Nermin Bezmen

Nermin Bezmen

-

Yeni bir yıl bizi daha çok mu sevecek?

8 Aralık 2012

Sevgili okurlarım, bu yılı tepe tepe kullandık, sonuna geliyoruz. Arada bir de, yıl bizi tepeledi, tekmeledi... Ama o veya bu şekilde bitiyor işte. Aslında bitmiyor tabii. Yaşadığımız hiçbir şey bitmez... Sadece geçer veya bizden uzaklaşır. Bu değişimi her gün, her an yaşamamıza rağmen, yeni gelen yılın hep farklı bir sihiri vardır. Eski yıldan yeniye takvim rakamı değişince, birdenbire, hayatımızın da boş, temiz bir sayfayla başladığına dair bir inanç, bir umut oluşur. Esasen, yaşantımızda değişen pek bir şey yoktur. Yeni yıl akşamının rehavetinden kurtulup gerçeğe dönmeniz için arada bir gün vardır. O gün de, (tabii bu dönüşümü kutlama şansınız olmuş ise) akşamdan kalan baş ağrınızı geçirmekle ve kutlama sizin evinizde yapılmışsa evinizi toparlamakla, sonra eşi dostu arayıp kutlamakla geçer. Yeni yılın ertesi günü değişen birşey yoktur Esasen yılın, en güzel aybaşıdır 1 Ocak. Hafta sonuna gelenler dışında, ödeme yapmak zorunda kalmayacağınız tek aybaşı günüdür. Ve ertesi gün... Sürpriz! Kiranız, ev taksidiniz, faturalarınız, kredi borçlanmalarınız, hepsi ‘yeni yılınızı kutlamak’ için sırada bekliyor olacaktır... Bu sorumlulukları yerine getirince de bir bakarsınız, aslında işinizle, yeteneklerinizle ilgili de değişen bir şey yoktur. Yani, eski yıldan yenisine ‘IQ’muz falan artmaz. Birdenbire hiç çalmadığımız bir enstrümanı çalmaya ya da yapmadığımız sporu yapmaya muktedir falan olmamışızdır. Ya da, onca yıl, ancak mutfakta, banyoda su açıkken kendi kendimize melodi mırıldanmışken, birdenbire Maria Callas veya Caruso sesine kavuşmamışızdır. Çalıştığınız yerde büyük bir ihtimâl, patronunuz (seversiniz, sevmezsiniz, o ayrı) yine aynıdır. Yazdığınız roman o sihirli gecede kendi kendine bitivermez. Yapmakta olduğunuz tablo şövalede halen sizi bekler. Her zaman vasat bir talebe olmuş çocuğunuz birdenbire Türkiye birincisi falan seçilmez. Hâsılı, insanlar da, sokaklar da, hayatlar da kaldıkları yerden devam ederler.Bilirsiniz, aynı sendrom on sekiz yaşa girilince de yaşanır. Kendinizi yetişkinler dünyasına ışınlanmış bulacağınızı sanırsınız ama yeni yaşınızın ertesi günü pek bir değişen olmaz hayatınızda. Ben on sekizime girdiğimin ertesi sabahı, anneme “Bu akşam arkadaşlarla sinemaya gidebilir miyim?” yerine “Anneciğim, bu akşam arkadaşlarla sinemaya gidiyoruz” demek gafletinde bulunmuştum. Reşit olmuştum ya... Anneciğim de, gayet soğuk, sert bir sesle “Kimden izin aldın da gidiyorsun?” demişti. Farkına varmıştım ki; on yedi yaşımda olduğumdan daha farklı bir yerde değildim. Allah’tan bu yaş dönemi bir kez yaşanıyor da tekrar tekrar umutlanıp sonra zılgıt yemeye devam etmedim.Fakat yeni yılla ilgili... Heyhat! ben de bu iflâh olmaz ‘umutçu’lardan biriyim. Bütün değişim süreçlerinde olduğu gibi, yeni yılla ilgili beklentilerim, heyecanlarım, hayâllerim hiç beni bırakmaz, ben de onları terk etmem. Üstelik bu süreç benim için Aralık ayının başında başlar. Ağacımıza asacağımız süsleri kesmeye, boyamaya, ardı ardına, umut, neşe saçan müzikleri seçmeye başlarım ve en önemlisi, fazla geçe bırakmadan beynimdeki kara kutuyu açarım.Kara kutu hayatı en baştan anlatır bizeKara kutular bir felâket yaşanana kadar hatırlanmaz, kurcalanmazlar. Ama o sırada sessizce işlevlerini yerine getirirler. Ne zaman ki yaşam bir faciaya dönüşür, toz, duman arasında kara kutu aranır. Çünkü ondan başka bir şeyler söyleyecek kimse kalmamıştır. Kara kutu hayatı en baştan anlatır, son ana kadar yaşananları dillendirir. Beynimizde de aynen böyle bir kara kutu var. Bizim an ve an tahlilini yapamadığımız davranışların, kararların, seçimlerin nasıl bir biyolojik, zihinsel, ruhsal elemeden geçtiğini, tepkilerimizin nasıl ortaya çıktığını o biliyor. Bizim, anlık, günlük telaşlarımız içinde kendimize ait fark edemediğimiz çok şeyi, o, kendi süzgecini kullanarak kaydediyor.Ne var ki; beynimizdeki kara kutuyu açmamız için ille de bir facia yaşamamız gerekmez. Ben, arada bir, kısa sürelerle de olsa, yeni bir karar almayı, yeni bir söz söylemeyi, yeni bir tavır sergilemeyi durdurup, kara kutuda kayıtlı olanları dinlerim. Neyi, neden, niçin ve nasıl yaptığımı, değerlendirdiğimi, arzu ettiğimi veya göz ardı ettiğimi bana anlatır. Bilinçaltında tuttuğum kırgınlıkların, kızgınlıkların, sevinçlerin, kabullerin, hüsran