Onu aylardır izliyorum... Bahçedeki ıhlamurların, erguvanların henüz su yürümemişti dallarına. O zamanlar başlamıştı, elindeki teksti mırıldanarak okumaya. Ağaçlar yeşille, morla gölgelendiğinde artık sadece kelimeler değil, duygulardı dudaklarından duyulan. Kâh yaşlar titredi gözlerinde, kâh isyan vardı nefesinde... Ama hiç bağırmadan, hiç yüklenmeden sesinin tellerine. Çevresindeki günlük yaşamı esir etmedi kendisine hiç. Hiçbir anı engellemedi çalışırken. Mırıldanarak tekrarladığı replikleri ve onlara verdiği duygularla kendisine kocaman bir dünya yarattı, onun içine daldı. Nefsinin karakterine uyan rolünü, bakışları ve nefesini âdeta birer enstrüman gibi kullanarak kendisine ait kıldı. Güllerimizin tomurcukları açıldığında o duygu yüklü, dev yürekli Tolga Savacı artık Pir Sultan Abdal’dı...
Aytekin Özen’in yazıp yönettiği, Bakırköy Belediyesi Anadolu Meydan Sahnesi bünyesindeki ‘Banazlı Koca Haydar’, herkesin bildiği ismiyle ‘Pir Sultan Abdal’ın ilk galası, Bakırköy Belediyesi Yunus Emre Kültür Merkezi’ndeydi. İkinci gala ise Şişli Belediyesi’nin Kent Kültür Merkezi’nde bir Pir Sultan şenliğine dönüştü.
Ateşten gömlek gibi sarar tiyatro sahnesi oyuncuları
Hayranlarının en son bir buçuk sene evvel televizyon dizisi ‘Kızım Nerede’ de izlediği Tolga Savacı bu oyundaki başrolü ile ilk kez tiyatro sahnelerindeydi. Ama sanki ömrü boyunca perdenin tozunu yutmuş gibiydi sahnede ve üstelik hep Pir Sultan’la berabermiş gibiydi beden dili, ruh hali. Peki ne oldu da, otuz yıllık aktörlük hayatında ilk defa bir tiyatro oyununda rol kabul etti?
“Nedeni Pir Sultan Abdal’ın kişiliği” diyor Tolga, “Tarihe geçmiş önemli bir hak devrimcisi, ozan, derviş, kişiliği ve tekstin çok iyi işlenmiş oluşu... Hâlâ gözlerim doluyor...”
Oyun boyunca da onun duygu yoğunluğunu ve enerjisini beden dilinin yanı sıra gözlerinin pırıltısında izliyor seyirciler. Pir Sultan olarak, kâh köylüsüne, ezilene, kâh sevdiğine sevgiyle, şefkatle baktı, kâh haksızlığa isyanla, acılara, yokluğa hüzünle, kâh zorbaya hırsla baktı, semah aşkıyla ve en sonunda meydan okuyarak ölüme baktı ama gözlerindeki ışıltı hiç kaybolmadı. Sevgi de yaşla parlattı gözlerini, acı da, keder de. Onun için her sahneye yürüyüşünde, her sazını kaldırışında, her nefesinde alkışlar koptu salonda.
Bu ilk denemesinde tiyatro ile ilgili neler hissettiğini sorduğum zaman, “Ateşten gömlek giydiğimi biliyordum.” diye cevaplıyor. “Çok sevilen, hayranının çok olduğu, tarih olmuş bir isim Pir Sultan Abdal. Bu sebepten çok sempatik de olunabilinir ama hakkının verilmemesi insanları hayâl kırıklığına uğratır ve soğukluk yaratır. Ben, altından kalkarım, kalkamazsam da diyetini öderim, diye düşündüm. Bu arada senelerle değişik organizasyonlarla, kalabalıkların karşısında konuşma tecrübem, sahnede yabancılık çekmeme engel oldu.”
