İnsan hayatının önemi gitikçe azalıyor. Çünkü, bireylerin kendisini bir diğerine kıyasla “en” olarak görme hastalığı hızla artıyor. Kendisini “en” gören, diğerleri üzerinde tahakküm kurmak, ezmek, aşağılamak, canını yakmak ve hâtta öldürmek hakkını buluyor kendinde. İnsanın insandan daha büyük ve daha acımasız düşmanı yok. Zaten tarih boyu yaşananlara bakılırsa, başka düşmana da ihtiyacı yok.
Bir diğerine kızgınlık, artık sadece kızgın kelimelerle ifade edilmiyor. İnsanları tatmin etmiyor sade hiddet kelimeleri. Nefret kusuyorlar, küfrediyorlar, hayvanlar dünyasını da harcayarak, ailesine, soyuna, sopuna giydiriyorlar birilerinin. O da yetmiyor, isimle işaret ederek canının yakılması, öldürülmesi için mesajlar veriyorlar bir başka diğerlerine. Büyük ihtimâl, kendisiyle aynı “en” lerden olanlara.
En güçlü, en dindar, en akıllı, en dürüst, en demokratik, Allah’ın en sevgili kulu kavramlarını kimseye bırakmazken en insan olmayı unutuyorlar.
Birileri de, kimliğini, düşüncelerini, seçimlerini, gücü elinde bulunduran “en”lere teslim edip kendisini korumaya alıyor. Erk sahibinin hatalarını doğru, günahlarını da sevap gibi kabullenip insanlığın çöküşünü hızlandırıyorlar.
Dünyayı bizi taşıdığına, büyük Yaradan’ı bizleri yarattığına pişman eden bu sefil çöküş bana yaşam dediğimiz sürecin ne kadar gerçek, ne kadar halüsinasyon olduğunu düşündürüyor.
Sabah bir başka oluyor ruhlar...
Hayat bir rüya mı? Gözümüz açık olduğu müddetçe gördüğümüz uzun bir rüya... Ne kadar çok isteğimiz var, ne kadar çok emelimiz. Rüyalarımız var, gecelerimize girip, bizi umutlandıran ya da buruk uyanmamıza sebep olan, hüsranla bittikleri için.
Gözümüz açıkken de gerçek diye yaşadıklarımız aynı duygularla başbaşa bırakmıyor mu bizleri? Sadece daha uzun süreçler içinde aynı heyecanları, hüsranları, sevinçleri yaşamıyor muyuz, kendimize hayatta ve uyanığız dediğimiz zaman dilimlerinde.
Hangisidir gerçek olan? Kısa rüyalarla biten mi? Yoksa uzun rüyalarla geçen mi? Belki de asıl yaşam bambaşka bir şey. Bambaşka boyutlarda, bambaşka zamanlarda gerçekleşen. Belki de sadece alışma evresindeyiz şimdi “hayat” dediğimiz boyutta. Belki hayat aslında rüya olan. Rüyalar da gerçeklerimiz. Kendi kendimize mevhumlar yaratıyoruz; “Güzel, çirkin, iyi, fena, eşsiz, mükemmel, az, çok...” ve bunlar için ne kavgalar veriyoruz, ne canlar veriyoruz...
Gözünü son defa bu dünyalık yaşamı üzerine çeviren insanoğlunun kaçı, kavgalarından, sevgilerinden, seçtiklerinden doyum almış olarak hatırlar? Bazen bir kaç saatlik uykudaki, bir kaç saniyelik rüyalar dahi korkutuyor insanı. Sabah daha bir başka oluyor ruhlar.
Kimbilir bu “hayat” dediğimiz uzun rüyaların sonunda ne değişiklikler oluyordur ruhlarda, ne yeminler, ne tövbeler ediyordur kişi, kendi kendine. Eminim, bu uzun rüyadan sonra buluşanlar, çok daha sabır yüklü, hatasız ve sevgi dolu oluyorlardır.
Eğer öyleyse, neden kendilerine bahşedilen dünyayı, hayatı yaşarken önce insan olmayı beceremiyor birileri.
Şu gün, ülkemizin de, dünyanın da, ne en zengin, ne en güçlü, ne en dindar insanlara ihtiyacı var, en insan olana ihtiyacı olduğu kadar...
‘Yasak’la yolculuk
“Yasak” kelimesini duydukça neden bilmem, aklımdan ilk önce Nazım Hikmet geçer... ve bu aralar sıkça hatırlıyorum büyük şairimizi. O aklıma düşer düşmez de, hemen çocukluğumun bir yılına, bir adrese ışınlanır hafızamdaki hayâl perdesi:
Maçka İlkokulu’nda dördüncü sınıftayım. Teşvikiye Caddesi’nde, Karanfil Apartmanı’nda oturuyoruz. Anneciğim, babacığım ve beş yaşındaki kardeşim Yeşim ile. Seçkin dayım Dormen Tiyatrosu’nda çalışıyor. Onun, oyunu olmayıp bize yemeğe geldiği akşamları iple çekiyorum. Motorsikletinin sesini duyduğum zaman kapıya koşup karşılıyorum. Siyah deri ceketi, pantalonu, çizmeleri ile o kadar yakışıklı ki, onunla çok gururlanıyorum. Yemek masamızda anneciğimin birbirinden lezzetli mezeleri, yemekleri eşliğinde demlenirken şiirler okuyorlar sırayla, şarkılar söylüyorlar... ve Nazım Hikmet’in şiirleriyle tanışıyorum o yıl. Pencereler kapalı, kısık sesle okunuyor şiirler. Vâ-Nu (Vâlâ Nurettin) in “Bu Dünyadan Nazım Geçti” kitabını bize bırakıyor dayıcığım. Ben içindeki fotoğraflara bakıp bakıp ağlıyorum. Vatan sevgisi, insan sevgisi yüklü, bu kadar güzel bir insanın vatanına, sevdiklerine hasreti küçük yüreğime ağır geliyor. Masada bir de Vasfiye Abla var; komşumuz. Uzun boylu, esmer güzeli, Amazon gibi bir kadın. Harika bir sesi var. Şiirlere ara verip onu dinliyoruz. Vasfiye Ablanın, henüz dokuz iken köyden geçen bir kumpanyaya satılmış olduğunu, bir daha da köyüne dönmediğini biliyorum. Bu defa içimden onun için ağlamak geliyor... Çocukluğumu seviyorum...
Birileri ve diğerleri
Haberin Devamı

