elevizyon hiç bu kadar seyredilmemiştir evimizde. Şimdi kapanmıyor. Renkli de olsa görüntüler, içimi karartıyor çoğu gördüğüm. Tekerlekli iskemlesinde, genç bir polisle karşı karşıya kalmış ve yüzünün ortasına hedefle gaz sıkılan bir engelli vatandaşımız... Yere düşmüş bir genç, tek başına, dört polis birden saldırıyor copla, tekmeyle... Bunları ve benzer sahneleri gördüğüm zaman, inanamayarak bakakalıyorum ve günlerdir acıyıp duran yüreğim bir kez daha isyanla kabarıyor. Kim bilir kaçıncı gün, vur, çekil, yine vur talimatıyla sokaklarda, meydanlarda geceleyen, eline teslim edilmiş güçle kadın, erkek, çoluk, çocuktan oluşan, silahsız, korunmasız kalabalığa, aynen, silahlı teröristlere savaş açmış gibi saldırması emredilen, dinlenmek için duvar diplerine sığınıp uyumaya çalışan polisleri izliyorum. Yorgunluklarının ardında nasıl bir zihinsel ve ruhsal beslenme olabileceğini düşünüyorum. Silahlı bir güç, kendi savunmasız öz halkına karşı saldırıda, emre itaat etmekle vicdanının muhasebesini değerlendirmek arasında nerede durur diye sorguluyorum.Çok gençler. Ne kadar sürede yetiştirildiler? Nasıl bir toplum psikolojisi okudular? Hukuk bilgileri var mıdır? Korkuyorlar mı? Yoksa cesaret hapı mı alıyorlar? Bu sakin, sade, kendileriyle aynı yaştaki gençlerin karşısında, tek tek kalsalar, coplarını, biberlerini bırakıp onlarla kucaklaşırlar mı? Yoksa elli kişilik gruplar halinde saldırmak onlara bir güç sarhoşluğu mu veriyor? Halkı düşmanları olarak mı görüyorlar? Yoksa düşman mı gösterilmek isteniyorlar? Gezi Parkı’nı bekleyen gençlerle aynı nesilden, onlara saldıran polisler. Peki, onlar da polis olacaklarına, diğerleri gibi üniversite talebesi, doktor, hemşire, öğretim üyesi, avukat, sanatçı, sporcu olsalardı, Gezi Parkı’nda olmazlar mıydı? Bunu bilemiyorum ama çok geç olmadan, partiler ve ideolojiler üstü, özgür, aydınlık, barışçı bir kucaklaşma yaşamaları için dua ediyorum.Çok farklı bir grup bu parkın çocuklarıBazılarının inanmak veya inandırmak istediği veya paranoyasına kapıldığı gibi değil olay. Bu gençler ne bir siyasi grup, ne bir politikacı, ne bir yabancı ülke tarafından yönlendiriliyorlar. Kendilerinden ve özgürlük inançlarından başka bir şeyi temsil etmiyorlar. Bunun içindir ki; bir araya gelmeleri, ele ele, omuz omuza durmaları bu kadar kolay ve güçlü gerçekleşti. Belki de onların başardıklarının kimilerine inanılmaz gelmesinin sebebi; ille de ardında onları yollara dökecek, çadırlara tıkacak birilerinin olması gerektiğini sanmaları ve aksine inanamamaları. Buna alışığız ya!Halbuki Gezi direnişinde hiçbir merkezden yönlendirilmeyen heterojen bir grup oluştu ve bir halk hareketi oluşturdu. Bunu parkta o gençlerin arasında dolaştığınız, onlara kulak verdiğiniz vakit çok daha net görüyorsunuz. Gezi Parkı, gençlerle ve ruhu özgürlük gençliğinde olan her yaştan vatandaşla doluyor. Parkı nöbetleşe koruyanların yaş ortalaması ise otuzun altında. Birçok şeyin yanı sıra ironik bulduğum bir konu da; bu gençliğin on buçuk senedir AKP hükümetinin politikalarıyla büyümüş ve bugünkü eylemle patlamış olması. 27-31 Mayıs’a kadar, her yönlendirilmeye ‘biat’ ettiğine inanılan sessiz, tepkisiz gençlerimizin barışçı talepleri ve duruşlarını “çapulcu” lukla yorumlayanların, kendi politikalarının nasıl serpildiğini yorumlamaları açısından, biraz daha ince düşünmesi gerekirdi. Belki de her aileye en az üç çocuk öğüt veren Başbakan Erdoğan, kendi döneminde yetişen bu “çapulcu”ları gördükten sonra doğum plânlaması konusunda farklı düşünebilir artık.Gezi Parkı'nın 'Çapulcu' lisanıGezi Parkı’ndaki sesler artık sadece kuş cıvıltıları ve insan sesinden ibaret değil. Gaz ve sis bombaları, plâstik mermiler, yaralananların iniltileri, yardım çağrıları artık parkın sesleri. Ama, parkın sesinin esas rengi, burada yerleşmiş, farklı düşüncelerden gelen gençlerin birbirleriyle olan diyaloglarındaki inanılmaz yapıcı üslûp.Bir yabancı televizyon muhabirinin sorularını cevaplayan, iki ayrı görüşten gencin röportajlarını dinleyen arkadaşımın anlattıkları; gördüklerim hakkında duyumsadıklarımı onayladı. Yabancı muhabirin gözlerine yaş getiren bu görüşmede, çocukların her ikisi de kendi tezlerini savunduktan sonra, “Ama bundan sonra bizleri kavga ederken görmeyeceksiniz. Birbirimizi kırdığımızı görmeyeceksiniz. Biz konuşarak, anlaşarak çözeceğiz her şeyi”. Çarşı grubu bir daha kavga etmeden, birbirine lâf atmadan maç yapacaklarını söylüyor. Seksen yaşında, bacağı sakat bir nine, kızı ve damadının kolunda gelip çadırların önünde, kendisine verilen iskemleye oturuyor. Karadenizli’ymiş. Gezi Parkı’na ilk defa geliyormuş. Ağaçlara bakıp ağlıyor: “Bunları mı keseceklerdi kuzum? Bu çocuklarıma mı zulmediyorlar kuzum? Vah, vah, vah... Yeter kestikleri, biçtikleri, yeter!” Bu söylemlerin her biri bir diğerinden farklı konuda ama aynı lisan! Söylenenler son derece sade, yalın. Bu sözcüklerde derinlik göremeyen yanılır. Bunların hepsi, ardında “Beni duymazsanız, ben duyanımla konuşurum” diyor ve duyanını çok yakınında, aslında bugüne dek kendisi için tehlikeli veya uzak gördüğü bir başka vatandaşının, kardeşinin varlığında buluyor. Başbakan direnişçilere, onların anlayacağı lisanla konuşacağını söylediği zaman, “Keşke, tehditle değil de, gerçek anlamda daha önce onların lisanıyla konuşsaydı” dedim. Hükümetin ‘açılım’ politikasını halka anlatmak için, sözcülerinin dışında akil adamlar grubunu kurması da belki zaten lisan konusundaki güvensizliğe dayanıyordu. Bu arada, Gezi Parkı’nda çocukların çoğu birden fazla lisan konuşuyor. Ülkemizin ‘Kristal çocukları’Özellikle planlanan provokasyon hareketlerini ve marjinal grupların tavırlarını bu gruptan ayrı tutarak, Gezi Parkı’nın barışçı direnişini izlerken, sırf Türkiye’de değil, dünyada şaşkınlık yaratan bu gençlerimizin ortak özelliğinin; ‘Birleşmiş farkındalık’ve ‘Birliğin kanunu’na inançları olduğunu gözden kaçırmamak gerek. İnsanoğlunun evriminde, aydınlanmayı yakalayacak kuşaklar olarak değerlendirilen ‘İndigo’ları takip eden ‘Kristâl çocuklar’ın en tipik özelliği bu. İndigoların savaşçı ruhlarından farklı olarak, sakin, barışçı ve espri güçleri yüksek olarak tanımlanıyorlar, ‘Kristâl’ler. Birleşmeyi, buluşmayı ve kaynaşmayı engelleyen hükümetleri, eğitim ve hukuk sistemlerini sorgulamakta maharetliler. Son derece paylaşımcı, konuşkan, ifade rahatlığı ve özgüveni olan, yaratıcı, hassas, sevecen, kucaklayıcı çocuklar. Diğer insanlara, topluma, tabiata, geleceğe, birliğe ve özgür düşünceye duyarlılar. Telepatik güçleri de kendilerinden evvelki kuşaklardan çok daha ileride. İşte, belki bu sebepten, kimi kişiler bu gençlerin ne konuştuğunu anlamıyor. Onlar, alışılanın dışında, saydığım özelliklerinden dolayı kendiliğinden buluşan ve el sıkışan farklılıklarıyla bir bütün oluyor ve bunu dillendiriyorlar. Ayrı tutulmak, ayrıştırılmak istemiyorlar. Bu barışçı dili konuşmayı beceremeyenleri de aralarına almıyorlar. Aynen, Gezi Parkı gençlerinin, polise molotof kokteyli atanlarla buluşmaması gibi.Ben Gezi Parkı’nı izlerken işte bizim ülkemizin ‘Kristâl çocuklar’ını görüyorum. Bana umut veriyorlar, içimi sevgi ve huzur ile aydınlatıyorlar. Dünyaya örnek oldular. Böylesine barışçı bir kalabalıkla bir eylem dünya tarihinde yaşanmadı... Ve bu özel çocuklar ülkemizden çıktı... Kim ne derse desin, ben onlarla iftihar ediyorum...
