Nermin Bezmen

Nermin Bezmen

-

Dominoda adil olmak

21 Aralık 2013

Derinlerde hayat bulup yüzeye çıkan her şey insan hayatını kontrol edemeyeceği şekilde etkiler.Tabiat hareketi, ormanın kucağında, denizin derinlerinde, kraterin içinde, arzın merkezinde, dağların tepesinde, fark etmez, nerede hayat bulmuş olursa olsun, yüzeye vurduğunda, insana yaklaştığında, yaşattığıyla canını acıtabilir veya önünde yeni bir yol açabilir. Sosyal patlamaların da pek bir farkı yok sanırım. İnsanoğlunu zihinsel, ruhsal, maddi, manevi (ve/veya) her türlü kontrol altına almak üzere hazırlanan her düşünce kendi ivmesini yaratır ve akmaya başlar. Böylesine akıntılar, yaratıcısıyla tam bir kuvvet alışverişinde olduğundan bir diğerinin gücünü besleyerek beraberce yayılırlar, yayılırlar, yayılırlar. Sonra yerleri dar gelir, sağa, sola, yukarıya, gücünü en rahat hissettirebileceği neresi varsa oraya ilerlemeye devam ederler.Tabiatın, kâh kendisine verilen zararı durdurmak, kâh kendini yenilemek üzere koyduğu tavır kontrolsüzdür. Tabiat ana kızgınlığı geçene, kendisi rahatlayana kadar akmaya, esmeye, yok etmeye, can acıtmaya devam eder. Yanardağ, patlayıp lâvı akarken “Şu ağacın uzağından, şu köye dokunmadan geçeyim de akayım” demez. Fırtına, sel, deprem, ne olursa olsun, tabiat, şayet yine insanın kendisinin yarattığı bir farklılık yoksa, karşısında çıkana hiç bir ayırım yapmaz... İnsanoğlu, kendi ayrıcalık seçimleriyle bir grubu diğerlerinden üstün tutar ve ona daha korunaklı yaşam imkânları sunarsa, evet, o grubun bazı durumlarda, nispeten şansı artabilir. Ama tabiat: milliyet, bayrak, din, dil, ırk ayrımı yapmaz ve tanımaz. Yani ne kadar korkunç olursa olsun, âdildir.İnsanoğlunun kendisinin yarattığı kaoslar da aslında biraz tabiatın patlama sesepleriyle hazırlanır. Kendini yenileme, gücünü gösterme. Ama o kadar. Ondan sonra, insanın kendisine has diğer unsurlar devreye girer. Dolayısıyla âdil değildir. Kaybı burada başlar insanın.İkinci en büyük eksikliği; insanın, tabiat kadar deneyimli olmamasıdır ve hiç bir zaman da olamayacaktır. İnsanlık ne kadar yaşarsa yaşasın, hep yeniden başlamak zorunda kalacağından evrenin bilgisine ulaşması bir ideden ibaret kalacaktır. Üçüncü ve bence zaten ilk iki eksikliğine sebep olan zaafı ise; en büyük engeli insanoğlunun. Kendi kendine yarattığı ve hiç bir zaman da tedavi edemeyeceğini düşündüğüm engeli: Kendisini yaşadığı dünyanın üzerinde tek ve en büyük güç olarak görüp diğer canlılar üzerinde acımasız, düşüncesiz, vahşi bir güç kullanması ve bu gücü kendi cinsine karşı da çok rahat kullanabilmesi.Düşünecek zaman yokken insan kalabilmekJuventino Rosas’ın çok sevdiğim bir sözü vardır: “Bizi insan olarak ayıran şey, düşünecek zamanımız yokken ne yaptığımızdır.” Bu sözün ışığında, insanın hiç düşünmeden yaşasaydı, dünyayı ne hallere gark edebileceğini aklıma dahi getirmek istemiyorum. (Belki de daha mı iyi olurdu, o da tartışmaya açık tabii.) Benim en garibime giden, bazı çok düşünüp de alınan kararların ve yapılan seçimlerin hiç düşünülmemiş kadar boş, sadece boş olsa iyi, çoğu zaman da sakıncalı olduğunu görmek.İşte, bir müddettir böylesine sessiz, derinden akmakta olan akıntıların yüzeye vurduğu günler devam etmekte. Böyle günlerde olağandır; akıllar karışır, fikirler karışır, hesaplar karışır ve domino taşı etkisiyle her bir düşenin üzerinden akacağından sular, nereye kadar gideceği, nerede duracağı bilinemez. Domino taşlarının nasıl dizildiği çok önemli tabii. Şayet düz ise; hareketi başlatandan uzağa doğru devrilir. Zig-zag dizimler; çağanoz gibi, biraz kararsız görünse de yine uzaklaşır. Büyük krizlerde zenginler paralarını, yoksullar akıllarını kaybedermiş. Topluma nasıl yansıdığına bağlı, bazen de canlar kaybediliyor maalesef... Ve tarih, ardımızda yaşanmış bunca örneği önümüze dizmekle beraber insan hâlâ bunu göremieyor, görmemekte direniyor. Hele güç kazandıysa. Yine, mutlak hakim olmak için derinlerde, sessiz akıntılar yaratmaya devam ediyor. Kendini Yaradan’a eş koşup, kendinden saymadığını zarar ilân ediyor ve zararlılardan kurtulmak için tüm gücünü, adaletten uzak durarak, onları boğmaya kullanıyor. Hepimiz, irili, ufaklı, hafif veya güçlü anaforlar yaratabiliriz. Bizlere tanınan ve hele hele mutlak hakkımız olduğuna inandığımız bir de gücümüz var ise daha neler de yapabiliriz. Ama, bizi insan olarak ayıran şey; düşünecek zamanımız yokken ne yaptığımız ise, özellikle düşünecek zamanımız kalmamışsa ne yapacağımızı çok iyi düşünmeliyiz.Hepimize âdil kazanç, âdil yaşam, âdil seçim, âdil yönetim nasip olsun... Güzel ve iyi düşünen insanlar bunu hak ediyor, düşünemeyenlere de sahip çıkmak üzere...Lamartine de "Türkler vardı" diyor“Yüzyıllar önce Türkler de, Orta Asya yaylalarında gelişen ve zamanı gelince, Çin’e, Batı Asya’ya, Avrupa’ya, hâtta Afrika’ya sel gibi akıp giden göçebe kabilelerdendi.” Bu sözler, Alphonse Marie Louise Prat De Lamartine ‘e ait. Yıl: 1854. ‘Osmanlı Tarihi’ adlı kitaptan...Fransız ihtilâlinden bir yıl sonra doğmuş olan Lamartine şiirle başlayan, tarihi ve siyasi yazılarıyla devam eden edebiyatçılığının yanısıra diplomatik kariyer yapmak gayesiyle politikaya da atılmış. Louis Philippe’nin kral olması üzerine, memleketinden ayrılıp yaptığı Doğu seyahati esnasında İstanbul’la ve Padişah Abdülmecit ile tanışmış. Kendisine İzmit yakınlarında bir çiftlik hediye edilmesi ve diğer üst düzey tanışıklar, Lamartine’e, Türklere sadece edebiyatçı gözüyle değil, politik açıdan bakma fırsatı vermiş.Lamartine’nin Türkçe tercümesi Serhat Bayram tarafından yapılan 1057 sayfalık “Osmanlı Tarihi” kitabında dikkatimi çeken ve not aldığım çok cümle oldu. Lamartine kendi ülkesinin politikacılarına, siyasetçilerine ve düşünürlerine açıkça, Batı’nın aslında Osmanlı’dan değil, Rusya’dan çekinmesi gerektiğini ve Osmanlı’yı yerinde güçlü tutmanın Rus kaygısını kontrole alacağını anlatıyor.“Milletin çıkarlarının büyüklükleri ve süreçleri, hükümetin büyüklüğünü ve sürecini aşar, soylara dayalı rejimlerden ya da cumhuriyetlerden önce gelir, diktatörlük ve imparatorluklardan sonra da yaşamayı sürdürür. Ülke çıkarlarının engellerle karşılaştığı ya da tehlike içinde olduğunu görüp de susanlar, yalnız gerçeğe değil, yurtlarına da kötülük etmiş olur.” Osmanlı’nın, Orhan Bey’den itibaren İslâm ilişkisini de araştıran Lamartine’in bu konudaki yorumlarından biri şu: “Hristiyan manastırlarının anlattığı uydurma mucizelerin ve hatalı bilgilerin nasıl ölçüsüzce arttığını, cahil keşişlerin elinde İncil’in saf kurallarının bozulduğunu yakından bilen İslâm Peygamberi, tehlikeyi önceden sezmişti. Ve bu konuda şu uyarıyı yapmıştı: İslâmiyette ruhban sınıfı yoktur.” Lamartine kendi bizzat tanıdığı Abdülmecit dönemini ise anlatmadan noktalamış kitabını: “Onun saltanat dönemini anlatmayacağız. Çünkü gerçek tarih, ancak gelecek kuşaklarla başlar.”Gelecek kuşakların hakkımızda çok güzel bir tarih yazacağı umuduyla hepinize sevgiler...

