Ne yazarsam yazayım, parmaklarım bilgisayarda iken piyanonun tuşlarında dolaşıyor gibi hissederim hep. Çalmasa da müzik vardır kulağımda.
Bugün, kafamdaki notalar karmakarışık. Farklı zaman dilimlerinden, mekânlardan, birbiri ile ilgisi olmayan insanlardan gelen sesler buluşuyor zihnimde. Tek ortak noktaları; benim anılarım arasında olmaları. Kimi yan yana, kimi ardı ardına, kimi de birbirinden ücra köşelerde... Biraz sarhoşum bu karmaşa içinde.
Algıladığım sıcaklıklar farklı; ateşten buza... Duygular farklı; hüzünden, mutluluğa, hasrete... Renkler farklı; buz mavisinden, kor kırmızısına. Kokular farklı; yaseminden güle, topraktan kana... Lirikler, melodiler farklı; masaldan ağıta... 18 Mayıs gününde davetlisi olduğum İzmir Kırım Derneği sohbet ve yemeğinde, benimle aynı sınırların ve geçmişin, acıya rağmen gururlu hikâyesini paylaşan Kırım Türk’ü vatandaşlarımızla yaşadığım duygu dolu bir günden sonra, aile tarihimde yaptığım zihinsel yolculuğun devamında, geldim, çocukluğuma takıldım.
Babamın memuriyeti dolayısıyla Balıkesir’de bulunduğumuz o yıl henüz üç buçuk yaşındaydım. Kloş etekli, jüponlu elbisem, menekşe çiçekli ayakkabılarım ve aynı çiçeklerle süslü şapkamla, anneannemin elini tutmuş ona misafir gidiyordum. Daha, Ortaköy Dereboyu Caddesi’nde ilerlerken içimi hüzün sarmıştı. Yaz başı, tatlı ılık bir akşamın başındaydı zaman. Dereboyu’nda, sağ taraftaki ahşap ikiz evlerin önündeki çınar ağaçlarından kuşlar uçuşup duruyordu. Başımı kaldırıp baktığımda, içlerinde yuvalarına dönen yavru kuşları görünce içim hüzünle dolmuştu. İlk defa ayrı kaldığım evimi, annemi, babamı çok özleyeceğimi hissediyordum. Yan gözle anneanneme baktığımda onu yabancı gibi görmüştüm nedense.
İKİ KATLI ESKİ AHŞAP EV...
Yakası ve kol manşetleri beyaz, keten, mavi-beyaz minik çiçekli, beyaz kemerli keten bir elbise giymişti anneannem. Çantası, topuklu ayakkabıları beyazdı. Sol kolunun manşetinin içine doğru tutturduğu dantelli mendili ile arada bir alnını siliyordu yürürken. Bir ara benim tırnaklarımı kemirdiğimi görüp, uyarmıştı: “Çok kötü bir alışkanlık. Senin gibi zarif, prenses gibi bir kıza hiç yakışıyor mu?” Elimi çekmiştim ağzımdan. Ama garip değil mi? Daha fazla kemirmek istemiştim tırnaklarımı. En çok da, ağlamak istemiştim.
Yaz akşamının sıcak loşluğu, yanmaya başlayan ışıklar, kuşların yuvalarına dönerken çıkardığı sesler, derenin şırıltısı, hepsi beni ağlatacak kadar hüzün vermişti. Gözlerimi kırpıştırıp, boğazımdaki düğümü yutkunmuştum devamlı. Beni Balıkesir’den İstanbul’a getirmiş anneannem ise minik bir çocuğu oyalamak niyetiyle, beni bu akşam sinemaya götüreceğini, dondurma alacağını anlatıyordu. Evin alt bahçesine geldiğimiz zaman, kayaların kenarında açılmış patikayı takiben beliren bahçe kapısının ardındaki set set bahçe ve iki katlı eski ahşap ev... Gözyaşlarımı zor tutuyordum. Dedemin burada intihar ettiğini ama ölmeden önce burada yaşayıp, bahçesinde güller yetiştirdiğini biliyordum. Annemle babama olan özlemime bir de dedeme olan hasretim eklenmişti. Küçücük yüreğim öyle daralmış, öyle ezilmişti ki; anneannemin tatlı tatlı anlattıklarını duymuyordum bile.