8500 yaşında olmak nasıl bir duygu diye merak ederseniz İzmir’in Bornova’sına doğru uzansın düşünceleriniz. Gerçekten hissetmek istiyorsanız bu duyguyu, katman katman yerin altına doğru toprağın konuşmasını dinlemelisiniz. Ege’nin en eski yerleşim bölgesi olan bu adreste 6 bin 500 yıl öncesinin Helenleriyle başlayan dinleti, Amazonlar, Hititler, İonlar, Frigyalılar, Lidyalılar, Persler, Makedonlar, Bergamalılar, Romalılar, Bizanslılar, Osmanlılar derken, tarihte uzun bir yolculuktan sonra, son örtüsü olan Cumhuriyet Türkiye’sinde Levanten, Rum, Balkan, Girit, Anadolu göçmenleriyle kucaklayacaktır sizi. Prof. Dr. Kâmil Okyay Sındır, işte böyle bir tarihin üzerindeki modern Bornova’nın Belediye Reisliğini yapmakta. 2009 yılında görevi devir alan CHP’li Sındır, Selânik göçmeni, Bornovalı bir ailenin çocuğu. Tarihi böylesine zengin medeniyetleri barındırmış, üstelik 1881’den beri var olan bu belediyenin yöneticiliğinin, görevine ek bir sorumluluk getiriyor olduğunu düşünüyorum. Sorduğumda cevabı şu oluyor: “Ben doğduğumda 30-35 bin olan nüfus bugün 420 bin ve büyük bir güçle artan bir nüfus bu. İhtilâller, siyasi, ekonomik sorunlar Bornova’nın kendi kent kültürünü yozlaştırdı, kentlilik bilincini yitirtti. Bornovalı olanın bu şehre bir şeyler vermesi, katması çok önemli. Bu da; geçmişe olan sorumluluk ve geleceğe dönük hizmetle gerçekleşebilir. Bu yatırım da sadece fiziki değil, esas olarak düşünce anlamında gerçekleşmeli. Her belediye başkanının damgasını vurduğu bir konu olur. Benimki de kentin temel ihtiyaçları anlamında insanı için çok şey yapmış olmak.” Bornova’da nüfus böylesine hızla artarken, göçle gelenlerin beldeyi ne kadar sahiplendiğini merak ediyorum. “İlk göçenlerin o kültüre sahip olmasını bekleyemezsiniz” diyerek zor gerçeği söylüyor. “Hele yaşlılar... sosyal yaşamda da katılımcı olamadıkları için dört duvar arasında hemşehrisi ile geçiyor zamanı. Ama, ikinci, üçüncü nesil üzerinde çalışmak gerek. Geçenlerde 11 bin 500 kadını Çanakkale’ye götürdük otobüslerle. İçlerinde o güne dek evinden hiç çıkmamış olanlar vardı. Sosyal anlamda olduğu kadar gelecek için de belediyeye güven duyulması çok önemli. “Tarihi “sahip olunan”, kültürü ise “süreç” olarak değerlendiriyor Başkan Sındır ve “Tarihi iyi bilirsek o zaman kültür süreci güzelleşir, zenginleşir.” diyor. Ege Üniversitesi’nden, Prof. Zafer Derin yönetiminde gerçekleştirilen Yeşilova Höyüğü arkeolojik kazılarını müze imkânının yanı sıra zaman yolculuğu yaşatan bir yatırıma dönüştürme projesi ödül almış. “Ne güzel bir kentin kentlisiyim.” demeli vatandaş.” diyor, “Her şehrin bunu dedirtecek bir müzesi olmalı. Biz bunu Dramalılar Köşkü’nde yaşatıyoruz Bornovalımıza.” Dayanışma, eşitlik, adalet, kent estetiğini esas alan bir perspektif. Şu günlerde Bornova’nın yepyeni bir heyecanı daha yaşama geçmiş durumda: 24 Mayıs- 7 Haziran arasında hayat bulan ‘Uluslar arası Homeros Festivâli’. “Benim özlediğim, halkın kendi mahallesinde festivâle katılımcı olması, heyecan duyması. 8500 yıllık bir kenti bir anda sihirli bir değnekle dönüştürmek mümkün değil.” diyen Başkan Sındır, sihirli değneği olmasa da, festivâlin kentlilik bilincini ve aidiyetini geliştirmek ve Bornova’yı dünyaya tanıtmak için güzel bir soluk olacağını düşünüyor.Çağdaş yaşama akanlarBaşkan Kamil Okyay Sındır, “Baskı yönetiminden huzursuz olanlar, özellikle Aleviler, buradaki çağdaş yaşama doğru akmak istiyorlar” diyor.Bu sebepten Büyükşehir Belediyesi’nin mülkiyetindeki iki Cem Evi’ne ilâveten bir tane de Bornova Belediyesi açmış. “Bornova’yı her yaştan, her kesimden insanın, mutlulukla, severek yaşadığı bir kente dönüştürmek için özel projeler üretiyor, yaşama geçiriyoruz” diyen başkan Sındır, bu anlamda bir çok ilke de imza attıklarını belirtiyor. Bunlardan birisi; ‘Yerel yaşamda kadın ve erkek eşitliği için’ Avrupa Sözleşmesi. Bornova, iki yüz büyük Avrupa kentinin katıldığı Avrupa Enerji Kentleri üyesi olan üç Türk belediyesinden biri. Sındır, “Avrupa Parlamentosunda verdiğim imzayla 2020 yılına kadar karbon dioksit salınımında yüzde 25 azalma sağlayacağını taahhüt ettim. Güneş enerjisini elektriğe çevirip belediyemizin tükettiği enerjinin yüzde 30’unu karşılayacağız” diyor. Konulan hedeflerde halkın doğrudan katılımını, ‘Kent Gönüllülüğü’ projesini çok önemsiyor ve şunları söylüyor, “Kentli bilincinin oluşmasında, halka kimlik kazandırmak yeterli olmaz. Sivil toplum kurumları da bu sürecin içinde olmalı. Bireysel olarak bir şeyler yapmak isteyenleri, ‘Kent Gönüllüleri’ olarak bir araya getirdik.” Okul gibi belediyeBaşkan Sındır’ın çocuklarla ilgili projeleri heyecan verici. Bunlardan biri Mevlâna Toplum ve Bilim Merkezi. 2011’ de yaşama geçirilen merkez, Ege Üniversitesi’nce hazırlanan ve on bilim adamınca yönetilen bilimsel bir programla çocukları ilk öğretime paralel olarak bilim ve sanat potasıyla tanıştırıyor. İkinci etapta sorgulamayı, tartışmayı öğreniyor. Kırkı spor akademisi mezunu ve milli olan 48 antrenör eşliğinde yapılan spor çalışmaları, piyano, keman kursları, tiyatro çalışmaları, öğretici geziler ‘sanat spor bilim’ üç ayağını oluşturuyor. Çevre enerji ve insan hakları konuları ise; çocuklara haklarını öğretmek üzere uygulamada. Özellikle çocuklara yapılan bu önemli yatırımın oy olarak geri dönüşünün çok uzun bir vadeye yayılacağı muhakkak. Ama bu Başkan Sındır için önemli değil. “Çocukları çok seviyorum” diyor, “Onların gözlerindeki pırıltıyı görmek yetiyor.”Diğer taraftan, yetmiş beş yaşın üzerindeki Bornovalılar’dan oluşan bir grupla ‘Kent belleği’ çalışmaları yürütülüyor. Levanten ve göçmen kültürü karmasında hatırlananlar, anılar, belleklerde kalanlar kitaplaşacak. Bornova Belediyesi, İzmir’in tek şehir tiyatrosuna sahip. Kadrolu yirmi oyuncunun yer aldığı tiyatroda, her sene, kursiyer tiyatrocuların oynadığı oyun da sergileniyor. En hoş tarafı, kadrodaki yirmi kişinin hepsinin de çocukken kurslara gelmeye başlayıp yetişen oyuncular olmaları. Çocuk, genç, yetişkin altı yüz kursiyer ve varoşlardaki dört sahne ile oyunların tam dolduğunu öğrenmek beni çok mutlu ediyor. Üniversite öğrencilerine sağlanan sosyal, bilimsel ve maddi olanaklar, evde hasta bakımları, eski eserlerin restorasyonu konularını dinlemeye devam ettikçe, Bornova Belediyesi’nin finansal kaynaklarının ve borçlarının ne olduğunu merak ediyorum. Aldığım cevap beni hayli şaşırtıyor. Zira, Başkan Sındır, “Biz kredi kullanmıyoruz hiç. Kimseye borcumuz yok” diyor ve gülerek ekliyor: “Hâtta alacaklarımız var.”Harcamaların yüzde 35’ini merkezden, yüzde 65’ini ise kendi öz gelirlerinden karşılıyorlar. “Kayıtlı bir ekonomi çok önemli” diye devam ediyor Başkan, “Bornovalı vatandaşlar vergi ödemede son derece duyarlılar. 2012 yılı için tahmini gelirimizin yüzde 99 oranıyla tutturduk. Gider bütçemiz ise yüzde 80 tuttu ki; yüzde 70 çok çok iyi kabul edilir. 2009’da 9.5 milyon lira ile teslim aldığımız bütçeyi 2013’de 204 milyon liraya çıkardık. Kişi başı milli hasıla 230 liradan 482 liraya çıktı.
Ne yazarsam yazayım, parmaklarım bilgisayarda iken piyanonun tuşlarında dolaşıyor gibi hissederim hep. Çalmasa da müzik vardır kulağımda. Bugün, kafamdaki notalar karmakarışık. Farklı zaman dilimlerinden, mekânlardan, birbiri ile ilgisi olmayan insanlardan gelen sesler buluşuyor zihnimde. Tek ortak noktaları; benim anılarım arasında olmaları. Kimi yan yana, kimi ardı ardına, kimi de birbirinden ücra köşelerde... Biraz sarhoşum bu karmaşa içinde. Algıladığım sıcaklıklar farklı; ateşten buza... Duygular farklı; hüzünden, mutluluğa, hasrete... Renkler farklı; buz mavisinden, kor kırmızısına. Kokular farklı; yaseminden güle, topraktan kana... Lirikler, melodiler farklı; masaldan ağıta... 