İzmir’im... Benim güzel İzmir’im. Bir kez daha pozitif duygularla, aydınlık yüzüyle hayatımı zenginleştirdi. Evimden, sevdiklerimden uzak geçen zamanlarımla ilgili, yüksek beklentilerim olur hep. Hasretime teselli olmak zorunluluğu vardır, sevdiklerimden uzak geçen vaktin. Beni ya zihinsel, ya duygusal, ya ruhsal olarak beslemesini veya bir şeyleri sorgulatmasını beklerim böyle zamanların. Bu beklentilerimin tatmin bulması için gösterişli, şatafatlı, belirgin, elle tutulacak bir şeyler olması da gerekmez. Bazen en sade zaman yolculukları bu doyumu verir. Bana bu duyguları yaşatan en son durağım İzmir oldu. Konak Belediye’sinin ‘Yazarlık Okulu’ projesi kapsamında 12 ve 13 Şubat günleri, yazarlığa, yazıma gönül vermiş İzmirlilerle buluşmak, onlara yazarlığımın ve romanlarımın yolculuğunu anlatmak şansına erdim. Anlatırken, sorulara cevap verirken yazarlığımın esas anlamı olan kalıcılığın sıcacık, huzurlu duygusuyla tekrar sarıldım. Yarattığım karakterleri, onların yaşamlarını ve benim onları nasıl yarattığımı anlamak isteyen, benim iç dünyamı, duygularımı merak eden, notlar alan elli yazı âşıklısı ile geçirdiğim iki günlük program, İzmir Konak Belediyesi’nin sanatçıya ve sanatseverlere yarattığı güzelliklerden sadece birisi.
SANATLA YOĞRULAN KONAK
Belediye Başkanı Doktor Hakan Tartan ve ekibinin sanata gönül vermiş, kimlikleri, ardı ardına sanatseveri birleştiren organizasyonları yaratıyor. Kendisi de bir şair, editör, yayıncı olan Kültür Sanat Danışmanı Namık Kuyumcu ve özel proje yaratımında destekçileri olan yazar, gazeteci Gülşah Elikbank, enerjileri, mükemmel beşeri ilişkileri ile muhteşem bir ekip. Hakan Tartan, İdari bilimler, sosyal politika ve AB uygulamaları konusunda yüksek lisans ve doktora yapmış olmasının yanı sıra, dördü şiir olan on kitabın yazarı. Devlet Tiyatroları’nda sahnelenmiş iki de oyunu var. İki kez milletvekilliği, 56’ncı Hükümet zamanında da Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı yapmış ve iki kez de Türkiye’nin en başarılı Belediye Başkanı seçilmiş. Onun, kültürel, sanatsal ve sosyal projeleri bir bütün olarak görme hassası, Konak’ı İzmir’in çağdaş, aydınlık yüzlerinden birisi ve önemlisi kılıyor. Bu sanat âşıklısı ekiple İzmir’de sanatsız bir gününüz, günün içinde bir ânınızın boş geçmesi mümkün değil. Hayırsever vatandaşların hibesi olan güzelim eski İzmir evlerini restore etmişler. Karikatür müzesine ziyaretin ardından Mask Müzesi’nde bir sergi açılışı sonra Gülal Mumcu’nun imzası derken kendi yazarlık seminerime yetişiyorum ve salona girdiğim an karşımda, yazmaya, okumaya sevdalı, aydınlık insanları görünce yüreğim kabarıyor. Duyguların, ilgilerin paylaşıldığı, sıcacık iki saat sonunda Yaradan’ıma bir kez daha şükrediyorum, ülkemde bunca içimi acıtan şey varken, hâlâ ümitle, aydınlıkla, estetikle beslenebileceğimiz incelikler kalmış olması ve benim bunlara ulaşma şansım olduğu için.
Yaptın yapacağını gâvur İzmir... seni bir kez daha sevdim...
‘Globally Yours’ mu, ‘Religiousy Yours’ mu?
THY’nin olası hostes kıyafetleri konusu neden sosyal medyayı bu kadar meşgul etti? Neden ülkemizin en önemli konusu oldu? Bu kadar hoşnutsuzluk, eleştiri haklı mıydı? Bence evet. Çünkü her hangi bir giysiyi belirlemiyordu söz konusu üniforma. Kıyafet olmanın ötesinde temsil ettiği bir düşünce, bir yaşam anlayışı vardı. Çünkü devleti temsil eden, bütün Türkiye’nin, Türkiye Cumhuriyeti’nin imajını yansıtan bir görünüme imza atıyordu ve bundan sonra sırada nasıl bir tarz olacak endişesini uyandırdığı için tekinsizliği vardı. Bu sebeptendi bütün bu isyanlar.
THY’nin “Globally Yours” sloganıyla edinmek istediği ve geldiği yerle, kendisine lâyık gördüğü imaj örtüşmedi bu kıyafetlerle. Daha ziyade “Religiously Yours” kampanyasına eşlik edebilir gördüklerimiz.