Bin kişilik insan denizi
Sahnede yabancılık çekmemesinin dışında bir rahatlığı vardı Tolga Savacı’nın. 700 Kişilik koltuklar, merdivenler, basamaklar, koltuklar arası koridorlar bin seyirciye varan insan denizine dönüşmüştü, Şişli Kent Kültür Merkezi’nde. Ama o, kalabalığın ruhuna seslenmekle beraber, aslında kalabalığın çok ötesinde bir yerde, apayrı bir dünyada, Banazlı Koca Haydar’ın bedenindeydi. Sahne psikolojisini, “Her an, her şey olabilir sahnede” diye tanımlıyor, “Sadece karşımdaki kişiyle bağlantı kuruyorum oynarken, çok gerekirse boşluğun içine konsantre oluyorum.”
Pir Sultan Abdal’ın her nefes okuyuşunda, haksızlığa karşı sesinin her gürleyişinde, zorba Hızır’ın makamında asasını kırışında, sazını her göğe kaldırışında seyircilerin duygularıyla nasıl katıldığını söylediğimde, Tolga gülümseyerek cevaplıyor: “Demek ki ateşten gömleğimi iyi giymişim.” Sonra ekliyor: “Ama ekip çok önemli. Yoksa sadece konsantre olmakla iyi bir oyun aktarmak mümkün değil. Tekstin gücü ve ekibin uyumu çok önemli.”
Sahnedeki oyunculuk gücünü göstermek için niye bu kadar bekledi acaba diye sorduğumda, “Tiyatro için teklif geldi birkaç kez ama sinema çok sevdiğim bir oyunculuk dalıydı. Sinema oyunculuğumu etkileyeceğini düşünerek uzak durdum tiyatro oyunculuğundan. Sonra sinema filmleri durdu. 1990’ları 2000’lere bağlayan yıllarda kesat bir dönem oldu sinema için. Diziye kaydı olay. O zaman on üç bölüm senaryo yazılır, sinema filmi gibi çekilirdi diziler. Şimdiki gibi beş gün, doksanar dakikalık, oyuncuların sahnenin içinden geçtiği diziler değildi. Sahne oyundan geçerdi o zaman.”
Seyircinin yüreğine dokundu
Ama işte, ne olduysa olmuş ve Aytekin Özen’in ‘Pir Sultan’ı kâlbini kendi tabiriyle “pır pır” ettirmiş Tolga Savacı’nın. Peki, canlı, anı anına alkışı hissetmek nasıl bir duygu onun için acaba. “Otuz yıldır oyunculuğumla sevildiğimi bilmek zaten çok güzel bir his. Ama şimdi de, oyunumla tiyatro seyircisinin yüreğine o an dokunduğumu canlı alkışlarla hissetmek çok güzel.”
Belki çok seveni bilmez ama Tolga Savacı’nın ilk sinema filmi ‘San Sebastian’ bir Alman yapımı ve kadrosu Amerikalı ve Alman oyunculardan oluşuyor. 1982’de henüz 19 yaşındayken, Doğu Roma İmparatorluğu devrinde Efes’te geçen bu filmde ikinci derecede bir rol almış. Sonra iki sene İtalya’da modellik süreci geliyor. Ülkemizde oyunculuk yaşantısı ise oradan dönüşünde başlıyor. Oyunculuğunda dönem noktası olarak kabul ettiği rol; ‘Samanyolu’ filmindeki Nejat rolü. “Çok Türkiye’ye ait bir hikâyesi vardı.” diyor, “Neredeyse üç, dört aileden birinde yaşanan bir dramdı anlatılan. Baskılar, yasaklar yüzünden ailesindeki en yakın akraba erkeğe veya kıza karşı ilgi duyulması, gençlik heyecanından bunun aşk sanıldığı ve hâtta sonunda evlilikler yapıldığı bir toplumda filme herkes odaklandı.”
İçini en yakan sahne
Toplumumuzun baskılarından bahis açılınca yine Pir Sultan Abdal’a dönüyoruz. “Pir Sultan’da beni en etkileyen şey şu oldu“ diye açıklıyor, “Konunun geçtiği 15. yy. da Anadolu açlıkla, yoklukla, haksız vergilerle, âşarla, tefeciyle ezilip cefa görürken Avrupa’da da halk, aynı şekilde derebeylerinin zulmü altında inliyor. Yöneticiler, kilise ‘cadı, büyücü avında. Avrupa karanlık çağında. Ama şimdi kıyaslayınca; onlar o karanlık çağları aştılar, bizde maalesef çok değişen bir şey yok. Sadece elbiseler değişti, konuşma şekli, tarif değişti ama Anadolu köylüsü için çok fark eden bir şey olmadı.”
