Nermin Bezmen

Nermin Bezmen

-

PAZAR SENFONİSİ -2-

Haberin Devamı

Şeffaf olduğunuzda hayatı renklendirmek, hayatı renklendirirken şeffaf olmak... Zor... fakat başarılırsa, dürüst ve yaşanılası bir hayat armağan ediyor bu zorluk. Seçerek yaşadığımız veya bizim için seçilmiş nice doğru ve düz gitmeyeni düşündüğümüzde bu konuda mükemmelin sınırı çok belirsiz ama mükemmele en yakını yaşamak önemli. En önemlisi de bu yakınlıkla ilgili hissimizin dürüst ve şeffaf olması...

Yaşamı sanat haline getirme çabalarında vâr ettiğimiz her şey, her duygu, daha o anda, bir sonraki an için bir hatıra olduğundan, önemi artıyor yaşananın. Yaşamakla bitmiyor, zamanın geçmesiyle bitmiyor ‘an’. İnsanın varlığına, hâtta genlerine kazınıyor. Ben, bütün keyfime rağmen bitmeyen hüznümün sebebini ancak köklerimi araştırırken buldum... Genlerimdeydi hüzün, atomlarımda dönüyordu. İşte bu sebepten sevgiyle kucaklamıştım kendisini, “Hoş gelmişsin hüzün, yeter ki kederi benden uzak tut” demiştim, bir şiirimde.

PAZAR SENFONİSİ -2-

An zaman ve bunlar içinde var olan, olmaya çalışan, oldurmaya çalıştığımız veya vazgeçtiğimiz diğerleri... Azlığın içinde çokluk, sadeliğin içinde kaos. Hayatın ta kendisi aslında her bir an’ın içinde minyatürleşmiş haliyle barınıyor. Şayet bu minicik zaman diliminden bir kocaman zaman yaratabiliyorsanız şayet, varlıkta yok, yoklukta var gibi yaşamayı da becerebilenlerdensiniz demektir. Yaşadığımız anların hepsini karşılama şeklimiz, her birine tahammül gücümüz veya hayranlığımız aynı değil. Her bir an, bizi kendisine ait ruhsal, zihinsel bazen de fiziksel dünyasına alır.

Ben, yıllar önce, bütün bu farklılıkları bir potada eritip zamana hakkını vermenin yolunu beynimdeki bir kanat çırpışıyla fark ettim. Evet, beynimin içinde küçük, munis kanat çırpışları... Bunlar ‘zihnimin kanatları’ydı. Onları, bir duyu organım gibi benimseyip, kendilerine güvendiğim andan itibaren güçlenmeye başladılar. Geçmişimi, içinde olduğum anı, ileriye dönük düşlerimi, hayâllerimi bana aşkla yaşanır, zor zamanlarda güçlendirir, yorgun zamanlarda katlanılır, acılı zamanlarda dayanılır, kırgın zamanlarda affeder, hüzünlü zamanlarda sabredilir kılan, ‘zihnimin kanatları’. Ayaklarım yere basarken beni uçuran muhteşem kanatlarım... Bir kitabıma isim olan, köşe yazılarımdan birine başlık... Yine çırpın çırpın işte... Her yazı yazdığımda, seslerin, renklerin dünyasına daldığımda, hayâl kurduğumda, kısacası hayatımın her anında olduğu gibi, bana, “Haydi kalk, gidiyoruz. An’ı ve anları yaşayacağız” diyen kanatlarım.

Bulutlar yağmura hazırlanırken yazmaya oturdum. Nerelere uçuracak zihnimin kanatları beni, kimlerle uçuracak, hiç bilmiyorum. Kulağımda Eric Satie’nin Gnossienne 1’i, sadeliğin mükemmelliğine teslim olmuş zihnimin kanatları. Aynı zamanda, beynimin arka loblarında uzunca bir müddettir uykuya yatırdığım ‘geçmiş zaman kanatlarım’, yağmurlu havayı sevdiklerinden olsa gerek, kapılarını açıp çıkmışlar, günlük ve gelecek üzerine kurduğum telaşlarımı, hüzün ve keyiflerimi, kızgınlıklarımı, alaylarımı, top yekûn önemsiz kılmışlar ve yeni zihin yolculuklarıma katılmak için beklemedeler. Aslında, hiçbir yerlere uçmasam da, durup yaşasam an’ı. Yerli hikâyesindeki gibi, arada bir durup, dinleyip, ruhumun beni yakalamasını beklemeyi severim.

