Nermin Bezmen

Nermin Bezmen

-

‘Mükemmel kırmızı’nın tarihi

Haberin Devamı


Sevgili okurlarım, en sevdiğiniz renk nedir? Lütfen, bana “grinin elli tonu” demeyin. Kadının kendisini aşağılayan, şiddet uygulayarak, acı vererek yönlendiren zorba erkeği, bütün bunlardan sonra kendisini öptüğü için romantik, seks yaptığı için de âşık erkek zannettiği ruh hali gerçekten ne renktir, bilemiyor ve onu geçiyorum.

Gelelim diğer renklere... Hepimizin çok sevdikleri vardır, sevmedikleri, barışık oldukları, tahammül edemedikleri. Ama bütün bu renklerin geçmişini, varlıklarının sebebini ve nelere ve ne hayatlara mal olduğunu bilmek, renklere farklı bir yakınlık ve hayranlık duygusu veriyor insana.

Aynen, insanlar gibi, var oluşlarında, yaşamlarında tutku var renklerin; merak var, sevgi var, aşk var, şiddet ve kan var, acı var...

Renklerin tarihine girince, böceklerin, bitkilerin, yerli kabilelerin, inançların, işgâlcilerin, işkencecilerin imparatorların, kilisenin, casusların, tüccarların, modanın, kolonyal ekonominin dünyasına dalıyor insan. Her renk, her hangi bir diğer renk olmaktan çıkıyor, epik, trajik, romantik, maceraperest, sevilesi, hayran olunası bir kimlik kazanıyor.

‘Kırmızı’ örneğin... Kaktüsün üzerinde başlıyor hayatı. Antik Meksikalıların Aztek pazarlarında devam ediyor. ‘Cochineal’ böceğinden çıkarılan bu muhteşem renk, İspanyolların kıtaya ayak basmasıyla, o güne dek böyle can alıcı bir kırmızı görmemiş olan Avrupa’nın hayranlığını kazanırken İspanya’ya da muhteşem bir servet kazandırıyor. Sadece para kazandırmıyor bu minicik ‘cochineal’ böceği. Asaletin, hükümranlığın rengi olurken, uğruna cinayetler işleniyor, casusluklar yapılıyor, insanlar engizisyona tabii tutuluyor, tüccarlar, kumarbazlar yükseliyor, batıyor. Yetmiş bin, bazen de daha fazla, kurutulmuş ‘cochineal’den ancak yarım kilo kırmızı elde edilebilirken, gözü bu kırmızıyla kamaşmış işgâlcilerin zenginleşme süreci Azteklerin bitişini temsil ediyor.

‘Mor’un serüveni denizde başlıyor

İspanyolların ardından, İngiliz, Fransız, Hollandalıların ve diğer Avrupa ülkelerinin, imparatorların ve kilisenin dahil olduğu üç yüz yıllık serüvende ekonomiyi ve politikayı yönlendiren ‘mükemmel kırmızı’ nın geçmişini okudukça ona hayranlığınız artacak. Olmazsa olmaz rengim ‘kırmızı’yı, hayatını okuduğumdan beri, daha çok seviyor ve saygı duyuyorum.

Antik Roma ve Bizans İmparatorluğu’nun asalet sembolü ‘mor’un serüveni ise, karada değil, denizde başlıyor.

Efsaneye göre; Herakles, Tyre kıyılarında deniz salyangozlarını çiğneyen köpeğinin ağzına bulaşan rengi gördüğünde ‘mor’u keşfediyor. Finike kralı Pheneix, Herakles’den mor renkte bir kıyafet hediye aldığında, bundan böyle tüm kralların bu renkte giyinmesini buyuruyor. Kendisinden daha önce ve daha sonraki tüm morları gölgede bırakan bu rengin 28.35 gramını elde etmek için iki yüz elli bin deniz salyangozu gerekiyor. Bu rengin de ortaya çıkması için yaşanan süreç, uzun, meşakkatli ve tabii kokulu!

‘Tyrian moru’nun da, ‘cochineal kırmızısı’nın da, gücü temsil eden renkler olmasının sırrı, güç temsilcilerinin onları seçmiş olmasında değil, minicik bir kaktüs böceği ile minik deniz salyangozunun guddelerinde yatmakta.

Bazen, ihtişamlı görüntülerin ardında, böylesine ufak tesadüfler yatıyor işte...


