evgili okurlarım, bazı yazılanların üzerinden aylar da geçse, yıllar da, nedense hiç güncelliği değişmiyor. Eğer bunlar güzel, iyi, keyifli, pozitif şeylerse, hâlâ korunuyor olmalarından büyük mutluluk duyuyorum. Ama ne var ki; bazen etik, bazen estetik, bazen de umutlar açısından değişmemekte inat eden, gerek bireyleri, gerekse top yekûn toplumu aşağıya çekmek konusunda sabit kalan değerler, uygulamalar, tavırlar ve saplantılar, aradan geçen zaman boyunca attığım adımları bu defa gerisin geriye yürüyor hissi veriyor. Şahsımın ne kadar mesafe kat ettiği önemini yitiriyor böyle durumlarda. Neleri, ne kadar başardığım, nelere sahip olduğum, çalışmamın beni ne kadar ödüllendirdiği, hayatın bana ne kadar iyi davrandığı, kader denilen bilinmezin beni ne kadar sevdiği anlamsız kalıveriyor.
Böyle zamanlarda, benim kadar çalışmamış, hâtta hiç çalışmamış olanların daha mükellef bir hayatın kanatlarında oldukları, benim kadar doğruyla yaşamamış, hâtta hiç doğruyu bilmemişlerin sözde saygınlıklarla yüceltilmesi, hiçbir şey üretmeden ebedî! rehaveti yakalayanların önem kazanması değildir beni umutsuzluğa iten. Elbette huzursuz ederler beni ama umudumu yıkamazlar. Onlar zaten hep vardı, hep de olacak. Sadece, politikalara göre sayıları zikzaglar çiziyor o kadar.
Geçmişin zavallılıklarının tekrarlanmasında beni esas rahatsız eden; ben çalışmamın karşılığını, (az veya çok, tartışmıyorum) alabiliyorsam, doğruluğumla ödüllendirilmişsem, hak arayışımda hakkâni olanlarla buluşabilmişsem, düşüncelerimi, seçimlerimi, kendi öz benliğimi kaybetmeden, taviz vermeden sahiplenme cesaretine sahipsem ve bu cesur duruşumdan dolayı takdir edilmişsem, bana benzeyen, nice, çalışarak, dürüstlükle hakkı peşinde koşan insanın, haklarından mahrum kalmasıdır.
Ülkemizin bunca açı, yoksulu, işsizi, sendikasızı, hakkı verilmeyeni, özlük ve demokratik haklarından yoksunu varken, bu acıların hepsi beni de eksik yapıyor. Onun için, karnım doysa da aç, işim olsa da işsiz, haklarıma sahip çıkabilsem dahi ezilmiş, örselenmiş, kılıma dokunulmamış olsa da yaralı, keyfim yerinde olsa bile huzursuz, evim olsa bile sokak çocuğuyum...
'Gibi'nin derin koruyuculuğu
‘Gibi’... Dört harften ibaret bir kelime. Ama, sığınmak isteyeni alabildiğine kollayan, kamufle eden, sonsuz şekil ve zaman diliminde istifade edilebilinen, bir müddet sonra kullananın kendisini bile aldatabilen bir davranış, bir yaşam şeklinin ifadesi...
‘Gibi’, insanı olduğundan, gerçeğinden farklı anlatır, olmadığını, söyleyemediğini, yapamadığını ‘öyleymiş gibi’ gösterir. Yaşananların, yapılanların, hataların, günahların hepsine yeniden şekil verir, onları hoş, masum, mazlum, değerli, tövbekâr yaftaları ile yeniden paketleyip, çevresinde aldanmaya hazır olanların ‘gibi akıl’larındaki ‘gibi algılama’ merkezine hitap eder.
‘Gibi’lerle ne çok sarıldığımızın farkında mısınız? İşte bu olgu da, kaç yıl geçerse geçsin, hiç değişmeyen, o acıtıcı olanlardan biri. En çok politikada görmeye alışığızdır ‘gibi’yi. Ama, toplumun her hangi bir arızasının sadece bir organda kalması mümkün olmadığından, yayılıp gider, dalga boyu...
‘Gibi’ ustaları, gözden düştükleri takdirde, tekrar gündeme gelmek için en kolay yolu, yine, ‘gibi’ olmakta bulurlar.
Toplumumuzun, karşılaştırma yapmak ve düşünmek yorgunluğundan kaçtığını bildikleri için istedikleri kılığa girer, bir sonraki hamleleri için önce ısınırlar. Bu tiplerin, ceplerinden kendisine bağladıkları özel lejyonerleri vardır. Hep kıskanıldıklarını söylerler ama burunlarından, kulaklarından kıskançlık dumanı tüter.
Çok iyi tanıdığım bir ‘gibi’ ustası vardı. İflâs etmiş gibi göründü ama binlerce hissedarın hakkını, birikimini şirketlerin içinden, pirzola kemiğini sıyırır gibi sıyırıp yeni ortaklıklar yeşertmişti. Hak’la buluştuğunu söyleyip, büyük ortaklarının kaç nesillik hakkını, küçük ortaklarının emeklilik parasını, hakkı olmayanlarla paylaşmıştı. Aileden gem vururdu ama önce kanından, canından olanları süründürdü. “Değer yargısı” diye atıp tutardı, şirkete yatırdığı emeklilik ikramiyesi batınca kâlbine inip ölen mahalle bakkalını bilmeden.
