Bazı kavramlar, deyişler öylesine insan halini anlatır ki; hangi devirde, hangi şartta olursa olsun, insanoğlu kendi bildiği bir hali özdeşleştirir bu söylemle. Shakespeare, Hamlet’e “To be or not to be” yi telâffuz ettirirken, arkasında yatan hikâye ne derse desin, ‘var olmak’ veya ‘olmamak’ insanın tamamen kendisine ait bir tasarrufun gerçeğiymiş imajını uyandırır. Aslında da öyle olması gerekir çünkü. Belki de varlığımızla ilgili kendimize ait kalmak istediğimizden böyle algılarız. Üzerimizde, yaşam sevinçlerimizi yok edecek, ruhumuzu, beynimizi, bedenimizi ölüme yaklaştıracak tüm korkulardan arınmış olmayı isteriz. Ama korkunun ecele faydası yok. Birey olarak bazen sistemler içinde, ölürsünüz de yaşamış olduğunuzun hiç farkına varmamışsınızdır zaten. Veya yaşıyorsunuzdur da ölüden farkınız yoktur, kabul görmek adına. Her iki durumda da, birileri sizin yaşadığınıza veya öldüğünüze karar vermiştir ve siz bi habersinizdir. Bu durumda elinize bir kafatası alıp “Olmak veya olmamak” tiradını söyleyemezsiniz. Size ancak “Oldu da bitti, ben anlamadım nasıl oldu.” demek düşer. Ne acı değil mi, yaşasanız da, ölseniz de ne olduğunuzdan emin olamamak...
Jed Rubenfeld’in ‘The Interpretation of Murder’ (Cinayetin Yorumu) kitabında, Dr. Stratham Younger, Hamlet’in bu söyleminin ardında, genel yorumun tersine, kafasının karışıklığının yattığını anlatır. Hamlet için ‘var olmak’la ‘olmamak’, amcasıyla ilgili verdiği kararı uygulayıp uygulamamaktaki kararsızlığının ifadesidir. Babasının katili ve annesinin yeni kocası olan amcasını öldürmek arzusunu gerçekleştirmesi kendisinin ölümü, yani yok olması demektir. Dolayısıyla aslında yaşamı temsil eden eylem ölümünü getirecek, ölümle eşdeğer olan eylemsizlik de yaşamını sağlayacaktır. Younger’ın, bir roman kahramanı da olsa, yazarının ağzından dile getirdiği bu yorum bana çok düşünülesi gelir.
Diğer taraftan sahnede kendini sorgulayan epik bir kahramanın gerçek hayatta sorgulanmasının insanları nasıl gruplaştırdığı ve ölümlere sebep verdiği de Hamlet tarihi açısından ironik bir trajedidir.
1845 Yılında, Amerikalı tiyatro oyuncusu Edwin Forrest İngiltere’de turneye geldiğinde, çoktan kendi ülkesinde zirveye ulaşmış, ünü Avrupa’ya yayılmış bir aktördür. İri, yapılı fiziği, yakışıklılığı, teatral ses tonu ve oyun gücü ile sahneyi dolduran ve seyirciyi etkileyen Edwin Forrest,’ın, İngiliz sahnelerinin Hamlet’i, gözde trajedi oyuncusu aristokrat William Macready ile en baştan yıldızı barışmaz.
Forrest, Londra’da sahne aldığında, İngiliz seyirci kendisini fiziken hantal ve kaba bulduğu için ıslıklar. Forrest ise, rakibi soylu oyuncunun minik, zarif efemine adımlarla ve beden diliyle Hamlet’i canlandırmasına tahammül edemez.
Birkaç hafta sonra Edinburgh’da Macready sahne aldığında da, bu defa Forrest, kendisine yöneltilen aşağılamalarda İngiliz meslektaşının hiç bir kabahati olmamasına rağmen, locasında ayağa kalkıp onu ıslıklar. Bu agresif tutumu ve basına verdiği kendini savunma amaçlı saldırgan demeçler Forrest’ın İngiltere’den uzaklaştırılmasına sebep olur.
Kısa sürede, iki uluslar arası şöhrete ulaşmış oyuncunun arasında gelişen bu husumet, kalabalıklara yansır. Ama asıl konu Hamlet’dir. Danimarka Prensi Hamlet, güçlü, kuvvetli bedeniyle, sesiyle sahneye ve seyirciye hâkim Forrest gibi mi olmalıdır, yoksa, zarif, narin, kibar Macready gibi mi?