18 Mayıs gününde davetlisi olduğum İzmir Kırım Derneği sohbet ve yemeğinde, benimle aynı sınırların ve geçmişin, acıya rağmen gururlu hikâyesini paylaşan Kırım Türk’ü vatandaşlarımızla yaşadığım duygu dolu bir günden sonra, aile tarihimde yaptığım zihinsel yolculuğun devamında, geldim, çocukluğuma takıldım. Babamın memuriyeti dolayısıyla Balıkesir’de bulunduğumuz o yıl henüz üç buçuk yaşındaydım. Kloş etekli, jüponlu elbisem, menekşe çiçekli ayakkabılarım ve aynı çiçeklerle süslü şapkamla, anneannemin elini tutmuş ona misafir gidiyordum. Daha, Ortaköy Dereboyu Caddesi’nde ilerlerken içimi hüzün sarmıştı. Yaz başı, tatlı ılık bir akşamın başındaydı zaman. Dereboyu’nda, sağ taraftaki ahşap ikiz evlerin önündeki çınar ağaçlarından kuşlar uçuşup duruyordu. Başımı kaldırıp baktığımda, içlerinde yuvalarına dönen yavru kuşları görünce içim hüzünle dolmuştu. İlk defa ayrı kaldığım evimi, annemi, babamı çok özleyeceğimi hissediyordum. Yan gözle anneanneme baktığımda onu yabancı gibi görmüştüm nedense. İKİ KATLI ESKİ AHŞAP EV...Yakası ve kol manşetleri beyaz, keten, mavi-beyaz minik çiçekli, beyaz kemerli keten bir elbise giymişti anneannem. Çantası, topuklu ayakkabıları beyazdı. Sol kolunun manşetinin içine doğru tutturduğu dantelli mendili ile arada bir alnını siliyordu yürürken. Bir ara benim tırnaklarımı kemirdiğimi görüp, uyarmıştı: “Çok kötü bir alışkanlık. Senin gibi zarif, prenses gibi bir kıza hiç yakışıyor mu?” Elimi çekmiştim ağzımdan. Ama garip değil mi? Daha fazla kemirmek istemiştim tırnaklarımı. En çok da, ağlamak istemiştim. Yaz akşamının sıcak loşluğu, yanmaya başlayan ışıklar, kuşların yuvalarına dönerken çıkardığı sesler, derenin şırıltısı, hepsi beni ağlatacak kadar hüzün vermişti. Gözlerimi kırpıştırıp, boğazımdaki düğümü yutkunmuştum devamlı. Beni Balıkesir’den İstanbul’a getirmiş anneannem ise minik bir çocuğu oyalamak niyetiyle, beni bu akşam sinemaya götüreceğini, dondurma alacağını anlatıyordu. Evin alt bahçesine geldiğimiz zaman, kayaların kenarında açılmış patikayı takiben beliren bahçe kapısının ardındaki set set bahçe ve iki katlı eski ahşap ev... Gözyaşlarımı zor tutuyordum. Dedemin burada intihar ettiğini ama ölmeden önce burada yaşayıp, bahçesinde güller yetiştirdiğini biliyordum. Annemle babama olan özlemime bir de dedeme olan hasretim eklenmişti. Küçücük yüreğim öyle daralmış, öyle ezilmişti ki; anneannemin tatlı tatlı anlattıklarını duymuyordum bile. Nefes alıyor, soluyor, yaşıyorlarKapı açılınca, evin serin loşluğu hoşuma gitmişti. Anneannem gözümde hazır akmayı bekleyen yaşlarımı görmeyecekti böylece... Işık yandığı anda, taş antreyle birleşen mutfak, minicik, pırıl pırıl yastıklarla süslenmiş sedirleri beni bir masal oyunuyla oyalamıştı biraz. Ama içimdeki huzursuzluk, hüzün, her baktığım köşeden bana “Ağla!” diyordu. Henüz üç buçuk yaşın naifliğiyle, o an artık orada olamasa da bir zamanlar oturduğunu bildiğim sedire yerleştiğimde, dedemi yanımda hissedip ağlamaya başladım. Ağlamamın sebebini ne anneannem, ne de kızkardeşi büyük teyzem anlamadılar. Onlar için; evini, annesini, babasını özleyen bir çocuktum. Halbuki ben, hiç tanımadığım ama hayâlimde kahramanlaşan dedemin yaşamış olduğu mekânda, tarifi imkânsız bir hüzne kapılmıştım. Onu özlüyordum. Bunu nasıl ifade edebileceğimi bilemedim o yaşta. Zira dedemin ölümünün üzerinden yıllar geçmişti. Artık hiç kimse onun için ağlamıyordu. Ama benim için, dedem o evin içinden yeni yok olmuş gibiydi. Bunu o yaşta bilemedim söylemeyi... Aradan yıllar yıllar geçti. Büyümüş, eş olmuş, anne olmuş, yazar olmuştum. Bir gün bir haber geldi ki; dedemin evi satılmış. Yüreğim “Cızzzz!” etti. Çocukluğum uçtu, gitti benden sanki, o haberle beraber. Sanki birileri çaldı çocukluk yıllarımı ve sattı Ortaköy’deki evle beraber. Dedemin, son yolculuğuna gitmeyi plânlarken satın aldığı, son günlerini geçirdiği ve dünyaya vedalaştığı evi alanlar hiç bildiler mi, içinde yaşananları, hiç hissettiler mi, ahşaplarının hangi duygularla çıtırdadığını, bilemem... Şimdi düşünüyorum da; kime satıldığı hiç önemli değil aslında. Orada benim geçmişim var. Nefes alıyor, soluyor ve yaşıyorlar...Gamalı Haç ile Kızıl Ordu arasında Türkler Neşe Sarısoy Karatay’dan, dünya tarihi kitaplarında olmayı bir yana bırakın, kendi tarih kitaplarımızda bile anılmayan insanların öyküsünü, Müslüman ve Türk asıllı Sovyet vatandaşlarının dramlarını anlatan, bir fiil yaşamış olanların ağzından, anılarından bir belgesel kitap; ‘Gamalı Haç ile Kızıl Ordu Arasında Türkler’ .Onlar İkinci Dünya Harbi’nde iki ordu, iki sembol ve iki diktatör arasında can verdiler... Cevdet, Osman, Mustafa... Kimse onların hayat öyküsünü filme almadı. Nazi rejimini anlatan yüzlerce filmde figüran bile olamadılar... “İşte” diyor, Neşe Sarısoy Karatay, “Batılı tarihçilerin yok saydığı milyonlarca Müslüman’ın trajik hayat öyküsüne bu kitapta tanık olacaksınız.” Hitler’in 17, Stalin’in ise 25 milyon insanın ölümünden sorumlu olduğu İkinci Dünya Harbi’nde, tarih kitapları yer vermese de, Sovyetler Birliği bünyesindeki milyonlarca Türk ve Müslüman da bu savaşta acı çekti. Yüzbinlercesi sürüldü, yüzbinlercesi öldü ve yüzbinlercesi de vatansız kaldı. Ne acı ki; dünya tarihi de, Türk tarihi de, Alman Nazi ve Sovyet Kızılordu cephesi arasında kalan bu insanları unuttu... Azeri, Kazak, Kırım ve Kazan Tatarları, Çeçenler, ve Kafkas Halklarının, Özbek, Türkmen, Ahıska Türkleri, Karaçay ve Kırgızların acı öyküleri işte bu kitapta... İthal rejim idealleri için sokağa dökülenlerle, dökenlerin hangi rejimlere ve nasıl yönetimlere özendiklerini anlatmak açısından da bu kitapta çok önemli bir öz var.Atatürk’ün musiki devrimi rofesör Gülper Refiğ’in kaleminden ‘Bir Perdelik Efsane - Özsoy Operası’ CD’si eşliğinde ‘Atatürk ve Adnan Saygun’ kitabı... Özellikle, tam internette, omurgasız bir metinle Cumhuriyet devrinin klâsik müziği anlatma, öğretme projesini çarpıtan ve çok avam bir tavırla alay konusu yapan reklâm filminin dikkatime sunulduğu zamanda okumak çok anlamlıydı. Sevgili dostum Gülper Refiğ, ön yazısında, Cumhuriyet Kültür Tarihi’nin dönüm noktalarından biri olan bu harekette Adnan Saygun’u bizzat görevlendiren Atatürk’ün, gerçekleştirdiği devrimleri, geçmişle bağlarımızı koparmak için değil, yaşanan çağın sosyal gerçeklerine uygun, bağımsız, milli devlet yaratma amacına yönelik olduğuna dokunarak başlıyor ve “Atatürk’ün, asırlarca ezilmiş, mazlum milletlere umut ışığı olan asker ve devlet adamı kimliğinin kökleri, Mevlâna’nın, Avrupa Rönesans’ına ve Aydınlanma Dönemi’ne rehber olan dünya görüşünden beslenmektedir” diyor. Giriş bölümünde ayrıca Adnan Saygun’un şu sözleri yer alıyor:“Atatürk’ün güzel sanatlar ve musiki konusundaki görüşlerini kavrayabilmek için, O’nun sadece bu konuda dediklerini değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin doğması, kalkınması ve çağdaş uygar dünyada şerefli yerini alması için, hayatı boyunca yaptıklarını ve söylediklerini bir bütün olarak ele almak zarureti vardır. Ancak ondan sonradır ki; O’nun görüşlerini kavrayabiliriz. Böyle yapmayanların ve sinsi maksatlarla Atatürk’ün sözlerini yorumlayanların teşhis olunarak, Türk toplumunu zehirlemelerine fırsat verilmemesi gerekir.” Bu sözler, bestecimizin 1982’de basılan ‘Atatürk ve Musiki - O’nunla birlikte ve O’ndan Sonra’ başlıklı kitabından alınmış. İşte, ‘Özsoy Operası’, Adnan Saygun’un sahiplendiği bu görüş, bu anlayışıyla, yeni Türk ulusunun yeni müziğinin köklerini, kendi tarihinden, geleneklerinden alarak, Atatürk’ün “Milli kültürümüzü muasır medeniyetler seviyesinin üzerine çıkaracağız.” hedefini müzikte gerçekleştirmek üzere bestelenmiş.Kitapta, tatlı, masalımsı bir dille anlatılan Atatürk Dönemi musiki devrimini okurken, müzik konusu bahanesiyle Cumhuriyet’i küçük düşürmeye çalışan ‘her döneme uyaroğlu’ zihniyetine cevap değil, tavır olarak, yine Gülper Refiğ’in bu kitabındaki Vasfı Rıza Zobu’nun anılarından şu aktarmayı yapmak isterim. Atatürk, Dellalzade İsmail Efendi’nin ‘İsfahan’ bestesini dinledikten sonra Vasfı Rıza Zobu’ya şunları söylemiş:“Ne yazık ki benim sözlerimi yanlış anladılar. Şu okunan ne güzel bir eser. Ben zevkle dinledim. Sizler de öyle. Ama bir Avrupalı’ya bu eseri böyle okuyup da bir zevk vermeye imkân var mı? Ben demek istedim ki; bizim seve seve dinlediğimiz Türk bestelerini onlara da dinletmek çaresi bulunsun. Onların tekniği, onların ilmiyle, onların sazları, onların orkestraları ile... Biz de Türk musikisini milletlerarası bir sanat haline getirelim derken ‘Türk’ün nağmelerini kaldırıp atalım da sadece Batı milletlerinin hazırdan musikisini alıp kendimize maledelim, yalnız onları dinleyelim’ demedim. Yanlış anladılar sözlerimi, velveleye verdiler ortalığı...”Nitekim, Ata’nın ölümünden itibaren, O’nun halk müziği kaynakları-ndan yararlanan çağdaş musiki tezinin nasıl yön ve anlam değiştirdiği de yine kitapta anlatılıyor. Ben kitapta okuduğum bir çok detayı bilmiyordum. Ama şayet musiki ile ilgili bir reklâm filmi çekecek olsaydım bunun gibi daha çok kitap okurdum. “Ben her yana yatarım, yeter ki devir benim, devran benim olsun, dönen çarklar beni ezmesin” telaşında sıçramaya çalışanların da, kötüleme davalarında bile inandırıcı olmaları için bu çalışmayı yapmaları gerek. Kazandıkları paralar biraz okumaya, öğrenmeye imkân verir belki... Belki biraz daha da sıçramaya...
