Nermin Bezmen

Nermin Bezmen

-

Yas değdi kalemime!

Haberin Devamı

Gönülsüz göçmenlerin ve sürgünlerin torunu olarak çok hassas olduğum bir zaman dilimindeyim: Yas zamanı... Bu hassasiyetimin üzerine bir de Reyhanlı’mızın yaşadığı acılar eklenince, eğlenceli bir şeylere değemedi kalemim.
Böylesine yasların hüznü kalıcıdır, unutulmaz, sadece anlatımla, sözlü değil, aynı zamanda genlerle yeni nesillere geçer. Önemli olan; bu hüznün, yasın, hayatımızı negatif duygularla kontrol etmesini, bizi düşmanlık ve kinlerle besleyerek kendimizi azaltmasına izin vermemek. Geçmişimizin acılarını, hırpalanışlarını unutmayarak ama bugün bize sunulmuş hayatı geçmişin esir almasına izin vermeden yaşayabilmek çok önemli. Ailesinin bir zamanlarında acıyı yaşamış olanlar için bugün de sülâlenin yeni nesilleri olarak acı duymamız, kızgınlık, kırgınlık hissetmemiz en tabii olan duygu hali. Ama kendimizi, bu acının getireceği kin ve nefret tuzağına düşmekten korumamız gerek. Acı da, yokluk da, hüzün de vakarla yaşanmalı. Önemli olan; insanın, hayat mücadelesinde birey olarak vâr olmak kavgasını yaşarken genetik hafızasındaki hüzünleri, ızdırapları, pozitif bir enerjiye çevirebilmesi. İlk romanım ‘Kurt
Seyt & Shura’ yı yazarken, o günün Rusya’sının hayâl gücümü öldüreceğine inandığımdan gitmemeyi tercih ettiğim Rusya’yı, kitap basıldıktan sonra ziyaret etmiştim. 1917 Yılında, Bolşevik İhtilâlinin ardından, bir daha kavuşamayacağı baba topraklarını, sevdiklerini ve o güne kadar yaşamış olduğu hayatı geride bırakarak, Türkiye’ye kaçan ve hayatı boyunca tarifsiz ve çaresiz bir özlemle yaşayıp, özlemle ölen dedeciğimin yüreğindeki, hafızasındaki yarayı öylesine derinden hissediyordum ki, yola çıktığımda, onu da hasret gittiği anavatanına, Kırım’a geri götürüyor hissiyle doluydum ve oraya vardığım zaman, dedemden bana miras hüzünlere derman bulacağımı zannediyordum.

Dedemin ve ailemin geçmişini aradım

Kırım’a vardıktan hemen sonra, bunun böyle olmayacağını fark ettim ve orada kaldığımız bir hafta boyunca dedemin geçmişi ve ailemin izini sürerken, aktarılan anılar, bana dram üzerine dram yaşattı ve Kırım seyahatim tedavi olmak bir yana, hüzünlerime hüzün kattı. Dedemin kaçışından sonra geride kalan aile fertlerimin, diğer birçok Kırımlı gibi neler yaşamak zorunda kaldıklarını, baskıya, şiddete, işkenceye maruz bırakıldıklarını ve nasıl öldürüldüklerini öğrenmek, beni her gün yeniden gözyaşlarına boğdu. İsyanlara daldım, o acıları yüreğimde, tenimde hissederek. Kırım’daki ilk günümde dede topraklarıma yerleşmiş, aile evlerimizin kimini sahiplenmiş, kimini yakıp yıkmış olan komünist Rusya’ya ve Ruslara karşı ilk gün duyduğum hırs ve ‘ödeşme arzusu’ kendime bile yabancı hırsta duygulardı. Ancak, ertesi günlerde, ardı ardına dinlemeye ve öğrenmeye devam ettiğim bana yeni ama aslında çok eski acılar, yüreğimin yaralarını arttırmakla beraber beni aynı zamanda kendime getirdi. “Silkin Nermin” dedirtti bana. “Kendine gel, nefret duygunu temizle, kin duygunu yıka, bugününü aynı şeyleri yaşamamak üzere dirençli kılmaya çalış ama bu anlatılanları unutma! Unutma, anlat, unutturma...

