Nermin Bezmen

Nermin Bezmen

-

Yeni bir yıl bizi daha çok mu sevecek?

Haberin Devamı

Sevgili okurlarım, bu yılı tepe tepe kullandık, sonuna geliyoruz. Arada bir de, yıl bizi tepeledi, tekmeledi... Ama o veya bu şekilde bitiyor işte. Aslında bitmiyor tabii. Yaşadığımız hiçbir şey bitmez... Sadece geçer veya bizden uzaklaşır. Bu değişimi her gün, her an yaşamamıza rağmen, yeni gelen yılın hep farklı bir sihiri vardır.

Yeni bir yıl bizi daha çok mu sevecek

Eski yıldan yeniye takvim rakamı değişince, birdenbire, hayatımızın da boş, temiz bir sayfayla başladığına dair bir inanç, bir umut oluşur. Esasen, yaşantımızda değişen pek bir şey yoktur. Yeni yıl akşamının rehavetinden kurtulup gerçeğe dönmeniz için arada bir gün vardır.

O gün de, (tabii bu dönüşümü kutlama şansınız olmuş ise) akşamdan kalan baş ağrınızı geçirmekle ve kutlama sizin evinizde yapılmışsa evinizi toparlamakla, sonra eşi dostu arayıp kutlamakla geçer.

Yeni yılın ertesi günü değişen birşey yoktur
Esasen yılın, en güzel aybaşıdır


1 Ocak. Hafta sonuna gelenler dışında, ödeme yapmak zorunda kalmayacağınız tek aybaşı günüdür. Ve ertesi gün... Sürpriz! Kiranız, ev taksidiniz, faturalarınız, kredi borçlanmalarınız, hepsi ‘yeni yılınızı kutlamak’ için sırada bekliyor olacaktır... Bu sorumlulukları yerine getirince de bir bakarsınız, aslında işinizle, yeteneklerinizle ilgili de değişen bir şey yoktur. Yani, eski yıldan yenisine ‘IQ’muz falan artmaz. Birdenbire hiç çalmadığımız bir enstrümanı çalmaya ya da yapmadığımız sporu yapmaya muktedir falan olmamışızdır. Ya da, onca yıl, ancak mutfakta, banyoda su açıkken kendi kendimize melodi mırıldanmışken, birdenbire Maria Callas veya Caruso sesine kavuşmamışızdır. Çalıştığınız yerde büyük bir ihtimâl, patronunuz (seversiniz, sevmezsiniz, o ayrı) yine aynıdır. Yazdığınız roman o sihirli gecede kendi kendine bitivermez. Yapmakta olduğunuz tablo şövalede halen sizi bekler. Her zaman vasat bir talebe olmuş çocuğunuz birdenbire Türkiye birincisi falan seçilmez. Hâsılı, insanlar da, sokaklar da, hayatlar da kaldıkları yerden devam ederler.

Bilirsiniz, aynı sendrom on sekiz yaşa girilince de yaşanır. Kendinizi yetişkinler dünyasına ışınlanmış bulacağınızı sanırsınız ama yeni yaşınızın ertesi günü pek bir değişen olmaz hayatınızda. Ben on sekizime girdiğimin ertesi sabahı, anneme “Bu akşam arkadaşlarla sinemaya gidebilir miyim?” yerine “Anneciğim, bu akşam arkadaşlarla sinemaya gidiyoruz” demek gafletinde bulunmuştum. Reşit olmuştum ya... Anneciğim de, gayet soğuk, sert bir sesle “Kimden izin aldın da gidiyorsun?” demişti. Farkına varmıştım ki; on yedi yaşımda olduğumdan daha farklı bir yerde değildim. Allah’tan bu yaş dönemi bir kez yaşanıyor da tekrar tekrar umutlanıp sonra zılgıt yemeye devam etmedim.