Dilek Hanif’in de, kendisinin moda anlayışını anlatmak için kullandığı “Türkiye’nin çağdaş yüzü” yorumundan çok uzak düştü, maalesef.
Diğer taraftan, bir devlet kurumunu temsil eden kimlik, ister üniforma olsun, ister o üniformayı taşıyanlar, muhakkak surette her türlü ideolojinin aynası olmaktan uzak kalmalı.
Bu sebepten de Dilek Hanif’in çok özenli davranması gerekirdi. Medyaya sızan görüntülerdeki kıyafetler için “Örnek fikirlerden biriydi” demesi, yaratanı bu işin sorumluluğundan sıyırmıyor. Örneklerden sadece biri de olsa, ona ait olması kendisini yeterli derecede sorumlu kılıyor. Şayet seçilseydi altına imza atmayacağını söylemesi de aynı şekilde zayıf bir açıklamadan ibaret kalıyor.
Sanatçı, müşteri-yaratıcı ilişkisinde herhangi bir profesyonelden farklı tavır alacak yürekliliği gösterebilmeli. Şayet, tasvip etmeyeceği, çizgisine uymayan bir yaratı isteniyorsa kendisinden, “Kusura bakmayın, ben bu projenin altına imza atamam” diyebilmeli ve bunu dediği zaman da gerçekten o yanlışı yaratmaktan uzak kalabilmeli. Bu, mali açıdan zorlayıcı, bazı ilişkiler yönünden çok zedeleyici olabilir ama sanatçıyı hür ve saygın kılar.
Atatürk, 1930 yılında Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kıyafetlerini Coco Chanel’e tasarlatmış. 1980 Yılında askeri kıyafetlere yeni bir yüz getiren Arzu Kaprol, tasarımında Chanel’e ait özel dokunuşları aynen koruduğunu söylemişti. Bunu itirafı, Arzu Kaprol’a kendisinden bir şey kaybettirmemişti.
Özellikle kurumların çağdaşlığı yakalamış imajlarına bazen hiç dokunmamakta fayda var. Dokunulacaksa da olduğundan daha çağdaş çizginin yakalanması gerekir.
Şimdi THY ve Dilek Hanif’in, bizleri, medyaya sızan görüntülerin gerçekten bir hata olduğuna ikna etmeleri zamanı. Bence hâlâ daha fırsatları var.
Sizi ‘Kızkardeşlik’e davet ediyorum
Seçtiğimiz Perşembe günü bir ‘Sevgililer Günü’nü daha geride bıraktık. Bu, şimdiye kadar yaşanan en kırmızı 14 Şubat’tı. Türkiye de, yıllardır dünyada uygulanan ayaklanmaya katıldı. Ben, bunun haberini bu köşemden ilk duyuran olmama rağmen, maalesef İzmir-İstanbul arası koşuşmamda buluşma noktalarına yetişip gruplara katılamadım ama havaalanı yolunda, otelin lobisinde kendi grubumu ve kendi küçük ayaklanmamı yarattım.
Ama, lütfen ‘V’ gününün anlamını, bir dansla, bir horonla bitirip harcamayalım. Ayaklanmanın sebebi olan konunun tedavisi yapılana kadar mücadelesi sürmeli bunun. Belki de hiç bitmeyecek bu mücadeleyi gerçekleştirmek için de öncelikle bizim Türk kadınları olarak bir eksikliğimizi tedavi etmemiz gerek. Şimdi, bugün de bu köşede siz hanım okurlarıma bir başka çağrı yapmak istiyorum. ‘Sisterhood’, yani ‘Kızkardeşlik’ olgusuna sahiplenmeye davet ediyorum sizleri. Geçen gün sevgili dostum Leyla Alaton’la yapmış olduğum röportajda, her ikimizin de çok acı bulduğu bu konuyu üzüntüyle paylaşmıştık. Evet, maalesef, Türkiye’de kadınlar arasında bu tarz bir dayanışma yok. Gelin, bir diğerimizin başarısından, itibar kazanmasından, ürettiklerinden, kazandıklarından mutlu olmayı, başaranları takdir etmeyi kardeşliğin şartı olarak benimseyelim. Birbirimizin başarısına iltifatımızı, methiyeyi eksik etmeyelim. Ezikliğe, aldatılmışlığa, şiddete isyan eden, kendi seçimleriyle yaşamak isteyen kadının yanında olalım. Ülkemizde, ezberi bozan kadınlara karşı, erkeklerden çok kadınların tavır alması ve set çekmesi çok acı. Gelin, ataerkil bağnazlığa karşı duruşumuzda ‘kızkardeş’ olgusunu pekiştirelim. Kendimizin ve hemcinslerimizin saygınlığını bir bütün olarak koruyalım.
Yaptın yapacağını yine gâvur İzmir
Haberin Devamı