ve isyanlarımın, hâsılı tüm davranış kimliğimin yazılım sürecini, yani beni bana seslendirir.Beynimizdeki kara kutuyu okumak için biraz ilgi, biraz zaman ister sadece. Ve şu içinde bulunduğumuz zaman en iyi zaman bunu yapmak için. Dibe vurmayı, parçalanmayı, facia yaşamayı beklemeyin kara kutunuzu açmak için. Dinleyin onu. Kendinizden başkalarına bırakmayın çözülmesini.Soren Kierkegaard’ın “ Yaşam yalnızca geriye bakılarak anlaşılabilir fakat ileriye doğru yaşanır.” sözlerinin sıralamasını tersine çeviriyorum:“Yaşam ileriye doğru yaşanır fakat sadece geriye bakılarak anlaşılabilir.”Ve vals devam ediyor yaşamın kendisi gibi...İşte, geriye bakıp, yeni yılla ilgili umutlarımı kayda almak üzere kendime yeni, taze bir müzik ararken canım arkadaşım Vivian Saviç’ten gelen mailde, beklediğimden öte bir keyifle karşılaştım. Bilmiyorum kaçıncı defadır dinliyorum ama her defasında aynı coşku, aynı duygusallıkla sarılıyorum. İster eski yılı geçirmek için dinleyin, isterseniz yeni yılı karşılamak için. İçinde olduğunuz an’ı da sahipleniyor. Adı: “And the Waltz Goes on”. Bestecisi Sir Anthony Hopkins. Evet, yılların usta oyuncusu Anthony Hopkins. Bu, onun tek bestesi değil. Kendi yönetip oynadığı iki filmin müziği dışında orkestral bir çok bestesi var. Ama, Maastrich’te ‘Yıldızların Altında’ ki konserin kaydını bir şekilde izleyebilmenizi dilerim. Beni, müziğin kendisi kadar seyircilerin, özellikle de Anthony Hopkins’in ifadeleri duygulandırdı. Andre Rieu ve onun Johann Strauss Orkestrası’nın seslendirdiği valsin ardında çok derin bir hikâyenin olduğundan eminim. Onu öğrenene kadar şimdilik sadece hissetmekle yetiniyorum. Anthony Hopkins, binlerin arasında oturmuş kendi eserini dinlerken ne kasılıyor, ne geriniyor. Âdeta imtihana girmiş bir çocuk heyecanında, melodiye dudak hareketleri ile eşlik ederken gözleri ışıl ışıl, bir ara yaşlanıyor. Yanındaki sevdiği kadın onun kulağına bir şeyler fısıldıyor ve kendi gözyaşlarını siliyor. Melodi, sizi sevdiğinize sarılmaya, ona güzel şeyler söylemeye, güzellikler ümit etmeye, paylaşmaya, hüzünlerinizle beraber yaşamın tamamını çok sevmeye dair çağrı yapıyor. Bunu seyircilerin bakışlarında, beden dillerinde de görüyorsunuz. Konser alanında içkili masalarda oturanlar var, sıra sıra iskemlelerde oturanlar da. Şeref misafiri olan Sir Anthony Hopkins’in ya en özel masada ya da en ön sırada, en ortada oturmasını beklerdiniz değil mi? Hayır, eşiyle birlikte, sahnenin en sağ tarafında, otuzuncu sıralarda, en uç iskemlelerde oturuyorlar. Yanlarında, arkalarında da korumalar falan yok. Koskoca Anthony Hopkins olmuş, böylesine de müzik dehasıymış ama şımarmayı becerememiş... Ancak, çılgınca alkışlandığında ayağa kalkıp herkesi nazikçe selamladığında oturduğu yer belli oluyor. İşte dedim, hem kötüyü oynamaktan korkmayıp Doktor Hannibal olmak, hem de böylesine yüreği konuşturan besteler yapmak için böyle ‘büyük’ olmak gerek...Kadınlar erkeklerin dikkatini dağıtır mı?Andre Rieu’nün orkestrasını izlerken dikkatimi çeken başka bir şey oldu. Orkestranın yarısı kadın müzisyenlerden oluşuyordu. Tam, batı dünyasında (bile) müzik alanındaki kadın ayrımcılığı üzerine bir yazı okumuş ve notlar almıştım ki; ekranda tezat teşkil eden bu durum beni keyifle gülümsetti. Sırf her hangi bir konuda ayrımcılık ve iltimas söz konusu olmasın diye kapalı sahne perdesi arkasında yorumlarını icra ederek seçmelere katılan müzisyenler içinden, jüri tarafından ayaklarda alkışlanarak birinci seçilen ama çağrıldığında kadın olduğu ortaya çıkınca önünde bitmez tükenmez bir mücadele yolu açılan trombonist Abbie Conant’ın kavgasının tek örnek olmadığını biliyorum. Dünyaca meşhur ve mükemmeliyetçiliği ile tanınan orkestra şefi Herbert von Karajan’a orkestrasında neden hiç kadın eleman olmadığı sorulduğunda: “Ben güzel kadın severim. Orkestrama çirkinini alamam. Ama güzel kadın alınca da erkek elemanlarımın dikkati dağılır. Onu da istemem.” demiş. Niye kadınların erkeklerin dikkatini dağıttığını ama erkeklerin kadınların dikkatini dağıtmadığı da ayrı bir yazı konusu olur. Bu arada, kadınlarla çalışmalarına rağmen başarılı olan erkekler de var. Onlar, tabiatlarına aykırı çok yüksek bir dayanma gücü gösteriyor olmalılar. Bu vesileyle, kadınlar konusunda ‘acı katsayısı’ yüksek erkeklerimizi tebrik ediyorum! Sabırları bol, yolları açık olsun!