Devamını Oku

Ayşe Sultan buluşması

14 Aralık 2013

Senelerdir, asırlık ağaçların gölgesindeki dar yokuşundan inip çıktığım, Boğaziçi’nin mavilerini seyreden envai çeşit yeşiline âşık olduğum Ayşe Sultan Korusu benim zaman tünellerimden birisidir. Yılın mevsimine, günün saatine göre seslerini beklediğim kumruların, bülbüllerin, saksağanların, kaç nesildir bu koruda öttüğünü düşünürüm. Şimdi yerinde modern “Germanik” bir ev duran Ayşe Sultan’ın köşkünün yıkılmamış olduğunu düşlerim. Diğer bütün binaların yerine yüzyıllık çınar, kestane, çam, erguvan, defne, ceviz, Acem dutu, dişbudak, sakız ağaçlarını ekerim yeniden. Himalaya ve mavi atlas sedirleri, Macar meşeleri, serviler, dağ akağaçları sarıverir dört bir yanımı ve yeniden zaman içindeki yolculuğuma çıkarım.İşte, şimdi de, bu karlı Aralık akşamında da, korunun ilk sahibi Ayşe Sultan’ın hayatı akmaya başladı bahçemizden öteye... Ayşe Sultan’ın büyük oğlu Ömer Nami Efendi’den bizzat dinlediğim şu öyküyle...Ayşe Sultan, Sultan II. Abdülhamid’in en sevdiği karısı, dördüncü kadınefendisi Müşfika Kadınefendi’den, 1897 yılında, Yıldız Sarayı’nda doğar. Sultan II. Abdülhamid’in onuncu çocuğu ve altıncı kızıdır. Adıyla anılan korudaki oya gibi köşk, İttihatçılarca hal’inden evvel, babası tarafından hediye edilir kendisine. Selânik’de, Alâtini Köşkü’nde geçirdiği dokuz ay sürgünden sonra, arzusu hilâfına İstanbul’a geri dönen Sultan Abdülhamit’le beraber gelir Sultan’ın hareminden hanımlar ve kalfalar ile beraber. Ayşe Sultan, İstanbul’a vardıktan bir müddet sonra, İttihatçılar’ın saltanata getirmiş olduğu amcası Sultan Reşad’ın müsaadeleri ile Yıldız’da mühürlü eşyalarını Bebek’deki bu köşke taşıtır ve Dolmabahçe Sarayı’nda şeyhülislâmın kıydığı nikâhtan iki ay sonra da, Selânik dönüşü kendisine beyaz güller gönderen Ahmet Nami Bey ile bu köşkte düğünü yapılır. Ayşe Sultan ile Ahmet Nami Bey’in izdivacı bir sene sonra ilk meyvesini verir ve Ömer Nami bebek doğar. Hem düğün, hem de doğum haberini ancak Selânik Kumandanlığı kanalıyla gelen telgraftan öğrenir Abdülhamid. Ne zaman ki Balkan Harbi patlak verir, Selânik kaybedilmeye yakın, Abdülhamid İstanbul’a geri getirilir. Beylerbeyi Sarayı’na yerleştirilen Sultanı, kızı Ayşe Sultan, ancak Bebek’deki köşkünden dürbünle izleyebilmektedir. Oğluna her sabah dedesinin resmini gösterip anlatır ve fotografı öptürür. Bunun için, özel izinle dedesini ilk gördüğünde ona “Oh! Cici büyükbaba!” nidaları ile sarılır küçük çocuk. Hayatında ilk kez hüngür hüngür ağlamış Abdülhamit.VATANSIZ MAHRUMİYET YILLARIBabası vefat ettiğinde Cenevre’de bulunan Ayşe Sultan, o zaman yedi yaşında olan oğulları Ömer Nami ve henüz bir yaşındaki Osman Nami’yi yanına alarak, mayın döşeli denizlerde yapılan bir yolculuktan sonra İstanbul’a gelir. Bu dönüşle birlikte, eşinden boşanması da gerçekleşir. Bir müddet sonra da, Ali Rauf Bey ile evlenir. Ancak, sürgün yılı gelir ve vatansız, mahrumiyet senelerini geçirmeye başlarlar. Ama nasıl? Bunu, şöyle anlatmıştı Ömer Nami Efendi:“Osmanlı Hanedanı üyeleri, iyi birer hanedan üyesi olmak üzere yetiştirilmişlerdi. Hiçbiri, bunun dışındaki bir hayatı veya mesleği bilerek yetişmemişti. Kardeşimle benim bir şansımız, vatandan ayrıldığımızda nispeten küçük yaşlarda olmamızdı. Böylece hayatımızı idame ettirebilecek mesleklerin sahibi olduk. Yoksa, bizim yaşamımızı devam ettirecek bir maddi varlık mevzu-u bahis değildi.”Paris’e gidip Versay yakınlarındaki mütevazi evlerine yerleşirler. Ömer Nami orada Hoch Lisesine ve ardından hukuk fakültesine kaydolur. Bir müddet sonra, Ayşe Sultan eşini kaybeder ve İkinci Dünya Harbinin arefesinde, tahsili bitmemiş ikinci oğlu ve devamlı bakıma muhtaç, hasta en küçük çocuğuyla başbaşa kalır.“Annem, elinde, avucunda ne varsa satmış” diye anlatmıştı, Ömer Nami Efendi. “Satarken en fazla üzüntü duyduğu eşyasının, mücevherleri değil de, çocukluğundan beri biriktirdiği pul koleksiyonu olduğunu söylerdi.”Satmakla eline geçenler, hayatlarını idame ettirmeye yetmeyince, kendisine gelir olacak işler yaratmaya başlar Ayşe Sultan. “Allah sabredenle beraberdir” anlamına gelen “Innallahî ma’assabirin” yazısını çoğaltıp tuğralar yaparak cam üzerine işler. Bunları satarak gelir sağlamaya çalışır. 1940’larda Wander Şirketi’nin Şark Direktörü olan Ömer Nami Efendi, Lübnan vatandaşlığına geçer. Nihayet 1952 yılında çıkan izinle, Türkiye’ye döner Ayşe Sultan. Türkiye’den hiç ayrılmayan annesi Müşfika Kadınsultan ile Serencebey’deki evlerinde buluşur. Ayşe Sultan, 1955’te noktaladığı hatıralarını takib eden senelerin sonunda, 1962’de Serencebey’deki bu evde vefat eder. Hatıratının sonunda şu satırlar okunur.“Mukaddes vatan topraklarına bir gün ayaklarımın değeceğini asla ummayarak geçirdiğim bu yirmi dokuz yılın ağırlık ve ıstırabını hâlâ hissetmekteyim. Allah vatana, millete zevâl vermesin duası olduğu gibi, hayatımız sona ererken son sözümüz yine bu olacaktır.”Atatürk'le Müşfika Kadınsultan'ın sır görüşmesiBir kaç yıl sonra da kızının ardından Müşfika Kadınsultan bu dünyadan göçer. Onun, 1924’deki sürgün kararından sonra Çankaya’da Atatürk ile olan gizli görüşmelerinin kapsamı yine kendisinde sır olarak kalır. Dünya ile küs, Serencebey’deki evin kapıları ardında kendisine ait yaşamın sırları ile beraber öldüğünde, en küçük torunu Abdülhamid, dadısı Adiga ile yalnız kalır. Dadı, zihinsel hasta ve bakıma muhtaç olan efendisi ile beraber, yaşamlarını, avukatlarının zaman zaman yaptığı mal satışlarından gelen gelirle devam ettirmeye çalışır.Ömer Nami Efendi ile defalarla beraberliğimiz sırasında, geçmişle ilgili bu sohbetlerini dinlerken, onun da, tanıdığım diğer hanedan üyeleri gibi, hiç kimseleri, hiç bir devri suçlamadan, hayata nasıl alçakgönüllü bir tevekkülle, ama mücadeleci bir gururla baktığını görmüştüm. Kendisine bir kız evlât kazandıran ilk eşinin ölümünden sonra Lübnanlı Yolanda Hanım’la evlenmişti. Tanıştığımızda, artık Lozan’da oturuyor ve sık sık İstanbul’a geliyordu; hem İstanbul hasretini dindirmek hem de senelerdir bir türlü neticelenemeyen miras işlerini takip etmek için.Bize misafir oldukları akşamlarda, Ömer Nami Efendi’nin, geçmişi özlemle anlatmak, çocukluğunun geçtiği Ayşe Sultan Korusu’ndaki yapılardan ve yeni sahiplerinden yakınmak yerine, yeni gerçekleri âdeta kendisiyle ilgisi olmayan görüntüler gibi sakin bir gülümseme ile karşılaması beni çok etkilemişti.Yine bir tesadüf, rahmetli eşimin seneler evvel, Müşfika Kayasoy Kadınefendi terekesinden bir satışta aldığı çalışma masası (ki; Kraliçe Victoria’nın Sultan Abdülaziz’e hediyesiydi ve sonradan Abdülhamid, dolayısıyla varislerine intikâl etmişti) Ömer Nami Efendi’nin, misafir defterimizi imzalamak için oturduğu masa oldu.Bir sultan torununun, bir zamanlar annesine ait olan topraklar üzerinde, dedesinin masasında misafir olması, hayatın buruk, ironik rastlantılarından biri değildi de neydi?Ömer Nami Efendi’nin, karşısındakini mahcup eden mütevazi asaletinin yanısıra, kültür ve bilgi birimini de hayranlıkla izlemiştim. Beraber olduğumuz son akşam yemeğimizde, masadaki diğer dostlarımızla birlikte, bizlere Bosna Hersek üzerine beşyüz yılı kapsayan bir tarih dersi verdiğinde, onun sakin, az konuşan tabiatının ardında nasıl zengin bir bilgi hazinesi yattığını bir kez daha anlamıştım. Balkanlar, özellikle Bosna Hersek konusunda onun bütün anlattıkları daha sonraki yıllarda birer birer gerçekleşti ve düşündüklerinin, endişelerinin doğruluğunu ispat etti.“Atatürk çökmüş bir imparatorluğu kurtaracak tek insandı"Ömer Nami Efendi, hanedanın asaletini sadakâtle taşırken, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmaktan gurur duyardı. Atatürk’ün, çökmüş bir imparatorluğu kurtarabilecek tek insan olduğunu büyük bir samimiyetle ifade eder, “Bana lütfen sadece Ömer Nami deyiniz. Hanedan, kubbede kalan hoş bir sedadan ibaret” derdi. Bugün, Arabistan yarımadası çöl kültürünün sıkı takipçileri ve sözcüleri olanların, Ömer Nami Efendi gibi diğer Osmanlı Hanedanı üyelerini de tanıyıp, onların giyim ve yaşam tarzlarını görmelerini, hayat felsefelerini anlamalarını ve Padişah çocuklarının, torunlarının dahi, asla Arapçılığa teslim olmadıklarını bilmelerini isterdim. Zaman geç olabilir, fotograflara bakmaları yeterli olacaktır.Ayşe Sultan Korusu’nun satışı ise, yıllar önce, sahibi Ayşe Sultan’ın vekâlet verdiği dişçi Sami Günzberg tarafından gerçekleştirilmiş ama her ne hikmetse bu satıştan ne Ayşe Sultan’a, ne çocuklarına hiç bir kuruş geçmemişti. Bu meyanda, Sami Günzberg’in, hanedanın kendisine güvenip verdiği vekâlet ile edindiği servetin haddi hesabı yoktu. Kendisi saray hareminde bohçacılık yapan Polonya asıllı bir kadının oğluydu ve sağladığı nüfusu, hanedanın sürgün tarihinden itibaren fevkalâde bir maharetle topladığı vekâletnamelerle kendi lehine kullanmayı bilmişti.Ömer Nami Efendi’nin bizi son ziyaretinden bir kaç gün sonra, Kuruçeşme arazisi satışı gerçekleşti. Telefonda bu haberi verirken, bir sonraki gelişinde bizde kutlamak üzere vedalaştı. Ancak, yılların yorgunluğu, yaşadığı stres ve heyecan, sanırım, Ömer Nami Efendi’nin kalbine artık fazla gelmişti. Dönüş yolunda, uçakta geçirdiği bir kâlp krizi ile hayatı sona erdi. Onu rahmetle anarken, bir kez daha düşünmeden edemiyorum. Çocuk Ömer Nami ve Osman Nami’nin, patikalarında koşarak büyüdüğü Ayşe Sultan Korusu’nda, Ömer Nami’nin notunu okuyorum:“... Evinizin sıcak ocağında vakit ne yazık ki, pek çabuk geçiyor.” Sonra, onun bir başka sözünü hatırlıyorum: “Gurbette, vatansız, seneler geçmek bilmezdi. Başucumuzda vatan toprağı ile yatardık, hep bir gün dönebilmek umuduyla.” Bugün, Arabistan yarımadası çöl kültürünün sıkı takipçileri ve sözcüleri olanların, Ömer Nami Efendi gibi diğer Osmanlı Hanedanı üyelerini de tanıyıp, onların giyim ve yaşam tarzlarını görmelerini, hayat felsefelerini anlamalarını ve Padişah çocuklarının, torunlarının dahi, asla Arapçılığa teslim olmadıklarını bilmelerini isterdim. Tanışmayabilirler, fotograflara bakmaları yeterli olacaktır.

