Aşık olduğuma yeniden âşık olurum baharlarda. Sevgilerim katlanır, büyür yüreğim. Göğüs kafesim dar gelir yüreğime. Çıkar bedenimden, kuşlarla beraber kanat çırpar. Çiçeklerin üzerinde tomurcuk, dallarda taze yaprak olur yüreğim. Bulutlara takılıp gezinir göklerde. Denizde dalga tepelerine biner, minik beyaz atlarla akar gider Boğaz’dan ötelere. Zihnimin kanatları çırpın çırpın, beynimin loblarını yoran eksiler hanesini artılarla temizler.
İşte, şimdi zaman o zaman. Beklentileriyle geldi yine yeni bir ilkbahar. Çarptı beni bir kez daha. Aynen yeni yıl gibi, içinde müjdeler saklanmış duygusunu veriyor hava. Gökyüzü bulutlansa bile güneşi hissettiriyor bahar kokusu. Yağmur bile bahar yağıyor. Sonbaharın, kışın döllediği tabiat çoğalıyor rengârenk. Kuşlar başka türlü cıvıldıyor, başka bir coşkuyla kanat çırpıyorlar. Sanki kanatlarından bahar dökülüyor.
Aşk cesur yaşanır
İnsanlar baharla beraber aşkı birdenbire hatırlamış ya da varlığını yeni keşfetmiş gibi. Gittiğim yerlerde ana konu ne olursa olsun, lâf dönüp dolaşıp aşka geliyor. Belki de benim varlığım, romanlarım, kahramanlarım aşk konusunu hatırlatıyor, bilemiyorum. Ne çok aşk arayan var. Yeni tanıştığım bir hanım “Ben çok aşk kaçırdım. Çünkü sizin kadar cesur değilim” diyor. Bunu ilk defa duymuyorum. Haklılar. Ben cesur yaşamayı seçenlerdenim. Diyeti var tabii ki. Ama yaşattığı güzelliklerin, zengin duyguların yanında çok önemsiz kalır o diyet.
Kendini hiç anlatmaz aşk, hep anlaşılmayı bekler. Kaprisli, şımarık bir tavrı vardır, bütün gelmiş, geçmiş, görmüş, geçirmişliğine rağmen. Paylaşan olmazsa hicrandır aşk, terk edilmişlik varsa hüsran. Gerçek sevgi yoksa, çoktan bitmiştir aşk. Çünkü yüreğin sözcükleri, dilinkilerden daha kuvvetlidir. Aşk, paylaşım yoksa tek taraflı azaptır. Çünkü her beden okşanmayı ister ama ruhlar sevilmeyi daha çok ister. Ruhları doymayan bedenler, okşanmalarından gereği kadar nasibini alamazlar.
Aşk sevgi ile şımartılmak ister. Sırf korunmak değil, büyütülmek ister. Yanlışların zamanını geri vermez aşk. Kıskançtır, zamanın hepsini kendisine saklamak ister. Aşk kimini kurban yapar, kimini katil. Kimine ölümü düşündürür, kimine ölümsüzlüğü yaşatır. Kimini taçlandırır, kimini süründürür. Bazısını göğe erdirir, bazısına aklını yitirtir.
Gerçeklerden korkar gibiyse de, gerçeğin ta kendisidir aşk. Yalana bir müddet kanar, oyalanır gibi yapar. Aslında fırsat vermeyi sever, her şeye rağmen. Ama yalanla uzun yaşayamaz aşk, çeker gider. Yalan yoksa da, kolay gitmez, yerleşir kalır, bazen sonsuza kadar.
Derim ki; hazır gelmişken bahar, gelin sevdiklerinize bir kez daha âşık olun, tazeleyin aşkınızı. Zamanda geri dönüp yaşayın bugüne kadar nasıl geldiğinizi. Paylaştığınız bütün güzel anları, güzel sözcükleri, sevgi dolu dokunuşları yaşayın zihninizde bir kez daha. Coşturun yüreğinizdeki baharı. Zihninize, kâlbinize, bedeninize hatırlatın o çok özel, güzel zamanları. Hissettirin sevdiğinize ne kadar çok sevildiğini, sizin için ne kadar önemli ve özel olduğunu. Tazeleyin sevgi sözcüklerini.
Hayatınızda bir aşk yoksa da, bırakın, yüreğinize bahar çarpsın. Büyük bir ihtimâl, aşk da çarpar ardından. Bir bakarsınız, âşık olursunuz, en ümitsiz olduğunuz anda. Siz orada, burada ararken aşk bitiverir tam karşınızda. Bir bakarsınız sevdiğinizin gözbebeklerinde kendi yansımanızı görürsünüz ve sizinkilerde de o pırıldar. İşte o zaman aşk fısıldar: “Kalıyorum.”