Devamını Oku

‘Muhteşem’ olmak kolay değil ‘Muhteşem’i anlatmak da...

1 Aralık 2012

Bugünlerde, içte dışta, dünya derdimiz varken, birçok konuda aklı selimle, seri düşünerek radikâl adımlar atılması gerekirken, memleketimizin ana konusu “Muhteşem Yüzyıl” dizisi oldu. Gönül isterdi ki, bu konu yine tartışılsın, beğeniler, eleştiriler karşılaştırılsın, eksikleri sıralansın ama yasaklanması konuşulmasın...“Tarihe istediğiniz yalanı söyletebilirsiniz. Zira ölüler konuşamaz” sözünü duymuşsunuzdur. Bu sebepten “Belgesel” denmez her tarih anlatan yazıya, gösteren filme. Ne var ki, bu farkı ancak, iyi ‘okur’ olan izleyici bilir. Onların bile kendilerini okuduğuna, izlediğine kaptırıp tarihi farklı algıladığı da olmaz değil. Bu sebepten değil mi, yıllardır Kleopatra’nın Liz Taylor’a, Mark Anthony’nin Richard Burton’a benzediğini sandı milyonlar. Ekranın böyle bir büyüsü var. İşte, “Muhteşem Yüzyıl” bu noktada, yaşanan tartışmayı tırmandırdı. Zira, bu kez anlatılan, sadece Osmanlı’nın değil, dünyanın tarihine adını “Muhteşem” diye yazdırmış bir padişah. Washington’daki ‘Library of Congress’de, dünyanın gelmiş geçmiş en önemli kanun yapıcıları arasında yerini almış bir devlet adamı. Osmanlı’nın güçlü, hâkim ve saygın kimliğini devrinde en iyi yaşatmış ve hatıra bırakmış bir cihan imparatoru. Ata’mıza hayranlıkla yürekten bağlı bir Cumhuriyet kadını ve sanatçı olarak, tanımak şansına erdiğim tüm Osmanoğlu aile bireylerine de duyduğum saygı çok büyüktür. Çünkü, geçmişlerinde yatan kırgınlıklar, sıkıntılar her ne olursa olsun, benim tanıdıklarımın hepsi, cam kırıklarını vakur bir şekilde yüreklerinde saklamayı başarmışlardır. Osmanoğlu ismini kullanarak gündem yaratmak, devir karıştırmak isteyenlere hiçbir zaman malzeme olmamışlar, malzeme vermemişler, tarihin içinden süzülen sessiz, sakin şahitler olarak yaşamlarına asılmışlardır. İşte bu sebepten, “Gerçekten konuşmaya hakkı olanları tanıyorum. Neden onlardan birini dinletmeyeyim okuruma” dedim.Bugünkü konuğum sevgili Hanzade Özbaş’la tanışıklığım uzun yıllar evveline dayanır. Her ikimiz de henüz yirmimize varmamıştık. Annesi, Hümeyra Hanım Sultan, benim sevgili Hümeyra teyzem, beni tanıdığı gün sevgiyle bağrına basmış, Kuşadası, Kısmet Otel’i benim ikinci yuvam yapmıştı. Bu asil, vakur Hümeyra Hanım Sultan’ın kızı, dostum Hanzade Özbaş’la sohbetimize başlıyoruz.‘Dedem İsmail Hakkı Okday da Kurtuluş Savaşı’na katılmıştı’Hanzade’ciğim, öncelikle bilmeyenler için Osmanoğlu bağlantını anlatır mısın lütfen. Son Osmanlı HükümdarıVI. Mehmet Vahideddin Han ile Marşania Prensesi (Çerkezistan’da Marşania Prensliği) Emine Nazikeda Sultan’ın büyük kızı Fatma Ulviye Sultanefendi anneannemdir. Rahmetli annem “Hümeyra Hanım Sultan” anne ve babası tarafından tarihimizde “SON” olarak nitelendirilen iki ayrı Hanedanın kızı olarak, tarihi bir kişilik taşımaktadır. Annemin babası İsmail Hakkı Okday, Kırım Hanedanı Giray Hanlarına mensup bir Kırım Prensi olan Sadrazam Tevfik Paşa’nın büyük oğludur. Prusya Harp Akademisi’nden mezun olduktan sonra, Sultan Vahideddin’in yaveri olarak Sultanın Avrupa gezilerinde kendisine eşlik etmiştir. Mustafa Kemal’in yanında Kurtuluş Savaşı’na Miralay rütbesi ile katılmış, iki gazi madalyası ile onurlandırılmış, şerefli ve başarılı bir Türk Askeri’dir. Cumhuriyet’in ilanından sonra başkonsolos olarak Rusya ve Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde yıllarca görev yapmış ve pek çok tarihi olaya bizzat şahit olup, adeta canlı bir tarih gibi yaşamıştır.Anneannem Fatma Ulviye Sultan’ın babası ise Osmanlı İmparatorluğu’nun 36’ncı ve son Sultanı VI. Mehmet Vahideddin Han idi.Ben; Hanzade Özbaş, Fatma Ulviye Sultanefendi’nin tek kızı olan Hümeyra Hanım Sultan ile Anne tarafı Sokullu Paşa’ya, baba tarafından Söke eşrafından Hacı Halil Paşa’ya dayanan Halil Özbaş Beyefendi’nin tek kızıyım. Ağabeyim Halim Özbaş tek kardeşimdir.Diziyi izliyor musun ?İlk bölümden itibaren izliyorum.Dizi haberini duyduğun anda intiban neydi ?Heyecanlandım, Hürrem Sultan ve Kanuni Sultan Süleyman’ın birbirlerine olan sevgi ve sadakatları beni ömrüm boyunca çok etkilemiştir. Rahmetli Annem Hümeyra Hanım Sultan, ben üçüncü sınıftayken, okuldaki bir canlandırma için, maharetli elleriyle, tarihi kayıtlardaki çizim ve tablolardan inceleyerek ve saraydan kalma bir kadife kullanarak Hürrem Sultan kostümü yaratmıştı. Kanuni Sultan Süleyman dedemizin nikahlı eşi Hürrem Sultan’a yazdığı, her biri edebi değer taşıyan mektuplarını da ara ara okur hayran kalırım böyle büyük bir seygiyi yaşayabilen ve sevdiğine söyleyebilen muhteşem dedemi de rahmetle bol bol anarım.‘Harem yalnızca entrikaların döndüğü yer gibi gösteriliyor’Kanuni kadar büyük önemi olan bir sultanın hayatının diziye dönmesini nasıl karşıladın?Cihan İmparatorluğu kurmuş, kanunlar çıkartmış böyle büyük bir devlet adamının anlatılacağı bir diziyi beklemek, dediğim gibi, beni çok heyecanlandırmıştı. Kanuni Sultan Süleyman kadar ‘muhteşem’ bir liderin elbette ki tüm yaşantısını bir dizide sunmak imkânsıza yakındır ve gerçekten de ‘muhteşem’ bir bütçe gerektirir. Gönlüm ister ki, Sayın Başbakanımızın ecdadımıza gösterdiği bağlılık ve hassasiyet neticesinde tüm Osmanlı Sultanlarının tek tek 36’sı tekmil belgesellerini tarihin gerçeklerini gözler önüne sererek eksiksiz bir şekilde ortaya koyarak, yine Türk aktris ve aktörlerine yer vererek kıymetli tarihçilerimizin ışığında eserler yaratılsın.Aile büyükleri