyorlar” demişti. Bir diğeri, “Âşık olup kazık yemekten yoruldum”, kâlbi kırgın bir diğeri ise, “Bu kadınlar, bir erkeği tüm zevklerden vazgeçirir” diye dert yanmıştı. Bunlar bana gelen yüzlerce yakınmadan üçü sadece. Bütün okurlarım çok iyi bilirler erkek ve kadın dünyasına nasıl baktığımı. Kadınların, fikirsel, ruhsal, kalben ve tensel olarak kendilerine ait, kendilerinden sorumlu ve güçlü olmasını savunurum. Bir başkasına zarar vermediği müddetçe, kadının, seçimlerinde erkek kadar hür ve cesur davranmasını, kendi üzerinde bir başkasının tasarrufuna izin vermemesi gereğini anlatırım.
Ama bu beni erkeklerin dünyasından bihaber kalmaya mahkûm etmiyor. Evet, konu ‘gerçek aşk’ olunca, erkekler de kadınlar kadar, hâtta bazı erkekler bazı kadınlardan daha kırılgan. ‘Gerçek aşk’lar kaybolmaya yüz tutunca da, basit, (sade demiyorum, basit), aptalca, komik ilânlarla aşk muhabbetleri yayılıyor tabii.
Sevişmek zamanı başınız ağrıyor...
1975 yılıydı. Rumeli Caddesi’nde bir apartmanın girişinde tezgâh açan bir adamcağız vardı. O zaman, o civarda sahte Lacoste t-shirt’leri o satardı. Sonra örnekleri her yerde görülmeye başlandı... Ve bir gün yine oradan yürürken, baktım ilk müteşebbis! İspirtolu kalemle bir yazı yazıp asmış: “Hakiki sahte Lacoste burada bulunur” diye. Aşkın, sahtesi gerçeğinden çok günümüzde. Bir de örnekteki gibi, hakiki sahteleri var yani en baştan sahteliğinin kabullenildiği ama yine de pazarlandığı.
Yaşadığımız çok şey yarattıklarımızdır, yaşamadıklarımız ise vazgeçtiklerimiz...
Ve sevgili kadınlar, aradığınız aşk değilse yanı başınızdaki, aradığınız sevgi yoksa içinde, sevişmek zamanı başınız ağrıyorsa, erkeğin hayatını zindan etmek yerine, bırakın, gitsin.
O sizi bırakmıyorsa, siz gidin. Zorla yaşatmaya çalıştığımız sahtelikler, yaşayabileceğimiz güzel gerçeklerin zindanıdır.
Hepiniz sevgiyle, mümkünse gerçek aşkla kalın.
Salt cinsellik yalana çıplaktır...
Haberin Devamı