Fakat yeni yılla ilgili... Heyhat! ben de bu iflâh olmaz ‘umutçu’lardan biriyim. Bütün değişim süreçlerinde olduğu gibi, yeni yılla ilgili beklentilerim, heyecanlarım, hayâllerim hiç beni bırakmaz, ben de onları terk etmem. Üstelik bu süreç benim için Aralık ayının başında başlar. Ağacımıza asacağımız süsleri kesmeye, boyamaya, ardı ardına, umut, neşe saçan müzikleri seçmeye başlarım ve en önemlisi, fazla geçe bırakmadan beynimdeki kara kutuyu açarım.

Kara kutu hayatı en baştan anlatır bize

Kara kutular bir felâket yaşanana kadar hatırlanmaz, kurcalanmazlar. Ama o sırada sessizce işlevlerini yerine getirirler. Ne zaman ki yaşam bir faciaya dönüşür, toz, duman arasında kara kutu aranır. Çünkü ondan başka bir şeyler söyleyecek kimse kalmamıştır. Kara kutu hayatı en baştan anlatır, son ana kadar yaşananları dillendirir. Beynimizde de aynen böyle bir kara kutu var. Bizim an ve an tahlilini yapamadığımız davranışların, kararların, seçimlerin nasıl bir biyolojik, zihinsel, ruhsal elemeden geçtiğini, tepkilerimizin nasıl ortaya çıktığını o biliyor. Bizim, anlık, günlük telaşlarımız içinde kendimize ait fark edemediğimiz çok şeyi, o, kendi süzgecini kullanarak kaydediyor.

Ne var ki; beynimizdeki kara kutuyu açmamız için ille de bir facia yaşamamız gerekmez. Ben, arada bir, kısa sürelerle de olsa, yeni bir karar almayı, yeni bir söz söylemeyi, yeni bir tavır sergilemeyi durdurup, kara kutuda kayıtlı olanları dinlerim. Neyi, neden, niçin ve nasıl yaptığımı, değerlendirdiğimi, arzu ettiğimi veya göz ardı ettiğimi bana anlatır. Bilinçaltında tuttuğum kırgınlıkların, kızgınlıkların, sevinçlerin, kabullerin, hüsran ve isyanlarımın, hâsılı tüm davranış kimliğimin yazılım sürecini, yani beni bana seslendirir.

Beynimizdeki kara kutuyu okumak için biraz ilgi, biraz zaman ister sadece. Ve şu içinde bulunduğumuz zaman en iyi zaman bunu yapmak için. Dibe vurmayı, parçalanmayı, facia yaşamayı beklemeyin kara kutunuzu açmak için. Dinleyin onu. Kendinizden başkalarına bırakmayın çözülmesini.

Soren Kierkegaard’ın “ Yaşam yalnızca geriye bakılarak anlaşılabilir fakat ileriye doğru yaşanır.” sözlerinin sıralamasını tersine çeviriyorum:

“Yaşam ileriye doğru yaşanır fakat sadece geriye bakılarak anlaşılabilir.”

Ve vals devam ediyor yaşamın kendisi gibi...

İşte, geriye bakıp, yeni yılla ilgili umutlarımı kayda almak üzere kendime yeni, taze bir müzik ararken canım arkadaşım Vivian Saviç’ten gelen mailde, beklediğimden öte bir keyifle karşılaştım. Bilmiyorum kaçıncı defadır dinliyorum ama her defasında aynı coşku, aynı duygusallıkla sarılıyorum. İster eski yılı geçirmek için dinleyin, isterseniz yeni yılı karşılamak için. İçinde olduğunuz an’ı da sahipleniyor. Adı: “And the Waltz Goes on”. Bestecisi Sir Anthony Hopkins. Evet, yılların usta oyuncusu Anthony Hopkins. Bu, onun tek bestesi değil. Kendi yönetip oynadığı iki filmin müziği dışında orkestral bir çok bestesi var. Ama, Maastrich’te ‘Yıldızların Altında’ ki konserin kaydını bir şekilde izleyebilmenizi dilerim. Beni, müziğin kendisi kadar seyircilerin, özellikle de Anthony Hopkins’in ifadeleri duygulandırdı. Andre Rieu ve onun Johann Strauss Orkestrası’nın seslendirdiği valsin ardında çok derin bir hikâyenin olduğundan eminim. Onu öğrenene kadar şimdilik sadece hissetmekle yetiniyorum.

