evgili Duygu,
Seni çok sık anıyorum. Ama özellikle kadınlara bir anlam ifade eden, kadın mücadelesini anlatan veya çağrısını yapan günlerde daha çok benimlesin Duygu’cuğum...
Kısa süren ama benim “var olma” anlayışıma göre gerçekten var olarak yaşayan ve ardında varlığının izlerini bırakan, hani hep derim ya; bozkır otu gibi yok olmamış kıymetlilerimizdensin sen.
Gittiğin yerde okuma fırsatın olmuş muydu bilemiyorum, senin ardından yazdığım bir köşe yazımda “Ölüm yazmak zor; işin içinde Duygu olunca” demiştim. Ölümü yazmak hep zordur, bilirsin ama hele tanıdık, sevdik, hayatımın kısa veya uzun süresinde, az veya çok beraber olunan, takdir edilen canlar, “suskunlar diyarı”na yola çıkmışlarsa eğer, daha da zor gelir bana. Ruhum çok acır böyle zamanlarda ve gelir kalemime sığınır.
Sevgili Duygu, işte şimdi yine bir “Kadınlar Günü” yaklaşırken seni “Where The Rivers Meet” şarkısıyla, sarı güllerle sonsuzluğa yolladığımız, 30 Temmuz 2006 gününü yanı başıma getiriverdi zihnimin kanatları. Seni, o gün hayatın boyunca sahip çıktıkların; kadınlar taşımıştı sırtında. Kadınlar atmıştı mezarına toprağı. Belki de, birçoğu kendi adlarını, arzularını, beklentilerini haykırmayı senden öğrenmiş kadınlardı. Sevgilerini, renklerini, heyecanlarını, yaşamlarını seçme ve ifade hakları olduğunu, senin sayende fark eden, hatırlayan kadınlar... Cinsel yolculuğunu, sadece erkeğinin arzu ve doyumlarının med-cezirlerine bırakmamayı, yaşamayı senin yazdıklarından öğrenmeye başlamış kadınlar...
Sen sevgili Duygu, kadınlığını yaşayamayan milyonlara kendilerini bulma ve sahiplenme olgusunu aşılarken, kirli, pasaklı, sökük etekli, erkek saçlı, erkek tavırlı feministlere de, dişiliğinden, zarafetinden, ölçülü şıklığından, kadınsı hassasiyetlerinden vazgeçmeden feminist olunabildiğini ispatlamıştın.
Hep gülen yüzün, yumuşacık, insanın kulağını okşayan tatlı sesinle kimsenin cesaret edemediği kavgalar vermiştin. Ürkek, sindirilmiş, sessiz, ezik kadınların “kendilerine aitlik” mücadelelerinde yolu açarken, söylediklerin, yazdıkların, kırsal kesimdeki ve varoşlardaki hanelerle sınırlı kalmamıştı.
Sen, şiddetin tarifini yaptığın zaman, ferah, favur içinde, eli sıcak sudan soğuk suya girmemiş nice kadın dahi, dehşetle, yaşamlarındaki gizli şiddeti fark etmişlerdi. Ele gelmeyen, bedene dokunmayan ama onları aciz kırıntılar haline getiren, yüreklerini, ruhlarını yoran ve kendilerine saygılarını yitirten, bir erkeğin sebep olduğu şiddeti, senin anlattıkların, yazdıkların fark ettirmişti.
Tabii kaçınılmaz olanı, bu toplumda senin gibi devrimci kadının ezilmesi gereğini! de yaşadın. Ataerkil despotizmi bunca sorgularken, o güne dek çoğunun değerli bulduğu değer yargılarını alt üst etmiştin ve bu sebepten toplumsal şiddetten payını alman kaçınılmazdı. Salt sorgulaman değil, esas olarak, bunu yüksek sesle söylemekteki cesaretin ve kadınları ardına takman kızdırmıştı o çoklarını. İşin en acısı, kadınlar da vardı bu linç takımında.
