Nermin Bezmen

Nermin Bezmen

-

Notalardan örülmüş bir kor ateş

Haberin Devamı

Müzisyen bir anne ile felsefeci bir babanın tek çocuğu Anjelika Akbar, iki yaşında notalarla haşır neşir olan, dört yaşında mutlak kulak yeteneği fark edilen, beş yaşındayken sahneye çıkmak üzere kuliste bekleyen ve Moskova Tchaikovsky Devlet Konservatuvarı bünyesindeki harika çocukların okuduğu okula kabul edilen bir üstün yetenek. Akbar, “Üç Cemre Üç Aşk” dünya prömiyeri öncesi Nermin Bezmen ile buluştu.

O parmaklarını suya değdirdiği zaman dahi melodi duyuyorsunuz. Dudaklarını kıpırdatmasa dahi yüreğinden geçenleri okuyorsunuz. Gözlerinin renkli menevişlerinde yaşamı, vâr oluşun ışıltılarını izliyorsunuz. O, konuşmadan konuşabilen, sessizliğin sesini duyabilen, hiç yazılmamış, hiç çalınmamış notaları cennetten indiren mucizelerden biri... O, Anjelika Akbar...

Onunla ‘Üç Cemre Üç Aşk’ dünya prömiyerinden, bir tesadüf, üç gün önce buluşuyoruz. Yağmurlu, kurtları çağıran puslu, dumanlı bir Mart gününde, Beykoz ormanlarının içinde, cemreler düşürüyor Anjelika Akbar. Konuşurken baharı müjdeliyor sesi. Piyanosunun tuşlarında, ılık baharlar esiyor parmaklarının ucunda. Gözlerinde bahar çiçekleri... Hemen hissediyorum, benim gibi güçlü bir sinestezisi olduğunu. Daha bir kelime söyleşmeden birbirimizi tanıyoruz. Sohbete oturduğumuz çay masasında, Rus klâsiği çiçek desenli siyah lâke, ‘hohloma’lar içinde kuruyemişler, Himalâya’lardan aldığı özel örtülerin sarmaladığı demlikteki aromalı bitkisel çayı ve hemen yanı başımızdaki beyaz, kuyruklu piyanosu, kütüphanenin raflarında yüzlerce beste bize eşlik ediyor. Önce geçmiş zaman perdesini açıyoruz beraber. Kazakistan’ın Karaganda’sına uzanıyoruz.

Müzisyen ve felsefeci bir baba ile müzisyen bir annenin tek çocuğu olarak dünyaya gelmiş Anjelika Akbar.

İlk piyanoyu tanıdı

“Piyano ilk tanıdığım objeydi.” diyor, “Daha bebekken, piyano sesine verdiğim reaksiyon, gösterdiğim beden dilini gören annem ve babam, piyanoyu benim yatağıma yaklaştırmışlar. Daha sonra, müzik çalıp bana bestelerin isimlerini öğrettiler. Bilhassa yanlış söyledikleri zaman kıyametleri koparıyordum. Sadece müziğe değil, sözlere de duyarlıydım. “Çocukluğumdan beri notaları renkli görür, Anjelika. ‘Re’ye ilk bastığında büyük bir heyecan içinde “Anne bak! Ne güzel sarı bulut yükseliyor!” der. Herkes aynı rengi görüyor sanmaktadır. Çok iyi bir piyanist olan annesi “Olmaz öyle şey” deyince, susar, “Annem görmüyorsa demek ki yok demektir” der. İki buçuk yaşında artık notalarla haşır neşirdir. Parmaklarının ucunda, piyanist ‘paduşeçka’ları (yastıcık) çoktan gelişmiş, elleri güçlenmiştir bile. Beş yaşında sahneye çıkmak üzere kuliste beklerken şöyle bir hayali gelişir. “Sahneye çıkmadan konsantre olup müziği düşüneyim. Müziğimi, telepatiyle, benim algıladığım renklerle hissetsin dinleyenler diye hayâl etmiştim. Bugün de halen daha gerçekleşmesini arzuladığım bu telepati sadece müzikle ilgili değil. Konuşmadan da düşüncelerin anlaşılmasından yanayım. Kelimelerin gücünü ve yetersizliğini aynı zamanda keşfettim çünkü.” Seslerle ve sözlerle ilişkisinin dışında da farklı bir çocuktur minik Anjelika. “Daha küçücükken, rüyalarım gerçeklerimdi. Uykuya gönderirlerken, “Ben şimdi uyanmaya gidiyorum” uyanınca da “Şimdi uykuya giriyorum” derdim diye anlatıyor halen daha aynı inançla yaşadığını ekleyerek. Onunla bir ortak noktamızı daha keşfediyorum ve o da benim gibi rüya defteri tutuyor, içinden gerçeklerin yakalandığı...