Devamını Oku

Batı dünyasında ateşli bir sözcümüz Pierre Loti

7 Aralık 2013

İstanbul’umuzun âdeta intikam alırcasına bitirilişini üzüntüyle izlerken tarihi boyunca onu yaşamak ve anlatmak için İstanbul’a akmış yazarları, çizerleri düşündüm geçen gün. Arşivimdeki 1960’ların Hayat-Tarih mecmualarını karıştırırken, Batılı için gerçek İstanbul’un tanıtım elçileri olmuş nice meşhur edip ve ressamı hakkıyla tanıyor muyuz diye sorguladım. Meselâ: Pierre Loti... Bugün bir şeyler söylemeye şansı olsa herhalde şöyle derdi:“Artık çoğunuz beni Divanyolu’nda bir evin önündeki plâket konusu, Eyüp’te bir kahve, Pera Palas’ta bir oda, Sultanahmet’te bir cadde adı olmaktan öte tanımıyorsunuz, şikâyetçiyim.”Türklerin lehine Fransa’da yayınlanan romanları, makaleleri, sosyal çevresindeki infiali ile Batı dünyasında çok az sayıdaki ateşli sözcülerimizden biri olarak kabul edilen Pierre Loti’nin, Türkleri neden sevdiğine dair kendisine sorulan soruya cevabı aklıma geliyor: “Türkleri tanıdığım için.”Her tanımanın sevmeyi gerektirmediğini düşünürsek, bu oldukça geniş anlamlı bir cevap. Pierre Loti’nin bu cevabı; Türkler lehine olan hissiyatının ve Batı eziciliğine karşı onların yanında duruşunun bir özeti gibi. Bu duruşuyla da, gerek Osmanlı’da, gerekse kendi ülkesi Fransa’da kimi tarafından göklere çıkarılırken, kimince de aşağılanmış.FRANSIZLAR ‘AJAN’ DEDİ“Türk dostu”, “Türk hayranı”, “Bizden bahseden Batı romancılarının en meşhuru”, “Dostumuz Pierre Loti” takdirlerinin yanı sıra, Fransa’da “Türk Ari Efendi”, burada da, “Jurnalci”, “Ajan” diye nitelendirildiği olmuş, hâtta Nâzım Hikmet 1925 yılında henüz yirmi üç yaşındayken yazdığı şiiriyle Piere Loti’yi yerden yere vurmuş . Memleketine ve milletine âşık, hayranı olduğum büyük şair ve düşün adamı Nâzım’ın gözünde Pierre Loti’nin şahsiyeti değersiz, onunTürk hayranlığı ise şarlatanlıktan ibaret kalmış.Esas adı Julien Viaud olan Loti, 1850 yılında Rocehefort sur Mer’de dünyaya gelir. Babası, nesillerdir denizcilikten gelen Protestan bir ailenin oğlu Theodor Viaud bu kasabanın belediyesinde başkâtiptir. Boş zamanlarında şiirler, tiyatro eserleri kaleme alır. Hâtta kasabanın iki ciltlik tarihini de yazmıştır. Bir başka denizci ailenin kızı Nadine ile sanatçı ve romantik kişiliğine uygun olarak, aşk izdivacı yaparak evlenmiştir. Julien ergenlik çağına gelince, kasabanın kolejindeki eğitimine başlar. Yazı merakı ilk defa o yıllarda günlük tutması ile kendini gösterir. Kasabadaki tahsilini takiben, denizcilik eğitimi almak üzere Paris’e gider. Bu ışıltılı, heyecanlı şehir onun içindeki deniz subayı olmanın dışındaki heveslerini gıdıklar. Bir ara sirk artistliğine bile kalkışır. 1867’de namzet subay olarak ilk büyük seyahatini yapar. Cezayir’den, İtalya’dan geçtikten sonra Mısır’a ve nihayet hayatı boyunca bağlanacağı insanların ülkesine, İzmir’e getirir. O esnada adı henüz sadece Julien Viaud’dur. Zira Pierre Loti adı kendisine 1881 yılında Tahiti’de bulunduğu esnada verilecektir.1876 Osmanlı’nın büyük buhranlarının başladığı devirdir. Abdülaziz saltanatının son günleridir. Selânik’de Fransız ve Alman konsolosları katledilmiştir. Avrupa devletleri duruma hâkimiyet amacıyla derhal harp gemilerini Selânik limanına yollarlar. Julien Viaud, nam’ı diğer Pierre Loti de, 1 Mayıs’ta Selânik limanına demirleyen Fransız kruvazörün içindedir.Hayranlığı alevleyen şehir: İstanbulSelânik’ten sonra yaptığı İstanbul ziyareti ise Pierre Loti’nin hayatı boyunca sahipleneceği Türk hayranlığını alevleyen süreçtir. Bu süreç, ilk romanı ‘Aziyade’ yi yarattığı gibi, Türklere dostluğunun da temeli olmuştur. Muhtelif yayınevlerinde reddedildikten sonra nihayet 1879’da basılan ‘Aziyade’nin ardından, okyanusta bir adaya yolculuğu konu aldığı ‘Raraku’ adlı romanı 1880’de yayınlanır. Pierre Loti’ye esas şöhreti getiren kitabı ise, Abdülhamit döneminde Türkçe’ye de çevrilen ‘İzlanda Balıkçısı’dır. Artık dünyaca meşhur ve kabûl edilmiştir. 1891’de Fransız Akademisi âzalığına seçilir.Yazarlığı, deniz subaylığına engel teşkil etmez Pierre Loti’nin. Tam aksine, kendisini diyar diyar dolaştıran bu meslek onun romantik hayâl gücünü, hassas ruhunu, edebî kabiliyetini tetikler.ÖLÜMÜ EVLA TUTANLAR1903 Yılında, İstanbul resmen işgâl altında olmamasına rağmen Batılı devletlerce yakın plân gözaltındadır. ‘İcabında tebaalarını ve Hıristiyanları korumak üzere’ bahanesiyle İstanbul’a gelen kruvazörler, buradaki büyük elçilerin emrinde görev alırlar. Pierre Loti, bu amaçla gelen Fransız krüvazörü Vouture’ün süvarisidir. 1905 Mart’ına kadar İstanbul’da kaldığı bu süre içinde, ‘Les Désenchantées’i, kaleme alır. Türkçeye tercümesini yapan Nahid Sırrı Örik kitaba ‘Bezgin Kadınlar’ adını verir. Pierre Loti’nin en çok satan romanı olan bu kitabın öyküsü, II. Abdülhamit devri sonlarında Türk hareminde, edebiyat, musiki ve dil bilgileri ile yetiştirilen münevver kadınlar için bunca bilgiden sonra harem hayatının nasıl dayanılmaz olduğu üzerinedir. Bu kadınlar irfan sahibi olduktan sonra mahpus yaşama dayanamayıp ölümü evlâ tutarlar.Loti’nin, yaşadığı İstanbul’u, manzaralarını anlatmadaki ustalığı, âdeta fotoğraf çeker gibi sahnelediği mekânlar, eserlerini edebî öneme kavuşturur. İstanbul Loti’yi, sokakları, yaşamı, kafes ardı hayatı, kahveleri, insanları, hikâyeleri, manzaraları ile büyülemiştir. Loti, her gezdiği yere, her gördüğüne hayrandır. Türkleri niçin sevdiği sorusuna; “Türkleri tanıdığım için.” cevabını verir. Tanımanın ille de sevmeyi gerektirmediğini düşünürsek bu Loti’nin gerçekten Türklük kimliğine her haliyle hayranlık duyduğunu açıklar. Nitekim Türklerin geçmişi, hareketsizliği, aylâklığı sevdiğini de söyler. Ama Loti bu dünyanın parçası olmak isteyecek kadar mutludur. Dinler, notlar alır, hayâl kurar, yazar ve bu arada kara kalem desen çalışmaları yapar. Loti, Osmanlı sarayı, bizzat padişah ve halife ile olan yakınlığının ardından Kurtuluş Savaşı ve mütareke zamanlarında da, Türklerin haklılığı üzerine yazı ve tavrı, Sevr Anlaşmasına isyanı, Milli Mücadeleye yazılarıyla verdiği destekle hep Türklerin sevgisine yakın kalır. Yapı Kredi Bankası, Hayat Tarih Mecmuası yetkilileri bir sahaftan rahmetli Abdülhak Şinasi Hisar’ın çuvallar içindeki evrağını satın aldığında, Abdülmecid Efendi’ye hitaben azılmış, Pierre Loti ve Claude Farrére imzalı on beş mektup ortaya çıkar. Yazışmaların tamamının bu kadar olup olmadığı bilinmemekle beraber, ele geçeni kadarıyla, yazarları ve onların düşünceleri ile ilgili aydınlatıcı bir portre çizer.PLATONİK BİR AŞK GİBİPierre Loti’nin bu özel satırlarında dolaşırken onun dünyasını, o gün yaşandığınca hissetmek ve o günün Osmanlısının, Türkiye’sinin Loti’nin gözünden, zihninden ışık tutulan portresini izlemek mümkün. Onun Türklere hayranlığı, onları içinde gördüğü acz ve yalnızlık tablosu karşısında duyduğu şefkat, Batı’ca aşağılanmışlıklarına isyanla beslenen plâtonik bir aşk gibi. Osmanlı’nın, Batı karşısında yalnızlığı, kapalı cumbaların arkasında hor görülen kadınların çaresiz ezilmişlikleri ve romantizm ihtiyacında kurduğu hülyalar,Pierre Loti’nin gerçek dünyasını romantik bir ruh haliyle okşadığı gibi, yazınsal düşlerini de harekete geçirmiş ve onu âdeta Don Kişotvarî bir aşkla Türklük savunucusu yapmıştır. Sanıyorum, bu savunmanın ardında; Türk’ün acınası, zavallı olduğunun ve korunma ihtiyacının kabulünün yatıyor olması, Nâzım’ın gururunu rencide etmiştir. Türkiye’yi sultanlı, sarıklı, cumbalı Şark kültürü içinde yücelten Loti’nin fantezi dolu oryantalist hayranlığı, büyük şaire “... Lâkin ne dün, ne bugün ne yarın böyle bir şark yoktu olmayacak!” diye isyan ettirmiştir.

