Nermin Bezmen

Nermin Bezmen

-

Havva’nın kızları ve elmalar

Haberin Devamı

eden “Adem oğulları” denir de, Havva’nın adı bu oluşuma dahil edilmez? Sanki zavallının tek rolü, Adem’e elmayı yedirmekmiş gibi... Aslında daha hikâyesi yazılırken en baştan kaybetmiş zavallı Havva. Hem şeytana uyan, hem Adem’i baştan çıkaran günahkârlığın sembolü olarak kitaplara geçmiş ve kendisinden sonra gelecek tüm kadınları erkeğe ve ahlâk yargısına karşı borçlandırmış, boynu bükük kılmış. Böylelikle, daha en baştan en büyük babamızı mağdur, en büyük annemizi de şeytanın yansıması olarak bellemişiz.
İşin garibi, Semavi dinler Havva Ana’mızın şeytanla işbirlikçiliğinden bahsedene kadar, insanoğlu atalarının bu hikâyesinden bihaber kalmış. Niye cennetten kovulduklarını bilememişler uzun zaman. Acaba Adem, çocuklarına, torunlarına hiç mi anlatmamıştı başlarına gelenleri, cennette yaşamadıkları için kimin suçlu olduğunu. Yoksa, biricik eşine sevgisinden susmuş muydu?
Havva Anamız’la konuşma şansım olsa, o neler anlatırdı, nasıl anlatırdı diye merak ediyorum doğrusu. Ama mümkün değil... Ve Adem’in oğulları, bu çıkış noktasını kullanarak Havva’nın kızlarına hâlâ daha bir elmanın hesabını ödetmenin peşindeler, hem de elmayı yedikleri halde. Diğer taraftan, cennetten kovulma sebepleri kadın olduğu için de, kadını cennete kabul etmeleri de zor oluyor elbette. Nitekim, belki hatırlarsınız, birkaç sene önce Meclis’imizin bir maruf üyesi, kadınların, cennete ancak biat edip hoş tuttukları erkeklerin ardından gidebilecekleri üzerine şahsi arzu ve yorumlarından oluşan Hadis-i Şerif’i dağıtmıştı Meclis’te. Duyduğumda, “Durum buysa, kusura bakmasınlar, beni Cennet’e gitmek hiç ilgilendirmiyor o zaman” demiştim. Eşimi hoş tutmadığımdan değil, cennetin erkeklerin tekelinde olması inancına kızdığımdan. Elbette, bir kadının, uğruna, ardından her yere, sorgulamadan gideceği bir erkeği olabilir. Hâtta sadece cennete değil, cehenneme bile... Ama bu kadının kendi seçimine, kendini temsiline kalmalı, erkeğin buyur etmesine değil.