hayatta olsaydı, mesela anneciğin, Dürrüşehvar Sultan, nasıl karşılarlardı?Maalesef abartılı dekolte kullanılan sultan kıyafetleri dizinin kalitesine uymuyor, saray içi dekorlarda hatalar çok. Bu hatalar, aile tarafından ve pek çok aile dışı bilen kişilerce tenkit edilmekte. Nur içinde yatsın canımın içi Neslişah teyzeciğim “Kuuzum ben bu diziyi artık seyretmoorum, maskaralık oldu bu iş” demişti. Seyretmemesinin nedenlerinden en büyüğü o devirdeki sultanların padişahla olan diyalogları, saray içindeki davranışlarıydı. Ayrıca dekorasyon ve kostümleri de maskaralık olarak nitelendirmişti.Biricik anneciğim hayatta olsaydı, diziyi mutlak seyrederdi. Neslişah teyzem de ona “Rica edorum Hümeyra, vaktini boşa harcoorsun” derdi.Annem ise, sen de çok iyi tanırsın, çok pozitif bir insandı, emeğe saygısı çok büyüktü. Ayrıca tabii ecdadından söz edilmesine hasret bir insandı. Televizyon izlemeyi de pek severdi ama emin ol, çok görmüş, çok okumuş ve sarayda doğmuş bir kişilik olarak dizideki ilişkiler, kostümler, dekorasyon gibi unsurlara bol bol tenkit getirirdi. Yaşıtım Osmanoğlu kuzenlerimle düşünce farklılıklarımız var ama bu dizi konusu hiçbir zaman sohbetlerimizde bir öfke unsuru yaratmadı. ‘Tarih bilgim canlı tarih anneannem, annem ve dedemin anlattıklarıydı’Osmanoğlu torunu olarak Osmanlı tarihini çok iyi biliyorsun. Sence, dizinin gerçek ile kurgu arasındaki çizgisi iyi belirlenmiş mi? Sana göre rahatsızlık duyuran noktaları neler?Osmanlı torunu olarak, anneannem Ulviye Sultan’la on dört yıl evimizde beraber yaşamak bana sonsuz mutluluk verdi. Canlı tarih anneanneciğimden her gün, her akşam beraber oturduğumuz soframızda neler dinledim, neler. Traji-komik , dram, komedi, nayif, asil ve çok acı hikâyeler. Onun müzik hocası Agop Efendi’nin Çengelköy konağının bahçesinde o anda şehzade olan Vahidettin Han’ın av köpekleri tarafından nasıl esir alındığı hikâyesinden tutun da, büyükbabamın ona bir gece haber vermeden Nişantaşı’ndaki konaktan ayrılıp İstiklâl Savaşı’na katılmasına kadar ne hikâyeler. Benim tarih bilgim, canlı tarih anneannem, annem ve dedem Vezir-i Azam oğlu İsmail Hakkı Okday’dı. Orta öğrenimimde, ecdadımla ilgili aşağılayacağı sözler ve bilgiler tüm şevkimi kırmıştı. Anneannem ve dedemin vefatıyla tarihe ara verdim. Şimdilerde ise çok kıymetli dostum İlber Ortaylı’dan tarih dinlemek ve kitaplarının ışığında bilgi almak keyfini yaşıyorum.‘Dizide Hürrem, sadece bir katilin iç güdüleriyle hareket eden kişi gibi’ Seni rahatsız eden detaylara gelelim.Hürrem Sultan’ın bir katilin iç güdüleriyle hareket eden bir kişi olarak gösterilmesi, haremin abartılarla, yalnızca saray entrikalarının döndüğü üç dar koridordan ibaret bir yer olarak sunulması rahatsız edici. Her türlü eğitimin verildiği, saygı ve görgünün öğretildiği haremdeki kişilerin, yatkınlıklarına göre, sanata yönlendirilmesi ve haremin muazzam bir okul olduğu gerçeğinin yansıtılmaması, koskaca Yavuz Sultan Selim Han’ın kızı olan Hatice Sultan’ın İbrahim Paşa karşısındaki ezik görüntüsü beni rahatsız eden konulardan birkaçı.Taraf tutma ya da konunun iyi çalışılmadığına dair bir his aldın mı?Rahmetli Meral (Okay) Hanım senaryoyu yazarken oldukça dengeli çalışmış. Vefatından sonra dengelerin değiştiğine, tenkitlerin arttığına inanıyorum. Senaristler de insan, hiçbir hikaye tarafsız olamaz. Örneğin; Pargalı İbrahim Paşa, Osmanlı’nın en büyük komutanlarından biri bana göre... O devirdeki uluslararası görüşmelerde çok başarılı bir dışişleri bakanı. Padişaha da büyük bir bağlılığı var. Dizide İbrahim Paşa haremin iç entrikalarına çekilerek abartılı bir şekilde aşağılanıyor. Bu beni rahatsız ediyor. Kanuni’nin üstün dehası, disiplini ve kanunları yaratmaktaki ışığından çok, av vurgulanıyor.Setteki kazalar, tutucu kesimce Kanuni’nin lâneti olarak yorumlanmıştı.Ne tür kazalar yaşandı bilmiyorum, belki de Kanuni dedem “Destuuurrr! ayağınızı denk alın“ demiştir.Dizinin şu geldiği noktada esas rahatsızlık doğuran tarafı ne oldu sence?Rahatsızlık yaratmasının nedeni belki de şehzadelerin çocukluktan çıkıp delikanlı olduklarını vurgulamak adına cariyelerin yatak odalarına gönderişleri gibi sahnelerdir. Bu sahnelerin fark edilir bir şekilde senaryoda artması dizinin kalitesini aşağıya çekmektedir. Konu ‘Osmanlı’ olduğu sürece öyle geniş, öyle kapsamlı, öyle zengindir ki, bu tür sahnelerin arttırılmasına hiçbir gerek yoktur. Cariyelerle olan sahnelerin artırılması diziyi fakirleştiriyor. Bu tür sahnelerin seyircinin hâyal gücüne bırakılmasının çok daha doğru olacağı düşüncesindeyim. Yasaklanması fikrine ne diyorsun?Ben yasaklara karşıyım. Tarih dizilerden öğrenilmez. Gönül ister ki, her yapılan kusursuz olsun, ama böyle bir şey mümkün değil. Dileyen izler, dilemeyen izlemez. İzleyicinin bir seçme lüksü olduğuna göre “yasak koymak” bence çok yanlış. Dizide yeralanların iyi niyetinden eminim. Verilen rolü de üstün bir şekilde sergilediklerine inanıyorum. Geçimini, ekmek parasını bu diziden kazananlara yasak koymak büyük haksızlık olur. Herkes, her şeyi, her devirde kiritik edebilir, beğenebilir, beğenmeyebilir, her türlü sözü söyleyebilir. “Altın çamura düşse de değerinden hiçbir şey kaybetmez.”Hanzade Özbaş, “Sayın Başbakanımızın Osmanlı Sultanlarına ve şanlı tarihimize gösterdiği hassasiyetten ötürü kendisine gönülden teşekkür” ederken sözlerini “Lütfen tarihe ve dünyaya mal olmuş insanlar reyting uğruna kullanılmasın” ricasıyla bitiriyor.

