Duygularım alt-üst. Kelimelerim med-cezirlerde. Çok büyük duygu iniş çıkışları yaşadığım zamanların halidir bu. İşte yine o hallerle dalgalanmaktayım.
Geçen hafta Zonguldak yoluna çıkmamla beraber içimi sarmaya başlayan, oraya vardığım andan itibaren yaşadığım yirmi iki saat boyunca katmerlenerek beni saran, ağırlaştıran duygular hâlâ benimle.
Bu, fiziki olarak kısa ama duygusal yoğunluğuyla çok uzun bir zaman dilimiydi. Bu kısa zamanda tanıştığım, konuştuğum onlarca insanın ve ziyaret ettiğim mekânların hikâyeleri, hüzün ve acıyla, zaman zaman ümitsizlikle, ruhuma öylesine ağırlık verdi ki; zihnimin kanatları bile beni uçuramadı, kaçıramadı üzerime yığılan ölü toprağından...
Bu ağırlığı nispeten hafifleten ve bana teselli olan; gazetem Vatan’ın, toprağın altındaki bu dünyanın acılarını, dört gün boyunca okurlarımla paylaşma şansı vermesi ve telefonla, mail ve Facebook yoluyla yazıma aldığım duygusal mesajlar oldu.
Trajedileri, sıcacık evinizde, yumuşacık koltuğunuzda otururken haber olarak dinlemekle, acının ocağına indiğinizde hissettikleriniz arasında uçurum var. Bunu, oğlumun askerliğini yaptığı dönemde, Şırnak-Silopi’de sınır birliğine yemin törenine gittiğim yolculukta da aynı derinlikte hissetmiştim, sokak çocuklarıyla, şiddete uğramış kadınlarla, kader mahkûmlarıyla konuşurken de...
Şehit madencilerimizin aileleriyle görüşürken, yaşadığım duygu hallerinden biri de, istisnasız hepsinin, kaybını, acısını, vakur ve yaygarasız bir şekilde yaşıyor olmalarıydı. Ocaklarda, vardiya değişiminde izlediğim, sohbet ettiğim madencilerimizde gördüğüm de buydu. Yüzlerindeki, ellerindeki kömür rengini, kazmalarını, küreklerini, çizmelerindeki kara çamuru öyle gururla taşıyışları var ki; nereden çıktıklarını, nereye gittiklerini bilmeyene “Ben de bu işi yapmalıyım” dedirtir.
Maden işçilerimizin yaptığı; ülkenin topraklarına, madenine sahip çıkmak mücadelesi... Yaşamları açlık ile yokluk sınırı arasında olsa da, ucunda büyük ihtimal, ölüm olduğunu bilseler de, iftiharla sahiplendikleri bir mücadele bu. Bu sebepten, bu mücadeledeyken son nefeslerini verenler “şehit”lik mertebesinde benim için. Zaten, ne acı, onlara verebildiğimiz tek titr de bu oluyor...
Şimdi balkona çıkıp çiçek ekeceğim. Haftalardır benim ilgimi bekleyen lâle, ful, sümbül soğanlarını yerleştireceğim toprak yuvalarına. Toprağın karanlık derinliğinin ruhuma verdiği hüzne ilâç olsun diye...
Bileşik kaplar hesabı
Biraz hüzünden uzaklaşmak, güzel, yumuşacık bir şeyler yazmak istiyorum.
Defterimde aldığım notlar, kendimi şöyle etrafımda yazılıp, konuşulanların akıntısına bırakıyorum.
Bebek katili, teröristlerin efendisi kitap yazmış. Basılsın mı, basılmasın mı, konuşuluyor. Bence basılır. Hâtta, hem ‘en çok satanlar’ listesine girer, hem de ders kitaplarına. “Yüz temel Eser” listesinden Steinbeck’in ‘Fareler ve İnsanlar’ı, edebiyat kitaplarımızdan Yunus Emre’nin ilâhileri ayıklanır, uyanış kurtuluş ve direniş günleri kutlanmadan geçiştirilirse, elbette bu boşluklar ‘Bileşik kaplar’ hesabı, doldurulacaktır.
