elevizyon hiç bu kadar seyredilmemiştir evimizde. Şimdi kapanmıyor. Renkli de olsa görüntüler, içimi karartıyor çoğu gördüğüm.
Tekerlekli iskemlesinde, genç bir polisle karşı karşıya kalmış ve yüzünün ortasına hedefle gaz sıkılan bir engelli vatandaşımız... Yere düşmüş bir genç, tek başına, dört polis birden saldırıyor copla, tekmeyle... Bunları ve benzer sahneleri gördüğüm zaman, inanamayarak bakakalıyorum ve günlerdir acıyıp duran yüreğim bir kez daha isyanla kabarıyor.
Kim bilir kaçıncı gün, vur, çekil, yine vur talimatıyla sokaklarda, meydanlarda geceleyen, eline teslim edilmiş güçle kadın, erkek, çoluk, çocuktan oluşan, silahsız, korunmasız kalabalığa, aynen, silahlı teröristlere savaş açmış gibi saldırması emredilen, dinlenmek için duvar diplerine sığınıp uyumaya çalışan polisleri izliyorum. Yorgunluklarının ardında nasıl bir zihinsel ve ruhsal beslenme olabileceğini düşünüyorum. Silahlı bir güç, kendi savunmasız öz halkına karşı saldırıda, emre itaat etmekle vicdanının muhasebesini değerlendirmek arasında nerede durur diye sorguluyorum.
Çok gençler. Ne kadar sürede yetiştirildiler? Nasıl bir toplum psikolojisi okudular? Hukuk bilgileri var mıdır? Korkuyorlar mı? Yoksa cesaret hapı mı alıyorlar? Bu sakin, sade, kendileriyle aynı yaştaki gençlerin karşısında, tek tek kalsalar, coplarını, biberlerini bırakıp onlarla kucaklaşırlar mı? Yoksa elli kişilik gruplar halinde saldırmak onlara bir güç sarhoşluğu mu veriyor? Halkı düşmanları olarak mı görüyorlar? Yoksa düşman mı gösterilmek isteniyorlar?
Gezi Parkı’nı bekleyen gençlerle aynı nesilden, onlara saldıran polisler. Peki, onlar da polis olacaklarına, diğerleri gibi üniversite talebesi, doktor, hemşire, öğretim üyesi, avukat, sanatçı, sporcu olsalardı, Gezi Parkı’nda olmazlar mıydı? Bunu bilemiyorum ama çok geç olmadan, partiler ve ideolojiler üstü, özgür, aydınlık, barışçı bir kucaklaşma yaşamaları için dua ediyorum.
Çok farklı bir grup bu parkın çocukları
Bazılarının inanmak veya inandırmak istediği veya paranoyasına kapıldığı gibi değil olay. Bu gençler ne bir siyasi grup, ne bir politikacı, ne bir yabancı ülke tarafından yönlendiriliyorlar. Kendilerinden ve özgürlük inançlarından başka bir şeyi temsil etmiyorlar. Bunun içindir ki; bir araya gelmeleri, ele ele, omuz omuza durmaları bu kadar kolay ve güçlü gerçekleşti. Belki de onların başardıklarının kimilerine inanılmaz gelmesinin sebebi; ille de ardında onları yollara dökecek, çadırlara tıkacak birilerinin olması gerektiğini sanmaları ve aksine inanamamaları. Buna alışığız ya!
Halbuki Gezi direnişinde hiçbir merkezden yönlendirilmeyen heterojen bir grup oluştu ve bir halk hareketi oluşturdu. Bunu parkta o gençlerin arasında dolaştığınız, onlara kulak verdiğiniz vakit çok daha net görüyorsunuz.
Gezi Parkı, gençlerle ve ruhu özgürlük gençliğinde olan her yaştan vatandaşla doluyor. Parkı nöbetleşe koruyanların yaş ortalaması ise otuzun altında.
Birçok şeyin yanı sıra ironik bulduğum bir konu da; bu gençliğin on buçuk senedir AKP hükümetinin politikalarıyla büyümüş ve bugünkü eylemle patlamış olması. 27-31 Mayıs’a kadar, her yönlendirilmeye ‘biat’ ettiğine inanılan sessiz, tepkisiz gençlerimizin barışçı talepleri ve duruşlarını “çapulcu” lukla yorumlayanların, kendi politikalarının nasıl serpildiğini yorumlamaları açısından, biraz daha ince düşünmesi gerekirdi.
Belki de her aileye en az üç çocuk öğüt veren Başbakan Erdoğan, kendi döneminde yetişen bu “çapulcu”ları gördükten sonra doğum plânlaması konusunda farklı düşünebilir artık.
Gezi Parkı'nın 'Çapulcu' lisanı
Gezi Parkı’ndaki sesler artık sadece kuş cıvıltıları ve insan sesinden ibaret değil. Gaz ve sis bombaları, plâstik mermiler, yaralananların iniltileri, yardım çağrıları artık parkın sesleri. Ama, parkın sesinin esas rengi, burada yerleşmiş, farklı düşüncelerden gelen gençlerin birbirleriyle olan diyaloglarındaki inanılmaz yapıcı üslûp.