Tolga, oyunun tümünü aynı duygu yüküyle oynuyor, biliyorum ama yine de en içini yakan sahneyi soruyorum. Anında gözleri Pir Sultan Abdal’ın ‘recm yoluyla idamı’ sahnesine taşıyor ikimizi de. Onun taşlanırken, dergâhından bir ‘can’ın attığı güle istinaden söylediği nefesi okuyor Tolga. “Şu ellerin taşı hiç değmez/İlle, dostun gülü yaralar beni.”
Yazılı değil nefesleri Pir Sultan’ın. Hep dilden dile, sazdan saza geçerek gelmiş günümüze. Sahnede oyuncular türküleri söylerken, Tolga Pir Sultan’ın nefeslerini okurken eşlik ediyor seyircilerin çoğu.
“Kültürün devamında müzik çok önemli.” diye devam ediyor Tolga. “Annem Türk sanat musikisi severdi babam ise türkü. Türkü halk edebiyatının uzantısıdır. Çocukluğumdan beri hayranımdır Âşık Veysel’in türkülerine. Tahsili olmayan, gözleri görmüyor denen insan nasıl dolu dolu duyan bir insanmış ki, benim diyen filozofun söyleyemeyeceği deyişleri söylemiş. Pir Sultan ise, bütün nefeslerinde her satırdaki duyguyu istisnasız onbir hecede anlatmış. Edebiyat sanat baki kalıyor. Şarkılar, türküler evrenin sesi oluyor, yaşamaya devam ediyor.”
Kalpten kalbe aşk üzerine
Nermin: Aşk ne zaman gerçek aşktır?
Tolga: Hissettiğin gibi yaşıyorsan aşktır aşk. Ama bazen aşk gibi hissedersin ve bir süre sonra öyle yaşayamayınca aşk olmadığını anlarsın. Aşk, iki kişinin birbirine ne kadar açık, diğerlerine ve onların etkenlerine ne kadar kapalı olduğuyla bağlantılı.
Aşk anlayışın yıllar içinde değişti mi?
Yıllar içinde kırgınlıklarım oldu ama hep ne istediğimi, neyi aradığımı bilerek yaşadım. Neyi beklediğimi bildiğim için de yaşadığımla yetinmedim hiç. Başladım diye, alışkanlık diye devam ettirmedim. Bu sebepten çok da eleştirildim. Ama şunu çok iyi biliyorum ki; kimse yapmak isteyip cesaret edemediği şeyi yapanları sevmez. Cem Karaca’nın çok sevdiğim şarkısındaki şu sözler gibi; Düştüm mapus damlarına / Öğüt veren bol olur / Toplasam o öğütleri / Burdan köye yol olur. Gerçekten de, sıkıntın olunca akıl verenin çoktur ama icraatta yalnızsındır.
Hislerinin karşılık alması ne kadar önemli?
Çok. Aşk alamazsan bir yere kadar veriyorsun. Sonra teklemeye başlıyor. Kadın aktristlik yapıyorsa o zaman biraz daha geç anlıyor erkek. Aslında, uzun bir içki sofrası, bir seyahat anlatıyor nasıl gideceğini ilişkinin. Kendine özürler yaratmaya başlıyorsun fakat çatlak başlamış oluyor. Kadın, ilişkiyi yürütmek için kendini zorlasa da, bir müddet sonra hissettiremiyor o duyguyu ve erkek için bitiyor.
Peki, benimle? Uzun sofralar mı, yolculuk mu anlattı nasıl gideceğini?
Hiç biri... Bir tanıştık, pir tanıştık seninle... Gerçek aşk bir bütün, sadece kâlp çarpıntısı değil. Görseli de çok önemli. Yoksa, herkesin bir beğeneni var. Bana göre, aşkın devamı için, kadınım kâlbimin yanı sıra, zarafetle gözüme, duygularıma, sohbetiyle kulağıma hitap edebilmeli. Aşk garip bir kimya, izahı yok. Ne var ki, güncel, materyalist duygularla yönlendirmeye kalkmamak gerek.