İzmir’de yine sanat var
Bir kez daha İzmir yollarındayım. Konak Belediyesinin tertiplediği onlarca sanat olayından biri daha, XI. ‘İzmir Öykü Günleri’ beni bekliyor. Selim İleri’nin onur konuğu olduğu ‘festivâl’ programında ben de bir hikâyemi seslendireceğim.
Hangi hikâyemi okuyacağıma henüz karar vermedim. Kırk öykümün içinden en duygusalını mı okusam, en ironik olanı mı? Yoksa güldürecek olan birini mi? Yoksullukla boğuştuğu hayatından kurtulmak için çocuklarıyla birlikte geri dönüşü olmayan bir yola çıkan bir konsomatris; yıllar sonra karşılaşan eski âşıklar, tek arzusu dağda kaybolan, rüyalarına giren babasının cesedine ulaşmak olan genç bir dağcı; Beyoğlu’nun kuytuluklarının sahibi sokak çocukları; yazdığını yaşamak uğruna, kahramanının nasıl hissedeceğini görmek için intihar provasına girişen bir yazar...
Zengin fakir, mutlu mutsuz, arzulu vazgeçmiş, yalnız kalabalık, hayatın tam içinden seçtiğim kırk kahramanın kırk öyküsü... Kimini neşelenip gülerek yazdım, kimini hüzünlenip ağlayarak... Şimdi İzmir’de bu duygulardan hangisini yansıtacağım bilemiyorum. Sanırım her zaman yaptığımı yapacağım; yüreğimin sesini dinleyeceğim. Yürekten gelen her şey güzel olur ne de olsa...
Dilin ve yazının şiddetiyle bir roman
Romanlarımı yazarken diğer yazarların kitaplarını okumaktan uzak kalırım. Bunu bilhassa yaparım. Yazmakta olduğum zamana, mekâna ve kahramanlarımın hayatlarına ışınlandığım için o büyüyü sayfalara dökeceğim duygu halinden başkasına geçit vermek istemem.
Geçen hafta bu konuda nadiren olan istisnalardan birini yaşadım. Okumakta geciktiğim bir kitaba, genç yazar Hakan Günday’ın ‘AZ’ romanına göz gezdirmek üzere kapağını açmamla, ikinci gün bitirip kapamam bir oldu.
Bir tarikat şeyhinin oğluyla evlendirilen onbir yaşındaki korucu kızı Derdâ ile hapisteki bir gaspçının aynı yaştaki oğlu “mezarlık çocuğu” Derda’nın bir mezarlıkta kesişen hayatlarının, bu iki çocuğun kırk yıl boyunca her tür şiddetle yontulup birbirlerine hazırlanışlarının, Yazı’nın onları birleştirmesinin hikâyesi AZ. Çocuk şiddeti, hayatın şiddeti, aşkın şiddeti, inancın şiddeti, hırsın şiddeti üzerine A’dan Z’ye şiddet üzerine, dilin ve yazının şiddetiyle bir roman.
Az kelimesine, kullanılan anlamına inat, a’dan z’ye alfabeyi içine alan bir anlam yükleyen romanın kurgusu, benim okurken çok sevdiğim; yazarla satranç oynamak duygusunu yaşattı.
Konser değil, mistik bir sahne performansı
Sevgili Anjelika Akbar’la gerçekleştirip sizlerle paylaştığım röportajdan hemen sonra, onun, İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nden üç sanatçı ile beraber yorumlayacağı ‘Üç Cemre Üç Aşk’ senfonisinin prömiyerini izlemeye gittim. “Bu bir konser değil, sahne performansı olacak.” demişti Anjelika.
Gerçekten de daha sanatçılar sahneye adımlarını atarken teatral bir saat geçireceğimi fark ettim. Dört kadın sanatçımızın bedenleriyle birlikte, tabiat ananın renkleri, üç cemrenin duyguları doldurdu sahneyi.
Elbisesinde mavi, beyaz, gri renkler uçuşan Ecesu Sertesen klârneti ile ‘Hava’yı temsil ediyordu. Çellosuyla toprağı canlandıran Şafak Erişkin nar kırmızısı, piyanosuyla suyu seslendiren Anjelika Akbar su yeşili tuvaletleriyle cemrenin aşklarını tamamlıyorlardı. Mezzosoprano Elif T. Tekışık ise Doğa Ana’ydı. Tabiat ananın tüm renklerini yansıtan kumaş ile kaplanmış bir platformun üzerinde, bedenini saran yine aynı kumaştan kıyafetiyle, tabiatın sürekliliğini, yaşamın akıcılığını anlatan bir tablo yaratıyordu. Anjelika Akbar’ın parmakları ara ara piyanosunun tuşlarından ayrılıp yaşamın devinimini, var oluşun kesintisiz nefesini temsil eden bendirle buluşuyordu. Onları dinlerken, ruhuma, gönlüme ve bedenime cemrelerin düştüğünü hissettim.
Bahar çarpması aşk çarpması
Haberin Devamı