Devamını Oku

Olmak ya da olmamak

25 Kasım 2012

Bazı kavramlar, deyişler öylesine insan halini anlatır ki; hangi devirde, hangi şartta olursa olsun, insanoğlu kendi bildiği bir hali özdeşleştirir bu söylemle. Shakespeare, Hamlet’e “To be or not to be” yi telâffuz ettirirken, arkasında yatan hikâye ne derse desin, ‘var olmak’ veya ‘olmamak’ insanın tamamen kendisine ait bir tasarrufun gerçeğiymiş imajını uyandırır. Aslında da öyle olması gerekir çünkü. Belki de varlığımızla ilgili kendimize ait kalmak istediğimizden böyle algılarız. Üzerimizde, yaşam sevinçlerimizi yok edecek, ruhumuzu, beynimizi, bedenimizi ölüme yaklaştıracak tüm korkulardan arınmış olmayı isteriz. Ama korkunun ecele faydası yok. Birey olarak bazen sistemler içinde, ölürsünüz de yaşamış olduğunuzun hiç farkına varmamışsınızdır zaten. Veya yaşıyorsunuzdur da ölüden farkınız yoktur, kabul görmek adına. Her iki durumda da, birileri sizin yaşadığınıza veya öldüğünüze karar vermiştir ve siz bi habersinizdir. Bu durumda elinize bir kafatası alıp “Olmak veya olmamak” tiradını söyleyemezsiniz. Size ancak “Oldu da bitti, ben anlamadım nasıl oldu.” demek düşer. Ne acı değil mi, yaşasanız da, ölseniz de ne olduğunuzdan emin olamamak...Jed Rubenfeld’in ‘The Interpretation of Murder’ (Cinayetin Yorumu) kitabında, Dr. Stratham Younger, Hamlet’in bu söyleminin ardında, genel yorumun tersine, kafasının karışıklığının yattığını anlatır. Hamlet için ‘var olmak’la ‘olmamak’, amcasıyla ilgili verdiği kararı uygulayıp uygulamamaktaki kararsızlığının ifadesidir. Babasının katili ve annesinin yeni kocası olan amcasını öldürmek arzusunu gerçekleştirmesi kendisinin ölümü, yani yok olması demektir. Dolayısıyla aslında yaşamı temsil eden eylem ölümünü getirecek, ölümle eşdeğer olan eylemsizlik de yaşamını sağlayacaktır. Younger’ın, bir roman kahramanı da olsa, yazarının ağzından dile getirdiği bu yorum bana çok düşünülesi gelir. Diğer taraftan sahnede kendini sorgulayan epik bir kahramanın gerçek hayatta sorgulanmasının insanları nasıl gruplaştırdığı ve ölümlere sebep verdiği de Hamlet tarihi açısından ironik bir trajedidir.1845 Yılında, Amerikalı tiyatro oyuncusu Edwin Forrest İngiltere’de turneye geldiğinde, çoktan kendi ülkesinde zirveye ulaşmış, ünü Avrupa’ya yayılmış bir aktördür. İri, yapılı fiziği, yakışıklılığı, teatral ses tonu ve oyun gücü ile sahneyi dolduran ve seyirciyi etkileyen Edwin Forrest,’ın, İngiliz sahnelerinin Hamlet’i, gözde trajedi oyuncusu aristokrat William Macready ile en baştan yıldızı barışmaz. Forrest, Londra’da sahne aldığında, İngiliz seyirci kendisini fiziken hantal ve kaba bulduğu için ıslıklar. Forrest ise, rakibi soylu oyuncunun minik, zarif efemine adımlarla ve beden diliyle Hamlet’i canlandırmasına tahammül edemez. Birkaç hafta sonra Edinburgh’da Macready sahne aldığında da, bu defa Forrest, kendisine yöneltilen aşağılamalarda İngiliz meslektaşının hiç bir kabahati olmamasına rağmen, locasında ayağa kalkıp onu ıslıklar. Bu agresif tutumu ve basına verdiği kendini savunma amaçlı saldırgan demeçler Forrest’ın İngiltere’den uzaklaştırılmasına sebep olur.Kısa sürede, iki uluslar arası şöhrete ulaşmış oyuncunun arasında gelişen bu husumet, kalabalıklara yansır. Ama asıl konu Hamlet’dir. Danimarka Prensi Hamlet, güçlü, kuvvetli bedeniyle, sesiyle sahneye ve seyirciye hâkim Forrest gibi mi olmalıdır, yoksa, zarif, narin, kibar Macready gibi mi?Bu tartışma, 1849 yılında İngiliz oyuncu Amerika’ya turneye geldiği zaman zirveye ulaşır. Amerikalı hayranları, Forrest’ın İngiltere’de yaşadıklarının intikamını almak üzere İngiliz Hamlet’i sahnede bozuk yumurta, eski ayakkabı, bozuk para ve hâtta iskemle atarak karşılarlar. 7 Mayıs, 1849’da Manhattan’da, Astor Place Opera House’ın önünde toplanan on beş bin kişi Macready’nin performansını engellemek için harekete geçer. Henüz bir hafta önce görevi devralmış olan tecrübesiz New York valisi ilk iş olarak askeri yardım çağrısında bulunur ve ardından ‘ateş’ emri gelir. O gece, operanın önündeki bu arbedede otuz kadar adam hayatını kaybeder... Eminim o esnada ülkenin ve dünyanın başka sahnelerinde bir başka Hamlet, “Olmak ya da olmamak” tiradını tekrarlamaktaydı... Evet, insanoğlunun her bir bireyi kendine göre gerçeklerin peşinde. İnsanlar bazen maddi varlıklarını, bazen ideallerini, bazen sevdiklerini, bazen hayâllerini, bazen de hayatlarını kaybedebiliyor bu uğurda. Onun için neyin gerçeğini aradığımız çok önemli. Hamlet örneğinde olduğu gibi, anlamsız bir şeyin gerçeğini var edeceğiz derken kendi varlığımızdan olmak çok acı ve bizi yaradan güce karşı son derece akılsız bir tavır. Diğer taraftan, ‘gerçek’ zahmetlidir. Esas peşinde koşmamız, fikrimizi, gücümüzü, düşlerimizi uğruna seferber etmemiz gerekenler, bizi insan yapan şeyler olmalı. Bunlar insanın rahat, kolay ve zengin yaşama hırslarıyla ters düşen ama sonunda insan gibi yaşayıp, kendisinden sonrakilere de insanca yaşamak üzere bir dünya bıraktıracak gerçeklerdir.Yıllar önce, ülkemizde yine, ahiret adreslerine kimin ve nasıl ulaşacağı konusunun tartışıldığı günlerdi, Al Gore’un “The Inconvenient Truth” (Uygunsuz Gerçek) kitabını okumuştum. Kitap, cehennemimizi zaten dünya üzerinde yaratmakta olduğumuzu ve çok yakında ne kadar tövbe etsek geriye