Yedi yaşında kalbinde derin bir tınlama sesi

Bir farkındalık daha, notalarla girer küçük Anjelika’nın hayatına; babasının artık başka bir evi olduğu gerçeği. Yedi yaşındadır ve yıllardır zaten sürekli seyahatte olan babasının aslında annesiyle ayrılmış olduklarını o zaman öğrenir. “O anda kâlbimde deriiiiiiiiin bir tınlama sesi oldu” diye anlatıyor o anı, “Bir kapı gıcırtısı, uçan kuş çığlığı, bin kemanın en yüksek volüm ile aynı notayı çalması sanki boş bir odanın içinde tüm bu sesler ve daha fazlası yankılanarak, dönerek, eko gibi kâlbime dokunup bilincime geldi: Artık benim bir babam yoktu. Bir adam vardı uzaklarda bir yerde.” Bu sebepten, babasını fazla anlatamıyor ama “Babasızlığı anlatabilirim,” derken hüzün kırıntıları seziyorum sesinde.
Ama uzaklarda olan bir baba, Anjelika’nın, ruhunun, yüreğinin notalarla olan yolculuğunu kesmez. “Yaşamda hiçbir duygudan kaçamayız” diyor, “Her şey yaşanıyor ve bitiyor gibi görünüyor ama aslında bitmiyor. Orada kalıyor. Onun için, her şeyi yaşarken neredeyim, nasıl bir ruh halindeyim, onu bilmek önemli.”
Üç yaşına geldiğinde, pikabı, plâk koleksiyonu ve piyanosu hayatıdır Anjelika’nın. Dört yaşında ‘mutlak kulak’ yeteneği fark edilir ve Moskova Tchaikovsky Devlet Konservatuvarı bünyesindeki harika çocukların okuduğu okula kabul edilir.
Artık yolu çizilmiştir; yüreğinden gelen sesin yoludur bu.

Kalbimin sesi “Kal” dedi (Türkiye dünya evinde huzur köşem oldu)

Yıllar sonra, başarı basamaklarını tırmanırken, senaryo yazarı eşi ve henüz karnında sekiz aylık bebeği ile UNESCO üyesi olarak, Hindistan’dan sonra, 1990 yılında Türkiye’ye gelirler ve geliş o geliş olur. “İlk günden müthiş insanlarla karşılaştım. Bir ülkeyi böyle insanlarla tanımak muhteşemdi” diyor. “SSCB dağılmaya başladığında, ben de kâlbime baktım ve burası benim yerim dedim. Dünyanın her yerinde akrabalarım var.
Klâsik müziğin daha çok sevildiği birçok başka ülke de var, hepsine gidebilirdim ama kaldım. Türk insanının çok derin bir maneviyatı, gönül zenginliği var. Bazısı bunun farkında değil ama o zenginlik orada. Bu insanlar sevdirdi bana burayı. Türkiye, dünya evinde huzur köşem oldu.” İlk oğlunu burada doğurur Anjelika Akbar ve bir müddet sonra eşinden ayrılır. “Bayramların güzelliğini burada hissettim ve o ilk yıllarda çok da yalnızlığımı hissettirdi bana bayramlar” diyor. Ama ardından, yüreğine konuşan bir yürek girer hayatına ve ardından minik Timur katılır aralarına. Şimdi günler tamamdır, hayat tamamdır, bayramlar da daha güzeldir. Yuri, tam burslu olarak üniversite yönetmenlik okur ve şu sıralar yine burslu yetenek olarak Amerika yolcusudur. Timur, okul sonrası ‘örümcek adam’ kıyafetiyle kendi masallarını yazmakta, biz konuşurken. Onlarca ödülü var Anjelika Akbar’ın. Soruyorum, “Ödül nedir” diye. “Benim ödülüm, gözlere getirdiğim duygu yaşları ve konser sonrası gönlüne dokunduklarımın beni sarmalamasıdır” diye cevaplıyor.
Anjelika Akbar’a Türkiye’de yaşamanın içsel yolculuğuna etkisini sorduğumda: “Çok büyük zenginlik getirdi bana” diyor, “Gün geçtikçe daha çok anlıyorum bunu. Avrupa’da yaşasaydım başka bir Anjelika olurdum. Daha yatay bir hayatım olurdu. Şimdi ise, daha
dikey hayatım.”

Bir kapı gıcırtısı, uçan kuş çığlığı, bin kemanın en yüksek volüm ile aynı notayı çalması sanki boş bir odanın içinde tüm bu sesler ve daha fazlası yankılanarak dönerek, eko gibi kalbime dokunup bilincime geldi...