Kırım Türkleri Almanlara karşı savaştı

Sizin bu satırları okuduğunuz günde, komşumuzda, Karadeniz’in karşı kıyısında, cennet Kırım’da yas var. Benim yasımın anavatanı Kırım’da... Hep taze kalmış bir yas.
İkinci Dünya Harbinde, 60 bin Kırım Türk’ü, Kızıl Ordu’da Almanlara karşı savaştı ve başarılarından dolayı ödüllendirildiler. Ama ardından, “Almanlarla işbirliği yaptınız” gerekçesi ile, Stalin’in emriyle, 18 Mayıs 1944’te, bir gecede tüm Kırım Yarımadası boşalttırılarak, Kırımlılar yük ve hayvan katarlarına istif edilip Sibirya’ya ve oradan da Orta Asya’nın ırak köşelerine dağıtılarak sürüldüler. Türklükten boşalan Kırım Yarımadası’na Rus kökenlileri yerleştiren Stalin, o vatandaşlarını da kendi vatan, baba toprağı bildikleri yerlerden koparıp getirtti. Can kıyımına kurban gitmeseler bile, onların da yaşadığı aslında zoraki bir göçtü. Ne var ki, başlangıcı zoraki de olsa, onlar çok şanslılardı. Zira onlara yeni vatan olarak cennet Kırım toprakları sunulmuştu. Ancak bu da Stalin’i tatmin etmemiş olmalı ki; Kırım’ın bin yeşilinden biri olan ve Türklerini hatırlatan selvileri kestirmiş ve sonra Yalta tepelerinden Karadeniz’e bakarken “İşte, Kırım şimdi Gürcistan’a benzedi” demiş. 22 bin evlâdını İkinci Dünya Harbi’ne şehit veren Kırım Türkleri, nüfusunun diğer çoğunluğunu da sürgünde kaybetti. Katarlar Sibirya’ya vardığında, Kırımlıların yarısı yollarda telef olmuş, cesetleri tren yolu boyunca geride bırakılmıştı. Bu dehşet yolculuğundan sağ çıkanlar da, Orta Asya’nın ücra köşelerine sürüldüler.
1992’de tanıştıklarım ve ailemin hikâyesini öğrendiklerim, anavatan Kırım’a henüz dönmeye başlayanlardı. İşleri olmadığı için ev verilmeyen, ikâmetleri olamadığı için de iş bulamayan, tüm yokluklara ve baskıya rağmen vatanlarında solumaya ve yeniden hayat kurmaya gelmiş azimli, vakur Kırım Türkleri ile liderleri Mustafa Cemil Kırımoğlu’na müthiş bir hayranlık duymuştum. Selviler de yeniden büyümüştü ben dede topraklarımla ve insanlarıyla tanıştığımda.
Bu sayfada onları anlatmaya
yetmez kalemimin gücü, sadece anabilirim.
Kırım Türkleri’nin “Vatan Kırım” haykırışları ile Türklük özlerini ve Müslümanlığı sahiplenmiş olmalarından başka bir sebep yoktu, yok edilmeleri için. Uğruna sürüldükleri, katledildikleri kavram; kanlarındaki samimi Türklük’tü, türbansız, peçesiz samimi Müslümanlık’tı yüreklerindeki, vatan sevgileriydi. ‘Vatan Kırım’a ve Kırımlı soydaşlarımıza bir kez daha rahmet ve selam olsun!