Gönülsüz göçmenlerin ve sürgünlerin torunu olarak çok hassas olduğum bir zaman dilimindeyim: Yas zamanı... Bu hassasiyetimin üzerine bir de Reyhanlı’mızın yaşadığı acılar eklenince, eğlenceli bir şeylere değemedi kalemim. Böylesine yasların hüznü kalıcıdır, unutulmaz, sadece anlatımla, sözlü değil, aynı zamanda genlerle yeni nesillere geçer. Önemli olan; bu hüznün, yasın, hayatımızı negatif duygularla kontrol etmesini, bizi düşmanlık ve kinlerle besleyerek kendimizi azaltmasına izin vermemek. Geçmişimizin acılarını, hırpalanışlarını unutmayarak ama bugün bize sunulmuş hayatı geçmişin esir almasına izin vermeden yaşayabilmek çok önemli. Ailesinin bir zamanlarında acıyı yaşamış olanlar için bugün de sülâlenin yeni nesilleri olarak acı duymamız, kızgınlık, kırgınlık hissetmemiz en tabii olan duygu hali. Ama kendimizi, bu acının getireceği kin ve nefret tuzağına düşmekten korumamız gerek. Acı da, yokluk da, hüzün de vakarla yaşanmalı. Önemli olan; insanın, hayat mücadelesinde birey olarak vâr olmak kavgasını yaşarken genetik hafızasındaki hüzünleri, ızdırapları, pozitif bir enerjiye çevirebilmesi. İlk romanım ‘Kurt Seyt & Shura’ yı yazarken, o günün Rusya’sının hayâl gücümü öldüreceğine inandığımdan gitmemeyi tercih ettiğim Rusya’yı, kitap basıldıktan sonra ziyaret etmiştim. 1917 Yılında, Bolşevik İhtilâlinin ardından, bir daha kavuşamayacağı baba topraklarını, sevdiklerini ve o güne kadar yaşamış olduğu hayatı geride bırakarak, Türkiye’ye kaçan ve hayatı boyunca tarifsiz ve çaresiz bir özlemle yaşayıp, özlemle ölen dedeciğimin yüreğindeki, hafızasındaki yarayı öylesine derinden hissediyordum ki, yola çıktığımda, onu da hasret gittiği anavatanına, Kırım’a geri götürüyor hissiyle doluydum ve oraya vardığım zaman, dedemden bana miras hüzünlere derman bulacağımı zannediyordum. Dedemin ve ailemin geçmişini aradımKırım’a vardıktan hemen sonra, bunun böyle olmayacağını fark ettim ve orada kaldığımız bir hafta boyunca dedemin geçmişi ve ailemin izini sürerken, aktarılan anılar, bana dram üzerine dram yaşattı ve Kırım seyahatim tedavi olmak bir yana, hüzünlerime hüzün kattı. Dedemin kaçışından sonra geride kalan aile fertlerimin, diğer birçok Kırımlı gibi neler yaşamak zorunda kaldıklarını, baskıya, şiddete, işkenceye maruz bırakıldıklarını ve nasıl öldürüldüklerini öğrenmek, beni her gün yeniden gözyaşlarına boğdu. İsyanlara daldım, o acıları yüreğimde, tenimde hissederek. Kırım’daki ilk günümde dede topraklarıma yerleşmiş, aile evlerimizin kimini sahiplenmiş, kimini yakıp yıkmış olan komünist Rusya’ya ve Ruslara karşı ilk gün duyduğum hırs ve ‘ödeşme arzusu’ kendime bile yabancı hırsta duygulardı. Ancak, ertesi günlerde, ardı ardına dinlemeye ve öğrenmeye devam ettiğim bana yeni ama aslında çok eski acılar, yüreğimin yaralarını arttırmakla beraber beni aynı zamanda kendime getirdi. “Silkin Nermin” dedirtti bana. “Kendine gel, nefret duygunu temizle, kin duygunu yıka, bugününü aynı şeyleri yaşamamak üzere dirençli kılmaya çalış ama bu anlatılanları unutma! Unutma, anlat, unutturma...Kırım Türkleri Almanlara karşı savaştıSizin bu satırları okuduğunuz günde, komşumuzda, Karadeniz’in karşı kıyısında, cennet Kırım’da yas var. Benim yasımın anavatanı Kırım’da... Hep taze kalmış bir yas.İkinci Dünya Harbinde, 60 bin Kırım Türk’ü, Kızıl Ordu’da Almanlara karşı savaştı ve başarılarından dolayı ödüllendirildiler. Ama ardından, “Almanlarla işbirliği yaptınız” gerekçesi ile, Stalin’in emriyle, 18 Mayıs 1944’te, bir gecede tüm Kırım Yarımadası boşalttırılarak, Kırımlılar yük ve hayvan katarlarına istif edilip Sibirya’ya ve oradan da Orta Asya’nın ırak köşelerine dağıtılarak sürüldüler. Türklükten boşalan Kırım Yarımadası’na Rus kökenlileri yerleştiren Stalin, o vatandaşlarını da kendi vatan, baba toprağı bildikleri yerlerden koparıp getirtti. Can kıyımına kurban gitmeseler bile, onların da yaşadığı aslında zoraki bir göçtü. Ne var ki, başlangıcı zoraki de olsa, onlar çok şanslılardı. Zira onlara yeni vatan olarak cennet Kırım toprakları sunulmuştu. Ancak bu da Stalin’i tatmin etmemiş olmalı ki; Kırım’ın bin yeşilinden biri olan ve Türklerini hatırlatan selvileri kestirmiş ve sonra Yalta tepelerinden Karadeniz’e bakarken “İşte, Kırım şimdi Gürcistan’a benzedi” demiş. 22 bin evlâdını İkinci Dünya Harbi’ne şehit veren Kırım Türkleri, nüfusunun diğer çoğunluğunu da sürgünde kaybetti. Katarlar Sibirya’ya vardığında, Kırımlıların yarısı yollarda telef olmuş, cesetleri tren yolu boyunca geride bırakılmıştı. Bu dehşet yolculuğundan sağ çıkanlar da, Orta Asya’nın ücra köşelerine sürüldüler. 1992’de tanıştıklarım ve ailemin hikâyesini öğrendiklerim, anavatan Kırım’a henüz dönmeye başlayanlardı. İşleri olmadığı için ev verilmeyen, ikâmetleri olamadığı için de iş bulamayan, tüm yokluklara ve baskıya rağmen vatanlarında solumaya ve yeniden hayat kurmaya gelmiş azimli, vakur Kırım Türkleri ile liderleri Mustafa Cemil Kırımoğlu’na müthiş bir hayranlık duymuştum. Selviler de yeniden büyümüştü ben dede topraklarımla ve insanlarıyla tanıştığımda. Bu sayfada onları anlatmaya yetmez kalemimin gücü, sadece anabilirim.Kırım Türkleri’nin “Vatan Kırım” haykırışları ile Türklük özlerini ve Müslümanlığı sahiplenmiş olmalarından başka bir sebep yoktu, yok edilmeleri için. Uğruna sürüldükleri, katledildikleri kavram; kanlarındaki samimi Türklük’tü, türbansız, peçesiz samimi Müslümanlık’tı yüreklerindeki, vatan sevgileriydi. ‘Vatan Kırım’a ve Kırımlı soydaşlarımıza bir kez daha rahmet ve selam olsun!Sevginin mucizesiSevgili arkadaşım Elâ. O, benim çocukluğumdan esintiler getiren arkadaşlarımdan... Dünyaya güzel bakan, güzeli gören, ancak güzelse söyleyecekleri, o zaman konuşan güzel arkadaşlarımdan. Elâ, hepimizin başına gelebilecek bir trajedi yaşadı geçen sene. Bağdat Caddesi’nde geçirdiği bir trafik kazası, onun bedeniyle beraber hayatını da aldı kaldırıma vurdu. Aylar ve aylarla, nefesinin haberini takip etti sevenleri. Endişeyle, kaygıyla, dualarla bekledik. Kimimiz hastane kapısında, koridorlarda takip etti bu süreci, kimimiz telefonun ucunda müşterek arkadaşlardan, aile fertlerinden bir mucize duymayı umarak. Bazen haftada bir, bazen ardı ardına günlerde değişen met-cezirlerde bir yaşamdı sevgili Elâ’nın yaşadıkları. Umutsuzluğa kapılanlar da oldu, o süreç zarfında, umudunu hep taze tutanlar da. Ama herkesin ortak noktası Elâ’yı sevmekti. Bu arada, çok özel insanlar vardı ki; umutlarıyla sadece kendilerini değil, Elâ’yı da umuda bağlı tuttular. O derin uykuda bile olsa, yanında durup, elini tutup ona yaşaması, aramıza dönmesi gerektiğini ve öyle de olacağını hissettirdiler. Ben Elâ’yı, ne her gün, ne her hafta gören arkadaşlarından değilim ama o ve kız kardeşi Leylâ benim çocukluk, gençlik anılarımı hâlâ besleyen ve arkadaşlığımızı bu yaşa kadar incinmeden, incitmeden ve hep sevgiyle taşıdığımız özel dostlardandır. Onları benim için özel yapan inceliklerden bir tanesi, bugüne dek hiç rastlamadığım bir duygu yoğunluğunda yaşadıkları kardeşlik olgusudur.Aynı nefesi paylaşan iki kardeştir onlar. İkisi de bir diğerinin hem ablası, hem kız kardeşidir. Bazen anne olurlar bir diğerine. Her biri kendisine ait özel yaşamlarının, kendi minik ailelerinin yoğun sevgisi, telaşı içinde, o sevgilerin de hakkını vererek yaşamalarına rağmen, fiziksel olamadığı zaman bile düşünsel olarak bir diğeriyle beraber kalmayı başarırlar. Yürekleri bir diğeri için çarpar öncelikli olarak. Elâ’nın, kazadan sonra en derin uykuda olduğu zamanlarda bile Leylâ onun için de yaşadı, onun için hayâller kurmaya devam etti, onun için hatırladı, onun için düşledi.Biricik kızı ve canı oğlu yanındaydı hep. Onları göremediği zaman bile varlıklarını hissetti. Gördüğü, duyduğu zaman onlar için, onların tadını daha çıkarabilmek için hayata asılmak şevki tazelendi. İkinci baharlarında buluştukları sevgili eşi, sevgili Ogan ise, ihtimâl bir talihsizlik fikrine teslim olmadan, kararlı, inatçı bir inançla karısının tekrar yaşama dönüşünü, yanı başında bekledi, pes etmedi, bekledi, bekledi. Ve sevgili Elâ, aramıza döndü. Aylar boyunca onun için nöbet tutan kardeşi; Leylâ’sından, çocukları ve kocasından, nefesini, anılarını, hayâllerini, düşlerini teslim aldı ve yaşama yine sevgiyle, itinayla, hasretle sarıldı. Dirilişimiz kutlu olsun!Ne Güzel bir güne geldi bu Pazar buluşmamız! Nice aydınlık günlerde, nice 19 Mayıs’ı, bizi millet olarak var eden diğer bayramlarla beraber, sulhta ve huzurda kutlamamızı diliyor, umuyor ve bekliyorum. Yaşı ne olursa olsun, ruhunda, yüreğinde ve gerçeğinde Ata’nın Cumhuriyet gençliğini yaşatan ve bu anlamda hiç yaşlanmayacak olan tüm vatandaşlarımızı kutluyorum!