döneceğimiz bir cennetimizin kalmayacağını avaz avaz bağırıyordu. Geçen gün bir kez daha gözden geçirdiğim kitabın sayfalarında gezinirken bana, onca geçen sene zarfında insanın nasıl inatla akıllanmadığını hatırlattı.Sayın Hayrettin Karaca’nın yıllardır Türkiye’mizi gelecek kuşaklara yaşanır bir ülke olarak bırakmak çabası, tehlikenin boyutlarının bilincinde olmanın getirdiği endişe ve telaşı, Al Gore’un satırlarında da aynen, bütün yer küre için tekrarlanıyor. Uzun zaman ABD Senatosunda senatörlük ve Clinton döneminde başkan Yardımcılığı yapan Al Gore, görev süresince, birinci dereceden önem verdiği ve sahip çıktığı ‘global’ yok oluş tehlikesine karşı mücadelede, özellikle kendi ülkesindekiler dahil olmak üzere, bu konuda etki yaratabilecek yetkililerin neden eli kolu bağlı kaldıklarını, kitaba verdiği başlıkla izah ediyor. Al Gore, bu ‘var oluş yok oluş’ mücadelesinde, bazılarının niye sessiz ve tepkisiz kaldığını anlatırken, dünyanın kurtuluşunun o kişi veya kurumların şahsi menfaatlerine uymadığından ‘Inconvenient’ kelimesini, ‘Elverişsiz’, ‘Uygunsuz’ karşılığına oturtuyor. Özellikle Bush Cheney yönetiminin bu konudaki bilinçli aldırmazlığını nedenleri ile belirtiyor. Bir diğer grup için ise, yakın dehşeti farkındalıklarına rağmen, düzeltmek çabasının güçlüğünden korktuklarından, ‘Zahmetli’ anlamına eşdeğer geliyor, ‘Inconvenient.’Uzaydan yıllar içinde çekilmiş fotoğrafları ve 162 bin yıl boyunca insana rağmen bozulmayan tabiat dengelerinin son elli yılda inanılmaz bir çöküşte olduğunu ispat eden istatistikler, beni ağlamaklı etti bir kez daha. Hep yazdığım gibi; bırakın torunlarımıza, çocuklarımızın orta yaşlarına dahi kalacak dünyayı göremedim bir nesil sonrasında... Çöl olan devasa göller, eriyen buzullar, sulara gömülen karalar, artan karbondioksitle kendini yakan ormanlar ve 2000 yılından 2150’ye yok etmiş olacağımız 60 bin canlı türü.Gidiş belli. Bizler de çok yakında o “soyu tükenmiş canlılar” arasında yerimizi almak üzereyiz. Burada, yeryüzünde cehennemi yaşayacağız. Şayet süratle, radikâl bir tavır koyamazsak. Şimdi Nil Desperandum! diyorum. Bu başlığı, dertleri, mutsuzlukları, umutsuzlukları ve endişelerini çıkın yapıp “yazın bahçem”e ziyarete gelen okurlarıma hitaben yazmıştım bir kez ve onları ümitsizliğe karşı mücadeleye çağırmıştım. Şimdi de, yukarıda anlattıklarımdan sonra aynı çağrıyı yapacağım. Sevgili okurlarım, “Nil Desperandum!” diyorum, “Ümitsizliğe yer yok!” Derdiniz ne olursa olsun, ancak, sizin karşılaşmış olduğunuz diğerleriyle kıyaslayabileceğiniz kadar büyüktür. Hiç tanımadığınız bir başkasının, hiç tanışmadığınız bir derdinin, sizin için çıtayı ne kadar zorlayacağını hiç bilemezsiniz. Kâinatın tüm döngüsünde olduğu gibi, sınırlarımız ancak farkına vardığımızla şekillenir. Ümitler, dilekler, hayâller de böyledir, bu olguların negatif formları da.‘Ümitsizlik’ de, duyguların bir çoğu gibi, dokunulamaz, görülemez olup sadece hislerle algılandığından, yarattığı tesir doğruca yüreğine, ruhuna ve huzuruna darbe vurur insanın. Belki onun için bu kadar açığız bizi vurmasına, yaralamasına. Belki, görüp dokunamadığımız için, bizden çok uzakta olması gerektiğini sanıyoruz ve sonra aniden içimizde, ta derinliğimizde bıçaklıyor yaşamımızı ve şaşkına dönüyoruz, kıvranıyoruz çaresizlikle.Ümitsizliğin bizi kıskacına almış olduğunu hissettiğimizde, çabuk mağlup oluyoruz. Düşman çoktan içimizi sarmış gibi hissediyoruz. Belki de en çok, bize fark ettirmeden gelip ruhumuza çöreklendiğine kızıyoruz aslında. Kalleşçe, sinsice, bizden yol istemeden, kapı açmamızı beklemeden. Hani, sanki biz hep ona aitmişiz gibi. Ruhumuzun üzerinde kendini beğenmiş bir ağırlığı vardır ümitsizliğin. Ama, inanın, huzur ve ruh sağlığınıza giden yol da, açılan kapı da, hâlâ daha sizin kontrolünüzde. Yeter ki, “Nil Desperandum!” diyebilin kendinize. Ümitsizliğin istifade ettiği en büyük cazibe, ‘ümit’ten daha baskın hissedilmesi galiba. Zira ikincisi sadece dilek iken, ümitsiz kalmak artık dileğe ulaşılamayacağı neticesine inanmaktan doğuyor. Âdeta bir sonuç gibi duruyor karşımızda. Ama, hayır, hiç de öyle değil. Lütfen, ümitsizliğe geçit vermeyin. Sıkıntınız her ne ise, ölüm dışında henüz hiçbir an son an değildir. Ümitsizliği netice değil de, bir ara durum olarak kabul edebilirseniz, inanın, sizi aydınlığa taşıyacak şeyler vardır, yolun biraz ötesinde, belki de hemen gözünüzün önünde, elinizin altında... Aynen gündüz mehtabı, yıldızları, gece güneşi göremediğimiz gibi... Karşıdaki tepelerin ardının, denizin dibinin, durduğumuz yerden bize meçhul olması gibi... Ümitleriniz, hayâlleriniz, arzularınız da, ya bir dönüşün tamamlanmasını, ya da bir bulutun çekilmesini, belki de sadece sizin biraz daha yol almanızı beklemektedirler. Gücünüzü teslim etmeyin ki; esas, bulutlar çekildiğinde yola devam edecek kuvvetiniz olsun. Her ne ise derdiniz, gamınız, izin vermeyin sizi yüreğinizden, ruhunuzdan vurmasına. Tam aksine, alın avucunuza, silahınız yapın, bileyin, kullanın kendisini yenmeye. Taze tutun ümitlerinizi. Unutmayın, her taze ümit, bir hüsranın vurgunudur aslında.‘Ümitsizlik’ de, duyguların bir çoğu gibi, dokunulamaz, görülemez olup sadece hislerle algılandığından, yarattığı tesir doğruca yüreğine, ruhuna ve huzuruna darbe vurur insanın.'