‘Soyadım Vakko ya da Vakkorama öğretmenim’



ayatımda tanımış olduğum en renkli simalardan biriydi rahmetli Vitali Hakko. Vefatından kısa bir süre önce onunla hikâye ropörtaja döktüğüm tatlı bir sohbet yapmıştım. Sohbet yazım, dosyalarımı düzenlerken 11 Aralık’ta onun ölüm yıldönümünde karşıma çıktı. Kendisini bir kez daha keyifle, saygıyla anmadan geçemedim.

2007’nin Haziran ayıydı. Uzunca bir süredir görmediğim ve hastalıkları ile uğraştığını bildiğim Vitali’den randevu istediğimde, son iki senedir hiç kimseye röportaj vermediğini ama bana dostlukla bir istisna yapacağını söylemişti .

Onca hastalıktan sonra Vitali’nin kendisini emekliye ayırdığını, en azından işleri evinden takip ettiğini tahmin ediyordum. Yanılmıştım. Fabrikada buluştuğumuzda, tekerlekli iskemlede, ama her zamanki özenli giyimi, işine ve çevresine hakim tavrıyla beni karşılamıştı.

Hayatınıza bir isim verin desem, ne dersiniz? Belki düşünürsünüz, anılarınıza resmigeçit yaptırırsınız, içinden kendinizi en iyi anlatacak ismi süzmek için. Belki, ömrünüzü istediğinizce şekillendirememiş çalkantılı seçimleriniz, belki yeknesak hayâlleriniz içinize sinecek bir cevabı yakalayamaz, isim verdirmez hayatınıza. Ama, Vitali Hakko, sorgulamadan, düşünmeden, hiç tereddütsüz, çok kısa, ancak içinde dünyaları barındıran şu cevabı vermişti: “Hayatım; Vakko.”

Evet, Vakko sadece bir mağazalar zinciri, marka adı değildi sevgili Vitali için, Gerçekten, hayatının ta kendisiydi. Vitali için kendisi ve Vakko aynı hayâlleri, aynı vizyonu, azmi, aynı imajı temsil ediyordu. Ardında bıraktığı zamanın cesur, yenilikçi örneği ve önderi olmanın huzuru, Vakko ile beraber onun müşterek iftiharı, mutluluğuydu.

Vakko için farklı yeniliklere ve başarılara açılan kapıları zorlayacak hayâller, Vitali Hakko’nun uykusuz geceleri, o uykusuz gecelerde defterine düşülen notları, çizimleri, tez, seri heyecanları, muvaffakiyet kokusu alan yeteneği ile harmanlanmıştı .

Hakko ve Vakko isimlerinin yeni nesillerle nasıl bütünleştiğini, yıllar önce sevgili Ketty Hakko’nun bir sohbetimizde anlattığı şu keyifli anektod çok güzel ifade eder.

O tarihte, Cem’in ilk kızı Pia henüz yuvaya başlamıştır. Yuva öğretmeni, küçüklerin isim ve soyadlarını söyleyerek kendilerini tanıtmaları ister. Sıra minik Hakko’ya gelince ayağa kalkar ve sadece “Pia” der. Öğretmen ısrarla soyadını sorunca şöyle cevaplar:

“Soyadımız ya Vakko, ya da Vakkorama öğretmenim.”

O tarihte henüz minicik Pia’nın küçücük zaman dilimindeki hayatını bile isimlendirdiğini düşünürseniz, Vakko adının, sadece marka değil, bir aile kimliği, duruşu, felsefesi olduğunu farketmemek mümkün değil.

“Şans, doğru zamanda doğru yerde bulunmakmış.” derler ama, ‘doğru’ zamanı ve yeri hissetmek, görmek de özel bir algılama kabiliyeti ister. Yoksa, bu doğru zamanlar ve mekânlar kendiliğinden insanı içine çekmez. Herkesin hayâli elbette hayattaki şansını yakalamaktır. Ancak, hayâller ideale dönüşürse vizyon yaratır. Aksi halde, açık gözle görülen rüyalar olarak kalır. Vitali Hakko, bu detayı lehine kullanabilenlerden olduğu için, modern Türkiye’nin adımlarının atıldığı günlerde, kendi hayâllerini realiteye dönüştürecek vizyonu yola çıkarabilmişti.

Bir gün bir muhabir sorar Vitali Hakko’ya, “Vakko’yu satmayı hiç düşündünüz mü?” diye. Cevap kesin ve anlamlıdır:

“Vakko bir idealdir. Kimse kendi idealini satmaz.”