Duygusallığının, sevginin kullanıldığı oldu mu hiç?
Çok... Böyle kırılganlıklar olunca, kullanıldığını anlayınca da sertleşiyor erkek. Kavgacılığı artıyor.
İnsanlarda genel olarak hep bir aşk arayışı var. Gerçekten ne aradıklarını biliyorlar mı?
Genellikle aşk ile ilgili anlatılanların peşindeler insanlar. Günlük ve maddi telaşların içinde kaybolup, duyguları ikinci plâna atıyor, duygularıyla hareket edenleri zekâ yönünden zayıf kabul ediyorlar. Ama bir süre sonra içlerindeki sevgi eksikliğini hissedip arayışa geçiyorlar. O zaman da seyrettikleri bir filmde, okudukları bir kitaptaki aşk onların kendilerini sorgulamasına sebep oluyor.
Aşk’ın vuruşunda ilk duygu nedir?
Kimyanın alt üst olmasıdır. Açıklaması yok.
Sende aşkın en bariz belirtisi nedir?
(Gülerek) Sen bilirsin... Kâlp çarpıntısı... Sesim duygusallaşır, kırgınlaşır. Sevgi ve heyecanla, çocukla konuşur gibi olurum.
Aşk için nereye kadar?
Limiti olmaz aşkın. Ancak, öz benliğinle çatışmaya başlamışsan, bitmiştir aşk. Karşı tarafın gizlediği, senden beklentileri varsa o çatışma başlar. En büyük sıkıntı, insanların beğeni ile başlayıp sonra “Şöyle olsaydı, şöyle yapsaydı.” demeleri. Bir de; geçici bir cinsel arzuyu aşkla karıştırmaları.
Sevgi, aşk arayanlara ne dersin?
Herkes sevdiğini olduğu gibi sevecekse sevsin ve kadınlar kendilerini olduğu gibi sevsinler. Öyle olunca karşısındakini de hakkıyla sevebilirler. Beraberliğine önem verenler etraftan gelen seslere aldırmamalılar. Ama etraf çok da sessizse o zaman bir durup, düşünsünler.
Olgunlaşan bir aşk neleri alır içine?
Aşk başlar ve korunursa öyle, aynı kuvvette devam eder. Sonradan bir şey almaz içine. Mesela ben sana daha fazla âşık olamam. Zaten olabildiğince âşığım. Ama her gün daha fazla sevebilirim seni, daha fazla arzulayabilirim, sayabilirim ve öyle de oluyor.
Sen erkeklerin kendisini çok sakındığı bir konuda çok özgüvenli, komplekssiz ve vericisin: Sevginde, sevgini, aşkını ifadede, gönülden gelen iltifatlarında son derece cömertsin. Hep böyle miydin?
Hayır, değildim ama henüz yirmili yaşlarımda, söyleyemediğim, paylaşamadığım zaman aslında kendimin eksik yaşadığını düşünmeye başladım.
Şimdi, şu anda, aşkın neresindesin?
Tam içindeyim... Tam içinde.
Nasıl izah edebilirsin içinde olduğun şeyi?
Şu anda ‘aşk’ ile ilgili tüm arzu ettiklerimi, hep hayâlini kurduklarımı yaşıyorum. Sevgisiyle, coşkusuyla, arkadaşlığıyla, huzuruyla ve sana çok teşekkür ediyorum bana tüm bunları yaşattığın için...
Âşık yaşamak hayatını nasıl etkiliyor?
İnanılmaz güzel! Güne bambaşka, farklı bir enerjiyle başlıyorum. İnsan evinde ne kadar mutluysa başarısı o kadar artıyor.
Sana, “şimdi hep aradığım aşkı buldum” dedirten ne?
Her koşulda bana bakışındaki ışık. Kennedy’nin söyleminde ve Can Yücel’in şiirinde tarif ettiği gibi bir kadın olman... Dördüncü seneye girmemize rağmen beni hâlâ daha şaşırtmaya ve kendine hayran etmeye devam etmen. Eşim, sevgilim, arkadaşım olmasından gurur duyduğum bir kadın olman. Daha ne isterim?
Duygu yüklü, dev yürekli Abdal’ım;
Haberin Devamı