Onu aylardır izliyorum... Bahçedeki ıhlamurların, erguvanların henüz su yürümemişti dallarına. O zamanlar başlamıştı, elindeki teksti mırıldanarak okumaya. Ağaçlar yeşille, morla gölgelendiğinde artık sadece kelimeler değil, duygulardı dudaklarından duyulan. Kâh yaşlar titredi gözlerinde, kâh isyan vardı nefesinde... Ama hiç bağırmadan, hiç yüklenmeden sesinin tellerine. Çevresindeki günlük yaşamı esir etmedi kendisine hiç. Hiçbir anı engellemedi çalışırken. Mırıldanarak tekrarladığı replikleri ve onlara verdiği duygularla kendisine kocaman bir dünya yarattı, onun içine daldı. Nefsinin karakterine uyan rolünü, bakışları ve nefesini âdeta birer enstrüman gibi kullanarak kendisine ait kıldı. Güllerimizin tomurcukları açıldığında o duygu yüklü, dev yürekli Tolga Savacı artık Pir Sultan Abdal’dı...Aytekin Özen’in yazıp yönettiği, Bakırköy Belediyesi Anadolu Meydan Sahnesi bünyesindeki ‘Banazlı Koca Haydar’, herkesin bildiği ismiyle ‘Pir Sultan Abdal’ın ilk galası, Bakırköy Belediyesi Yunus Emre Kültür Merkezi’ndeydi. İkinci gala ise Şişli Belediyesi’nin Kent Kültür Merkezi’nde bir Pir Sultan şenliğine dönüştü.Ateşten gömlek gibi sarar tiyatro sahnesi oyuncularıHayranlarının en son bir buçuk sene evvel televizyon dizisi ‘Kızım Nerede’ de izlediği Tolga Savacı bu oyundaki başrolü ile ilk kez tiyatro sahnelerindeydi. Ama sanki ömrü boyunca perdenin tozunu yutmuş gibiydi sahnede ve üstelik hep Pir Sultan’la berabermiş gibiydi beden dili, ruh hali. Peki ne oldu da, otuz yıllık aktörlük hayatında ilk defa bir tiyatro oyununda rol kabul etti?“Nedeni Pir Sultan Abdal’ın kişiliği” diyor Tolga, “Tarihe geçmiş önemli bir hak devrimcisi, ozan, derviş, kişiliği ve tekstin çok iyi işlenmiş oluşu... Hâlâ gözlerim doluyor...”Oyun boyunca da onun duygu yoğunluğunu ve enerjisini beden dilinin yanı sıra gözlerinin pırıltısında izliyor seyirciler. Pir Sultan olarak, kâh köylüsüne, ezilene, kâh sevdiğine sevgiyle, şefkatle baktı, kâh haksızlığa isyanla, acılara, yokluğa hüzünle, kâh zorbaya hırsla baktı, semah aşkıyla ve en sonunda meydan okuyarak ölüme baktı ama gözlerindeki ışıltı hiç kaybolmadı. Sevgi de yaşla parlattı gözlerini, acı da, keder de. Onun için her sahneye yürüyüşünde, her sazını kaldırışında, her nefesinde alkışlar koptu salonda. Bu ilk denemesinde tiyatro ile ilgili neler hissettiğini sorduğum zaman, “Ateşten gömlek giydiğimi biliyordum.” diye cevaplıyor. “Çok sevilen, hayranının çok olduğu, tarih olmuş bir isim Pir Sultan Abdal. Bu sebepten çok sempatik de olunabilinir ama hakkının verilmemesi insanları hayâl kırıklığına uğratır ve soğukluk yaratır. Ben, altından kalkarım, kalkamazsam da diyetini öderim, diye düşündüm. Bu arada senelerle değişik organizasyonlarla, kalabalıkların karşısında konuşma tecrübem, sahnede yabancılık çekmeme engel oldu.”Bin kişilik insan deniziSahnede yabancılık çekmemesinin dışında bir rahatlığı vardı Tolga Savacı’nın. 700 Kişilik koltuklar, merdivenler, basamaklar, koltuklar arası koridorlar bin seyirciye varan insan denizine dönüşmüştü, Şişli Kent Kültür Merkezi’nde. Ama o, kalabalığın ruhuna seslenmekle beraber, aslında kalabalığın çok ötesinde bir yerde, apayrı bir dünyada, Banazlı Koca Haydar’ın bedenindeydi. Sahne psikolojisini, “Her an, her şey olabilir sahnede” diye tanımlıyor, “Sadece karşımdaki kişiyle bağlantı kuruyorum oynarken, çok gerekirse boşluğun içine konsantre oluyorum.”Pir Sultan Abdal’ın her nefes okuyuşunda, haksızlığa karşı sesinin her gürleyişinde, zorba Hızır’ın makamında asasını kırışında, sazını her göğe kaldırışında seyircilerin duygularıyla nasıl katıldığını söylediğimde, Tolga gülümseyerek cevaplıyor: “Demek ki ateşten gömleğimi iyi giymişim.” Sonra ekliyor: “Ama ekip çok önemli. Yoksa sadece konsantre olmakla iyi bir oyun aktarmak mümkün değil. Tekstin gücü ve ekibin uyumu çok önemli.”Sahnedeki oyunculuk gücünü göstermek için niye bu kadar bekledi acaba diye sorduğumda, “Tiyatro için teklif geldi birkaç kez ama sinema çok sevdiğim bir oyunculuk dalıydı. Sinema oyunculuğumu etkileyeceğini düşünerek uzak durdum tiyatro oyunculuğundan. Sonra sinema filmleri durdu. 1990’ları 2000’lere bağlayan yıllarda kesat bir dönem oldu sinema için. Diziye kaydı olay. O zaman on üç bölüm senaryo yazılır, sinema filmi gibi çekilirdi diziler. Şimdiki gibi beş gün, doksanar dakikalık, oyuncuların sahnenin içinden geçtiği diziler değildi. Sahne oyundan geçerdi o zaman.”Seyircinin yüreğine dokunduAma işte, ne olduysa olmuş ve Aytekin Özen’in ‘Pir Sultan’ı kâlbini kendi tabiriyle “pır pır” ettirmiş Tolga Savacı’nın. Peki, canlı, anı anına alkışı hissetmek nasıl bir duygu onun için acaba. “Otuz yıldır oyunculuğumla sevildiğimi bilmek zaten çok güzel bir his. Ama şimdi de, oyunumla tiyatro seyircisinin yüreğine o an dokunduğumu canlı alkışlarla hissetmek çok güzel.”Belki çok seveni bilmez ama Tolga Savacı’nın ilk sinema filmi ‘San Sebastian’ bir Alman yapımı ve kadrosu Amerikalı ve Alman oyunculardan oluşuyor. 1982’de henüz 19 yaşındayken, Doğu Roma İmparatorluğu devrinde Efes’te geçen bu filmde ikinci derecede bir rol almış. Sonra iki sene İtalya’da modellik süreci geliyor. Ülkemizde oyunculuk yaşantısı ise oradan dönüşünde başlıyor. Oyunculuğunda dönem noktası olarak kabul ettiği rol; ‘Samanyolu’ filmindeki Nejat rolü. “Çok Türkiye’ye ait bir hikâyesi vardı.” diyor, “Neredeyse üç, dört aileden birinde yaşanan bir dramdı anlatılan. Baskılar, yasaklar yüzünden ailesindeki en yakın akraba erkeğe veya kıza karşı ilgi duyulması, gençlik heyecanından bunun aşk sanıldığı ve hâtta sonunda evlilikler yapıldığı bir toplumda filme herkes odaklandı.”İçini en yakan sahneToplumumuzun baskılarından bahis açılınca yine Pir Sultan Abdal’a dönüyoruz. “Pir Sultan’da beni en etkileyen şey şu oldu“ diye açıklıyor, “Konunun geçtiği 15. yy. da Anadolu açlıkla, yoklukla, haksız vergilerle, âşarla, tefeciyle ezilip cefa görürken Avrupa’da da halk, aynı şekilde derebeylerinin zulmü altında inliyor. Yöneticiler, kilise ‘cadı, büyücü avında. Avrupa karanlık çağında. Ama şimdi kıyaslayınca; onlar o karanlık çağları aştılar, bizde maalesef çok değişen bir şey yok. Sadece elbiseler değişti, konuşma şekli, tarif değişti ama Anadolu köylüsü için çok fark eden bir şey olmadı.”Tolga, oyunun tümünü aynı duygu yüküyle oynuyor, biliyorum ama yine de en içini yakan sahneyi soruyorum. Anında gözleri Pir Sultan Abdal’ın ‘recm yoluyla idamı’ sahnesine taşıyor ikimizi de. Onun taşlanırken, dergâhından bir ‘can’ın attığı güle istinaden söylediği nefesi okuyor Tolga. “Şu ellerin taşı hiç değmez/İlle, dostun gülü yaralar beni.”Yazılı değil nefesleri Pir Sultan’ın. Hep dilden dile, sazdan saza geçerek gelmiş günümüze. Sahnede oyuncular türküleri söylerken, Tolga Pir Sultan’ın nefeslerini okurken eşlik ediyor seyircilerin çoğu. “Kültürün devamında müzik çok önemli.” diye devam ediyor Tolga. “Annem Türk sanat musikisi severdi babam ise türkü. Türkü halk edebiyatının uzantısıdır. Çocukluğumdan beri hayranımdır Âşık Veysel’in türkülerine. Tahsili olmayan, gözleri görmüyor denen insan nasıl dolu dolu duyan bir insanmış ki, benim diyen filozofun söyleyemeyeceği deyişleri söylemiş. Pir Sultan ise, bütün nefeslerinde her satırdaki duyguyu istisnasız onbir hecede anlatmış. Edebiyat sanat baki kalıyor. Şarkılar, türküler evrenin sesi oluyor, yaşamaya devam ediyor.”Kalpten kalbe aşk üzerineNermin: Aşk ne zaman gerçek aşktır?Tolga: Hissettiğin gibi yaşıyorsan aşktır aşk. Ama bazen aşk gibi hissedersin ve bir süre sonra öyle yaşayamayınca aşk olmadığını anlarsın. Aşk, iki kişinin birbirine ne kadar açık, diğerlerine ve onların etkenlerine ne kadar kapalı olduğuyla bağlantılı. Aşk anlayışın yıllar içinde değişti mi?Yıllar içinde kırgınlıklarım oldu ama hep ne istediğimi, neyi aradığımı bilerek yaşadım. Neyi beklediğimi bildiğim için de yaşadığımla yetinmedim hiç. Başladım diye, alışkanlık diye devam ettirmedim. Bu sebepten çok da eleştirildim. Ama şunu çok iyi biliyorum ki; kimse yapmak isteyip cesaret edemediği şeyi yapanları sevmez. Cem Karaca’nın çok sevdiğim şarkısındaki şu sözler gibi; Düştüm mapus damlarına / Öğüt veren bol olur / Toplasam o öğütleri / Burdan köye yol olur. Gerçekten de, sıkıntın olunca akıl verenin çoktur ama icraatta yalnızsındır. Hislerinin karşılık alması ne kadar önemli?Çok. Aşk alamazsan bir yere kadar veriyorsun. Sonra teklemeye başlıyor. Kadın aktristlik yapıyorsa o zaman biraz daha geç anlıyor erkek. Aslında, uzun bir içki sofrası, bir seyahat anlatıyor nasıl gideceğini ilişkinin. Kendine özürler yaratmaya başlıyorsun fakat çatlak başlamış oluyor. Kadın, ilişkiyi yürütmek için kendini zorlasa da, bir müddet sonra hissettiremiyor o duyguyu ve erkek için bitiyor.Peki, benimle? Uzun sofralar mı, yolculuk mu anlattı nasıl gideceğini?Hiç biri... Bir tanıştık, pir tanıştık seninle... Gerçek aşk bir bütün, sadece kâlp çarpıntısı değil. Görseli de çok önemli. Yoksa, herkesin bir beğeneni var. Bana göre, aşkın devamı için, kadınım kâlbimin yanı sıra, zarafetle gözüme, duygularıma, sohbetiyle kulağıma hitap edebilmeli. Aşk garip bir kimya, izahı yok. Ne var ki, güncel, materyalist duygularla yönlendirmeye kalkmamak gerek.Duygusallığının, sevginin kullanıldığı oldu mu hiç?Çok... Böyle kırılganlıklar olunca, kullanıldığını anlayınca da sertleşiyor erkek. Kavgacılığı artıyor.İnsanlarda genel olarak hep bir aşk arayışı var. Gerçekten ne aradıklarını biliyorlar mı? Genellikle aşk ile ilgili anlatılanların peşindeler insanlar. Günlük ve maddi telaşların içinde kaybolup, duyguları ikinci plâna atıyor, duygularıyla hareket edenleri zekâ yönünden zayıf kabul ediyorlar. Ama bir süre sonra içlerindeki sevgi eksikliğini hissedip arayışa geçiyorlar. O zaman da seyrettikleri bir filmde, okudukları bir kitaptaki aşk onların kendilerini sorgulamasına sebep oluyor. Aşk’ın vuruşunda ilk duygu nedir?Kimyanın alt üst olmasıdır. Açıklaması yok.Sende aşkın en bariz belirtisi nedir?(Gülerek) Sen bilirsin... Kâlp çarpıntısı... Sesim duygusallaşır, kırgınlaşır. Sevgi ve heyecanla, çocukla konuşur gibi olurum.Aşk için nereye kadar?Limiti olmaz aşkın. Ancak, öz benliğinle çatışmaya başlamışsan, bitmiştir aşk. Karşı tarafın gizlediği, senden beklentileri varsa o çatışma başlar. En büyük sıkıntı, insanların beğeni ile başlayıp sonra “Şöyle olsaydı, şöyle yapsaydı.” demeleri. Bir de; geçici bir cinsel arzuyu aşkla karıştırmaları.Sevgi, aşk arayanlara ne dersin?Herkes sevdiğini olduğu gibi sevecekse sevsin ve kadınlar kendilerini olduğu gibi sevsinler. Öyle olunca karşısındakini de hakkıyla sevebilirler. Beraberliğine önem verenler etraftan gelen seslere aldırmamalılar. Ama etraf çok da sessizse o zaman bir durup, düşünsünler.Olgunlaşan bir aşk neleri alır içine?Aşk başlar ve korunursa öyle, aynı kuvvette devam eder. Sonradan bir şey almaz içine. Mesela ben sana daha fazla âşık olamam. Zaten olabildiğince âşığım. Ama her gün daha fazla sevebilirim seni, daha fazla arzulayabilirim, sayabilirim ve öyle de oluyor.Sen erkeklerin kendisini çok sakındığı bir konuda çok özgüvenli, komplekssiz ve vericisin: Sevginde, sevgini, aşkını ifadede, gönülden gelen iltifatlarında son derece cömertsin. Hep böyle miydin?Hayır, değildim ama henüz yirmili yaşlarımda, söyleyemediğim, paylaşamadığım zaman aslında kendimin eksik yaşadığını düşünmeye başladım. Şimdi, şu anda, aşkın neresindesin?Tam içindeyim... Tam içinde. Nasıl izah edebilirsin içinde olduğun şeyi?Şu anda ‘aşk’ ile ilgili tüm arzu ettiklerimi, hep hayâlini kurduklarımı yaşıyorum. Sevgisiyle, coşkusuyla, arkadaşlığıyla, huzuruyla ve sana çok teşekkür ediyorum bana tüm bunları yaşattığın için...Âşık yaşamak hayatını nasıl etkiliyor?İnanılmaz güzel! Güne bambaşka, farklı bir enerjiyle başlıyorum. İnsan evinde ne kadar mutluysa başarısı o kadar artıyor.Sana, “şimdi hep aradığım aşkı buldum” dedirten ne?Her koşulda bana bakışındaki ışık. Kennedy’nin söyleminde ve Can Yücel’in şiirinde tarif ettiği gibi bir kadın olman... Dördüncü seneye girmemize rağmen beni hâlâ daha şaşırtmaya ve kendine hayran etmeye devam etmen. Eşim, sevgilim, arkadaşım olmasından gurur duyduğum bir kadın olman. Daha ne isterim?