Devamını Oku

PAZAR SENFONİSİ -2-

21 Kasım 2012

Şeffaf olduğunuzda hayatı renklendirmek, hayatı renklendirirken şeffaf olmak... Zor... fakat başarılırsa, dürüst ve yaşanılası bir hayat armağan ediyor bu zorluk. Seçerek yaşadığımız veya bizim için seçilmiş nice doğru ve düz gitmeyeni düşündüğümüzde bu konuda mükemmelin sınırı çok belirsiz ama mükemmele en yakını yaşamak önemli. En önemlisi de bu yakınlıkla ilgili hissimizin dürüst ve şeffaf olması... Yaşamı sanat haline getirme çabalarında vâr ettiğimiz her şey, her duygu, daha o anda, bir sonraki an için bir hatıra olduğundan, önemi artıyor yaşananın. Yaşamakla bitmiyor, zamanın geçmesiyle bitmiyor ‘an’. İnsanın varlığına, hâtta genlerine kazınıyor. Ben, bütün keyfime rağmen bitmeyen hüznümün sebebini ancak köklerimi araştırırken buldum... Genlerimdeydi hüzün, atomlarımda dönüyordu. İşte bu sebepten sevgiyle kucaklamıştım kendisini, “Hoş gelmişsin hüzün, yeter ki kederi benden uzak tut” demiştim, bir şiirimde.An zaman ve bunlar içinde var olan, olmaya çalışan, oldurmaya çalıştığımız veya vazgeçtiğimiz diğerleri... Azlığın içinde çokluk, sadeliğin içinde kaos. Hayatın ta kendisi aslında her bir an’ın içinde minyatürleşmiş haliyle barınıyor. Şayet bu minicik zaman diliminden bir kocaman zaman yaratabiliyorsanız şayet, varlıkta yok, yoklukta var gibi yaşamayı da becerebilenlerdensiniz demektir. Yaşadığımız anların hepsini karşılama şeklimiz, her birine tahammül gücümüz veya hayranlığımız aynı değil. Her bir an, bizi kendisine ait ruhsal, zihinsel bazen de fiziksel dünyasına alır. Ben, yıllar önce, bütün bu farklılıkları bir potada eritip zamana hakkını vermenin yolunu beynimdeki bir kanat çırpışıyla fark ettim. Evet, beynimin içinde küçük, munis kanat çırpışları... Bunlar ‘zihnimin kanatları’ydı. Onları, bir duyu organım gibi benimseyip, kendilerine güvendiğim andan itibaren güçlenmeye başladılar. Geçmişimi, içinde olduğum anı, ileriye dönük düşlerimi, hayâllerimi bana aşkla yaşanır, zor zamanlarda güçlendirir, yorgun zamanlarda katlanılır, acılı zamanlarda dayanılır, kırgın zamanlarda affeder, hüzünlü zamanlarda sabredilir kılan, ‘zihnimin kanatları’. Ayaklarım yere basarken beni uçuran muhteşem kanatlarım... Bir kitabıma isim olan, köşe yazılarımdan birine başlık... Yine çırpın çırpın işte... Her yazı yazdığımda, seslerin, renklerin dünyasına daldığımda, hayâl kurduğumda, kısacası hayatımın her anında olduğu gibi, bana, “Haydi kalk, gidiyoruz. An’ı ve anları yaşayacağız” diyen kanatlarım. Bulutlar yağmura hazırlanırken yazmaya oturdum. Nerelere uçuracak zihnimin kanatları beni, kimlerle uçuracak, hiç bilmiyorum. Kulağımda Eric Satie’nin Gnossienne 1’i, sadeliğin mükemmelliğine teslim olmuş zihnimin kanatları. Aynı zamanda, beynimin arka loblarında uzunca bir müddettir uykuya yatırdığım ‘geçmiş zaman kanatlarım’, yağmurlu havayı sevdiklerinden olsa gerek, kapılarını açıp çıkmışlar, günlük ve gelecek üzerine kurduğum telaşlarımı, hüzün ve keyiflerimi, kızgınlıklarımı, alaylarımı, top yekûn önemsiz kılmışlar ve yeni zihin yolculuklarıma katılmak için beklemedeler. Aslında, hiçbir yerlere uçmasam da, durup yaşasam an’ı. Yerli hikâyesindeki gibi, arada bir durup, dinleyip, ruhumun beni yakalamasını beklemeyi severim. An... Kelimeyle tarif edebildiğimiz en kısa zaman dilimi. Ama gerçek uzunluğu onu sizin nasıl yaşadığınızla bağlantılı. Aynen tüm zaman gibi. Zaman, saat olsa da, olmasa da, kendi düzeninde işliyor. Kolumuzdaki saat durmuş, geri kalmış veya ileri gitmiş... Zamanı hiç ilgilendirmiyor. Kontrolümüz dışındaki zaman üzerinde güç kullanmak arzusuyla saati keşfetmişiz ama zamanı işe yaratmak kabiliyetimiz kontrol hırsımız kadar kuvvetli mi?Keşke zamanımızı, bizi şekillendirmesi adına, çocukluğumuzda olduğu kadar bereketli kullanabilsek. Güya olgunlaşıp, sorumluluklarımızın arttığı yaşlarda, her gün yenilenen ve yinelenen telaşlar, gereksiz kaoslar, yeni ve beklenmedik gelişmeler, hayatımızı, düşüncelerimizi ve seçimlerimizi özellikle karıştırmak niyetiyle söylenenler ve yapılanlarla öyle doluyoruz ki, bunları ayıklayıp, temizleyip, zihnimizi, ruhumuzu yeniden billurlaştırmamız için inanılmaz zaman harcamak zorunda kalıyoruz. İnsandan başka, saat kullanan canlı olmadığını göz önüne alırsak, insanoğlunun zamanı çok daha verimli yaşayacağı söylenebilir. Ancak, ne var ki, saati olmayan horoz, her sabah aynı saatte öter. Hayatlarını şaşmaz bir düzen içinde yaşayan göçmen kuşlarının, somon balıklarının, yunusların da, ne alarmlı saatleri, ne de günlük ajanda defterleri var. Ama diğer taraftan, bizlerde olduğu gibi, iç saatlerini, dengelerini bozacak, programlarını değiştirip yollarından alıkoyacak, kafalarını karıştıracak, sun’i gündem yaratacak içten hesapları, riyaları, politik yaşamları yok.