Nermin Bezmen

Nermin Bezmen

-

Sanat üvey evlat mı?

Haberin Devamı

Biz sanat severler, çok üzülsek de kabul etmeliyiz ki; ülkemizde sanat üvey evlât muamelesi görmekte. Sanatçı hakeza. Ancak kendisini popüler anlamda süsleyecek aksesuar eklenebiliyorsa üzerine, o zaman haber oluyor sanatçı. Yoksa, arka sayfa haberi olmanın ötesine geçemiyor yaptığı sanat.
Nice gerçek sanatçı dostum var, aldıkları alkışlar, elele dünyayı birkaç kez dolanır ama burada ancak, kendi branşlarında bir mecmua varsa onun sayfalarında yer alır, geri kalanının satırından geçmezler. Ne ödüller vardır, Türk sanatçılarının aldığı ama bu ülkede kendi vatandaşlarının haberi olmaz, çok özel merakları yoksa.
Yine de, göz önüne çıkmak için, günümüz görsellik gereklerini yerine getirmekten uzak durur bu değerli sanatçılarımız. Yoksa bilirler, kadınlar ödülleriyle bikini giyip poz verseler, parmakları çellonun tellerinde, piyanonun tuşlarında dolaşırken askıları kopsa, göğüs dekolteleri açılsa, erkekler biraz göğüs ve omuz kaslarını gösterseler, yazarlar şiirlerini, romanlarını yazdıkları, kurguladıkları, ressamlar tuvallerini renklendirdikleri özel köşelerinde, yalnızlık hallerinden görüntüler verseler, seramik sanatçıları şöyle ateşin karşısına yarı çıplak geçseler... Sonu yok... Çok renkli haber olurlar, millet de bu bahaneyle bu sanatçıların ve sanatlarının farkına varır belki ama olmaz... Yazık olur... sanatçılarımıza yazık olur... Sanata yazık olur...

‘Değişim kalpte başlar’

“Mutlu şehir İzmir için” Konak Belediye’sinin düsturu bu ifade.
Başkan Doktor Hakan Tartan, içindeki kent ve insan sevgisi ile devlet adamı ciddiyeti ve tecrübesini, dünya görüşünün bir gereği gördüğü “birlikte yönetme anlayışı”na inançla harmanlamış bir yönetici. O ve enerjik ekibi bu anlamda bütünleşmişler.
Geniş yelpazedeki sosyal sorumluluk projelerinin içinde kültür ve sanat olmazsa olmazı Konak Belediye’sinin. Bir taraftan yüzyıllar öncesinden kalan mimari yapılar kentsel bir çözüm örneği olarak geleceğe armağan ediliyor, ardı ardına açılan butik müzelerle eski İzmir sokakları, evleri sürekli bir sergi alanına dönüştürülüyor. Diğer taraftan; ‘Şiir Günleri’, ‘Hikâye Günleri’, ‘Yazarlık Okulu’ gibi projeler, söyleşiler, konserler ve sergilerle, yılda bini bulan sanat etkinliğiyle, kültürle, sanatla barışık bir şehir yaratmanın heyecanını yayıyor. Sadece sanatın gücünün önyargıları kırdığı, eşitsizliği kaldırdığı, hoşgörüyü beslediği ve sevgiyi çoğalttığına inanıyor Dr. Hakan Tartan ve ekibi.
Toplumun sosyal, maddi, fiziki ihtiyaçların karşılanmasının yanı sıra, kalplere dokunmanın, ruhları doyurmanın, ‘mutlu insan’, ‘mutlu toplum’ için ne kadar önemli ve elzem olduğunu bilmek, bu gereklilikte sanatı bir enstrüman gibi kullanabilmek, bölgesinin kültür mozaiğini ayrımcılık unsuru değil, gerçekten samimi bir şekilde inanarak zenginlik kabul etmek, her şeyin çok çabuk unutulduğu ülkemizde, muhakkak ki, bir yönetimin ve yöneticinin iz bırakması, hatırlanması için önemli bir duyarlılık.

