tatürk Kültür Merkezi’nde düzenlenen bir tiyatro şenliğinden, yaşamış oldukları son saatlerin keyfiyle sarhoş insanlar, gecenin içine dağılıyorlardı. Sağa, sola koşuşanlar, arabalarına, taksilere atlayanlar ve aniden bomboş kalan Taksim Meydanı...
Rüzgârsız, puslu gece, ışıklardan süzülüp sarı bir duman gibi kaplamıştı meydanı. Güzelim Atatürk heykeli, çirkin, yeni, bakımsız eski suratlı binaların arasında küçücük durmasına rağmen pusun içinden rakipsiz yükseliyordu.
İstiklâl Caddesi’nin başında duran eski taklidi tramvay, şaşkın ve yalnız, sanki birileri tarafından yanlışlıkla orada unutulmuş gibiydi. Sıraselviler’e uzanan yolda, el ele, kol kola, kâh taşlara takıla, kâh çukurlara düşerek ilerlemeye çalışan insanlara müstehzi bir ifadeyle bakıyordu.
Topukların yolda çıkardığı sesler, az önce perdesi inmiş olan tiyatronun seslerini emmiş gibiydi. Ve birden bir çıtırtı duyuldu. Sekiz, on yaşlarında üç çocuk, kapı aralıklarından birinde ateş yakmışlardı. Bir gaz tenekesi içinde tutuşturdukları gazete kâğıtlarının ateşine uzattıkları ellerini ovuşturuyorlardı. Sabaha karşı iki buçuk ayazının acılığına inat, çocukların üzerinde ne palto, ne ceket vardı. Sahip oldukları tek sıcaklık, tenekenin içindeydi. Omuzlarını kaldırmış, dizlerini bükmüş, parmak uçlarında zıplayıp duruyorlardı, bir yandan da hararetle avuçlarını birbirine sürterken.
Çelimsiz gövdeleri ayazda titrerken...
Kendileri küçük, bedenleri cılızdı çocukların, ama ateşe dönük yüzlerindeki ifade karttı. Bakışları, sanki kocamış yaşlı adamlara aitti... Koyu bir sohbetteydiler. Kim bilir, neleri vardı paylaşacak? Yalnızlıkları, üşümüşlükleri ve açlıkları dışında kim bilir daha nice tasaları vardı? Yine de kahkaha eksilmiyordu seslerinden. Ateşten aydınlanan kart çocuk yüzleri sıcaktı, kıpkırmızıydı. Pantolonları üzerinde sadece gömlek veya atletin koruduğu çelimsiz bedenleri ise donmuş olmalıydı.
Tramvayın tam karşısındaki köşede duruyorlardı. Ama ne onlar tramvayla ilgililerdi, ne de tramvay onlarla. Çocuklar çok gençti, tramvay ise eski taklidi. Güya çok şey görmüş, geçirmişti tramvay, ama çocukları görmezlikten geliyordu. Belki de eski Beyoğlu’nu yaşattığı için yeni bir şeyleri göremiyordu. Gecenin kükürt kokan havasına sarınmış, ilk atacağı tur için sabahın olmasını bekliyordu.
Çocuklar ise, ayazdan donmuş sırtlarını tramvaya dönmüş, ateşin içinden sanki kahkaha topluyorlardı.
Tiyatrodan kalan sesler, Taksim’in yollarına, ışıklarına sinmeye devam ediyordu. Engin Cezzar’ın ‘Kabare’si, Gülriz Sururi’in şansonları, Müşfik Kenter’in ‘Bir Garip Orhan Veli’si, Zuhal Olcay’ın ölen ‘Kan Kardeşleri’ için yası, Rutkay Aziz’in bitmiş votkası eşliğinde ve yalnızlığıyla ‘Aktör Giderken’in son ışığına sarılıp hüzünlü vedası, sarı sisin içinden ağır ağır ilerliyordu kuytuluklara doğru.