“Bütün enstrümanlar insan sesini yakalamaya çalışır”

Piyanonun yanında en sevdiği enstrüman sesi nedir diye sorunca “İnsan sesi” oluyor cevabı. “Zaten bütün enstrümanlar aslında insan sesini yakalamaya çalışır.”
Anjelika Akbar’ın, çok sık olmasa da, piyanosuna eşlik eden harika bir sesi var. Besteleri gibi; içinden renkler, rüyalar çıkan bir ses. Acaba, bestelerini yaparken müziği hangi sesle duyuyor diye soruyorum, “Enstrümanın sesiyle” diyor, “Senfoni yazarken, partisyonları yazmak çok kolay oluyor onun için. Ama yazdığımdan o kadar çok daha fazla ses var ki. Bütün duyduklarımı aktarmam mümkün değil. Mozart der ki; “Benim senfonilerim çok uzun zannediyorsunuz. Oysa, onlar benim duyduklarımın sadece kırıntılarıdır.”

Pitagor’dan Mevlana’ya

Besteciliğin yaratıcılık sancısının burada yattığını anlatıyor Anjelika Akbar; “Duyduklarım, elimde hazır olan bir şey değil.
Duyduğum o mükemmelliği, sınırlı enstrümana uyarlamak zorundasınız besteci olarak.” Onu dinlerken, Pitagor’un söyledikleri uçuşuyor zihnimde. Pitagor’a göre; musiki, göklerin dönüşünden oluşan sesten, bu sesin âhenginden meydana gelmişti.
Hazreti Mevlânâ ise: “Hikmet sahibi kişiler, “Biz bu makamları gökyüzünün dönüşünden aldık”, İnananlar ise derler ki:
“Cennet’te o güzel sesleri duyduk, dinledik... der. Anjelika Akbar’a kendisinin, cennetten yankılanan sesleri bizlere duyurabilen ender mucizelerden biri olduğunu söylediğim zaman, mütevazı bir tebessümle başını iki yana sallıyor ve “Ben bu besteleri kendime mâl etmiyorum” diyor, “Ben, aldığım tahsille, kültürle, çalışmayla, yetenekle bu mucizeyi aktaran bir boruyum sadece. O sesler zaten var.”
O zaman, bestecileri, evrendeki mucizeyi bizlere ulaştıran birer enstrüman olarak kabul edebilir miyiz? “Ben bütün insanları öyle kabul ediyorum” diye cevaplıyor, “Yeter ki kendileri idrak etsinler. İdrak alçak gönüllülüğü getiriyor.”

Notalardan örülmüş bir kor ateş

Yüreklere cemre düşürecek

O ne kadar mütevazı olursa olsun, mükemmeliyeti hepimizi sarsacak, sarmalayacak, çok yakında hepinizin gönüllerine düşecek olan ‘3 Cemre 3 Aşk’, Anjelika Akbar’ın ilk kez Türkiye’de karşılaştığı ‘Cemreler’ kavramını, sadece mistik ve meteorolojik tarafı ile değil, aynı zamanda manevi anlamıyla incelediği ve besteye döktüğü bir senfoni. ‘Cemre’yi kor ateş, mânasını ‘Emre’ yani ‘aşk’ anlamında ele alıyor. “Eseri tefekkür ile besteledim.” diye açıklıyor. Beş bölümden oluşuyor. Prolog, Hava, Su, Toprak, Epilog.”
Anjelika Akbar’ın piyanosunun yanı sıra bendirle icra ettiği ‘3 Cemre 3 Aşk’ta kendisine Devlet Opera Balesi kadrosundan sanatçılar eşlik ediyor. İlkbaharı müjdeleyen cemreler güneşin kor ateşini dünyaya yaklaştırıyor. Sırasıyla klarnetle havaya yani ruha, piyanoyla suya yani gönüle, çelloyla toprağa yani bedene dokunuyor. Doğayı mezzo soprano seslendiriyor. Bendir sonsuz devinim, vâr oluşun kesintisiz ‘nefes’ini temsil ediyor. Irti’nin ‘Tekbir’i ve Nesimi’den Pir Sultan Abdal’a “Ben Melânet Hırkasını/Haydar’ ilâhisi cemrelerle buluşuyor, cemrelere aşk karışıyor... Piyanosunun başına geçiyor Anjelika Akbar ve bana seslendiriyor ‘3 Cemre 3 Aşk’tan bir bölümü, öz sesini katarak. Kanatlanıyorum dinlerken. Onun, cennetin seslerini bize duyurmak için yer yüzüne gönderilmesiyle ve Türkiye’mi vatan, Türklüğü milliyet seçmesiyle ne kadar şanslı olduğumuzu düşünüyorum. Gözlerimden yaşlar iniyor. Anjelika tuşların şimdilik son nefesini dinlendirip bana dönüyor ve “İşte” diyor, gözyaşlarıma bakıp “Ödülü sormuştunuz. Benim ödülüm bu.” Benim de ödülüm bana bu duyguları böylesine yaşatabilecek yeni bir dost kazanmak. Bu dostluk, güzel bir dostluk olacak biliyorum. ‘3 Cemre 3 Aşk’ tadında ve renginde....

DİĞER YENİ YAZILAR