Devamını Oku

Bu hafta yağmurdan sel yaptık...

1 Aralık 2013

Hafta yağmurla, sellerle geçti. Tabii aslında yağan sel olmazdı, biz yağmuru sel yaptık. Daracık sokak aralarında, yerin altına, ahtapot kollarla temel uzatan, bulutları delip gökkubeye doğru yarışan gökdelenlerin güvenilirliliğini merak edip dururum hep ama belli ki, ülkemizde toprağa yakın, ayağı yere basarak yaşamanın tehlikesi de bitemiyor bir türlü.Bu sellerle daha kim bilir nerelerde, ne ücra köşelerde neler olmuş, ne sıkıntılar yaşanmıştır güzel ükemde. Nice insanımızın varı yoğu iki çanak, bir ot yatak sularla sürüklenip gitmiştir. Sanki milletçe fakir fukaranın başına gelenleri kanıksamış vaziyetteyiz ama sefalet metropol şehirlerde olunca tahammül seviyesi birden gerçekten aslında herkes için, her yerde olması gereken insani duyarlılığa varıyor. Son hafta sosyal medyada, gazetelerden, televizyonlardan aktarma sel sahneleri paylaşılıp durdu. Hepsi çok acıydı, hepsi zavallı görüntülerdi. Hepsinde hem insanlarımızın emeği, birikimi, sağlığı, hem milli servetimiz akıp gidiyordu. Benim için hepsi acıklıydı, hepsi utanılası idi. Ama sosyal medya kullanırlarının çoğu yine seçimlerini, taraf oldukları partinin ‘body-guard’lığında, diğer tarafa alay göndermekte kullandılar. Birileri İzmir sel fotoğraflarını paylaşıp; “İzmir’i AKP almasın da sel alsın. Müstahak bunlara” diye yazdı. Bir diğer grup suyla kapanmış Ankara geçitlerini işaret edip, “Buyrun bakalım, burası da AKP’li Ankara” dedi. Kimisi de “Burası da İstanbul, nerede balık adamlarınız?” diye sorguladı, Ankara’da balıkadamların insancıkları selden kurtarmasıyla iftihar ederek.Önce sakinleştirmeye ve insan unsuru etrafında buluşturmaya çalıştım paylaşımcıları ama nafileydi. Bir kaç kişi dışında, herkes tuttuğu partili belediyeyi temize çıkarmaya çalışıyordu.‘Önce insan, sonra vatandaş. Parti en son gelir’Konu ne olursa olsun, birilerinin hatası, eksiği, aymazlığı bir diğerinin aynı şeyi yapmasına özür olmamalı. Anlayamadığım ve kabûl edemediğim şey, bireylerin gözü kara bir şekilde partilerinden yana eksikleri, yanlışları da savunmaları. Bana göre; tam aksi olmalı. Ben, özellikle oy verdiğim partiden daha büyük sorumluluk, daha çok hizmet beklerim. Benim oy verdiğim partinin yöneticisi beni, oy vermediğim partinin adamı gibi yönetmemeli. Yönetmeye kalkarsa, öbüründen daha fazla ondan hesap sorma hakkım vardır. Ayrıca, oy vermediğim yönetici bile, madem yönetimdedir, bana eşit derece hizmet vermek zorundadır. Bu, demokratik, adil idarelerde yönetici ile yönetilen arasındaki hak ve sorumluluk ilişkilerini belirleyen en önemli unsurlardan biri. Ama hayır, durum hiç de böyle değil. “Siz ne yaparsanız yapın, biz sizi böyle seviyoruz” diyor insanımızın çoğu. Verdikleri oyun hesabını sormak yerine, oylarının yanlış yere gitmediğini kendi kendilerine ve çevrelerine ispat peşindeler. Hele hele diğer partiden olanlara karşı özellikle, can’ı siperane göğüslerini açıp suyu, seli, yangını, gelen tehlike her ne ise onu sahiplenerek kavgaya girmekte. Milletçe, özellikle politikacılarımızın çoğunluğu arasında, bu mahalle çocuğu kavgalarına pek yatkın duruma geldik. “Benim kaykayım seninkinden iyi”, “Benim bilyam seninkilerden fazla” der gibi, neredeyse, “Bizim sel sizinkinden daha az sürükledi”, “Bizimki daha az araba yuttu” veya “Var mı sizde balık adam servisi?” diye yazacaklar. Buralara geldik millet olarak. Körü körüne savunmak yerine geleceği düşünmese bile hali hazırda vermiş olduğu oyu düşünerek hesap soracak bir zihniyet zamanı geldi, geçiyor diyorum. Şahsen, her partiden, belediyemizin suyu aynı derece sevdiğine inandım son selde. Umarım yanlış çıkarım...‘Turfan'da insan mucizesi; karız/kehriz su sistemi’Taklamakan Çölü... (Çin Doğu Türkistan’da), dünyanın en acımasız coğrafya parçalarından biri... Sıcaklık, kum tepelerinde 82, kuytularda bile 55 derece... Ve böyle bir ortamda, akıl almaz (insan yapısı) bir vaha... En leziz meyvelar, en güzel sebzeler, uçsuz bucaksız bağlar... Dünyaya yalnızca üzüm ihracatının bile binlerce tonu bulduğu bir vaha... Burası (İpek Yolu’nun kuzey güzergâhı üzerinde bulunan) Turfan... Hani şu “turfanda” sözcüğünün kaynağı...Peki nasıl yaratılmış bu vaha ?“Karız/kehriz su sistemi” ile...Tepeleri karlı Tanrı Dağlarının eteklerinde açılan kuyularda toplanan sular 60 km ötedeki Turfan Vadisi’ne getirilmiş. Çölün korkunç sıcaklığında buharlaşmasın diye yeraltında oluşturulan tünellerle... Su yalnızca 60 km öteye götürülmemiş, uzunluğu 3 ilâ 30 km arasında değişen sayısı bin kadar yer altı kanalı ile arazide yayılıp bir şebeke oluşturması da sağlanmış. Bu yer altı şebekesinin toplam uzunluğu 5 bin km. (İstanbul ile Ağrı arasındaki uzaklığın 3,5 katı). Tünellerin yüksekliği yaklaşık 1,5 metre. Kazılan toprağın yüzeye çıkartılması ve tüneldeki işçilerin hava alabilmesi için 10-20 metrede bir kuyular/bacalar oluşturulmuş. Ayrıca, arazi bu kanallardan su çekmek için kullanılan kuyularla dolu. Derinliği bazısında 100, 90, 80 metre olan, sonra 10 metreye kadar düşen...Su, derinliği başlangıçta 110, en uç noktada ise 10 metre olan kanallarda yer çekimi sonucu akıyor. O kadar uzun bir mesafede doğrultuyu ve doğru eğimi sağlayıp koruyacak hesaplamaların nasıl yapıldığı meçhul. Ve Uygur bölgesindeki Türklere ait bu mühendislik harikasının tarihi, M.Ö. 500. Bu bilgiyi öğrenmenin keyfiyle paylaşıp şu videoları öneriyorum. (http://www.youtube.com/watch?v=DnvVEyeELAI ,http://www.youtube.com/watch?v=1kVjQ9ySYX0&feature=relatedhttp://www.youtube.com/watch?v=nst)Hepinize tabiatın sevgisiyle, gücüyle barışık, insanca yaşamanıza saygılı yönetimlerle bir şehirli, kasabalı, köylü hayatı diliyorum...