Anthony Hopkins, binlerin arasında oturmuş kendi eserini dinlerken ne kasılıyor, ne geriniyor. Âdeta imtihana girmiş bir çocuk heyecanında, melodiye dudak hareketleri ile eşlik ederken gözleri ışıl ışıl, bir ara yaşlanıyor. Yanındaki sevdiği kadın onun kulağına bir şeyler fısıldıyor ve kendi gözyaşlarını siliyor. Melodi, sizi sevdiğinize sarılmaya, ona güzel şeyler söylemeye, güzellikler ümit etmeye, paylaşmaya, hüzünlerinizle beraber yaşamın tamamını çok sevmeye dair çağrı yapıyor. Bunu seyircilerin bakışlarında, beden dillerinde de görüyorsunuz. Konser alanında içkili masalarda oturanlar var, sıra sıra iskemlelerde oturanlar da. Şeref misafiri olan Sir Anthony Hopkins’in ya en özel masada ya da en ön sırada, en ortada oturmasını beklerdiniz değil mi? Hayır, eşiyle birlikte, sahnenin en sağ tarafında, otuzuncu sıralarda, en uç iskemlelerde oturuyorlar. Yanlarında, arkalarında da korumalar falan yok. Koskoca Anthony Hopkins olmuş, böylesine de müzik dehasıymış ama şımarmayı becerememiş... Ancak, çılgınca alkışlandığında ayağa kalkıp herkesi nazikçe selamladığında oturduğu yer belli oluyor. İşte dedim, hem kötüyü oynamaktan korkmayıp Doktor Hannibal olmak, hem de böylesine yüreği konuşturan besteler yapmak için böyle ‘büyük’ olmak gerek...

Kadınlar erkeklerin dikkatini dağıtır mı?

Andre Rieu’nün orkestrasını izlerken dikkatimi çeken başka bir şey oldu. Orkestranın yarısı kadın müzisyenlerden oluşuyordu. Tam, batı dünyasında (bile) müzik alanındaki kadın ayrımcılığı üzerine bir yazı okumuş ve notlar almıştım ki; ekranda tezat teşkil eden bu durum beni keyifle gülümsetti. Sırf her hangi bir konuda ayrımcılık ve iltimas söz konusu olmasın diye kapalı sahne perdesi arkasında yorumlarını icra ederek seçmelere katılan müzisyenler içinden, jüri tarafından ayaklarda alkışlanarak birinci seçilen ama çağrıldığında kadın olduğu ortaya çıkınca önünde bitmez tükenmez bir mücadele yolu açılan trombonist Abbie Conant’ın kavgasının tek örnek olmadığını biliyorum.

Dünyaca meşhur ve mükemmeliyetçiliği ile tanınan orkestra şefi Herbert von Karajan’a orkestrasında neden hiç kadın eleman olmadığı sorulduğunda: “Ben güzel kadın severim. Orkestrama çirkinini alamam. Ama güzel kadın alınca da erkek elemanlarımın dikkati dağılır. Onu da istemem.” demiş.

Niye kadınların erkeklerin dikkatini dağıttığını ama erkeklerin kadınların dikkatini dağıtmadığı da ayrı bir yazı konusu olur. Bu arada, kadınlarla çalışmalarına rağmen başarılı olan erkekler de var. Onlar, tabiatlarına aykırı çok yüksek bir dayanma gücü gösteriyor olmalılar. Bu vesileyle, kadınlar konusunda ‘acı katsayısı’ yüksek erkeklerimizi tebrik ediyorum! Sabırları bol, yolları açık olsun!

DİĞER YENİ YAZILAR