Bu tartışma, 1849 yılında İngiliz oyuncu Amerika’ya turneye geldiği zaman zirveye ulaşır. Amerikalı hayranları, Forrest’ın İngiltere’de yaşadıklarının intikamını almak üzere İngiliz Hamlet’i sahnede bozuk yumurta, eski ayakkabı, bozuk para ve hâtta iskemle atarak karşılarlar. 7 Mayıs, 1849’da Manhattan’da, Astor Place Opera House’ın önünde toplanan on beş bin kişi Macready’nin performansını engellemek için harekete geçer. Henüz bir hafta önce görevi devralmış olan tecrübesiz New York valisi ilk iş olarak askeri yardım çağrısında bulunur ve ardından ‘ateş’ emri gelir. O gece, operanın önündeki bu arbedede otuz kadar adam hayatını kaybeder...
Eminim o esnada ülkenin ve dünyanın başka sahnelerinde bir başka Hamlet, “Olmak ya da olmamak” tiradını tekrarlamaktaydı... Evet, insanoğlunun her bir bireyi kendine göre gerçeklerin peşinde. İnsanlar bazen maddi varlıklarını, bazen ideallerini, bazen sevdiklerini, bazen hayâllerini, bazen de hayatlarını kaybedebiliyor bu uğurda. Onun için neyin gerçeğini aradığımız çok önemli. Hamlet örneğinde olduğu gibi, anlamsız bir şeyin gerçeğini var edeceğiz derken kendi varlığımızdan olmak çok acı ve bizi yaradan güce karşı son derece akılsız bir tavır. Diğer taraftan, ‘gerçek’ zahmetlidir. Esas peşinde koşmamız, fikrimizi, gücümüzü, düşlerimizi uğruna seferber etmemiz gerekenler, bizi insan yapan şeyler olmalı. Bunlar insanın rahat, kolay ve zengin yaşama hırslarıyla ters düşen ama sonunda insan gibi yaşayıp, kendisinden sonrakilere de insanca yaşamak üzere bir dünya bıraktıracak gerçeklerdir.
Yıllar önce, ülkemizde yine, ahiret adreslerine kimin ve nasıl ulaşacağı konusunun tartışıldığı günlerdi, Al Gore’un “The Inconvenient Truth” (Uygunsuz Gerçek) kitabını okumuştum. Kitap, cehennemimizi zaten dünya üzerinde yaratmakta olduğumuzu ve çok yakında ne kadar tövbe etsek geriye döneceğimiz bir cennetimizin kalmayacağını avaz avaz bağırıyordu. Geçen gün bir kez daha gözden geçirdiğim kitabın sayfalarında gezinirken bana, onca geçen sene zarfında insanın nasıl inatla akıllanmadığını hatırlattı.
Sayın Hayrettin Karaca’nın yıllardır Türkiye’mizi gelecek kuşaklara yaşanır bir ülke olarak bırakmak çabası, tehlikenin boyutlarının bilincinde olmanın getirdiği endişe ve telaşı, Al Gore’un satırlarında da aynen, bütün yer küre için tekrarlanıyor. Uzun zaman ABD Senatosunda senatörlük ve Clinton döneminde başkan Yardımcılığı yapan Al Gore, görev süresince, birinci dereceden önem verdiği ve sahip çıktığı ‘global’ yok oluş tehlikesine karşı mücadelede, özellikle kendi ülkesindekiler dahil olmak üzere, bu konuda etki yaratabilecek yetkililerin neden eli kolu bağlı kaldıklarını, kitaba verdiği başlıkla izah ediyor. Al Gore, bu ‘var oluş yok oluş’ mücadelesinde, bazılarının niye sessiz ve tepkisiz kaldığını anlatırken, dünyanın kurtuluşunun o kişi veya kurumların şahsi menfaatlerine uymadığından ‘Inconvenient’ kelimesini, ‘Elverişsiz’, ‘Uygunsuz’ karşılığına oturtuyor. Özellikle Bush Cheney yönetiminin bu konudaki bilinçli aldırmazlığını nedenleri ile belirtiyor. Bir diğer grup için ise, yakın dehşeti farkındalıklarına rağmen, düzeltmek çabasının güçlüğünden korktuklarından, ‘Zahmetli’ anlamına eşdeğer geliyor, ‘Inconvenient.’
Uzaydan yıllar içinde çekilmiş fotoğrafları ve 162 bin yıl boyunca insana rağmen bozulmayan tabiat dengelerinin son elli yılda inanılmaz bir çöküşte olduğunu ispat eden istatistikler, beni ağlamaklı etti bir kez daha. Hep yazdığım gibi; bırakın torunlarımıza, çocuklarımızın orta yaşlarına dahi kalacak dünyayı göremedim bir nesil sonrasında... Çöl olan devasa göller, eriyen buzullar, sulara gömülen karalar, artan karbondioksitle kendini yakan ormanlar ve 2000 yılından 2150’ye yok etmiş olacağımız 60 bin canlı türü.