Kız çocuklarının çilesi

Hem bu dünyayı, hem de cenneti erkeklerin sahiplendiğini görmek isteyen mantalitenin eseri olarak, bu 8 Mart’ı yine, dünyanın hemen hemen her yerinde, kadının yoğun emek sömürüsü, kadına yönelik katliama dönüşmüş cinayetler, kadının savaşı ve zoru en derin anlamında yaşadığı bir süreçle karşıladık.
Ülkemizde, 2012 yılında 159 kadınımız bu sistemde canını kaybetmişti ve 2013’ün ilk iki ayında taze ölüm sayısı 26’yı buldu bile.
Maalesef, muhafazakâr sosyo ekonomik politikalar ata erkil düzeni desteklemekte, eşlerin ve ailelerin kadın üzerindeki şiddetini mazur görmekte ve göstermekte. Bu politikaları savunanların bir kaçının kendi karılarını baş tâcı ediyor görünmeleri de bu derde bir deva olmuyor, olamaz.
‘Kadın’ı arada, derede, bir lütuf yapar gibi değerlendirmekten, Yaradan’ın Adem oğluna vermiş olduğu kabul edilen tüm nimetleri, yine Adem oğlu uygun gördüğü zaman ve uygun gördüğü kadarıyla kadına bahşiş verir gibi vermekten vazgeçilmeli.
Havva’nın kızları olarak, Adem oğlunun bize verdiklerinin aslında zaten hakkımız olduğunu bilmemiz gerek. Bu anlamda yine en büyük görev kadının kendisine düşmekte. Bu sistemlerin en büyük gücü, en baştan, kadının kendisini sisteme inandırmakta yatıyor. Kadın, sistem adına diğer kadının, kızın gardiyanlığını yapıyor. Kadının vicdanının ağır basabileceği durumlarda ‘aile’ faktörü devreye sokuluyor.
Törelerin, geleneklerin girdabında kanunların koruyamadığı kadınlar, kızlar, bir de kanunlarla karşılarına çıkıldığında hepten aşağılanıyorlar.
Gayri kanuni yollarla kadın ve çocuk istismarının dışında, kadını ve kız çocuğunu onları korumakla görevli sistemlerin mahvetmesi ayrı bir acı ve ayıp boyutu.
Tek çocuk politikasından sonra Çin’de hamile kalan kadınların yaşadığı korkunun sınırı yok. Kız çocuklarını doğurabilmek için kaçan, saklanan, inzivada, nüfus kaydı, sağlık imkânları olmayan bir bebekle biçare kalan veya bebeği kız olacaksa kürtaja zorlanan anneler ya da doğumda kız çocuğu elinden alınan veya öldürülen anneler, Çin’in utanç duvarına yazılacak hayat hikâyeleri.
‘Women’s Rights Without Frontiers’ (Sınırı olmayan Kadın Hakları ) gönüllü kuruluşu başkanı Reggie Littlejohn, Çin’de uygulanan bu politika konusunda eksper ve kendisi bu vahşete ve dehşete bir son verilmesi için altı kez Amerikan Kongresi’nde, defalarca da Avrupa, İngiliz ve İrlanda parlamentolarında konuşmalar yapmış. Ama şimdilik, gelinen nokta, toplanan parayla kız çocuk doğuracak anneleri saklamak ve bakımlarını üstlenmek üzere gizli evler yaratabilmekten ibaret kalıyor.
Dünyada 3 milyon kız çocuğunu bekleyen bir başka vahşet de kısaca FGM diye adlandırılan (Female genital mutilation), jenital sakatlama. Bir nevi sünnet de diyebiliriz. Kız çocuklarının, cinselliğinin uyanmasını tehlike olarak gören inanç, onların erkeğe karşı istek duymaları ve istek uyandırmalarını engellemek için henüz çocuk yaşlarındayken klitorislerini veya vajina ağzını kesmeyi veya tamamen çıkarmayı öngörüyor... Milyonlarca kız çocuğunun, yaşayana kadar korkulu rüyası, yaşarken korkunç acılı ve ızdıraplı, yaşadıktan sonra da psikolojik ve fiziksel travması olarak kalan bu vahşeti yerine getirenler de genellikle kız çocuğunun aile büyüğü diğer hanımlar. Sistemlerin kadın üzerine koyduğu dehşet ve sindirme politikasını özellikle kendisi yaşamış kadınların sonraki nesilleri kurtarmak için direnmesi gerekiyor. Dünyanın neresinde, hangi tabuları yıkmak için olursa olsun, öncelikle Havva kızının kendi kızlarına sahip çıkması ve onun da erkeğin lûtfu olmadan insanca ve kadınca yaşayabilme hakkı olduğuna inanması ve bu inancı öğretmesi şart.
Kadınlığından utanan, erkekten korkan, kız çocuğu doğurduğu için aşağılanan ve örselenen kadınların erkekle ilişkisi ancak efendiye kölelik etmek çizgisinde kalıyor. Onun için öncelikle kadına köle olduğunun kabul ettirilmesi gerekiyor ki, bunu da yine dehşet hallediyor.
Havva kızlarının, düşleri, zihinleri, yürekleri, ruhları ve bedenleri üzerinde kendilerinin tek sahibi olduklarını bilmesi ve Adem oğullarına hissettirmesi zamanı geldi, geçiyor... Şu meşhur elmanın diyeti çok ama çok pahalı olmaya başladı...