Devamını Oku

Göç bir med cezirdir ruhlarda...

16 Kasım 2013

Bazen, zaten bildiğiniz bir duyguyu sizi kuşatmış olduğu hissiyle yaşar mısınız hiç? İyi tanıdığınız, bilincinize yerleşmiş, rengini, kokusunu, dokusunu çok iyi tanıdığınız bir duygu... Kimi zaman öyle bir gelir ki; sanki temelli kalmaya gelmiştir. Her yerden gelir ve sizi hem içine çeker, hem de içinize işler. İçli, dışlı olursunuz. Karşınıza ne çıksa, onun içinde olmaya azimlidir. Albüm, mecmua karıştırırsınız, sayfaların, fotoğrafların arasından yakalar sizi. Bir dost arar, bir davet, bir proje alırsınız, bakarsınız yine aynı duyguyla bağlantılı. Cd albümleri içinden birini çekersiniz epeydir dinlemediklerinizden, bir bakarsınız elinizde yine o duygunun bu defa notaya dökülmüşü. Sevdiceğinizle bir sohbete dalarsınız. Sohbetiniz akar, sürüklenir ve o duygunun paylaşımında buluşur.Bana en çok ‘aşk’ ve ‘sevgi’ yaşatır zihnin bu ‘serseri mayın’ karşılaşmalarını. Bir de göç... İşte son günlerde göç olgusu, çok düşündüğüm için mi hep karşıma çıkıyor yoksa sadece karşıma çıkmakta ısrarından mı hep benimle kalıyor, bilemiyorum. Ama, bir bildiğim varsa, kesinlikle, hüznü hiç azalmıyor. Hâtta katmerleniyor. Ama bazen bir an geliyor; bu acı duygunun içine tedavi, bir yumuşaklık katılıyor. İşte böyle bir teselli duygusunu da geçenlerde konuşma yapmak için davet edildiğim İzmir Bayraklı’sında yaşadım.Sohbetim yine, sınırları değişmiş, varlıkları tarih olmuş hükümranlıklardan kopup gelen, kaçırılan, kaçmak veya ayrılmak zorunda bırakılan, sürgün edilen cetlerimin hikâyesi üzerineydi... ve yine bir kez daha, güzel ülkemin çok yerinde olduğu gibi, tarih boyunca göçlerin, yıkımların defalarla yaşanıp, yeniden göçlerle oluşmuş bir beldesinde konuşuyordum.Zmirna’dan Bayraklı’ya kısa bir yolculukBayraklı, Luwi veya Lelejlerle ve hâtta Amazonlarla başladığı söylenen tarihi boyunca; Zmirna, Smirne, Simire, Semire, Lesmire, Lesmirr, Ksimire, Siniros, Mirina, Samorna, Simira, Zmirra, Asmira, Esmira, İsmira, İsmire, Yezmir gibi ‘erişilmez kız’ imgeleriyle yüklü isimlerle, Hitit, Helen, Roma, Bizans, Slav, Arap, Hun ve Türk dillerindeki İzmir’di. Eski iyon lehçesi,”İzmirni” bu gün kullanılan İzmir sözcüğünün kökeni.İlk şehirleşme Smyrna aslında bir adacık. Meles Çayı ve Sipylos Dağı’ndan gelen sularla yarım adacığa dönüşmüş. Eski İzmir yerleşimi 3000 yıl boyunca bu yarımada üzerinde yer almış. 370 metre yükseklikteki Tepekule uygarlığı, Truva’nın 2’inci Uygarlığı ile eş dönemden. Kent, M.Ö. 4’üncü y.y’ın ikinci yarısında nüfus patlaması ile bugünkü Kadıfekale (Pagos) eteklerine taşınmış.Doğu Helen dünyasının en eski mimarî eseri Athena tapınağı, yine Helen dünyasının altı odalı ev tipinin en eski örneği burada. Smyrna, daha 7’inci y.y’da kuzeyden güneye, doğudan batıya açılan, parke taşlı cadde ve sokaklar üzerinde güneye bakan evlerle inşa edilmiş. M.Ö. 6 ‘ıncı y.y’da bâtıl inançlardan, her çeşit din baskısından uzak, özgür düşünceye dayalı bilim ve araştırmalarla Thales, Anaksimenes ve Anaksamandros gibi doğa filozofları bugünkü Batı uygarlığının temelini burada, Bayraklı’da atmışlar. Tarihin başından beri Mısır ve Mezopotamya’nın elindeki tarihi ve kültürel önderliği Batı Anadolu’ya taşıyanlar; Bayraklı’nın ataları. Pers işgâliyle beraber Yunanistan’a kaçan ‘aydınlanma, İskender’in tüm doğuyu ele geçirmesiyle geri gelmiş. Doğu-Batı yönünde uzanan iki geniş ana yol; ‘Kutsal’ ve ‘Altın’ yollarla kentin denizden gelen esintisi evlere taşınırmış.Tek bayrak altında Bayraklılı olmakBugün kullanılan Bayraklı adı hakkında var olan birçok söylenceden biri şu; O dönemde Akdeniz’e hâkim olan denizciler her yıl İzmir’e gelip, bayraklar açarak “Solumadan can vermek, terlemeden mal kazanmak isteyen bayrağımız altına gelsin” sözleriyle Bayraklı’nın bulunduğu yerde bayrak açarak gönüllü levent toplarlarmış.Bugün Bayraklı, tarihi boyunca yaşadığı devinimi sınırları yeniden belirlenmiş olarak yaşamaya devam etmekte. Aslen Karşıyaka’ya bağlı olan belde, 2009 yerel seçimleri öncesi, Karşıyaka kırsalından ve Bornova’dan mahalleler eklenerek bağımsız bir seçim bölgesi olmuştu. Nüfusunun yüzde 50’si Egeli, diğer yarısı göçmen. yüzde 70’i gece kondu. Yani gelir açısından fakir bir belde. Yani süratle kalkınması, zenginleşmesi gerek. Yumurta-tavuk hikâyesi bir kısır döngü.Bayraklı’nın tarihindeki özel ve önemli konumu, yaşamış olduğu lider, önder şehirleşme ve toplum bilinci düşünüldüğü zaman, bugün içinde olduğu ikilem, gerçekten, çıkış açısından kesat görünebilir ama durumun hiç de öyle olmadığını okurlarımla buluşma sonrası tanıştığım Bayraklı Belediye Reisi Hasan Karabağ’la yaptığım kısa sohbette fark ettim.Hasan Karabağ, has bir Bayraklılı. Karslı, Manisalı, Kulalı, Erzurumlu, Afyonlu, Çamlıhemşinli, Amasyalı, Balıkesirli, Levanten, Rum, İtalyan kökenli, hiç fark etmez, herkese eşit yaklaşıp ‘Bayraklı’ kimliği oluşturmaya, bu çok farklı kültürlerin insanlarını Bayraklılı hissettirmeye azmetmiş. Amacı; beldeyi, insanıyla, toprağı ve deniziyle birlikte kalkındırmak ve ticarî, turistik projelerle renklenen merkez ilçe konumuna getirmek.Göçmenlerin neden göç ettiklerini, beklentileri anlamak için de hepsinin geldiği memleketlere ziyaret yapıp, o toprakların derdini anlamanın önemli olduğuna inanıyor Hasan Karabağ. Ayrıca, göçmenlerine de Bayraklılı olmanın önemini ve özelliğini vurgulamak üzere programlar geliştirmiş. Bayraklı, çok katlı gecekondularla kuşatılmış olmasına rağmen, çevre ve kalite belgelerine sahip. 60 hektar alan ayrılan kentsel dönüşüm projesiyle pilot bölge olan Bayraklı’da, bir taraftan da Levantenlerden kalan kiliseler, Rum ve İtalyan evleri mülkiyetleri alınarak restore ediliyor. Ugoreglio ailesi, Kokofilidis ailesi ve Brajetti’nin çocukları halen daha Bayraklı’da yaşamakta olan Levanten kökenli vatandaşlar.“Kentsel dönüşüm, çağdaş yapılaşma gecekondu insanının ekonomik ve sosyal hayat standardını yükseltmeli” diyor Hasan Karabağ ve “Bu dönüşüm yerinde yapılmalı, insanı yerinden oynatarak değil” diye ekliyor. Tükiye’de ilk deprem etüd merkezi Bayraklı’da kurulmuş. Çok marjinal ve huzursuz bir bölge olan Yamanlar’da “Üç fidan”, Deniz Gezmiş anıtı yükseliyor ve ahalisine iş bulunan bölgeden o günden beri hiçbir tatsızlık çıkmamış. Çocuklara ve gençlere yapılan spor ve eğitim yatırımı, verilen burslar Anadolu ve Fen Liseleri sınavlarında gelen başarılarla beldenin gururu olmuş. Kendi işçi bulma servisleri ile 5700 insana emeğiyle karnını doyurabilecek imkân yaratılmış.Bayraklı halkının “Bizden biri” diye tanımladığı Hasan Karabağ, “Bu aidiyeti sağlayamayan başkan burada evinden dışarı çıkamaz. Oksijensiz kalır.” diyor ve şöyle bir iddiada bulunuyor: “Önümüzdeki beş sene içinde tüm Türkiye Bayraklı’yı tanıyacak.”Üç bin sene sonraya göndermeBayraklı’nın tepesinde, ‘Dünya Barış Anıtı’nın eteklerinde, çimenler üzerine kurulu masada oturmuş, ta ileride uzanıp giden Ege’yi izlerken hayâlimde, kentsel dönüşümle birlikte yeraltına alınacak otoparklar, inşaatı bitmiş yat limanı, ticari ve turistik çekim alanları, beldenin ve trafiğin nefes alacağı geniş yollar, ağaçlandırma, artan park alanları, mutlu insanlar ile hayâlimde canlandırmaya başladığım birkaç sene sonranın Bayraklı’sı ve M.Ö 6’ncı yüzyılda antik dünyanın kültür merkezi ve plânlaması ile şehircilik örneği olan İon kenti... Diliyorum ki; Bayraklı yeniden dönüşürken, geçmiş tarihindeki şaşaayı çağdaş yaşamla buluştursun, Yaradan’ın emaneti bu harika tabiatı sevgiyle, saygıyla kucaklasın ve buraya göçmüş olanlar yaralarını sarmış, geldiklerine mutlu, torunlarına güzel hikâyeler anlatsınlar.