Gidiş belli. Bizler de çok yakında o “soyu tükenmiş canlılar” arasında yerimizi almak üzereyiz. Burada, yeryüzünde cehennemi yaşayacağız. Şayet süratle, radikâl bir tavır koyamazsak. Şimdi Nil Desperandum! diyorum. Bu başlığı, dertleri, mutsuzlukları, umutsuzlukları ve endişelerini çıkın yapıp “yazın bahçem”e ziyarete gelen okurlarıma hitaben yazmıştım bir kez ve onları ümitsizliğe karşı mücadeleye çağırmıştım. Şimdi de, yukarıda anlattıklarımdan sonra aynı çağrıyı yapacağım. Sevgili okurlarım, “Nil Desperandum!” diyorum, “Ümitsizliğe yer yok!” Derdiniz ne olursa olsun, ancak, sizin karşılaşmış olduğunuz diğerleriyle kıyaslayabileceğiniz kadar büyüktür. Hiç tanımadığınız bir başkasının, hiç tanışmadığınız bir derdinin, sizin için çıtayı ne kadar zorlayacağını hiç bilemezsiniz. Kâinatın tüm döngüsünde olduğu gibi, sınırlarımız ancak farkına vardığımızla şekillenir. Ümitler, dilekler, hayâller de böyledir, bu olguların negatif formları da.
‘Ümitsizlik’ de, duyguların bir çoğu gibi, dokunulamaz, görülemez olup sadece hislerle algılandığından, yarattığı tesir doğruca yüreğine, ruhuna ve huzuruna darbe vurur insanın. Belki onun için bu kadar açığız bizi vurmasına, yaralamasına. Belki, görüp dokunamadığımız için, bizden çok uzakta olması gerektiğini sanıyoruz ve sonra aniden içimizde, ta derinliğimizde bıçaklıyor yaşamımızı ve şaşkına dönüyoruz, kıvranıyoruz çaresizlikle.
Ümitsizliğin bizi kıskacına almış olduğunu hissettiğimizde, çabuk mağlup oluyoruz. Düşman çoktan içimizi sarmış gibi hissediyoruz. Belki de en çok, bize fark ettirmeden gelip ruhumuza çöreklendiğine kızıyoruz aslında. Kalleşçe, sinsice, bizden yol istemeden, kapı açmamızı beklemeden. Hani, sanki biz hep ona aitmişiz gibi. Ruhumuzun üzerinde kendini beğenmiş bir ağırlığı vardır ümitsizliğin. Ama, inanın, huzur ve ruh sağlığınıza giden yol da, açılan kapı da, hâlâ daha sizin kontrolünüzde. Yeter ki, “Nil Desperandum!” diyebilin kendinize. Ümitsizliğin istifade ettiği en büyük cazibe, ‘ümit’ten daha baskın hissedilmesi galiba. Zira ikincisi sadece dilek iken, ümitsiz kalmak artık dileğe ulaşılamayacağı neticesine inanmaktan doğuyor. Âdeta bir sonuç gibi duruyor karşımızda.
Ama, hayır, hiç de öyle değil. Lütfen, ümitsizliğe geçit vermeyin. Sıkıntınız her ne ise, ölüm dışında henüz hiçbir an son an değildir. Ümitsizliği netice değil de, bir ara durum olarak kabul edebilirseniz, inanın, sizi aydınlığa taşıyacak şeyler vardır, yolun biraz ötesinde, belki de hemen gözünüzün önünde, elinizin altında...
Aynen gündüz mehtabı, yıldızları, gece güneşi göremediğimiz gibi... Karşıdaki tepelerin ardının, denizin dibinin, durduğumuz yerden bize meçhul olması gibi... Ümitleriniz, hayâlleriniz, arzularınız da, ya bir dönüşün tamamlanmasını, ya da bir bulutun çekilmesini, belki de sadece sizin biraz daha yol almanızı beklemektedirler. Gücünüzü teslim etmeyin ki; esas, bulutlar çekildiğinde yola devam edecek kuvvetiniz olsun. Her ne ise derdiniz, gamınız, izin vermeyin sizi yüreğinizden, ruhunuzdan vurmasına. Tam aksine, alın avucunuza, silahınız yapın, bileyin, kullanın kendisini yenmeye. Taze tutun ümitlerinizi. Unutmayın, her taze ümit, bir hüsranın vurgunudur aslında.
‘Ümitsizlik’ de, duyguların bir çoğu gibi, dokunulamaz, görülemez olup sadece hislerle algılandığından, yarattığı tesir doğruca yüreğine, ruhuna ve huzuruna darbe vurur insanın.'
Olmak ya da olmamak
Haberin Devamı