Zora düştüğünde, en korktuğu, belâ nitelediği gazetecileri de methetmeye başlamıştı birden, bu hayranlığın gerçekten hangi bağlantıdan olduğunu kendinde saklayıp.
Sonra, egosu, megalomanisi öyle zirve yapmıştı ki, dergâh dersi falan vermeye başlamıştı. Namaz kılmaktan dizlerinin aşındığını söylerdi, sözde tevekkül içindeki melodramatik bakışlarla. Sözde kabullendiği hatalarını öyle bir anlatırdı ki; sanırdınız bunlar ahlâksızlık değil de, tüm toplumun yaşam şeklidir ama cezasını, azabını o çekmektedir.
Bu tanıdığım ‘gibi’ ustası sonunda iflâs eder gibi yapıp, ‘işadamı gibi’ olmaktan vazgeçmişti ama bu tipler için bir müddet sonra müflisi oynamak zor gelir, canları sıkılır. Tekrar gündeme gelmek için yeni bir ‘gibi’ konusu bulurlar. Umarım şu an, onlardan biriyle oturmuş,
bir ‘gibi’ye kurban gitmiyorsunuzdur. Ben onlardan
birini çok iyi tanıdım, Allah size tanıştırmasın...
Siz karar verin neler değişmiş neler aynı...
Sizlerle bu köşede, müthiş bir vizyon sahibi, önemli bir iş adamı; Yapı Kredi Bankası’nın kurucusu olan rahmetli Kâzım Taşkent’in, arşivimde bulduğum, yıllar öncesinden bir Hayat mecmuasında yer alan vecizelerinden bir kısmını paylaşmak istiyorum. Kâzım Bey demiş ki;
“Doğulu dostlukta en ileri insandır, ama düşene kötülük yapabilecek insan da yine odur.”
“İnsanlar iki yerde çok şey öğrenirler. Okul sıralarında, yapmaları gereken şeyleri; hayat yolunda da yapmamaları gerekenleri...”
“Yaşarken sevilmek isterseniz üstünlük iddiasında bulunmayın, hâtta üstünlüğünüzü saklayın.”
“Geçmiş günlerini hatırlayabilenler gelecek günlerini ayarlayabilirler.”
“Bildiklerini değil, bilmediklerini öğrenmek Batılılıktır.”
“Doğulu, gününün ihtiyacı ya da zevki için yarınları fedada hiç tereddüt etmez.”
“Kendi yaptığı kusurlar için başkalarının suçlu gösterilmesine tahammül edilen yerlerde, toplum anlayışı bir şekil olmaktan ileriye varamaz.”
“Doğulu ile Batılı yan yana yaşayabilir. Fakat Doğululukla Batılılığı yan yana yaşatma mücadelesi çok ağırdır.”
“İyilikleri temel yaparak bunların üzerinde kötülük sarayları kuranlar, kendilerine rakip çıkar korkusuyla, her iyiliğe düşman olurlar.”
“Tutkusu olmayan insan ne kadar bilgili, tecrübeli olursa olsun, meydana getirdiği eserlerin derece derece yalnız işçiliğini yapar. Tutkusu olan ise, ilmi ışık olarak kullandığı zaman eser verebilir; kullanmadığı zaman ise, eser yıkar.”
“Aç ise sefil olur, tok ise zelil
olur. Severse esir olur, sevmezse düşman olur. Bu, ölçüsüz insandır.”
“Doğuda okumuşlar tecrübeye, tecrübeliler de bilgiye yer vermezler.” “İnsanların da, hayvanların da düşmanları çoktur. Hayvanlar tabiatın kendilerine yarattığı sezişle, insanlarsa akıllarıyla düşmanlarından korunurlar. İnsanların hayvanlarda olmayan çok tehlikeli bir düşmanları daha vardır: Dostları.” “Çok kötüler hiçbir zaman çok iyi olamazlar. Yalnız, iyiliğe bulaşırlar.”
“Herkesin anlayabileceği hatalardan korunursanız, herkesçe bilinmeyen hatalarınız için Allah’a sığınabilirsiniz.”
“İttihat ve Terakki hükümeti sıradan küçük adamların yönetimiydi ve hepsi kendilerini dev aynasında görürlerdi. Atatürk’ün kendisi dev bir adamdı ve etrafındakiler onun dev aynasında kendilerini birer Atatürk sanırlardı.”
“Atatürk milleti felâketten kurtardı ama, bizler kendimizi gelecek felâketlerden korumayı daha öğrenemedik.
“Kötülükler için en mükemmel ortam geriliklerdir.”
“Doğulu, yaşayanı methetmez. Ya akıl verir, ya çekiştirir, veya da kötüler; ama daima kıskançtır. Methederse, bir şeyler bekler; çekiştirirse bir şey almıştır, fazlasını ister.” Kâzım Taşkent’in bu sözleri 1959-1960 yılları arasında söylediklerinden alınmış. Şimdi siz kendiniz karar verin, neler değişmiş, neler değişmemiş... Hepiniz sevgiyle, aydınlıklarda kalın...
Karnım doysa da aç, evim olsa da sokak çocuğuyum...
Haberin Devamı