An... Kelimeyle tarif edebildiğimiz en kısa zaman dilimi. Ama gerçek uzunluğu onu sizin nasıl yaşadığınızla bağlantılı. Aynen tüm zaman gibi. Zaman, saat olsa da, olmasa da, kendi düzeninde işliyor. Kolumuzdaki saat durmuş, geri kalmış veya ileri gitmiş... Zamanı hiç ilgilendirmiyor. Kontrolümüz dışındaki zaman üzerinde güç kullanmak arzusuyla saati keşfetmişiz ama zamanı işe yaratmak kabiliyetimiz kontrol hırsımız kadar kuvvetli mi?

Keşke zamanımızı, bizi şekillendirmesi adına, çocukluğumuzda olduğu kadar bereketli kullanabilsek. Güya olgunlaşıp, sorumluluklarımızın arttığı yaşlarda, her gün yenilenen ve yinelenen telaşlar, gereksiz kaoslar, yeni ve beklenmedik gelişmeler, hayatımızı, düşüncelerimizi ve seçimlerimizi özellikle karıştırmak niyetiyle söylenenler ve yapılanlarla öyle doluyoruz ki, bunları ayıklayıp, temizleyip, zihnimizi, ruhumuzu yeniden billurlaştırmamız için inanılmaz zaman harcamak zorunda kalıyoruz. İnsandan başka, saat kullanan canlı olmadığını göz önüne alırsak, insanoğlunun zamanı çok daha verimli yaşayacağı söylenebilir. Ancak, ne var ki, saati olmayan horoz, her sabah aynı saatte öter. Hayatlarını şaşmaz bir düzen içinde yaşayan göçmen kuşlarının, somon balıklarının, yunusların da, ne alarmlı saatleri, ne de günlük ajanda defterleri var. Ama diğer taraftan, bizlerde olduğu gibi, iç saatlerini, dengelerini bozacak, programlarını değiştirip yollarından alıkoyacak, kafalarını karıştıracak, sun’i gündem yaratacak içten hesapları, riyaları, politik yaşamları yok.

İnsanın, hem bu kadar zaman telaşında olup, hem de zamanı bu kadar bonkörce harcayabilmesi çok karmaşık bir ilişki. Acaba göçmen kuşlara, horozlara, somonlara, yunuslara özenip mekanik, fosforlu, dijital, kolumuzda, duvarımızda, internette, zil çalan, gong vuran, göz kırpan, fosfor saçan ne kadar saat varsa, hepsinden kurtulsak, zamana gerçekten hakkını vererek yaşayabilir miyiz? Kaybettiğimiz zamanları da pozitife, verimliliğe, kendimizi geliştirmeye, daha iyi, daha adil, daha mutlu olmaya yönlendirebilir miyiz?



amanı iyi yaşamak, anları iyi yaşamaktan geçer, çünkü zaman anların toplamından ibarettir. An’ı iyi yaşamak ise, ille de anlaşılmak istendiği gibi, tasasız, endişesiz, tuzu kuru, ferah içinde yaşamak değildir. Bir kitabımda, eşimi kaybettikten sonraki tarifsiz acıma katlanmak mücadelemi “acımın tadını çıkarıyorum” diye ifade etmiştim. Acının tadı olur mu? Olur. Hem de nasıl... Acı mı acı bir tadı olur. Tadı çıkartılır mı? Evet, madem o zaman dilimi bana aittir, acı da olsa, hüzün de, dibe de vursa beni, anılarımda kendisine ait bırakacağı tadı yaşatır. Yaşadığımızın tadı olması için ille de tatlı olması gerekmez. Bu aynen var olmakla, var olmak arasındaki fark gibidir. İnsan var olduğunda vardır ama varlığı ille de var olduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde, varlıklı olmak da var olmak demek değildir. An’ı yaşayanlar, duyarak dinler, görerek bakarlar. Çünkü her duydukları, her gördükleri, an’ı tamamlayan zenginliklerdir, acı da olsa... Böyleleri için an sonsuzluk taşır içinde.