Biz sanat severler, çok üzülsek de kabul etmeliyiz ki; ülkemizde sanat üvey evlât muamelesi görmekte. Sanatçı hakeza. Ancak kendisini popüler anlamda süsleyecek aksesuar eklenebiliyorsa üzerine, o zaman haber oluyor sanatçı. Yoksa, arka sayfa haberi olmanın ötesine geçemiyor yaptığı sanat. Nice gerçek sanatçı dostum var, aldıkları alkışlar, elele dünyayı birkaç kez dolanır ama burada ancak, kendi branşlarında bir mecmua varsa onun sayfalarında yer alır, geri kalanının satırından geçmezler. Ne ödüller vardır, Türk sanatçılarının aldığı ama bu ülkede kendi vatandaşlarının haberi olmaz, çok özel merakları yoksa. Yine de, göz önüne çıkmak için, günümüz görsellik gereklerini yerine getirmekten uzak durur bu değerli sanatçılarımız. Yoksa bilirler, kadınlar ödülleriyle bikini giyip poz verseler, parmakları çellonun tellerinde, piyanonun tuşlarında dolaşırken askıları kopsa, göğüs dekolteleri açılsa, erkekler biraz göğüs ve omuz kaslarını gösterseler, yazarlar şiirlerini, romanlarını yazdıkları, kurguladıkları, ressamlar tuvallerini renklendirdikleri özel köşelerinde, yalnızlık hallerinden görüntüler verseler, seramik sanatçıları şöyle ateşin karşısına yarı çıplak geçseler... Sonu yok... Çok renkli haber olurlar, millet de bu bahaneyle bu sanatçıların ve sanatlarının farkına varır belki ama olmaz... Yazık olur... sanatçılarımıza yazık olur... Sanata yazık olur...‘Değişim kalpte başlar’“Mutlu şehir İzmir için” Konak Belediye’sinin düsturu bu ifade. Başkan Doktor Hakan Tartan, içindeki kent ve insan sevgisi ile devlet adamı ciddiyeti ve tecrübesini, dünya görüşünün bir gereği gördüğü “birlikte yönetme anlayışı”na inançla harmanlamış bir yönetici. O ve enerjik ekibi bu anlamda bütünleşmişler. Geniş yelpazedeki sosyal sorumluluk projelerinin içinde kültür ve sanat olmazsa olmazı Konak Belediye’sinin. Bir taraftan yüzyıllar öncesinden kalan mimari yapılar kentsel bir çözüm örneği olarak geleceğe armağan ediliyor, ardı ardına açılan butik müzelerle eski İzmir sokakları, evleri sürekli bir sergi alanına dönüştürülüyor. Diğer taraftan; ‘Şiir Günleri’, ‘Hikâye Günleri’, ‘Yazarlık Okulu’ gibi projeler, söyleşiler, konserler ve sergilerle, yılda bini bulan sanat etkinliğiyle, kültürle, sanatla barışık bir şehir yaratmanın heyecanını yayıyor. Sadece sanatın gücünün önyargıları kırdığı, eşitsizliği kaldırdığı, hoşgörüyü beslediği ve sevgiyi çoğalttığına inanıyor Dr. Hakan Tartan ve ekibi. Toplumun sosyal, maddi, fiziki ihtiyaçların karşılanmasının yanı sıra, kalplere dokunmanın, ruhları doyurmanın, ‘mutlu insan’, ‘mutlu toplum’ için ne kadar önemli ve elzem olduğunu bilmek, bu gereklilikte sanatı bir enstrüman gibi kullanabilmek, bölgesinin kültür mozaiğini ayrımcılık unsuru değil, gerçekten samimi bir şekilde inanarak zenginlik kabul etmek, her şeyin çok çabuk unutulduğu ülkemizde, muhakkak ki, bir yönetimin ve yöneticinin iz bırakması, hatırlanması için önemli bir duyarlılık. Milli duyguları şişeye sokmakŞu yenilen, içilenle ilgili saptamalar konusunda milliyetçilik duygularının paravan alınması bugünün Türkiye’sinde bana hiç anlamlı gelmiyor. Ülkemize, milletimize ait nice değer yabancılara satılıp savılırken, bardaklara, tabaklara konulan kişisel seçimlerin “milli” olmakla olmamak arasında sıkıştırılması, gerçekçi görünmüyor. Milletlerin yeme, içme alışkanlıkları karın doyurma amacını aşıp da içine lezzet ve sunum estetiği katıldığı zaman kültüre dönüşüyor. Bugünün dünyasında da kendisini bu anlamda ispat etmiş tatlar, yaratıldıkları sınırlarını geçiyor ve milliyeti ne olursa olsun diğer ülkelerin insanlarının damak tadına ulaşıyorlar. Bazı lezzetler, bir ailenin veya bir ülkenin ismiyle organik bir bağ oluşturuyor. Bahsi geçince, tadılınca, direkt bir milliyet tarifi geliyor akla. Mesela; ‘Tatlılı, ekşili’ Çin, ‘Şinitzel’ Alman, ‘çiğbörek’ Tatar, ‘Spagetti’ İtalyan, ‘Hamburger’ Amerikan, ‘Crem Brule’ Fransız, ‘Blini’ Rus, ‘Lokum’ Türk esintisini akla getiren birer örnek sadece. Ama nereden eserse essin, dünyanın dört bir köşesinde keyifle tadımlanır hepsi. Aynı şekilde içkiler de nereden başlamışsa başlamış olsunlar, dünyanın damağına yolculuk yaparlar. Titiz yemek ustaları, gurmeler için, bir arada yedikleriyle içtiklerinin kombinasyonu çok önem kazanır. Bir bakmışsınız, bir Türk lezzetiyle bir Arjantin şarabı yan yana gelivermiş, ya da bir Rus tadına Fransız şampanyası eşlik etmekte. Bazen de lezzetler esas hatırlattıkları sınırlardan uzaklarda bambaşka bir adreste kimlik kazanırlar.İşte, Ketel Votka bunlardan biri. Hollandalı Nolet ailesinin ‘sıra dışı’ ve ‘taklitsiz’ olmak prensibiyle başlattığı ve üç yüz yıldır, on birinci nesilde iftiharla devam ettirdiği ama ortalarda reklamını gördüğünüz ürünlerden değil. Ancak, yarattıkları lezzeti anlayanın ulaşacağı bir politikayla pazarlanıyor. Pazarlama tekniklerinin en önemli tarafı, tanıtımı bir sanat şölenine dönüştürmeleri.Sanata yatırım yapan aile NoletMey grubu şemsiyesi altında, Türkiye’ye gelişi de böyle oldu, Hollandalı Ketel One’ın. Karaköy’de, Ferit Sarper’in işletmesi Gaspar’da yaptı sunumunu. Genel dekorasyon yorumu Otoban’a, ‘Trunk Bar’ köşesi ise değerli sanatçımız Serdar Gülgün ve Demet Müftüoğlu’na teslim edilmişti. Osmanlı dokusu ile modern çizgileri bir araya getiren mekân, Ferit Sarper’in şefliğinde her bir farklı kadehe eşlik edecek kimyada hazırladığı mönü ve Nolet ailesinin iddialı lezzetleriyle Hollanda, yanı sıra, Fransız, Japon, Rus, Osmanlı, modern Türkiye, Akdeniz, Karadeniz, okyanuslar karmasında, seyredilen ve ardından tadılan bir sanat şöleni oldu. Yeni nesil Carl Jr. Ketel One’ın kâlbi, Bob ise ruhu olarak kabul ediliyor. On bir nesil bu kombinasyonu devam ettirmek zor. Ama benim için Nolet ailesini daha önemli yapan şey, gittikleri ülkede sanatla, sanatçıyla buluşan bir konsepte yatırım yapmaları. Kimin milli içkisi olursa olsun, bu bakımdan bana ayrı bir lezzet veriyor. Portofino’da zaman“Eğer Riviera boyunca daha güzel bir kasaba varsa, ancak rüyada olabilir” derler Portofino için. Filmlerde, şarkılarda hep romantizmi yaşatan bir isim olmuştur bu kıyı beldesi. Yönetmen Peter Lindbergh’e IWC saatleri için özel bir katalog istemi geldiğinde aklına ilk gelen isim olmuş Portofino. Elizabeth Taylor, Richard Burton, Rex Harrison, Ingrid Bergman, Liza Minelli, Alain Delon gibi isimlerin fotoğraf veya film karelerinde ölümsüzleşen bu romantik mekânı, günümüzün meşhurlarıyla 1950’lere döndürmek üzere kurgulamış çekimlerini Lindbergh. Cate Blanchett, Elle Mcpherson, Boris Becker, Eric Dane, Luis Figo, Marc Foster, Metthew Fox, Tim Jefferies, Romnan Keating, Jean reno, Hiroyuki Sanada, Kevin Spacey, Zinedine Zidane ile geçmiş zaman dilimine ışınlanmış, hikâye fotoğraflar yaratmış. Zamanı kendi aleyhine çevirmiş bir başka efsane isim IWC Schaffhausen. 1868’den bu yana yaşanan ‘zaman mühendisliği’ni anlatan muhteşem kitabı, illüstratör Enki Bilal’in çizimlerinin yanı sıra meşhur yazar Paulo Coelho’nun kalemine teslim etmişler. Böyle olunca, alışılagelmiş tanıtım, reklâm belgelerinden hiç birine benzememiş. Tarih, saatin rol aldığı şiir, hikâye, IWC’nin sponsoru olduğu sinema filmlerinden kareler ile, Portofino gibi romansı, nostaljiyi çağrıştıran, saatin duygusu gibi zamanın darlığı içinde sonsuzluğu anlatan bir ansiklopedik güzellik çıkmış ortaya.