Hatırlar mısın Duygu’cuğum, senin, toplumun, ailelerin huzurunu kaçırdığını söylemişlerdi. Halbuki, tam tersiydi. Çünkü senin uğraşların salt kadın için değildi. Sen, erkeklere de, yanlarında olmaktan, hayatı paylaşmaktan dolayı iftihar edecekleri, saygı duyulan şahsiyetli kadınlara sahip olma şansını göstermek istiyordun. Kız çocuk babalarına, şefkâtle, sevgiyle, kişiliğine değer vererek büyüttüğü kız çocuğunun, ileride bir başka erkeğe de kendisini ezdirmeyeceğini anlatmaya çalışmıştın. Annelere, oğullarını, kadını saymak ve sevmek üzere yetiştirmelerinin önemini seslenmiştin. Ancak, özgür iradesi ile ruhsal, zihinsel ve tensel mutluluğu yakalayan kadının, mutlu bir kadın, mutlu bir sevgili, mutlu bir eş ve mutlu bir anne olabileceğini bıkmadan, usanmadan tekrarlamıştın.
Onun için, ben, yokluğunun sadece kadınlarımız değil, erkeklerimiz için de, henüz çocuk olanlar için de, büyük bir kayıp olduğuna inanırım.
Seni sonsuzluğa uğurladığımız
30 Temmuz 2006 günü akşam, verandada sarı güllerin karşısına oturmuş ve “Where The Rivers Meet”i dinlerken buradaki mücadeleni ve gittiğin suskunlar bahçesini düşünmüştüm. Kabullenememiştim. Zira sana suskunluk yaraşmazdı. Diğer taraftan, çoktan o dünyaya göçmüş, buradaki hayatları boyunca hırpalanmış, ezilmiş, sindirilmiş, hayâlleri, arzuları düşlerinde takılı kalmış nice kadın için de sevinmiştim. “Duygu şimdi onların yanında” diye düşünmüştüm. Senin, o yumuşacık sesinle onlara fısıldadığını duyar gibi olmuştum: “Artık özgürsünüz...”
Sevgili Duygu, gittiğinden beri buralarda çok şeyin iyiye doğru değiştiğini, kavgasını verdiğin kavramların artık tüm toplumca önemsendiğini ve sahip çıkıldığını yazabilmek isterdim sana. Ama mümkün olamıyor maalesef. Ancak ölünce özgür olan kadınlarımızın yaşarken de “Özgürüm!” diyeceği gün sana çok mutlu bir mektup yazacağım.
Hasret ve sevgilerimle...
Nermin
Nedir kadın olmak?
Bir fiil midir kadın olmak? Bir davranış şekli midir? Bir duygu mudur? Bir kader mi? Bir algılayış, bir sunuş mudur? Bir kaçış mı yoksa ateşe atlayış mıdır? Bir sunak mıdır kucağında kurbanlar verilen, yoksa kurbanın kendisi midir sunak taşına yatırılan? Dokunulmaya kıyılamayan mıdır yoksa taşlanan mı? Özenilen midir, reddedilen mi? Aşkı uğruna savaşılan mı yoksa aşka yasaklanan mı? Gücünden, doğurganlığından yüzlerce tanrıça yaratılan mıdır yoksa ilâhi güçten aldığı ayrıcalığından dolayı cezalandırılan mı? Erkek dünyası gerçekten sever mi kadınlığı yoksa içten içe kıskanır mı? Gücüne ihtiyacı olduğu için kadına tapınaklar mı inşa eder erkek, yoksa tensel zevklerinin ilâcı olduğu için ona düşman mı kesilir?
Ay Kanı'nı yoğuran Tanrıçalar
eş gün sonra “Kadınlar Günü” geliyor bir kez daha. Kimi kadınlarımız sokaklara dökülecek, kimi konuşmalar yapacak, kimi kendini şımartmaya adayacak gününü. Birçoğu da her gününün aynısını yaşayacak. Bir kez daha gerçekleşmemiş hayâlleri, geme vurulmuş ümitleri, farkında bile olmadığı kadınlığı ile ezberden bir gün geçirecek.
Ülkemizde de, dünyamızda da, yaşanan acılar, örselenmeler, şiddet, hiddet, vahşet, en çok kadını kıskacına alıyor, erkeklerden ziyade, kadınlara yükleniyor. Kadına karşı gittikçe artan bir saldırının varlığı göz ardı edilecek gibi değil.
Peki ne oldu da, tarih boyunca tapınılan tanrıçalık mevkiinden buralara düştü kadın? Kabahati neydi?
“Kadın” ve buna bağlı olarak “dişilik” olgusu, insanoğlunun cinselliğini fark etmesiyle beraber beyinlerde yerini almış bir olgu. Tarih boyunca, kadın imajı, cazibesi, tenine ve doğurganlığına duyulan ihtiyaçlar doğrultusunda, dinsel, sosyal ve politik nice düzenlemenin de menşei veya kurbanı olmuş.