İnsanın, hem bu kadar zaman telaşında olup, hem de zamanı bu kadar bonkörce harcayabilmesi çok karmaşık bir ilişki. Acaba göçmen kuşlara, horozlara, somonlara, yunuslara özenip mekanik, fosforlu, dijital, kolumuzda, duvarımızda, internette, zil çalan, gong vuran, göz kırpan, fosfor saçan ne kadar saat varsa, hepsinden kurtulsak, zamana gerçekten hakkını vererek yaşayabilir miyiz? Kaybettiğimiz zamanları da pozitife, verimliliğe, kendimizi geliştirmeye, daha iyi, daha adil, daha mutlu olmaya yönlendirebilir miyiz?amanı iyi yaşamak, anları iyi yaşamaktan geçer, çünkü zaman anların toplamından ibarettir. An’ı iyi yaşamak ise, ille de anlaşılmak istendiği gibi, tasasız, endişesiz, tuzu kuru, ferah içinde yaşamak değildir. Bir kitabımda, eşimi kaybettikten sonraki tarifsiz acıma katlanmak mücadelemi “acımın tadını çıkarıyorum” diye ifade etmiştim. Acının tadı olur mu? Olur. Hem de nasıl... Acı mı acı bir tadı olur. Tadı çıkartılır mı? Evet, madem o zaman dilimi bana aittir, acı da olsa, hüzün de, dibe de vursa beni, anılarımda kendisine ait bırakacağı tadı yaşatır. Yaşadığımızın tadı olması için ille de tatlı olması gerekmez. Bu aynen var olmakla, var olmak arasındaki fark gibidir. İnsan var olduğunda vardır ama varlığı ille de var olduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde, varlıklı olmak da var olmak demek değildir. An’ı yaşayanlar, duyarak dinler, görerek bakarlar. Çünkü her duydukları, her gördükleri, an’ı tamamlayan zenginliklerdir, acı da olsa... Böyleleri için an sonsuzluk taşır içinde.Benim için an, tüm duyularımla özümseyip dağarcığıma nakşedeceğim bir yolculuk zamanıdır. Bu yolculuklarımda anın tablosunu yaparım duyularımla ve içgüdümle. Anlardan, bedenler ve öyküler yaratırım. Bu tablolar, benim yaşamışlığımın kimlik sahibi şahitleridir. Bu sebepten, sesleri, renkleri, mimikleri, hareketleri, ilişkileri algılamak, kapmak, zihnime mühürlemek benim için çok önemlidir.Yaşamımızda, anlık kararlarımızın, kararsızlıklarımız, uzun süreli düşünme zamanlarımıza kıyasla daha fazla olduğu kesin. Beynimizin loblarında hazır bilgi dağarcığında olan seçimler ve söylemler dışında, bir de içgüdülerimizin yönlendirdiği anlık algılamalarımız, hislerimiz var. Özellikle ilişkiler konusunda bu içgüdülerimizi çok sık kullanıyoruz. Karşımızdakinin bakışı, yüz mimikleri, beden dili, el sıkışması, ses tonu, hep bizim içgüdülerimizi yönlendiren özellikler. Yüzümüz, duygularımızı yansıtan muhteşem bir kaynak. Yüz ifademiz, aslında, aklımızdan geçenlerin ipucunu vermekle kalmıyor, birebir aklımızdan geçenleri söylüyor... Ve tabii gözler, okumayı biliyorsanız öyle güzel konuşur ki... Onun için gözlerimizle görmenin yanı sıra ‘gözlerimizle duyma’yı da başarmalıyız. Bunun için değil mi, anlamını çözemediğimiz her sözlü veya beden ifadesinde karşımızdakinin gözlerine bakarız. Biri bize “seni seviyorum.” dediğinde, gözlerimiz daha önce her nereye bakıyor olursa olsun, o anda o kişinin gözlerine kilitlenir. Bu teması, söylediğine inanmak için onun gözbebeklerinden onay beklemek sebebiyle de kurabiliriz. Ama daha güzeli, kulağımızı okşayan kelimelerin samimiyetinden zaten emin olup, karşılığını vermek üzere bakışımızdır. Bu, iki sevenin o an beraber yaşadığı harika yolculuklardan biridir. Şayet böyle anlarda ‘akıl körlüğü’ yaşarsak, çok yanlış yolculuklar yapacağımız kesindir. O ilk an’ı tamam yakalayan sevgiler geniş zaman dilimlerine doğru muhteşem bir yolculuğa çıkarlar.An’ı küçümsemeli, içinde sonsuzluk zamanı gizlidir. Acı da getirse, hüzün de, hasret de, bize ait, bizi biz yapandır anlık yaşadıklarımız. Parmak izlerimiz gibi... Hasret deyince, yeni sorular getiriyor zihnimin kanatları. Eğer sonsuza kadar yaşayacak olsaydınız, ne için yaşıyor olurdunuz? Şayet hasrete açılan bir yolculuk anı yaşıyor olsanız ve birinden birini seçmek durumunda kalsanız uzaklaşırken mi sevdiğinizin sizi geçirmesini istersiniz, yoksa dönüşünüzde karşılamasını mı? Ne biliyorsunuz ki, aynı ‘siz’ dönecek geriye? Ve ne biliyorsunuz ki sizi geçiren döndüğünüzde aynı sevmekte olacak sizi... Uzak kaldığınız zamanlarda aynı mı kalacak sevginiz, onun sevgisi... Eminim, yakında yola çıkmak üzere olup da bunu sorgulayanlar vardır aranızda. Cevap... anınızda gizli. Ona sahip çıkın ve tadını çıkarın... Yolculuğunuza çok şey katacaktır.

Devamını Oku