Sevginin mucizesi

Sevgili arkadaşım Elâ. O, benim çocukluğumdan esintiler getiren arkadaşlarımdan... Dünyaya güzel bakan, güzeli gören, ancak güzelse söyleyecekleri, o zaman konuşan güzel arkadaşlarımdan.
Elâ, hepimizin başına gelebilecek bir trajedi yaşadı geçen sene. Bağdat Caddesi’nde geçirdiği bir trafik kazası, onun bedeniyle beraber hayatını da aldı kaldırıma vurdu. Aylar ve aylarla, nefesinin haberini takip etti sevenleri. Endişeyle, kaygıyla, dualarla bekledik. Kimimiz hastane kapısında, koridorlarda takip etti bu süreci, kimimiz telefonun ucunda müşterek arkadaşlardan, aile fertlerinden bir mucize duymayı umarak. Bazen haftada bir, bazen ardı ardına günlerde değişen met-cezirlerde bir yaşamdı sevgili Elâ’nın yaşadıkları. Umutsuzluğa kapılanlar da oldu, o süreç zarfında, umudunu hep taze tutanlar da. Ama herkesin ortak noktası Elâ’yı sevmekti. Bu arada, çok özel insanlar vardı ki; umutlarıyla sadece kendilerini değil, Elâ’yı da umuda bağlı tuttular. O derin uykuda bile olsa, yanında durup, elini tutup ona yaşaması, aramıza dönmesi gerektiğini ve öyle de olacağını hissettirdiler. Ben Elâ’yı, ne her gün, ne her hafta gören arkadaşlarından değilim ama o ve kız kardeşi Leylâ benim çocukluk, gençlik anılarımı hâlâ besleyen ve arkadaşlığımızı bu yaşa kadar incinmeden, incitmeden ve hep sevgiyle taşıdığımız özel dostlardandır. Onları benim için özel yapan inceliklerden bir tanesi, bugüne dek hiç rastlamadığım bir duygu yoğunluğunda yaşadıkları kardeşlik olgusudur.
Aynı nefesi paylaşan iki kardeştir onlar. İkisi de bir diğerinin hem ablası, hem kız kardeşidir. Bazen anne olurlar bir diğerine. Her biri kendisine ait özel yaşamlarının, kendi minik ailelerinin yoğun sevgisi, telaşı içinde, o sevgilerin de hakkını vererek yaşamalarına rağmen, fiziksel olamadığı zaman bile düşünsel olarak bir diğeriyle beraber kalmayı başarırlar. Yürekleri bir diğeri için çarpar öncelikli olarak. Elâ’nın, kazadan sonra en derin uykuda olduğu zamanlarda bile Leylâ onun için de yaşadı, onun için hayâller kurmaya devam etti, onun için hatırladı, onun için düşledi.
Biricik kızı ve canı oğlu yanındaydı hep. Onları göremediği zaman bile varlıklarını hissetti. Gördüğü, duyduğu zaman onlar için, onların tadını daha çıkarabilmek için hayata asılmak şevki tazelendi. İkinci baharlarında buluştukları sevgili eşi, sevgili Ogan ise, ihtimâl bir talihsizlik fikrine teslim olmadan, kararlı, inatçı bir inançla karısının tekrar yaşama dönüşünü, yanı başında bekledi, pes etmedi, bekledi, bekledi. Ve sevgili Elâ, aramıza döndü. Aylar boyunca onun için nöbet tutan kardeşi; Leylâ’sından, çocukları ve kocasından, nefesini, anılarını, hayâllerini, düşlerini teslim aldı ve yaşama yine sevgiyle, itinayla, hasretle sarıldı.

Dirilişimiz kutlu olsun!

Ne Güzel bir güne geldi bu Pazar buluşmamız! Nice aydınlık günlerde, nice 19 Mayıs’ı, bizi millet olarak var eden diğer bayramlarla beraber, sulhta ve huzurda kutlamamızı diliyor, umuyor ve bekliyorum. Yaşı ne olursa olsun, ruhunda, yüreğinde ve gerçeğinde Ata’nın Cumhuriyet gençliğini yaşatan ve bu anlamda hiç yaşlanmayacak olan tüm vatandaşlarımızı kutluyorum!

DİĞER YENİ YAZILAR