Nefes alıyor, soluyor, yaşıyorlar
Kapı açılınca, evin serin loşluğu hoşuma gitmişti. Anneannem gözümde hazır akmayı bekleyen yaşlarımı görmeyecekti böylece... Işık yandığı anda, taş antreyle birleşen mutfak, minicik, pırıl pırıl yastıklarla süslenmiş sedirleri beni bir masal oyunuyla oyalamıştı biraz. Ama içimdeki huzursuzluk, hüzün, her baktığım köşeden bana “Ağla!” diyordu. Henüz üç buçuk yaşın naifliğiyle, o an artık orada olamasa da bir zamanlar oturduğunu bildiğim sedire yerleştiğimde, dedemi yanımda hissedip ağlamaya başladım. Ağlamamın sebebini ne anneannem, ne de kızkardeşi büyük teyzem anlamadılar. Onlar için; evini, annesini, babasını özleyen bir çocuktum. Halbuki ben, hiç tanımadığım ama hayâlimde kahramanlaşan dedemin yaşamış olduğu mekânda, tarifi imkânsız bir hüzne kapılmıştım. Onu özlüyordum. Bunu nasıl ifade edebileceğimi bilemedim o yaşta. Zira dedemin ölümünün üzerinden yıllar geçmişti. Artık hiç kimse onun için ağlamıyordu. Ama benim için, dedem o evin içinden yeni yok olmuş gibiydi. Bunu o yaşta bilemedim söylemeyi...
Aradan yıllar yıllar geçti. Büyümüş, eş olmuş, anne olmuş, yazar olmuştum. Bir gün bir haber geldi ki; dedemin evi satılmış. Yüreğim “Cızzzz!” etti. Çocukluğum uçtu, gitti benden sanki, o haberle beraber. Sanki birileri çaldı çocukluk yıllarımı ve sattı Ortaköy’deki evle beraber.
Dedemin, son yolculuğuna gitmeyi plânlarken satın aldığı, son günlerini geçirdiği ve dünyaya vedalaştığı evi alanlar hiç bildiler mi, içinde yaşananları, hiç hissettiler mi, ahşaplarının hangi duygularla çıtırdadığını, bilemem... Şimdi düşünüyorum da; kime satıldığı hiç önemli değil aslında. Orada benim geçmişim var. Nefes alıyor, soluyor ve yaşıyorlar...
Gamalı Haç ile Kızıl Ordu arasında Türkler
Neşe Sarısoy Karatay’dan, dünya tarihi kitaplarında olmayı bir yana bırakın, kendi tarih kitaplarımızda bile anılmayan insanların öyküsünü, Müslüman ve Türk asıllı Sovyet vatandaşlarının dramlarını anlatan, bir fiil yaşamış olanların ağzından, anılarından bir belgesel kitap; ‘Gamalı Haç ile Kızıl Ordu Arasında Türkler’ .
Onlar İkinci Dünya Harbi’nde iki ordu, iki sembol ve iki diktatör arasında can verdiler... Cevdet, Osman, Mustafa... Kimse onların hayat öyküsünü filme almadı. Nazi rejimini anlatan yüzlerce filmde figüran bile olamadılar... “İşte” diyor, Neşe Sarısoy Karatay, “Batılı tarihçilerin yok saydığı milyonlarca Müslüman’ın trajik hayat öyküsüne bu kitapta tanık olacaksınız.”
Hitler’in 17, Stalin’in ise 25 milyon insanın ölümünden sorumlu olduğu İkinci Dünya Harbi’nde, tarih kitapları yer vermese de, Sovyetler Birliği bünyesindeki milyonlarca Türk ve Müslüman da bu savaşta acı çekti. Yüzbinlercesi sürüldü, yüzbinlercesi öldü ve yüzbinlercesi de vatansız kaldı. Ne acı ki; dünya tarihi de, Türk tarihi de, Alman Nazi ve Sovyet Kızılordu cephesi arasında kalan bu insanları unuttu... Azeri, Kazak, Kırım ve Kazan Tatarları, Çeçenler, ve Kafkas Halklarının, Özbek, Türkmen, Ahıska Türkleri, Karaçay ve Kırgızların acı öyküleri işte bu kitapta...
İthal rejim idealleri için sokağa dökülenlerle, dökenlerin hangi rejimlere ve nasıl yönetimlere özendiklerini anlatmak açısından da bu kitapta çok önemli bir öz var.