Aylin... sevgili arkadaşım. Az önce telefon defterimin satırlarından çıkıp geldi yanı başıma. Çok özlemişim. Defterimi kapayıp çekmeceye kaldırdığım uzun zaman oldu ama ben hâlâ Aylin’leyim. Çok sene oldu o gideli. Yine de, onu her anışımda daha en son dün görmüşüm tazeliğinde anılarım. İnsanlar vardır, sayısı çok az, kendisi gittikten sonra bile ışığı, pırıltısı, sıcaklığı kalır. Aylin o çok az insandan biriydi. Onun için hiç eskimedi zihnimdeki varlığı, görüntüsü.Yedi haneli bir numara aldı beni 1995’in Ocak ayına, New York’a götürüverdi az önce. Bilenler bilir, ‘Büyük Elma’nın kışını. Bloklar arasında karşıdan karşıya geçene kadar burnunuz, kulaklarınız kopuyor, ayak bilekleriniz kesiliyor gibi hissedersiniz.Delice yaşamanın şehriİşte, öyle kar, kıyamet buz gibi günlerden biriydi ve ben her şeye rağmen bu çok sevdiğim şehre gelmiş olmaktan çok mutluydum. Bir mekânı sevmem için orada tanıdığım birinin olması gerekmez. Ama New York sevgim, hem şehrin kendisini, hem de içinde var olan sevdiğim dostları barındırmasıyla ayrıca özel bir yer edinmiştir hayatımda. Otele yerleşir yerleşmez ararım o dostları. Hemen buluşma plânları yapılır. Seyahatin sınırlı gün sayısına olabildiğince arkadaş, olabildiğince keyif ânı sığdırmak, güzel anıların üzerine yenilerini eklemek, uykusuz yaşamak isteği uyandırır bende New York. Dinlenmek, inzivaya çekilmek, sükûnetle tatil yapmak isteyenlerin şehri değildir New York. Tam aksine, dolu dolu, deli deli yaşamak şehridir. Garip bir ölüm Ah canım Aylin’ciğim. Yaşadığı şehrin karakterine bu kadar uyan, mekânıyla bu kadar bütünleşen bir insan olabilir mi? Güzel, alımlı, ışıklı, dişi, ünlü, pırıltılı, enerjik, macera dolu, sergüzeşt, serseri, hırslı, zengin, tavizsiz... Aylin Devrimel Radomisli Cates. Her bir ismin ayrı bir hikâyesi var. Bu kadarı tamamlamıyor Aylin’i. Aradan çıkmış iki soyadının ve adına hiç eklenmemiş daha nice gönül macerasının, prenseslik ünvanının gölgeleri var harflerin aralarında. 16 Ocak, akşama doğru bir saat... Aradığımda telefonları cevap vermiyor. Ertesi akşam, arkadaşımız Ahmet Ertegün’ün evinde yemekteyiz. Kokteyl saatini uzatıyor Ahmet’le Mica. Aylin bekleniyor... ve sonunda masaya geçiyoruz. Herkes merak içinde. Haber vermeden gelmemesine şaşkınız. Masadaki yerini tutuyor Mica, belki geç de olsa gelir diye. Aylin’le düşmanlık içinde ayrılma aşamasında olduğundan, kocası Joseph Cates’e sormak istemiyoruz. O yemekte iskemlesi, tabağı boş kaldı Aylin’in. Daha o saatlerde, ardında bıraktığı boşluğun sadece bir yemek masasındaki yeri olmadığını henüz bilmiyorduk. Halbuki bizim beklediğimiz saatlerde Aylin, Bedford’daki evinin kapısında kendi arabasının altında yatıyormuş... soğumuş bedeniyle. Yine şaşırtan ve “Olamaz” dedirten bir ölümle ayrılmıştı aramızdan. Debdebeden asker çadırınaNew York’un en meşhur ve saygın psikiyatrlarından biriydi. Seçkin 62 East End’in lüks, seçkin binalarından birinde yaşıyordu. Günümüzde ayağa düşen, yerlerde sürünen ‘stil ikonu’nun gerçek ilâhesiydi. Metropolitan Operası’nda en ön sırada daimi yeri vardı. Böylesi lüks ve özenilen bir hayatı bırakıp, elli üç yaşında orduya yazılmıştı. Yanlış yazmadım, evet, elli üç yaşında idi. Uçuşan ipek, şifon elbiselerinden, marka ayakkabılarından sıyrılıp, er üniforması ve postallarıyla Amerikan ordusunun bir neferi olarak eğitime girdi. On sekiz, yirmi yaşındaki delikanlılarla beraber silah taktı, söktü, çamurlarda süründü, halatlara tırmandı, duvarlardan atladı. Çok kişi anlamadı nedenini. Aslında tam Aylin’in yapacağı işti bu. Hürriyetini özlediği için Libyalı Prens Senusi’nin karısı olmaktan nasıl sıkılıp boşandıysa, New York’un ona yaşattığı debdebe de, artık, hürriyet hissini boğmaya başlamıştı. Üstelik son kocasıyla aralarında sinir bozucu bir huzursuzluk almış gidiyordu. Tazminat ve nafaka anlaşmazlığı çok çirkin boyutlara varmıştı. Aylin, Joseph’i sevdiğinden, istediğinden değil, sırf inadından ayrılmamakta direniyordu. Şimdi, onun için hürriyet, bu hayattan kaçmak, Körfez harbinden dönen askerlerinin ruhsal yaralarını sarmaktı. Neticesinin kendisini hür hissettireceği istekleri, idealleri çok güçlü kılardı Aylin’i. Olmazı oldurur, yapılmazı yaptırırdı. Askerliği de öyle oldu. ‘Üstün başarı’ ödüllü bir albay oldu.Hızlı yaşadı, ateş yalar gibi geçti dünyadanOklahoma’daki askeri hastanede görevini yaparken, tedavi ettiği askerlerin, korkusuzca savaşmaları için cesaret verici ilâçlar kullandıklarını fark etti ve bunu bir raporla üstlerine bildirdi. Ama üstleri bunu zaten biliyorlardı ve ona bu konuda sessiz kalmasını söylediler. Tam da insanına söylemişlerdi “sessiz kal” diye. Aylin, sözleşmesi bitip ordudan ayrıldıktan sonra da bu konunun üzerine gitmeye devam etti. Üstelik şimdi yeni bir amacı vardı: diplomat olmak. Sessiz kalmak bir yana, durumu Washington’da seslendirecekti... ve birileri Aylin’in sesini kesti...Yardımcısı sabah geldiğinde, onu evinin garajının kapısında, kendi arabasının altında bulmuş. Garip bir ölüm; kendi arabasının altında kalmak... gerçek ölüm sebebini ortaya çıkarmak için uğraşan ailesine geçit verilmedi. Zaten rapora da ‘freak accident’, ‘garip bir kaza’ yazmışlar.Sevgili Aylin, New York’da, Amerikan ordusuna ait bir kabristanda yatıyor. Çok hızlı yaşadı. Ateş yalar gibi geçti bu dünyadan. Onu özlüyorum. Tek tesellim; hep çok istediğini, istediği gibi yaşamış olması. Bir de, şayet kendisine nasıl ölmek istersin diye sorsalardı, sanırım, tüm hayatınca yaşadığı gibi, yine böyle şaşırtacak bir ölümü seçecek olduğuna inancım...Genetik Moskof inadım!“Ailenize bir daha Kurt Seyt’ler gelir mi?”Bu soruyu ‘Kurt Seyt & Shura’ ve ‘Kurt Seyt & Murka’ romanlarımı okumuş bir okurum sormuş, yolladığı mail ile. Kendisine henüz cevap yazmadım. Bazı okurlarımın mektuplarını, mesajlarını diğerlerine nazaran daha fazla düşünüp cevaplamam gerekir. Zira söylenenler, sorular, içlerindeki kelime anlamının ötesinde bir şeyi söyler veya sorarlar. Hâtta kimisinin sorusu aslında cevap almak için bile sorulmamıştır. Ama ben yine de düşünmeye zaman ayırır ve hem okurumu, hem de onun zihnimde yarattığı diğer soruları cevaplarım.İşte, bu soru da onlardan biri oldu okuduğumda. Okurumun zaten, “Bu durum genlerle aktarılır” diye kendi cevabını yorumladığı cümle bana dedemle kendimi karşılaştırma ve kıyaslama yolculuğunu yaptırdı ve notlar düşmeden edemedim.Dedem, Kurt Seyt, aynen okurumun romanlarımda farklı bir yorumla tespit ettiği gibi; heyecan ve tutkunun adamı. İçki ve cinsellik hayatının tuzu, biberi. Çok sık ev ve iş değiştirmiş. En zor anında kimseden borç istememiş. Fevri, gururlu. Bu yaşam şeklini “dikkat eksikliği / hiperaktivite” olarak değerlendirmiş sevgili okurum.“Bu tipler, sevdikleri insanı uçururlar. Onların sevdiği olmak ayrıcalıktır. Duygu yoğunluğu yaşatırlar. Canınız sıkılmaz onlarla. Kimseye muhtaç olmadan yaşamayı seçerler. Onun için onca yetenek ve zekâlarına rağmen sonunda yalnız ve parasız ölürler” diyerek de yaşam şekillerini belirtmiş. Genetiğin gücüne çok inanırım. Tüm keyfime rağmen beni bırakmayan ve gözlerime yaş getiren hüznün sebebini aile geçmişimin romanlarını yazarken keşfetmiştim. Aynen göz rengim gibi, inadım, mücadele gücüm gibi, hüznümün de genlerimle bana miras kaldığını keşfetmiştim o yazım yolculuklarımda. Onun içindir ki, ikinci romanımın bitiş sahnesinde günlerce zaman durmuştu benim için, kalemim durmuştu. Ne yazacağımı bilmemekten değil, dedemin intiharını bir türlü yazıya dökmeye elim varmadığından...Ailede dedeme en çok benim benzediğim söylenirdiDedeme ailede en çok benim benzediğimi söylerdi anneannem. Sadece fizik olarak değil, onun meşhur ‘Moskof inadı’nı da hakkıyla taşıdığımdan. Bu, öyle sert tavırlı bir inat değildir aslında. Gayet sakin, sessiz, kavgasız, gürültüsüz ama derin, kararlı bir inattır. İşte bu anlatılan benzerlik, bir zamanlar, yaşamıma da bir gün dedem gibi son verebileceğimle ilgili soru uyandırmadı değil bende. Ama, dedemi yazmak, onu, bana anlatılandan daha iyi tanımak şansını verdiğinden, genlerimde kayıtlanmış ise bile, intihar olgusunu ‘’ ettim hayatımdan. Zira, dedem, fevri ve ani değişkenlikleri, kendisi arzu edip seçtiği için değil, çaresizlikler karşısında tek mücadele gücünü o değişikliklerde bulduğu için yaşamıştı. Karşısına çıkan, ortağı olan ahlaksız insanlar sebebiyle hem kurduğu işleri, hem döşediği evleri bir anlık kararla geride bırakabilmeye herkesin mücadele gücü kâfi gelmez. O, bunları yapabilmişti. Ölene dek özlemini çektiği, unutamadığı Rusya’da, Kırım’da hiçbir zaman tekrar dönemeyeceği baba topraklarını, aile evini, ailesini, yaşamını onca hasrete rağmen ardında bırakabilmiş bir insan için, huzuru bir türlü bulamadığı yeni ülkesinde işleri, evleri arkada bırakmak neydi ki? Lâfı bile olmazdı. Onun yaşadıkları, aştıkları bana büyük güç. Aynen diğer dedelerimin, ninelerimin yaşamlarının beni beslediği güç gibi. O güç beni sadece mücadele azmimde kuvvetlendirmiyor. Aynı zamanda yaşamın hakkını vermek konusunda da yönlendiriyor. Sevgili okuruma, benim için endişelenmemesini yazacağım. Ne intihar etmeye, ne de yalnız ve yokluk içinde ölmeye niyetim var. Ama sevdiğimi uçurmaya devam edeceğim.Ayşe Kulin’in ‘Adı Aylin’ romanının kahramanı Aylin Devrimel Radomisli Cates hayatına pek çok aşkı sığdırmış, düşlerinin peşinden giden bir kadındı...