Sıcak koltuklarda seyredilen oyunların sesleri yayılıyordu, çocukların çelimsiz gövdeleri ayazın içinde tir tir titrerken... Ve çıtırtılar... çıtırtılar... Bütün diğer seslere karışıp uzaklaşıyorlardı bir yenisine yerlerini bırakırken.
Gaz tenekesinden sıçrayan bir kıvılcım bir yanağı yakıyordu. Bir yüreğe kor düşüyordu, yürüyüp geçerken dar sokağı. Bir keyif
hüzünle karışıyordu. Hüzün, tenekede gazete kâğıdı olup, bütün gecenin keyfini yakıyordu; çıtır... çıtır... çıtır... çıtır...
Yok sayılan minik yürekler için umut
Sevgili okurlarım, bu Pazar sizlere bir kısa hikâyemle “Günaydın” demek istedim. Yıllar önce, henüz AKM’nin sanat şölenlerini yaşayabildiğimiz zamanlardan kalma bir anıydı bu öykü. ‘Kırk Kırık Küp’ isimli hikâye kitabıma girdiğinde henüz yeniydi gecenin yaşanmışlığı. Yıllar geçti ama hüznü ve ayazı hâlâ benimledir o gecenin, sıcak yalayan alevin çıtırtıları hâlâ kulağımdadır. Çünkü çok iyi biliyorum ki, o çocuklardan hâlâ daha binlercesi dağılıyor gecelerin içine ve binlercesi toplanıyor tenekelerde yanan ateşlerin etrafına.
Ev, aile, sevgi kavramlarının hepsini sokakla özdeşleştiriyor bu çocuklarımız. ‘Umut’, ise onların sokaklarda yerine koyamadıkları kavramlar, duygular arasında. İşte bu sebepten, geçen gün bana gelen teklife dört elle sarıldım. Yüz elli ismin ellerinden oluşan yüz elli tablo, “Bana Elini Ver!” projesiyle, en büyük toplumsal sorunlarımızdan biri olan, sokak çocuklarımızın terk edilmişliğine, unutulmuşluğuna, horlanmışlığına bir çare, bir od olmak üzere sergilenecek ve sonra internette açık arttırma ile satışa çıkacak.
Hakan Tevetoğlu ve Peker Halil İbrahim’in fikir sahipliğinde doğan bu hareketten elde edilen gelir doğrudan Umut Çocukları Derneği’nin rehabilitasyon merkezine ve derneğin bu konudaki diğer amaçlarına yönlendirilecek.
Yok sayıldıkları kadar, minik yüreklerinde, ruhlarında ve bedenlerinde açılan yaraların acısının yine topluma yansıması kaçınılmaz olan bu çocuklarımızı önce kendilerine, sonra topluma kazandırabilmek için uzun ve sabırlı bir yolculuk gerekiyor.
Umarım bu proje de uzun bir solukla ve sabırla yol alır ve amacına ulaşır. Elim kanvasa dokunduğunda, en azından bir sokak çocuğunun da yüreğine, ruhuna dokunacağımı bilmek bu kış soğuğunda içimi ısıtacak.
İbadet eder gibi aşk yapmak...
onuyla ilgili yetkililerin, sevişmek ibadet midir, değil midir tartışması bana da kendi düşüncelerimi yazmaya hakkım olduğunu bir kez daha hatırlattı. Bunu ilk defa söylüyor değilim, ben birbirini seven iki insanın sevişmesini “ibadet eder gibi” diye tanımlarım. Cinsel açlığı, elde etme arzusunu tatmin için yaşanılan cinsellikten bahsetmiyorum. Sevişmeleri sadece tensel değil, yürekleriyle, zihinleriyle, ruhlarıyla yaşayanlar, yani aşk yapanlar için bu söylediğim. Sevişmeler bittikten sonra, yan yana yatarken de bir diğerini özlemeyi becerebilenler için. Düşünün ki; Yaradan’ın, insanoğlunun altından kalkamayacağı ince hesapları ve programı neticesinde ete, kemiğe, kana bürünmüş, ruh ve can kazanmış bir mucizesiniz. Her şeyinizle kendinize özelsiniz, teksiniz. Evrende birebir siz olan başka bir tek canlı yok... Ve yine sizin gibi, evrende kendisinin tek örneği ve sahibi olan bir diğer mucizeyle, ruhen, zihnen, kâlben bütünleşiyorsunuz. Bu duygu da, iki varlığın dışında tek başına üçüncü bir mucize. İşte o zaman tensellik, salt cinselliği aşıyor, bambaşka bir boyuta varıyor. Böylesine bir sevginin, bir başka tende Yaradan’ın varlığını hissetmek duygusunu beraberinde getirmesi kadar tabii ne olabilir?
