Bu sabah yatağı toplarken yastıkları yerleştiriş şeklimin bilinçaltımda nasıl bir duyguyla beni yönlendirdiğini fark edince gülümsemeden geçemedim.
Fark ettim ki; hiç düşünmeden, öylesine, alışkanlıkla yaptığım bu düzenleme, aslında, seçtiğim hayatı sahiplenmek, duruşumun minik bir detayından başka bir şey değil. Hassas, çok küçük, olmasa fark edilmeyecek ama çok önemli bir detay. Zaten hayatı güzel kılmak, olmasa eksikliği fark edilmeyecek ama olduğu zaman çok şey ekleyecek incelikleri ortaya çıkarmakta yatmaz mı? İşte, yastık yerleştirme şekli de benim için bunlardan biri. Yatağın genişliği ne olursa olsun, iki yastığı her zaman tekmiş gibi yan yana koyarım. Kazayla açık kalsa araları, hemen yanaştırırım. Sevdiğimin başını koyduğu yastığı, kendiminkinin yanında bilmek mutlandırır beni. O yanımda değilse, özlemimi arttırır ama döneceğini bilmek yüreğimi çırpındırır. Sade, kendi halinde, dili, canı olmayan bir objenin bana bu kadar çok şey anlatması da ayrıca mutlu eder beni. Görünmeyeni gördüğüm, duyulmayanı duyduğum için, özel hissettirir duygusallığımı ve sevgimi.
Kurt Seyt dedem, evlendiklerinde, anneannemin çeyiz getirdiği, işlemeli, dantelli yatak yastıklarını, evlendiklerinin ikinci gününde kaldırmış ve onların yerine, özel yaptırdığı, yatağın bir ucundan bir ucuna uzanan bir yastık koymuş. Sonra, alıngan, soru dolu bakışlarla izleyen gencecik karısının yüzünü şefkâtle avuçlamış ve o derin deniz gibi bakan lâcivert menevişli gözleriyle onun gözlerinin içine dalıp şöyle demiş:
“Murka’m, biz bir yastıkta kocamak için evlendik. Karı koca ne kadar tartışırsa tartışsın, tek yastıkta yatmak, tek yastıkta uyanmak birleştirir onları. Küslükleri barıştırır tek yastık. Ayrı yastıklarda, yatağın ayrı uçlarına açılmak, uzaklaştırır evlilikleri, karı kocaları... Anladın mı neden değiştirdim yastığımızı küçük karım. Sonra sıkı sıkı sarılmış Murka’sına. Anneannem cevap verememiş bile. Anlamadığından değil, mutluluk hıçkırıklarına hâkim olamadığından...
Şimdi düşünüyorum da, şu güzel ülkemin başının altına boydan boya, kocaman bir yastık koysam, tüm vatandaşlarımızın başını o yastığa dayasam... Ne güzel olurdu. Birbirlerine dargın bile yatsalar, sabaha barışık uyanırlardı... Evet, tek yastıkta yatmak mucize yaratabilir ama başını koyanların mucizeden önce kendilerine ve birbirlerine inanması gerek.
Gümbet'e bir zaman yolculuğum...
Parmaklarım bilgisayarımın tuşlarında, gözümü bir kırptım. Açtığımda kendimi Gümbet’te buldum. Myndos Kapısı’nın hemen çevresinde yer alan mezarlar M.Ö. 4’ncü asırdan gelen sesleri barındırıyor çukurluğunda. İskender’in girdiği kapının taşları, altından geçen mağrur ve galip yakışıklının yansımasını taşır gibi, gururla birbirinin üzerinde yükselmekte.
Üzerinde yazımı yazdığım masanın ayaklarının, çıplak tabanlarımın altında, belki birkaç karış, belki kulaçlarla derinde, tarih öncesinin parçalarının uzandığını bilmek garip bir ürperti veriyor. Binlerce yıldır toprağın altında uykuya yatmış zamanın bir an için silkinip yaşama geçmek istediğini düşünüyorum.
Birden, ayaklarımın değdiği taş zemin sallanmaya, havuzun suyu taşmaya başlıyor. Yer yer üzerine serpilmiş antik taşların altındaki yeşil doku, yanardağ patlıyormuş gibi kabarıp yükseliyor, çatlıyor, ayrılarak yükselmeye devam ediyor... Toprak ve çim öbekleri birbirine karışmış olarak etrafa saçılıp kalıyor. Bıraktıkları boşluktan gömü kıyafetleri içindeki kadınlar, erkekler çıkıyor. Kendilerine ait yere dönerek topraklarını yeniden sahiplenecek olmanın ifadesi ile bakıyorlar.
Kadınlardan birinin başındaki tiara, batmakta olan akşam güneşinin bıraktığı pusun içinde ışıltılı yansımalarla parlamakta.
Myndos Kapısı’na giden yolda atlılar sıralanmış, bekliyorlar.
Tepenin üzerinde batmakta olan güneşin son rengi, kalkan ve miğferlerin üzerinde turuncu, ince çizgiler çiziyor ve kayboluyor.
Çevremde devrilmiş iskemle ve masaların, dağılmış fayans ve saksı parçalarının arasında, nefesimi tutmuş izliyorum.
Nereden geldiklerini bilmiyorum, birden üç kırmızı, kıpkırmızı güvercin konuyor masama. Kıpkırmızı, pırıl pırıl gözlerle bakıyorlar bir bana, bir bilgisayarımın ekranına. Neler yazıyorum diye meraktalar sanki. Sanki anlıyorlar yazdıklarımı. Yorgo Seferis’in dizeleri sesleniyor zihnimde:
“Işıkta üç kırmızı güvercin
Alın yazımızı çiziyorlar ışıkta
Renkleriyle, davranışlarıyla
Sevdiğimiz kişilerin”
Gözlerim yaşlanıyor. Gözlerimi kapıyorum... açıyorum... Yine evimde, masamdayım... Ne zaman gittim, ne zaman döndüm? Bir göz kırpmalık zamanda uzanıvermişim Gümbet’teki bir yolculuğuma da, geri gelivermişim bile... Bir yaz içinde birkaç yaz yaşamak duygusu ne güzel... ne güzel, yazarken başka zamanlara uçabilmek, diğer zamanlarda yolculuktayken yazabilmek... Sevmek ayrı güzel, yazmak ayrı... Severken yazmak, yazarken sevmek hele, daha da güzel...
Tek yastığın mucizesi
Haberin Devamı