Aşık olduğuma yeniden âşık olurum baharlarda. Sevgilerim katlanır, büyür yüreğim. Göğüs kafesim dar gelir yüreğime. Çıkar bedenimden, kuşlarla beraber kanat çırpar. Çiçeklerin üzerinde tomurcuk, dallarda taze yaprak olur yüreğim. Bulutlara takılıp gezinir göklerde. Denizde dalga tepelerine biner, minik beyaz atlarla akar gider Boğaz’dan ötelere. Zihnimin kanatları çırpın çırpın, beynimin loblarını yoran eksiler hanesini artılarla temizler. İşte, şimdi zaman o zaman. Beklentileriyle geldi yine yeni bir ilkbahar. Çarptı beni bir kez daha. Aynen yeni yıl gibi, içinde müjdeler saklanmış duygusunu veriyor hava. Gökyüzü bulutlansa bile güneşi hissettiriyor bahar kokusu. Yağmur bile bahar yağıyor. Sonbaharın, kışın döllediği tabiat çoğalıyor rengârenk. Kuşlar başka türlü cıvıldıyor, başka bir coşkuyla kanat çırpıyorlar. Sanki kanatlarından bahar dökülüyor.Aşk cesur yaşanırİnsanlar baharla beraber aşkı birdenbire hatırlamış ya da varlığını yeni keşfetmiş gibi. Gittiğim yerlerde ana konu ne olursa olsun, lâf dönüp dolaşıp aşka geliyor. Belki de benim varlığım, romanlarım, kahramanlarım aşk konusunu hatırlatıyor, bilemiyorum. Ne çok aşk arayan var. Yeni tanıştığım bir hanım “Ben çok aşk kaçırdım. Çünkü sizin kadar cesur değilim” diyor. Bunu ilk defa duymuyorum. Haklılar. Ben cesur yaşamayı seçenlerdenim. Diyeti var tabii ki. Ama yaşattığı güzelliklerin, zengin duyguların yanında çok önemsiz kalır o diyet. Kendini hiç anlatmaz aşk, hep anlaşılmayı bekler. Kaprisli, şımarık bir tavrı vardır, bütün gelmiş, geçmiş, görmüş, geçirmişliğine rağmen. Paylaşan olmazsa hicrandır aşk, terk edilmişlik varsa hüsran. Gerçek sevgi yoksa, çoktan bitmiştir aşk. Çünkü yüreğin sözcükleri, dilinkilerden daha kuvvetlidir. Aşk, paylaşım yoksa tek taraflı azaptır. Çünkü her beden okşanmayı ister ama ruhlar sevilmeyi daha çok ister. Ruhları doymayan bedenler, okşanmalarından gereği kadar nasibini alamazlar. Aşk sevgi ile şımartılmak ister. Sırf korunmak değil, büyütülmek ister. Yanlışların zamanını geri vermez aşk. Kıskançtır, zamanın hepsini kendisine saklamak ister. Aşk kimini kurban yapar, kimini katil. Kimine ölümü düşündürür, kimine ölümsüzlüğü yaşatır. Kimini taçlandırır, kimini süründürür. Bazısını göğe erdirir, bazısına aklını yitirtir.Gerçeklerden korkar gibiyse de, gerçeğin ta kendisidir aşk. Yalana bir müddet kanar, oyalanır gibi yapar. Aslında fırsat vermeyi sever, her şeye rağmen. Ama yalanla uzun yaşayamaz aşk, çeker gider. Yalan yoksa da, kolay gitmez, yerleşir kalır, bazen sonsuza kadar. Derim ki; hazır gelmişken bahar, gelin sevdiklerinize bir kez daha âşık olun, tazeleyin aşkınızı. Zamanda geri dönüp yaşayın bugüne kadar nasıl geldiğinizi. Paylaştığınız bütün güzel anları, güzel sözcükleri, sevgi dolu dokunuşları yaşayın zihninizde bir kez daha. Coşturun yüreğinizdeki baharı. Zihninize, kâlbinize, bedeninize hatırlatın o çok özel, güzel zamanları. Hissettirin sevdiğinize ne kadar çok sevildiğini, sizin için ne kadar önemli ve özel olduğunu. Tazeleyin sevgi sözcüklerini. Hayatınızda bir aşk yoksa da, bırakın, yüreğinize bahar çarpsın. Büyük bir ihtimâl, aşk da çarpar ardından. Bir bakarsınız, âşık olursunuz, en ümitsiz olduğunuz anda. Siz orada, burada ararken aşk bitiverir tam karşınızda. Bir bakarsınız sevdiğinizin gözbebeklerinde kendi yansımanızı görürsünüz ve sizinkilerde de o pırıldar. İşte o zaman aşk fısıldar: “Kalıyorum.”İzmir’de yine sanat varBir kez daha İzmir yollarındayım. Konak Belediyesinin tertiplediği onlarca sanat olayından biri daha, XI. ‘İzmir Öykü Günleri’ beni bekliyor. Selim İleri’nin onur konuğu olduğu ‘festivâl’ programında ben de bir hikâyemi seslendireceğim. Hangi hikâyemi okuyacağıma henüz karar vermedim. Kırk öykümün içinden en duygusalını mı okusam, en ironik olanı mı? Yoksa güldürecek olan birini mi? Yoksullukla boğuştuğu hayatından kurtulmak için çocuklarıyla birlikte geri dönüşü olmayan bir yola çıkan bir konsomatris; yıllar sonra karşılaşan eski âşıklar, tek arzusu dağda kaybolan, rüyalarına giren babasının cesedine ulaşmak olan genç bir dağcı; Beyoğlu’nun kuytuluklarının sahibi sokak çocukları; yazdığını yaşamak uğruna, kahramanının nasıl hissedeceğini görmek için intihar provasına girişen bir yazar... Zengin fakir, mutlu mutsuz, arzulu vazgeçmiş, yalnız kalabalık, hayatın tam içinden seçtiğim kırk kahramanın kırk öyküsü... Kimini neşelenip gülerek yazdım, kimini hüzünlenip ağlayarak... Şimdi İzmir’de bu duygulardan hangisini yansıtacağım bilemiyorum. Sanırım her zaman yaptığımı yapacağım; yüreğimin sesini dinleyeceğim. Yürekten gelen her şey güzel olur ne de olsa...Dilin ve yazının şiddetiyle bir romanRomanlarımı yazarken diğer yazarların kitaplarını okumaktan uzak kalırım. Bunu bilhassa yaparım. Yazmakta olduğum zamana, mekâna ve kahramanlarımın hayatlarına ışınlandığım için o büyüyü sayfalara dökeceğim duygu halinden başkasına geçit vermek istemem. Geçen hafta bu konuda nadiren olan istisnalardan birini yaşadım. Okumakta geciktiğim bir kitaba, genç yazar Hakan Günday’ın ‘AZ’ romanına göz gezdirmek üzere kapağını açmamla, ikinci gün bitirip kapamam bir oldu.Bir tarikat şeyhinin oğluyla evlendirilen onbir yaşındaki korucu kızı Derdâ ile hapisteki bir gaspçının aynı yaştaki oğlu “mezarlık çocuğu” Derda’nın bir mezarlıkta kesişen hayatlarının, bu iki çocuğun kırk yıl boyunca her tür şiddetle yontulup birbirlerine hazırlanışlarının, Yazı’nın onları birleştirmesinin hikâyesi AZ. Çocuk şiddeti, hayatın şiddeti, aşkın şiddeti, inancın şiddeti, hırsın şiddeti üzerine A’dan Z’ye şiddet üzerine, dilin ve yazının şiddetiyle bir roman. Az kelimesine, kullanılan anlamına inat, a’dan z’ye alfabeyi içine alan bir anlam yükleyen romanın kurgusu, benim okurken çok sevdiğim; yazarla satranç oynamak duygusunu yaşattı. Konser değil, mistik bir sahne performansıSevgili Anjelika Akbar’la gerçekleştirip sizlerle paylaştığım röportajdan hemen sonra, onun, İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nden üç sanatçı ile beraber yorumlayacağı ‘Üç Cemre Üç Aşk’ senfonisinin prömiyerini izlemeye gittim. “Bu bir konser değil, sahne performansı olacak.” demişti Anjelika. Gerçekten de daha sanatçılar sahneye adımlarını atarken teatral bir saat geçireceğimi fark ettim. Dört kadın sanatçımızın bedenleriyle birlikte, tabiat ananın renkleri, üç cemrenin duyguları doldurdu sahneyi. Elbisesinde mavi, beyaz, gri renkler uçuşan Ecesu Sertesen klârneti ile ‘Hava’yı temsil ediyordu. Çellosuyla toprağı canlandıran Şafak Erişkin nar kırmızısı, piyanosuyla suyu seslendiren Anjelika Akbar su yeşili tuvaletleriyle cemrenin aşklarını tamamlıyorlardı. Mezzosoprano Elif T. Tekışık ise Doğa Ana’ydı. Tabiat ananın tüm renklerini yansıtan kumaş ile kaplanmış bir platformun üzerinde, bedenini saran yine aynı kumaştan kıyafetiyle, tabiatın sürekliliğini, yaşamın akıcılığını anlatan bir tablo yaratıyordu. Anjelika Akbar’ın parmakları ara ara piyanosunun tuşlarından ayrılıp yaşamın devinimini, var oluşun kesintisiz nefesini temsil eden bendirle buluşuyordu. Onları dinlerken, ruhuma, gönlüme ve bedenime cemrelerin düştüğünü hissettim.