‘Bileşik kaplar’; şekli ve kalınlıkları farklı olan iki veya daha fazla kabın tabanlarının birleştirilmesiyle elde edilen düzenektir. Formül de şöyledir:
P1 = P2
H1 . d1.g = h2.d2.g
H1.d1 = h2.d2
Bunlar çok ‘fizikçe’ gelebilir. Düz yazıya çevirdiğimiz zaman, bu formülün prensip özelliklerinden biri şudur:
Bileşik kaplardan herhangi birine konan sıvının kaplara akışı, diğer kaplardaki sıvının yüksekliği, yani basıncı, eşit olana kadar sürer...
Yani, bu fiziki gerçek şunu gösterir ki; boşaltmaya başladığınız kabı, bileşiğindeki diğer kabın sıvısı hemen dolduracaktır. Bilmem, anlatabildim mi?
1 milyon dolara biyonik adam
70’li yılların dizi kahramanı ‘Altı Milyon Dolarlık Adam’ bir milyon dolara mâl edilmiş. Biyonik adamın haritasına bir bakayım dedim. Pankreas, böbrek, dalak nelerden yapılmış, hiç merakımı çekmedi bile. Biyonik aygıtlar, sensörler, yapay kan ve nefes borusu, çipler, mikroçipler, elektrik sinyalleri ile bezenmiş biyonik bedende, önce kendimce en önemli olan bölümlere baktım. Kâlp; zaten henüz bağış bulunmadığı için geçici olarak pilli aletten imâl edilmiş. Beyin; resimde ismi geçiyor ama menşei meçhul. Ten; şemadaki görüntüsü bile plâstik. Sonra ruhu aradım sayfada. Onu hiç göremedim. Maliyetinin altıda bire düşmüş olmasına üzüldüm biyonik adamın. Şimdi, daha ucuz diye bir yerine altı tane yapacaklar... Bunca kâlpsizin, ruhsuzun gerçeği varken dünyada, bir de biyonikleri fazla geldi bana.
Kadın ve erkek güvenmediği kişiyle olmasın
lektronik kulaklar ve gözler günlük dünyamıza öylesine girdi ki; en sade hayatın insanları dahi, gerektirecek bir durumu olmasa bile, telefonunun dinlendiği, maillerinin takip edildiği, face sayfasının incelemede olduğu takıntısına kapılmaya başladı.
Bu paranoya, kendi halindeki insancıkların üzerinde türlü etkiler yaratıyor. Bir grup, kelimelerini yazmadan, konuşmadan önce iki defa düşünüyor, Mehter yürüyüşü gibi, iki yazıp birini siliyor. Hat kesildi zannediyorsunuz, halbûki düşünüyor, “Acaba hangi kelimeler takiptedir?” endişesiyle, kendisini korumaya almaya çalışıyor.
Bir diğer grup da, o sade, sessiz hayatları içerisinde, cesaretlerini, en çok da kendilerine, ispat fırsatı gördükleri bu gammazlama sistemine, kapalı imalar, küçük itirazlarla, direniş gösteriyor.
Bu arada, sevgilisini, karısını izlettirenler, arabasına çip koyduranlar da var. Eh, araba bu, adam, yahut kadın, her girdiği yere, arabasını katlayıp cebinde götürecek hali yok ya, bir yerde izi kayboluyor. Bu noktada doğan izleme çaresizliğine karşı, el çantaları, ceket astarları v.s. çip yuvası olabiliyormuş. Bir psikolog arkadaşım, ayrı ayrı kendisine gelen bir çiftin, her ikisinin de bir diğerini takip ettirdiğini anlattı geçenlerde. Bu çift herhalde akşam evde buluştuklarında günlük takip raporlarının üzerinden geçiyorlar, kendilerini bir diğerine karşı temize çıkardıktan sonra ertesi güne devam ediyorlardır. Ya da, ikisi de, bir gün fena ödetmeyi plânlayarak son bir sessizlikle, en iyi vuracağı anı bekliyordur. Çok huzurlu! bir beraberlik olmalı... Bu örnekteki gibi bir diğerine müstahak çiftler bir yana, ben şahsen, kadının da, erkeğin de, güvenmediği, güvenemeyeceği kimseyle en baştan yola çıkmamasına, bu duyguyu aldığı anda da hiç mesele dahi yapmadan bir an evvel yolunu ayırması gereğine inanırım. Güvenmediği, izlettiği, izlediği insana nasıl saygı duyar insan, nasıl sever, anlayamam. Haydi, onu sevmiyor da beraber yaşıyor, ya kendisine saygısı? Çekip gitmek varken, bunca aşağılanmak neden?
'V day' hareketine siz de destek olun
Haberin Devamı