Bir yabancı televizyon muhabirinin sorularını cevaplayan, iki ayrı görüşten gencin röportajlarını dinleyen arkadaşımın anlattıkları; gördüklerim hakkında duyumsadıklarımı onayladı. Yabancı muhabirin gözlerine yaş getiren bu görüşmede, çocukların her ikisi de kendi tezlerini savunduktan sonra, “Ama bundan sonra bizleri kavga ederken görmeyeceksiniz. Birbirimizi kırdığımızı görmeyeceksiniz. Biz konuşarak, anlaşarak çözeceğiz her şeyi”. Çarşı grubu bir daha kavga etmeden, birbirine lâf atmadan maç yapacaklarını söylüyor. Seksen yaşında, bacağı sakat bir nine, kızı ve damadının kolunda gelip çadırların önünde, kendisine verilen iskemleye oturuyor. Karadenizli’ymiş. Gezi Parkı’na ilk defa geliyormuş. Ağaçlara bakıp ağlıyor: “Bunları mı keseceklerdi kuzum? Bu çocuklarıma mı zulmediyorlar kuzum? Vah, vah, vah... Yeter kestikleri, biçtikleri, yeter!” Bu söylemlerin her biri bir diğerinden farklı konuda ama aynı lisan! Söylenenler son derece sade, yalın.
Bu sözcüklerde derinlik göremeyen yanılır. Bunların hepsi, ardında “Beni duymazsanız, ben duyanımla konuşurum” diyor ve duyanını çok yakınında, aslında bugüne dek kendisi için tehlikeli veya uzak gördüğü bir başka vatandaşının, kardeşinin varlığında buluyor. Başbakan direnişçilere, onların anlayacağı lisanla konuşacağını söylediği zaman, “Keşke, tehditle değil de, gerçek anlamda daha önce onların lisanıyla konuşsaydı” dedim. Hükümetin ‘açılım’ politikasını halka anlatmak için, sözcülerinin dışında akil adamlar grubunu kurması da belki zaten lisan konusundaki güvensizliğe dayanıyordu. Bu arada, Gezi Parkı’nda çocukların çoğu birden fazla lisan konuşuyor.
Ülkemizin ‘Kristal çocukları’
Özellikle planlanan provokasyon hareketlerini ve marjinal grupların tavırlarını bu gruptan ayrı tutarak, Gezi Parkı’nın barışçı direnişini izlerken, sırf Türkiye’de değil, dünyada şaşkınlık yaratan bu gençlerimizin ortak özelliğinin; ‘Birleşmiş farkındalık’ve ‘Birliğin kanunu’na inançları olduğunu gözden kaçırmamak gerek. İnsanoğlunun evriminde, aydınlanmayı yakalayacak kuşaklar olarak değerlendirilen ‘İndigo’ları takip eden ‘Kristâl çocuklar’ın en tipik özelliği bu.
İndigoların savaşçı ruhlarından farklı olarak, sakin, barışçı ve espri güçleri yüksek olarak tanımlanıyorlar, ‘Kristâl’ler. Birleşmeyi, buluşmayı ve kaynaşmayı engelleyen hükümetleri, eğitim ve hukuk sistemlerini sorgulamakta maharetliler. Son derece paylaşımcı, konuşkan, ifade rahatlığı ve özgüveni olan, yaratıcı, hassas, sevecen, kucaklayıcı çocuklar. Diğer insanlara, topluma, tabiata, geleceğe, birliğe ve özgür düşünceye duyarlılar. Telepatik güçleri de kendilerinden evvelki kuşaklardan çok daha ileride.
İşte, belki bu sebepten, kimi kişiler bu gençlerin ne konuştuğunu anlamıyor. Onlar, alışılanın dışında, saydığım özelliklerinden dolayı kendiliğinden buluşan ve el sıkışan farklılıklarıyla bir bütün oluyor ve bunu dillendiriyorlar. Ayrı tutulmak, ayrıştırılmak istemiyorlar. Bu barışçı dili konuşmayı beceremeyenleri de aralarına almıyorlar. Aynen, Gezi Parkı gençlerinin, polise molotof kokteyli atanlarla buluşmaması gibi.
Ben Gezi Parkı’nı izlerken işte bizim ülkemizin ‘Kristâl çocuklar’ını görüyorum. Bana umut veriyorlar, içimi sevgi ve huzur ile aydınlatıyorlar. Dünyaya örnek oldular. Böylesine barışçı bir kalabalıkla bir eylem dünya tarihinde yaşanmadı... Ve bu özel çocuklar ülkemizden çıktı... Kim ne derse desin, ben onlarla iftihar ediyorum...
Karşı karşıya getirilen gençlerimizi düşünmek
Haberin Devamı