Atatürk’ün musiki devrimi
rofesör Gülper Refiğ’in kaleminden ‘Bir Perdelik Efsane - Özsoy Operası’ CD’si eşliğinde ‘Atatürk ve Adnan Saygun’ kitabı... Özellikle, tam internette, omurgasız bir metinle Cumhuriyet devrinin klâsik müziği anlatma, öğretme projesini çarpıtan ve çok avam bir tavırla alay konusu yapan reklâm filminin dikkatime sunulduğu zamanda okumak çok anlamlıydı. Sevgili dostum Gülper Refiğ, ön yazısında, Cumhuriyet Kültür Tarihi’nin dönüm noktalarından biri olan bu harekette Adnan Saygun’u bizzat görevlendiren Atatürk’ün, gerçekleştirdiği devrimleri, geçmişle bağlarımızı koparmak için değil, yaşanan çağın sosyal gerçeklerine uygun, bağımsız, milli devlet yaratma amacına yönelik olduğuna dokunarak başlıyor ve “Atatürk’ün, asırlarca ezilmiş, mazlum milletlere umut ışığı olan asker ve devlet adamı kimliğinin kökleri, Mevlâna’nın, Avrupa Rönesans’ına ve Aydınlanma Dönemi’ne rehber olan dünya görüşünden beslenmektedir” diyor. Giriş bölümünde ayrıca Adnan Saygun’un şu sözleri yer alıyor:
“Atatürk’ün güzel sanatlar ve musiki konusundaki görüşlerini kavrayabilmek için, O’nun sadece bu konuda dediklerini değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin doğması, kalkınması ve çağdaş uygar dünyada şerefli yerini alması için, hayatı boyunca yaptıklarını ve söylediklerini bir bütün olarak ele almak zarureti vardır. Ancak ondan sonradır ki; O’nun görüşlerini kavrayabiliriz. Böyle yapmayanların ve sinsi maksatlarla Atatürk’ün sözlerini yorumlayanların teşhis olunarak, Türk toplumunu zehirlemelerine fırsat verilmemesi gerekir.” Bu sözler, bestecimizin 1982’de basılan ‘Atatürk ve Musiki - O’nunla birlikte ve O’ndan Sonra’ başlıklı kitabından alınmış. İşte, ‘Özsoy Operası’, Adnan Saygun’un sahiplendiği bu görüş, bu anlayışıyla, yeni Türk ulusunun yeni müziğinin köklerini, kendi tarihinden, geleneklerinden alarak, Atatürk’ün “Milli kültürümüzü muasır medeniyetler seviyesinin üzerine çıkaracağız.” hedefini müzikte gerçekleştirmek üzere bestelenmiş.
Kitapta, tatlı, masalımsı bir dille anlatılan Atatürk Dönemi musiki devrimini okurken, müzik konusu bahanesiyle Cumhuriyet’i küçük düşürmeye çalışan ‘her döneme uyaroğlu’ zihniyetine cevap değil, tavır olarak, yine Gülper Refiğ’in bu kitabındaki Vasfı Rıza Zobu’nun anılarından şu aktarmayı yapmak isterim. Atatürk, Dellalzade İsmail Efendi’nin ‘İsfahan’ bestesini dinledikten sonra Vasfı Rıza Zobu’ya şunları söylemiş:
“Ne yazık ki benim sözlerimi yanlış anladılar. Şu okunan ne güzel bir eser. Ben zevkle dinledim. Sizler de öyle. Ama bir Avrupalı’ya bu eseri böyle okuyup da bir zevk vermeye imkân var mı? Ben demek istedim ki; bizim seve seve dinlediğimiz Türk bestelerini onlara da dinletmek çaresi bulunsun. Onların tekniği, onların ilmiyle, onların sazları, onların orkestraları ile... Biz de Türk musikisini milletlerarası bir sanat haline getirelim derken ‘Türk’ün nağmelerini kaldırıp atalım da sadece Batı milletlerinin hazırdan musikisini alıp kendimize maledelim, yalnız onları dinleyelim’ demedim. Yanlış anladılar sözlerimi, velveleye verdiler ortalığı...”
Nitekim, Ata’nın ölümünden itibaren, O’nun halk müziği kaynakları-ndan yararlanan çağdaş musiki tezinin nasıl yön ve anlam değiştirdiği de yine kitapta anlatılıyor. Ben kitapta okuduğum bir çok detayı bilmiyordum. Ama şayet musiki ile ilgili bir reklâm filmi çekecek olsaydım bunun gibi daha çok kitap okurdum. “Ben her yana yatarım, yeter ki devir benim, devran benim olsun, dönen çarklar beni ezmesin” telaşında sıçramaya çalışanların da, kötüleme davalarında bile inandırıcı olmaları için bu çalışmayı yapmaları gerek. Kazandıkları paralar biraz okumaya, öğrenmeye imkân verir belki... Belki biraz daha da sıçramaya...
Anılar çağırdıkça
Haberin Devamı