Evet, cinsellik ibadet olmayabilir ama ibadet eder gibi aşk yapılabilir.
Bu vesile ile asırlar evvel Fatih Sultan Mehmet’in bir rint şair üslubuyla yazdığı mısralarını paylaşmak isterim:
Kâbe hakkı Avni baş eğmez namaza yüz yumaz/Kaşların mihrabına secde kılam yeter bana...
(Kâbe hakkı için yemin ederim ki, Fatih, ne namaz kılacağım diye baş eğer, ne abdest alacağım diye yüzünü yıkar/Kaşlarının mihrabına secde etsem yeter bana)
(Not: Avni, Fatih’in şiirlerinde kullandığı ismidir.)
Petöfi Şandor ise ne Müslümandır, ne Osmanlı Padişahıdır, ne halifedir, sadece şair olarak duygularını şöyle paylaşır:
Ey güzel kız, sen sevmek isen/Ben bir yıldız olurum/Ey güzel kız, sen cehennem isen/ölürüm, birleşelim diye... Yani gerçek seven için, aslında sevdiğine, varlığına teşekkürler, varlığından ötürü Yaradan’a şükürle yaklaşmaktır sevişmek... Aşkla aşk yapmaktır...
Dini, mezhebi, ırkı ne olursa olsun...
Kadınları nasıl sevdireceğiz?
ecavüzcülerle ilgili hadım yasasının gerçekten ne boyutta gerçekleşeceğini ve tatbik edileceğini merak ediyorum. Zira insanı, özellikle kadını hedef alan şiddet; örf, âdet, gelenek dediğimiz özelliklerin başlıkları altına sığınarak kendini koruyabiliyor.
Toplu tecavüz davasında sanıkların avukatlığını yaptığı için kadın örgütlerinin kendisine gösterdiği tepkiyi “Sivil örümcek faaliyeti” olarak nitelendiren, kadına yönelik şiddet şayet basit yaralama suçu ise, uzlaşma kapsamına alınması gereğini savunan, direnişte gözaltına alındığı için kendisini savunan kadın işçiye “Kadın sesine hiç tahammül edemem, erkeklerle konuşalım” diyen yetkililerimiz, şu an aklıma gelen sadece birkaç örnek. Bunlar, sokaktaki herhangi birinin sesi değil, mağdur kadını da koruması gereken veya gerekebilecek olan, bürokrasinin, adaletin farklı kademelerindeki erkek yetkililerin bazılarının fikirleri.
Bu zihniyet yapısında olanlara kadını nasıl sevdireceğiz, kadını korumalarını, kollamalarını nasıl sağlayacağız? Tek dileğim, bu kafaların değişmesine kendi ailelerindeki kadınların yaşadığı bir dehşetin, şiddetin sebep olmaması. Ana, kız kardeş, eş, yavuklu... Her bir erkeğin hayatında olabilecek kadınlar... Kadın sesine tahammül edemeyenin de, kadını örümcekle özdeşleştirenin de...
Bir toplum şiddete karşı, bireylerinin her biri için kucak açabilmeli, top yekûn. Şiddet o zaman durur, düşünür biraz...
Taksim'de eski bir gece yarısı hikayesi...
Haberin Devamı