Evet, hayâllerinizi satabilirsiniz ama ideallerinizi asla. Çünkü sizi ve size inananları başarıya ulaştıracak olan o idealdir. Üstelik o ideal hayatınızı isimlendiriyorsa... Aynen Vitali Hakko’nun söylediği gibi:

“Hayatım; Vakko.”

Siz, tüm varlığınızı, kimliğinizi sarmalayacak bir isim verebiliyor musunuz hayatınıza? Hele hele hayatınız Vitali Hakko gibi doksan üç seneyi kucaklamışsa, hâlâ daha bu kadar istikrarla, sürekli büyük bir enerji ve yaratıcılıkla beslediğiniz, hiç bıkmadığınız, sizden hiç sıkılmamış, tek bir isimle anacağınız bir idealiniz olabilir mi?

Sevgili Vitali, bir kez daha, hepimiz sana şapkalarımızı çıkarıyoruz!

Umut Vakfı’nın bireysel silahsızlanma mücadelesi



ir tarafta ‘sevgi’yi, ‘aşk’ı yazmaya çalışıyorum, diğer taraftan, çoğunuz gibi, ülkemizi ve dünyayı saran ve gittikçe genişleyen ‘sevgisizlik’ çemberinin ortasında nefes almaya çalışıyorum. Şiddet haberlerini izlerken dehşete kapılıyorum. Yaş, mekân, zaman gözetmiyor şiddet. Kimi nerede kullanabilirse, eline ölümcül bir bahane veriyor sebep olarak.

Ne oluyor insanoğluna? Nereye gidiyoruz? Nasıl bu kadar vahşileştik? Nereden çıktı bu insanlar? Nasıl yetiştiler? Hiç mi sevilmediler, sevmediler? Hiç mi hayâlleri olmadı... Gerçekleşmese bile ruhlarını besleyecek? Nasıl bir duygudur, canı bu kadar kolay almak? Yaşamayı ölmek kadar zor yapan nedir? Ancak bir başkasının canını alarak, yaşadığını anlamak nasıl bir duygudur? Sorularım uzayıp gidiyor.

Daha henüz geçtiğimiz Ağustos ayında Amerika’dayken, bir makalede, Amerikan senatosundan neden ciddi bir silahsızlanma kanunu çıkamayacağını, propaganda zamanı Amerikan silah sanayinin tüm partileri ayrı ayrı hangi rakamlarla beslediğini okumuştum. Anneler, babalar, aklı selim sahibi vatandaşlar isyandaydı... Ve geçtiğimiz günlerde Amerika’nın en huzurlu, suç oranı en düşük yerleşim yerlerinden birinde, Newton-Connecticut’da bir katliam yaşandı. Sadece Asperger sendromu olan katil genci ve silah koleksiyoncusu olan annesini suçlu göstermekle yirmi masum çocuğa ve ailelerine karşı temize çıkamaz Amerikan yönetimi. Bu yürek dağlayan olayın faturasını kim ödeyecek orada, göreceğiz.

Bizde ise, benzeri acıyla yüreği dağlanmış nice anneden biri, sevgili dostum Nazire Dedeman, yıllardır, “Umut Vakfı” şemsiyesi altında bireysel silahsızlanma için mücadele vermekte. “Sessiz ayakkabıların yürüyüşü” yapılıyor her sene, bu davaya dikkat çekmek için. Ne kadar yol alındı? Cevabını sizler de biliyorsunuz, benim kadar...

Tolstoy’un trajik aşk öyküsü
Anna Karenina




Bugünlerde yılın İstanbul’daki son film festivalini açan film ‘Anna Karenina’ beni bir kez daha zamanda yolculuğa çıkardı. Tolstoy’un 19’uncu asır sonu Rusya’sından, kaotik ve trajik bir aşk öyküsünü dile getiren bu klâsik, bir kez daha hikâyesini beyaz perdeden anlatıyor. Belki, genlerimin o toprakların havasını, suyunu taşımasından, belki dokuz yaşında Chekhov’un hikâyeleriyle tanıştığımdan, Rus klâsiklerinin, ruhumu rüzgârlanmış buluta çeviren bir tarafı vardır.

Chekhov’un, karakterlerinin ahlâki seçimlerini yargılamadan tarafsız yazarlığını, Tolstoy’un ahlâki bulmadığı seçimleri yapan kahramanlarını cezalandıran yazarlık anlayışına tercih etsem de, bu görsel ve sanatsal şölenin beni uçurmasına izin vermemem mümkün değil. Belki bir kez seyretmem de yetmeyecek üstelik...

DİĞER YENİ YAZILAR