Benim için an, tüm duyularımla özümseyip dağarcığıma nakşedeceğim bir yolculuk zamanıdır. Bu yolculuklarımda anın tablosunu yaparım duyularımla ve içgüdümle. Anlardan, bedenler ve öyküler yaratırım. Bu tablolar, benim yaşamışlığımın kimlik sahibi şahitleridir. Bu sebepten, sesleri, renkleri, mimikleri, hareketleri, ilişkileri algılamak, kapmak, zihnime mühürlemek benim için çok önemlidir.

Yaşamımızda, anlık kararlarımızın, kararsızlıklarımız, uzun süreli düşünme zamanlarımıza kıyasla daha fazla olduğu kesin. Beynimizin loblarında hazır bilgi dağarcığında olan seçimler ve söylemler dışında, bir de içgüdülerimizin yönlendirdiği anlık algılamalarımız, hislerimiz var. Özellikle ilişkiler konusunda bu içgüdülerimizi çok sık kullanıyoruz. Karşımızdakinin bakışı, yüz mimikleri, beden dili, el sıkışması, ses tonu, hep bizim içgüdülerimizi yönlendiren özellikler. Yüzümüz, duygularımızı yansıtan muhteşem bir kaynak. Yüz ifademiz, aslında, aklımızdan geçenlerin ipucunu vermekle kalmıyor, birebir aklımızdan geçenleri söylüyor... Ve tabii gözler, okumayı biliyorsanız öyle güzel konuşur ki... Onun için gözlerimizle görmenin yanı sıra ‘gözlerimizle duyma’yı da başarmalıyız. Bunun için değil mi, anlamını çözemediğimiz her sözlü veya beden ifadesinde karşımızdakinin gözlerine bakarız. Biri bize “seni seviyorum.” dediğinde, gözlerimiz daha önce her nereye bakıyor olursa olsun, o anda o kişinin gözlerine kilitlenir. Bu teması, söylediğine inanmak için onun gözbebeklerinden onay beklemek sebebiyle de kurabiliriz. Ama daha güzeli, kulağımızı okşayan kelimelerin samimiyetinden zaten emin olup, karşılığını vermek üzere bakışımızdır. Bu, iki sevenin o an beraber yaşadığı harika yolculuklardan biridir. Şayet böyle anlarda ‘akıl körlüğü’ yaşarsak, çok yanlış yolculuklar yapacağımız kesindir. O ilk an’ı tamam yakalayan sevgiler geniş zaman dilimlerine doğru muhteşem bir yolculuğa çıkarlar.

An’ı küçümsemeli, içinde sonsuzluk zamanı gizlidir. Acı da getirse, hüzün de, hasret de, bize ait, bizi biz yapandır anlık yaşadıklarımız. Parmak izlerimiz gibi...

Hasret deyince, yeni sorular getiriyor zihnimin kanatları. Eğer sonsuza kadar yaşayacak olsaydınız, ne için yaşıyor olurdunuz? Şayet hasrete açılan bir yolculuk anı yaşıyor olsanız ve birinden birini seçmek durumunda kalsanız uzaklaşırken mi sevdiğinizin sizi geçirmesini istersiniz, yoksa dönüşünüzde karşılamasını mı? Ne biliyorsunuz ki, aynı ‘siz’ dönecek geriye? Ve ne biliyorsunuz ki sizi geçiren döndüğünüzde aynı sevmekte olacak sizi... Uzak kaldığınız zamanlarda aynı mı kalacak sevginiz, onun sevgisi... Eminim, yakında yola çıkmak üzere olup da bunu sorgulayanlar vardır aranızda. Cevap... anınızda gizli. Ona sahip çıkın ve tadını çıkarın... Yolculuğunuza çok şey katacaktır.

DİĞER YENİ YAZILAR