Devamını Oku

Gölgedeki parıltılar Birsen ve Özcan Ulucan

9 Kasım 2013

Gölgedeki sanatçılarız” diyor Özcan, kendileri için. Onlar özellikle gölgede kalmayı seçen ve bunu sanatın özgürlüğü için gerekli gören sanatçılardan. Bana sorarsanız; gölgede olmalarını bırakın, hem müzik dünyasını hem müzik severlerin ruhunu kamaştıracak kadar ışıltılılar. Ama bu ışıltıyı sanatlarını ve sanatçı duyarlılıklarını zincirletmeden, hür bir nefesle yaymakta kararlılar.Bu iki güzel kardeşin sanat yolculuğunu ne kadar hızla ve örnek başarılarla arşınladığını düşündüğüm zaman, şimdi oldukları noktada, ağır soluklarla, telaşsız, ideallerinde kararlı, tavizsiz adımlar seçtiklerini izlemek bana Kızılderili hikâyesini hatırlatıyor:Günlerdir beyaz adama yol gösteren Kızılderililer bir gün aniden durur ve bağdaş kurarak otururlar. Neden durdukları sorulduğunda da içlerinden biri: “Çok hızlı yol aldık. Ruhlarımız geride kaldı. Onları bekliyoruz” der. İşte, sevgili Birsen ve Özcan’ı dinlerken de onların notaların huzuru, sancısı ve yorgunluğunda sürekli devinim ve aşama isteyen sanatlarında, ruhlarından kopmadan, derin soluklarla yol almak istediklerini görebiliyorum. İşte, sevgili Birsen ve Özcan’ı dinlerken de onların notaların huzuru, sancısı ve yorgunluğunda sürekli devinim ve aşama isteyen sanatlarında, ruhlarından kopmadan, derin soluklarla yol almak istediklerini görebiliyorum. Hiç kolay bir yol değil, geldikleri yol. Hem fizikî, hem de ruhsal olarak. Bir de göç yolu eklenmiş yaşamlarına. Ama ruhlarını geride bırakmadan aşmışlar o yolculuğu da.Hem Brahms hem bağlamaDünyaya “Merhaba” dedikleri yer; Bulgaristan’ın Deliorman’ı eteklerinde Şumen (Şumlu) şehri. Cerrah bir baba ve çocuk doktoru bir annenin aydın, entelektüel, sanat aşkı ile dolu dünyalarına doğmuş ilk iki çocuk. Karı koca, her ikisi de şiir yazıyor, şiirler okuyorlar. Babalarının disipliner, otoriter karakteri, tenor sesiyle, Nâzım, Orhan Veli, Mayakovski okuyup şairleşirken, annelerinin yumuşak, naif ve romantik kimliği dökülüyor dudaklarından. Evin kütüphanesinde kalın ciltler içinde Goya, Velasquez, Van Gogh çocuklara sanatın bir diğer tarafını sevdiriyor. Arada, kitapların sayfalarından imtihan yapılıyor miniklere. Brahms, Çaykovski kulaklarını okşuyor. Tabii kökleri olan Türklüğün özünü de yaşatmaya çalışıyorlar büyük bir özenle. Babaları, ameliyatlar arası eve geldiğinde, bağlama çalıyor, türküler söylüyor. Deliorman eteklerindeki köylerine gittiklerinde dedelerinden meşhur, hüzünlü Deliorman türküsü ‘Dertli Kaval’ı dinliyor çocuklar. Birsen, babasının, oğluna; “Ben sana padişah olamazsın demedim, adam olamazsın dedim” fıkrası üzerine onlara söylediği; “Adam olsanız da, sanatçı olmazsanız benim gözüme görünmeyin” sözünü hatırlıyor. Sanata bu kadar duyarlı olan ebeveynlerin çocuklarının kaçınılmaz sanat serüveni de bu tutkuyla paralel çok erken yaşta başlıyor elbette. Birsen yedi yaşında piyanoya başladığında Özcan dört yaşında ve tek parmak piyanonun tuşlarıyla tanışıyor.Birsen, “İlk piyanom bir ‘Kalmann’dı” diyor, “Bulgaristan’da o marka tek piyanoydu. Bulgaristan’ın çok önemli bestecilerinden yine bir Şumlu olan Pancho Vladigerov’un piyanosuydu ve sahip olmak büyük bir gururdu. Babam köydeki eve de bir piyano almıştı ki, oraya gittiğimiz zaman da çalışabilelim diye.”Özcan, ablasından heveslenip piyanoda tek parmakla anne ile ilgili bir şarkı çalmış. Babası altı yaşında “Sen keman çalmak ister misin?” diye sormuş. Her yerde azınlık“Babamın babası matematik hocalığının yanı sıra edebiyatçı aynı zamanda” diye anlatıyor Özcan, “Keman çalmak çok istermiş, çalamamış, içinde kalmış. Babamın keman çalmasını arzulamış. Babam da yirmi yaşında Sofya’da tıp akademisine girdiğinde dedemin verdiği 100 leva ile keman mağazasına gitmiş. Vitrinde kendisine bakan kemanı alacakken, satıcı, babamın tıpta, cerrahi bölümünde olduğunu öğrenince demiş ki; ‘Beyefendi, keman da, cerrahi de, ayrı ayrı bir ömür gerektiren mesleklerdir. Ne var ki; yirmi yaşında okumaya başlayıp iyi bir cerrah olabilirsiniz ama yirmide başlayıp iyi bir kemancı olamazsınız.’ Bana sorunca, hikâyeyi de bildiğim için isterim dedim.”İçinde keman aşkı hicran kalan dede ise, torunu hayâlini gerçekleştirince, ona şiir yazmış sevincinden, “Aslan gibi Özcan’ım” diye başlayan. Torunları Birsen, Özcan ve Ayşen, onun ölümünden az önce banta alınan sesinden ‘Dertli Kaval’ı, ‘Bir Ağaç Gibi’ CD’lerinde Mehmet Zati Arca’nın bestesiyle sunup, hem dedelerini, hem kendi çocukluklarını bir kez daha yaşatmışlar.Baskılar göç getirdiBirsen “Piyano konusunda ailemin araştırması sayesinde daha iyi hocalar ve ilerleme sağladım.Varna’daki özel müzik okulunda okurken iki yüz kişilik bir okuldaki üç Türk öğrenciden ikisiydik. Parasızdı eğitimdi. Ama Türk öğrenciler olarak zorluklar yaşadık. Varna Festivali’ne gelen Moskova Konservatuvarı hocası ‘Master class’ sonucu beni öğrencisi olarak Moskova’ya alabileceğini söylemişti. Babam, Bulgar olan asistanından takibini rica etmiş. Hiçbir haber çıkmadı. Babam ısrarla sorunca asistanı demiş ki; ‘Anlamıyor musunuz, kızınız gitmeyecek Moskova’ya. O bir Türk.’ Hayâl kırıklığı müthişti.” Özcan’ın sanatı da azınlık politikasından nasibini almış. “Gün geldi, Türklerin isimleri Bulgar isimlerine dönüştürüldü. ‘Siz aslında Bulgar’dınız. Barbar Türkler sizi Türkleştirdi’ dediler. Babam depresyona girmişti. Martinof ismini aldık. Birsen ‘Bina’ ben ‘Bilyan’ oldum. Türkçe’ye benzetmeye çalışırdık isimlerimizi ama o kadar olurdu işte. Ben Çekoslovakya’daki yarışmaya böyle katılabildim. On üç yaşındaydım. Gitmeden önce, ‘Dikkat et, Bulgaristan’ı temsil ediyorsun!’ dediler. Hem kendi yarışma grubumda birincilik, hem de en iyi Çek bestesi ‘Kocıan Ödülü’nü aldım.” İki kardeş de, henüz dokuz yaşlarında başlayan ödüllerine sürekli yeni ödüller ekleye dursunlar, baskılar yüzünden aile göç kararı gelip çatmış.‘Evimiz yoktu ama Balaban tablomuz vardı’“Ben müzik okulundan mezun olmuştum. Mayıstı” diye anımsıyor Birsen, “Sofya Konservatuvarı sınavlarına hazırlanıyordum. Mezuniyet balosundan dönerken göç konuşuluyordu arabada. Bana çok romantik, heyecan verici ve aynı zamanda korkutucu gelmişti. 21 Mayıs’ta konuşuldu, 22 Temmuz’da göçtük. Bir hafta içinde terk etmemiz istenmişti. Turist pasaportu ile alelacele terk edince oradaki haklarımızı kaybediyorduk. İnsanlar birer valizle göçtüler. Babam ilişkilerini kullanıp piyanoyu ve birkaç eşyayı trene bindire-bildi. Evdeki kaldı, köydeki piyano, Weinbach, daha hafif, o yüklendi trene.” Özcan da ablası gibi, heyecan ve beklentiyi bir arada yaşamış göçerken. “Onaltı yaşımdaydım. Bana macera geldi. Anne, babanın endişelerini hissetmiyorsun o yaşta...” diyor. Önce Güneşli köyündeki yaşlı akrabalarının yanına yerleşmişler bir ay kadar. Birsen devam ediyor: “Babama, “Önce size iş bulalım, sonra çocuklara okul” demişler ama ama hayır, o, bizlere yaptığı büyük yatırımını ve bizlerin geleceğini kollayarak, geldiğimizin daha ikinci gününde bizi konservatuvara yerleştirdi. Annem de, elde para yok, olanla İbrahim Balaban’ın tablosunu taksitle almıştı. Akraba evinde kalıyoruz ama Balaban’ımız var!” “Evet, evde yer yoktu” diyor Özcan, “Araba garajında yarışmaya hazırlanıyordum. Mimar Sinan Üniversitesi Ulusal yarışmasına katıldım 89’un Ekim’inde, gelir gelmez. Yarışma 25-26 yaş sınırıydı. 16 yaşında üçüncülük aldım. Birsen de en iyi ‘korrepetitör’ ödülünü aldı.”İmtihanla girdikleri konservatuvarda, Birsen dört seneyi bir senede bitirerek, seviye sınavı ile lisans bölümüne geçmiş. Öğretmen olduğunda henüz 20’sindeymiş. Özcan zaten Bulgaristan’da bir sene atladığından Lise 3’e girmiş. Ama o da üniversiteyi dört sene yerine üç senede bitirmiş. Türkçe dersleri almak ihtiyacı ile daha hızlandırmamış okulu. Sonra Maxim Vengerov’la çalışırken kemanın yanı sıra violayı da sanatına katmış Özcan.‘Elit tabakaya çalmamak bir kayıp değil’Sanatın ve sanatçının yüceltildiği bir sistemden sonra Türkiye onlar için hayâl kırıklığı oldu mu diye merak ediyorum. İkisi birden “Yaşadık” diyorlar. Birsen ekliyor: “Biz tüm sanatların bir olduğunu bilerek büyüdük ailede. Bulgaristan’daki sistem de bunu destekliyordu.” Özcan hayâl kırıklığını tedavi edecek bir taraf yakalamış: “Vatansever duygularla geldik” diyor, “Ve nasıl dünya bu koca evrende yalnızlık hissi yaşıyorsa, Türkiye de bağımsız, model bir İslam ülkesi olmak yalnızlığında dünyada. Bu çok çetin bir iş. O yüzden anlamaya çalışıyorum.”Birsen, Türkiye’de, konservatuvar ortamında, müziğin, bütün sanatların bir dalı olduğuna dair farkındalık hissedilmemesinden üzgün. Özcan ise eğitim kurumunda ‘bohemlik’ duygusunun verilmemesi gerektiğine inanıyor. “Bohem sanatçı yeteneklidir ama tembeldir” diyor ve ekliyor: “Bugün sanat ego ve hırsa dönüştü. Egoyu beslemek ardında yapılan sanat, sanat değildir. Bizim gücümüz idealist ve bağımsız olmamız. Kendi yağımızda kavruluruz. Biraz da gölgede durup arada bir ışığa çıkmayı severiz. Gölgedeki sanatçı tavrını seviyorum. Elit bir tabaka-nın ünlü ettiği konser salonlarında çalmamanın kayıp olmadığını düşünü-yorum. Süreyya’da çalmanın, Âşık Veysel gibi köy meydanında müzik yapmanın daha çok değer taşıdığına inanıyorum. Arada bir ‘flash’lar da güven veriyor bana. Meşhur bir sahnede görünmek iyi ama sürekli olmaması hoşuma gidiyor.”Birsen “Küçük yerlerde samimiyetle müzik yapmayı istiyoruz” diye ekliyor, “Senede 40 konserimiz oluyor ve yeterince meşguliyet bu. Bağımsız, hürriyet duygusuyla çalışıyoruz. Popüler anlamda çok yoğun bir yerde değiliz ama sanatçılık da popülarite değil bizim için. Bir gün parasız konser verebilmek istiyoruz. Felsefi olarak sanatın özgürlü-ğünden yanayız.” İkilinin yeni çıkan CD’leri ‘Saga’ aslında beş sene önce plânladıkları bir çalışma. “Verecek kişisel bir sözümüz, mesajımız vardı ama imkânlar ancak elverdi” diyorlar.Burada sayamayacağım başarılar, taçlandırılan eğitimler, alkışlar, ödüller zenginliğindeki Ulucan Kardeşlerin en miniği Ayşen Londra’da oturuyor 21 Kasım’da Bursa Senfoni konserinde ağabeyine piyanoda eşlik etmek üzere, sekiz aylık bebeğini kucaklayıp gelecek. Aralık ayı Ulucan Kardeşler’in silsile konserleri ile dolu.Ruhlarına ve sanatlarına aşkla bağlı Ulucan kardeşlerle, Özcan’ın sesinden annesinin bir şiiriyle vedalaşıyoruz: ‘Üçgen’ şiirin adı. “Bak ben ne resmi yaptım/ Bir üçgen, tepesi yukarda/ Hayır bu dağ değil/ Ben kederin resmini yaptım dağa kadar/ Bak ben ne resmi yaptım/ Pencere önünde sandalye/ Hayır bu gökyüzü değil/ Ben sevginin resmini yaptım/ Gökyüzü kadar.Gölgenin sanatçıları, sanatın özgür-leri, ‘Dertli Kaval’ın torunları, benim güzel kardeşlerim, yollarınız açık, alkışınız sağa-nak, sevginiz gökyüzü kadar olsun.Sizi seviyorum...