Milli duyguları şişeye sokmak

Sanat üvey evlat mı

Şu yenilen, içilenle ilgili saptamalar konusunda milliyetçilik duygularının paravan alınması bugünün Türkiye’sinde bana hiç anlamlı gelmiyor. Ülkemize, milletimize ait nice değer yabancılara satılıp savılırken, bardaklara, tabaklara konulan kişisel seçimlerin “milli” olmakla olmamak arasında sıkıştırılması, gerçekçi görünmüyor.
Milletlerin yeme, içme alışkanlıkları karın doyurma amacını aşıp da içine lezzet ve sunum estetiği katıldığı zaman kültüre dönüşüyor. Bugünün dünyasında da kendisini bu anlamda ispat etmiş tatlar, yaratıldıkları sınırlarını geçiyor ve milliyeti ne olursa olsun diğer ülkelerin insanlarının damak tadına ulaşıyorlar.
Bazı lezzetler, bir ailenin veya bir ülkenin ismiyle organik bir bağ oluşturuyor. Bahsi geçince, tadılınca, direkt bir milliyet tarifi geliyor akla. Mesela; ‘Tatlılı, ekşili’ Çin, ‘Şinitzel’ Alman, ‘çiğbörek’ Tatar, ‘Spagetti’ İtalyan, ‘Hamburger’ Amerikan, ‘Crem Brule’ Fransız, ‘Blini’ Rus, ‘Lokum’ Türk esintisini akla getiren birer örnek sadece. Ama nereden eserse essin, dünyanın dört bir köşesinde keyifle tadımlanır hepsi. Aynı şekilde içkiler de nereden başlamışsa başlamış olsunlar, dünyanın damağına yolculuk yaparlar.
Titiz yemek ustaları, gurmeler için, bir arada yedikleriyle içtiklerinin kombinasyonu çok önem kazanır. Bir bakmışsınız, bir Türk lezzetiyle bir Arjantin şarabı yan yana gelivermiş, ya da bir Rus tadına Fransız şampanyası eşlik etmekte.
Bazen de lezzetler esas hatırlattıkları sınırlardan uzaklarda bambaşka bir adreste kimlik kazanırlar.
İşte, Ketel Votka bunlardan biri. Hollandalı Nolet ailesinin ‘sıra dışı’ ve ‘taklitsiz’ olmak prensibiyle başlattığı ve üç yüz yıldır, on birinci nesilde iftiharla devam ettirdiği ama ortalarda reklamını gördüğünüz ürünlerden değil. Ancak, yarattıkları lezzeti anlayanın ulaşacağı bir politikayla pazarlanıyor. Pazarlama tekniklerinin en önemli tarafı, tanıtımı bir sanat şölenine dönüştürmeleri.

Sanata yatırım yapan aile Nolet

Mey grubu şemsiyesi altında, Türkiye’ye gelişi de böyle oldu, Hollandalı Ketel One’ın. Karaköy’de, Ferit Sarper’in işletmesi Gaspar’da yaptı sunumunu. Genel dekorasyon yorumu Otoban’a, ‘Trunk Bar’ köşesi ise değerli sanatçımız Serdar Gülgün ve Demet Müftüoğlu’na teslim edilmişti. Osmanlı dokusu ile modern çizgileri bir araya getiren mekân, Ferit Sarper’in şefliğinde her bir farklı kadehe eşlik edecek kimyada hazırladığı mönü ve Nolet ailesinin iddialı lezzetleriyle Hollanda, yanı sıra, Fransız, Japon, Rus, Osmanlı, modern Türkiye, Akdeniz, Karadeniz, okyanuslar karmasında, seyredilen ve ardından tadılan bir sanat şöleni oldu. Yeni nesil Carl Jr. Ketel One’ın kâlbi, Bob ise ruhu olarak kabul ediliyor. On bir nesil bu kombinasyonu devam ettirmek zor. Ama benim için Nolet ailesini daha önemli yapan şey, gittikleri ülkede sanatla, sanatçıyla buluşan bir konsepte yatırım yapmaları. Kimin milli içkisi olursa olsun, bu bakımdan bana ayrı bir lezzet veriyor.

Portofino’da zaman

Sanat üvey evlat mı

“Eğer Riviera boyunca daha güzel bir kasaba varsa, ancak rüyada olabilir” derler Portofino için. Filmlerde, şarkılarda hep romantizmi yaşatan bir isim olmuştur bu kıyı beldesi. Yönetmen Peter Lindbergh’e IWC saatleri için özel bir katalog istemi geldiğinde aklına ilk gelen isim olmuş Portofino. Elizabeth Taylor, Richard Burton, Rex Harrison, Ingrid Bergman, Liza Minelli, Alain Delon gibi isimlerin fotoğraf veya film karelerinde ölümsüzleşen bu romantik mekânı, günümüzün meşhurlarıyla 1950’lere döndürmek üzere kurgulamış çekimlerini Lindbergh. Cate Blanchett, Elle Mcpherson, Boris Becker, Eric Dane, Luis Figo, Marc Foster, Metthew Fox, Tim Jefferies, Romnan Keating, Jean reno, Hiroyuki Sanada, Kevin Spacey, Zinedine Zidane ile geçmiş zaman dilimine ışınlanmış, hikâye fotoğraflar yaratmış. Zamanı kendi aleyhine çevirmiş bir başka efsane isim IWC Schaffhausen. 1868’den bu yana yaşanan ‘zaman mühendisliği’ni anlatan muhteşem kitabı, illüstratör Enki Bilal’in çizimlerinin yanı sıra meşhur yazar Paulo Coelho’nun kalemine teslim etmişler. Böyle olunca, alışılagelmiş tanıtım, reklâm belgelerinden hiç birine benzememiş. Tarih, saatin rol aldığı şiir, hikâye, IWC’nin sponsoru olduğu sinema filmlerinden kareler ile,
Portofino gibi romansı, nostaljiyi çağrıştıran, saatin duygusu gibi zamanın darlığı içinde sonsuzluğu anlatan bir ansiklopedik güzellik çıkmış ortaya.

DİĞER YENİ YAZILAR