Bir uygarlığın seviyesini ölçmek isterseniz, derhal kadının hayat şartlarına bakın. Stuart Mill

Kadın DNA’sının yolculuğu

Yıllar önce okuduğum bir bilim mecmuasında insan DNA’sının tarihsel yolculuğunu sonunda büyük büyük annelerimize dayandırarak anlatılması bana ilginç ve hoş gelmişti. Bu araştırmaya göre, DNA örneklemesi bizi şu sekiz kadına götürüyordu:
Ursula; Çocukları İber yarımadasına dağılmış.
Velda, İberik’ten gelenlerin torunların başını çekiyor. Buz çağından işaret veriyor. Çocukları Pirenelerden Gaskonya’ya, bazıları Norveç ve Kutuplara yayılmışlar. Skandinavları oluşturuyorlar. Ursula’dan 28.000 yıl sonra aynı mekândalar. Xenia’nın çocukları Kafkaslar’dan Bering Boğazı yoluyla Kuzey Amerika’ya geçmişler. Helena, Bask’ların kökeni. Tara, Keltlerin büyükannesi. Çocukları Toscana’ya ve buz çağından sonra İrlanda’ya dağılmışlar. Velda, Pireneler’den Gaskonya, Fransa ve İngiltere’ye, Norveç’e yayılıyorlar, İskandinavları oluşturuyorlar. Katrine, Venedik orjinli. Çocuklarından bir kol buz çağı adamı Ötzi. Jasmine, başlangıcı Suriye. Neolitik dönem Anadolu, Yunanistan, Balkanlar, Elbe ve Danube’a kadar uzanmışlar.
DNA’larımızı belirleyen bu büyükannelerden en yaşlısı Ursula 45.000 yaşında, en genci Jasmine ise 8000. Şimdi, hepsini düşünüyorum tek tek, kadın olarak, kadınlık adına neler yaşadılar diye. Ursula, Neandertel zamanın kadını. Zamanına göre güzel bir kadın mıydı acaba? Diğerlerine nazaran daha zeki miydi? Sakin bir kadın mıydı, yoksa şirret mi? Şefkâtli miydi yoksa zalim mi? Kocasını öperek mi uyandırırdı, kafasına kemik vurarak mı? Erkeği avdan geldiğinde eli belinde mi karşılardı “Nerelerde kaldın? Av mı kaldı bu saatte?” diye, yoksa mutlu bir tebessümle kollarına mı koşardı? Ben, bu sorularla düşünürken, birden karşıma Wilma çıktı. Wilma 43.000 yaşında, “Son Neanderthal” diye geçmiş kayıtlara. Kızıl saçlı, açık tenli çilli bir kadın. Yorgun ama mücadeleci, bedbin ama inatçı bakıyor. Kuzey İspanya’da, Asturias’da, kestane ve çınar ağaçlarının arasında bir mağarada, ‘El Sidon’da bulmuşlar kemiklerini. Altı sene süren analizler sonucunda DNA bulgularına göre restore edilmiş yüzü. En primitiv insan cinslerinden biri olarak kabul edilmesine rağmen bu Neanderthal kadının bakışlarında duygu yakaladım. Onu sevmeden, sevilmeden yaşarken düşünemedim. 200 bin yıl boyunca Avrupa’ya, Akdeniz’e, Cebelitarık Boğazı’ndan Yunanistan ve Irak’a, kuzeye, Rusya’ya, İngiltere ve Moğolistan’a kadar yayılmış bu insan ırkının birdenbire yok oluşunu merak ettim. Bilim adamları Afrika’dan gelen daha gelişmiş bir ırkın buna sebep olduğunu söylüyorlar. Belki de son Neanderthal kadın Wilma da, kocasına elma yedirmişti, kim bilir?

DİĞER YENİ YAZILAR