Erken devir insan kültürlerinde, erkeğin doğuma katkısı henüz bilinmediğinden, aylık kanamaları ve çocuğun bu kanın pıhtılaşmasından dünyaya geldiği inancıyla, kadın, tabiat üstü, mistik, mucizevi bir konuma yerleştirilmiştir.
Hindu teorisine göre; kadının rahmi, bu kanamanın yoğunlaşmasıyla canlıya şekil vermektedir. Daustenius’a göre; rahimdeki meyve, uygun bir zamanda, ancak annenin kanıyla beslenip olgunlaşır. Güney Amerika Kızılderilileri’ne göre; tüm insanlık “ay kanaması”ndan yaratılmıştır. Antik Mezopotamya kültüründe Tanrıça Ninhursag, insanoğlunu, kendi ay kanı ile çamuru yoğurarak yaratmıştır. Anlamı “kanlı çamur” olan “Adamah”tan yaratılanın adı “Adam” yani “Adem”dir.
Plutarch, insanın topraktan yaratıldığını, ama ayın gücüyle büyütüldüğünü söyler. O ay ki; kadının kanamalarını düzenleyen güçtür.
Doğum yapmanın, ilâhiliğin tek göstergesi olduğu Antik çağların mitolojisi, en yüksek tanrılık mertebelerini tanrıçalarla süslerken, (affınıza sığınarak!) vajinadan, rahimden ve üretmekten yoksun erkek tanrılarını da, doğurganlık mucizesine sahip kılabilmek için onlara özel yaratıcılık unsurları kurgulamıştır. Ağzından, burnundan, penisinden, kalçasından doğurup kadına rakip olan tanrılar, kadınlığın ay dönemi kanamalarına ve cinsel yapısına özenle düzenlenen hadım etme seremonileri, erkek çocuklara kız elbiseleri ve takıları giydirilerek yapılan sünnet törenleri, tarih boyunca erkeğin kadın gücüne sahip olmak arzusuyla takındığı tavırları sergilemiştir.
Antik çağlar boyunca kadını, erkeğin ve toplumun gözünde tanrıçalaştıran anlayış zamanla, kadının doğurganlığında erkek sperminin öneminin farkına varılmasıyla beraber tavır değiştirmiştir. Belki de bu konuda bilgisizce geçen zamanın ödeşmesi olarak, kadını cezalandırmaya başlamıştır. Tabiatın takvimini, doğurganlık gücünü ve yaratma düzenini bünyesinde barındıran kadına bunun cezasını çektirme kararı vermiştir, erkek erkil toplum anlayışı ve kadın olmanın cezasını vermek üzere yeni düzenlemeler yaratmıştır.
Çağlar boyu “kutsal” ve “yaratıcı” kabul edilen kadının ay dönemi kanamaları “pis” addedilmiş, bu pisliği taşıdığından dolayı, kadın, dinsel ve sosyal katılımlardan ırak tutulmuş, ilâhi gücün işareti olan doğurganlığı, altında ezileceği bir yükün sembolü haline getirilmiştir. Antik dönemin, kadının tamamen kendi tasarrufunda bıraktığı, çocuğunu kendi arzusuyla doğurma hakkı elinden alınmıştır.
Erkek erkil toplumların en büyük çıkmazı, kadını ne kadar aşağılarsa aşağılasın, ne kadar itelerse itelesin, ona duyduğu ihtiyaçtır. Bu anlayıştaki erkeklerin kendilerine de saygıları yoktur. Zira, kendisine biraz saygısı, biraz gururu olan erkek, aşağılanan, ezilen bir kadını ne sevgili, ne eş, ne de çocuklarının annesi olarak görmeye tahammül edebilir. Her erkek yanına yakıştırdığı kadın kadar saygındır. Her kadın da yanına yakıştırdığı erkek kadar. Ancak; kadına erkeğini seçme hakkını vermek kaydıyla...
Bugünün, aydın, çağdaş kadını tanrıçalaştırılmadan, öz seçimlerinin, zihinsel, ruhsal ve tensel tasarrufunun kendi aidiyetinde olduğu, saygın bir dünya istiyor. Bugünün aydın, çağdaş erkeği de böyle kadını hak ediyor.
Sevgili Duygu Asena'ya özlem mektubu!
Haberin Devamı