Devamını Oku

Entelektüel bir medyumun devrim kehanetleri

2 Kasım 2013

Fakat şifre o kasanın içindedir” der Peter de Vries, ‘Let me Count the Ways’ kitabında. Ve bu, Anthony Peake’nin ‘Is There Life After Death?’ (Ölümden sonra Yaşam Var mı?) kitabında 6'ıncı bölüme girizgâh olur. Kâinatın sırrı, içinde vâr olan her bir parçanın varlığında da sürer gider. Bu sebepten, yaşamı, vâr oluşu anlamaya çalışmakla gerçeğin sırlarını çözmek çok farklı şeyler. Bu, şimdilik, gücümüzün ötesinde... Bugün, sizlere, 1788 yılında, Paris’te bir akşam yemeğinin sessiz izleyicileri olarak bir yolculuk yaptırmak istiyorum. Ünlü Fransız tiyatro müellifi ve kritik Jean-François de La Harpe’a katılıp yola çıkıyoruz. Herhangi bir akşam yemeği değil bu. Misafirler, Fransa’nın entelektüel ünlülerinden oluşmakta: Önemli bir matematikçi ve politikacı olan Condorcet Markisi, Fransa’nın en önde giden astronomu Jean Slyvian Bailly, politikacı ChrÈtien de Malesherbes, kraliçe Marie Antoinette’nin doktoru Felix Vicq-d’Azyr, okunması çok moda olan bir yazar; Sebastien de Chamfort misafirlerden bazıları. Mükellef masanın etrafında yapılan sohbetin rengini ve derinliğini tahmin edebilirsiniz. Fakat, bu geceyi Harpe’ın notlarında ölümsüz kılacak ve bize taşıyacak olan konuşma bu kişilerden hiç birine ait değil. O akşamın ikramını ve fikir alış verişini paylaşan onca kişinin, yaşam sonrasına yolculuklarının âdeta haritasını çizen bir diğer misafir daha var masada. Kimsece bilinmeyen bir yolculuğu, sanki bir izci rehber gibi görüp haberini veren: Jacques Cazotte... Cazotte bir romancı ve ‘Fransız Akademisyenleri Birliği’nin üyesi. Aynı zamanda suda geleceği gören ve gaibden haber veren tarafıyla da ün kazanmış. Entelektüel kimliğinin yanı sıra, meraktan öte, engelleyemediği önsezilerinin gücü ile de saygınlık kazanmış bir aydın. Ne var ki; bu gece her zamankine göre dikkat çekecek kadar sessiz ve ciddi görünüyor. Bu hali diğer misafirlerin dikkatinden kaçmıyor.Cazotte kendi sonunu görmedi mi?Şimdi, Harpe ile beraber bu garip davetten ayrılıyor ve onun evine gidiyoruz. Ateist kritik, duyduklarından o kadar etkilenmiş ki; unutulmasına mahal vermemek için, Cazotte’un tüm söylediklerini defterine not alıyor. Duyduklarından rahatsızlığı yazarken bile belli oluyor. Kuş tüyü kalemimin ucundan ürkerek akıyor mürekkep.Yıl 1789... Cazotte’un deyimiyle; Fransa’nın yeni idrak hakimiyeti başlıyor. Yaşanan, o veya bu şekilde beklenendi. Peki, o garip gecenin misafirleri için söylenenler? İhtilâlden sonra beş sene içinde: Bailly ve Malesherbes giyotinle idam edilirler. Condorcet kapatıldığı hücrede kendisini zehirler. Chamfort bileklerini keser. Vicq-d’Azyr, kendisi için malûm olunduğu üzere kan kaybederek değil ama ateşlenerek ölür. Ne var ki; o tarihlerde, ateşli hastalıkların, damar kesilerek, kan akıtılarak tedavi edildiğine inanılırdı. Büyük bir ihtimâl, d’Azyr yüksek ateşle kendi kendine ölmemiş olsaydı, başına gelecek buydu. 1788 akşamında, tüm misafirlerin, korkunç sonlarından kurtulduklarına inanmalarını sağlayan Harpe ile ilgili kehânete gelince: Harpe hapise atıldığında yine ateisttir ama hücrede Tanrı’yı bulur ve bırakıldığında artık aşırı dindardır ve 1803’de bir manastırda ölür. Cazotte’a gelince; kralı kurtarmak için düzenlenen bir komplonun parçası olmaktan tutuklanır ve giyotine gider. Medyum yazar o meşum 1788 gecesinde onca arkadaşının yeni idrak çağıyla beraber neler yaşayacağını, daha doğrusu yaşamlarını nasıl kaybedeceklerini detaylarıyla görmüşken, kendi sonunu da muhakkak görmüş olmalı. Bu gerçek hikâyenin baştan aşağıya ilginçliği içinde bana en garip geleni, misafirlerin hepsinin kendilerinin sonunun nasıl olacağını merak etmelerine rağmen, içlerinden birinin de çıkıp Cazotte’a “Peki sen ne olacaksın?” diye sormamaları. Sorsalardı, Harpe’ın notlarında muhakkak bu da olurdu. Diğer taraftan düşünüyorum; aslında hiçbir sınırı ve durağı olmayan zamanın içindeki yolculuğumuzu, kendimizin yarattığı, böldüğü, başlattığı, sonlandırdığı sanal zaman anlayışıyla yapmakta olduğumuz için mi bu yolculuktaki yaşamlarımız bu kadar kısa sürüyor? Belki de, aslında zamanın kendisi kadar sonsuzuz ve zamanla beraber akıp gidiyoruz. Açık okyanusa bakan son iskelenin üzerinde durmak, son durak ıssız bir tren yolculuğunu bitirmek ne yolların, ne denizlerin, ne de yolculuğun bittiği anlamına gelmiyorsa, zamanın içindeki serüvenimiz de devam ediyor olmalı. Bu yolculuk esnasında, sağımıza, solumuza ve ardımıza bakmak yerine, ileriye, yarınlardan daha ileriye bakma ve görme yetilerimizi kullanmayı becerebildi-ğimiz gün, büyük bir ihtimâl, zamanda bizim için hazırlanmış ve tecrübe etmemizi bekleyen olayları görme şansımız çok yüksek... Cazotte gibi... O, içinden geçmekte olduğu zaman sürecinden çok daha ilerisini, hazırlanmış zamanı görebildi. Belki de aslında zaten yaşanmış bir zaman dilimiydi, yaşayacak olanların farkındalığı için süreye ihtiyaç vardı. Kim bilir? Peter De Vivres’in dediği gibi: “Kainat, şifresi olan bir kasadır. Fakat şifre kasanın içindedir.” Kasayı açmadan içindekileri görme gücünüz var mı? Neden olmasın? Ürkmeyin... Güzel şeyler de görebilirsiniz...Paris’te bir akşam yemeği sonrası kimse ona inanmak istemiyorYemekten sonra, konu Fransız toplumunun içinde bulunduğu duruma geliyor. Genel yorumlar telaşa sebep verdirmeyecek, iyi niyetli, olumlu bir yaklaşım içinde. Henüz hiçbir şey dememiş olan Cazotte dışında tüm misafirler, Fransa’nın kesinlikle yeni bir ‘İdrak Çağı’ eşiğinde olduğundan ve bunun gerekliliğinden bahsediyorlar hararetle. Sessizce onları dinleyen Cazotte, aniden, kararlı ve hâkim bir ses tonuyla söze giriyor: “Kendinizi bu havai düşüncelerle oyalamayın!” diyor, “Evet, ümit ettiğiniz bu devrim hakikâten gerçekleşmek üzere, az kaldı!” Gerçi, buraya kadar, ifade tarzı farklı da olsa herkes hemfikirdi ama medyum yazar, “Fakat...” diye devam ediyor:“... Fakat, bu yeni idrak yönetimi burada bulunan herkes için şer unsuru olacak!” Salonda bulunan herkes âdeta tokat yemiş ifadesiyle şaşkın, kimi konyak kadehi dudaklarında iken, bir diğeri yudumu boğazına takılmış kalıyorlar. Cazotte’un aşırı ciddiyetinin arkasında hâlâ daha bir espri olabileceği ümidiyle bakınıyorlar... ama hayır, medyum dostları ciddiyetinden ve endişe dolu ifadesinden hiçbir şey kaybetmeden bakıyor onlara. Hâtta bakışları kimisine rastladığında yüzünde acılı kasılmalar oluyor. Herkes Cazotte’u bir kez daha ciddiye almaları gerektiğin farkında, sorulara başlıyor. “Neler olacak?”“Bana ne olacak?”“Benim ne olacağımı görüyor musun?”“Benle ilgili ne görüyorsun?”Akşamı renklendiren onca önemli isim ile ilgili gelecekten haberleri vermekten çekinmiyor Cazotte, yerinden kalkıyor ve masanın etrafında yürürken ilk önünde durduğu arkadaşından başlıyor. “Sen” diyor Condercet’e, “Sen, kapatıldığın hücrede celladını aldatacaksın...” Condorcet, bunun, ölümden kurtuluşu anlamına geldiği düşüncesiyle tebessüm ederken, medyum dostu devam ediyor: “... Kendini zehirleyerek.” Ünlü matematisyen politikacı aniden çöküyor. Cazotte, bu defa Champort’un yanında durup, “Sen, çaresizlik içinde bileklerini keseceksin” derken, sadece kendisinin gördüğü bir tiyatro sahnesini izler gibi. Sırası gelen Vicq-d’Azyr’e dönüyor ve ekliyor: “Sen de damarların açılarak ölüyorsun.” Herkes dehşet içinde, Cazotte’un söylediklerini dinliyor. Gözlerinde “Bugüne dek böylesine korkunç haberler vermemişti. Aldanıyor olabilir mi?” sorusuyla gelen kurtuluş ümitleri yaşamaya çalışıyor ama nafile. Cazotte masanın etrafında dolaşarak devam ediyor: “Malesherbes ve Baily... Sizler giyotine gideceksiniz...” Ardı ardına, hiç birinin kurtulamayacağı dehşetli sonları dile geldikçe, “Bu kadar da olamaz.” bakışları artıyor. Herkesin gözlerinde “Bize bir oyun oynuyor olmalı.” düşüncesi var. Nitekim Cazotte’un Harp’la ilgili önsezisini duydukları an hepsi bir anda rahatlıyorlar. Bu kesinlikle zeki yazarın bir oyunu olmalı. Hepsini bir güzel oyuna dahil etti. Zira, ispatlı bir ateist olan Harpe’ın bir Hristiyan olarak öleceğini söylüyor medyum edebiyatçı. Bu, tüm misafirlere şu ana kadar duyduklarının ciddiyetinden ve dehşetinden sıyrılmak için güzel bir sebep. Harpe’ın, asla ve asla bir Hristiyan olmayacağından hepsi emin. Herkes derin bir nefes alıyor. İçlerinden biri; “Bütün korkularım geçti şimdi. Şayet Harpe’ın Hristiyan olmasını bekleyeceksek, ölümsüzüz” esprisini yapıyor. Topluluktan, az önceye kadar inanmış oldukları meşum geleceklerinden dönmüş olmanın rehaveti ile kahkahalar yükseliyor. “Her neyse,” diyor Gramont Düşesi, eğlenceli bir tavırla, “Kadınlar zaten devrim işlerine karışmadıklarından, buradaki hanımlar emniyette sayılır.” Arkadaşlarının rahatlamalarını ciddiyetle izlemekte olan Cazotte dayanamıyor ve kendinde kalan son sözleri söylüyor: “Kadınlar da erkekler kadar acı çekecek. Prensler, prensesler ve hâtta daha yüksektekiler de...”Herkes konu edilenin kralları XVI. Louis ve kraliçe Marie Antoinette olduğunun farkında. Derin sessizlik bir kez daha hâkim...

Devamını Oku

Yaşadığımız her an hayatın yeni bir başlangıcı

26 Ekim 2013

Bir çoğumuzun buna “evet” cevabı vermek yatkınlığının sebebi; varlığımızla ilgili resmi kayda geçirilebilen tek tarih olduğundan. Oysa gerçek bu değil.Öncelikle; bu dünyaya hazırlanmak üzere ana rahminde geçirdiğimiz zaman dilimi, aslında dışarı çıktığımız andan sonra yaşayacaklarımıza kıyasla çok daha zor, çok daha riskli bir yaşam süreci. Bu sürecin detaylarını bilmesek bile hem annemizin, hem bizim yaşadığımız tatlı sıkıntıların hatırına, kimimiz için dokuz, kimimiz için sekiz, yedi, fark etmez, o zamanın her gününü hayatımızın başlangıcı olarak düşünmeliyiz. Ana rahmindeki zamanını tamamlayamayan ve bu tarafa geçemeyen nice bebek olduğunu düşünürsek, o sıcacık keseden sağlıkla ayrılana kadar geçen yolculuğun her anının yaşamın tekrar tekrar başlangıcı olduğunu düşünerek başlayabiliriz.Yumurtanın döllenişinden itibaren, her gün, her saat yeniden ve yeniden yepyeni bir parçamız hayata gelmekte, yaşam bulmakta. Kâinatın, kozmosun minicik bir yansıması olan atomlarımız, hücrelerimiz bize sürekli şekil verip, bedenimize yeni parçalar eklenirken tek fark etmeyen: beslenme ihtiyacımız. Göbek bağımız, vâr olduğumuz andan, bu dünyaya çıktığımız zamana kadar hep bizimle, minicik karnımızı doyurup durmakta. Hiç bitmeyecek açlığımızın ilk doyum telaşları, en erken başlayan ihtiyacımız...Hiç bitmeyecek açlığımız...Sadece karnımız mı doymak ihtiyacında olan? Ya ruhumuz? Karın doyurmak telaşında ruhlarını aç bırakanların çoğaldığı günümüzde, kaçımız ruhunun da doymaya ihtiyacı olduğunu hatırlıyor? Kaçımız hatırlamakla kalmayıp ruhunu beslemek için gıda topluyor? Anne karnında, dışarıdan aldığımız seslerle, dokunuşlarla beslemeye başladığımız ruhumuz, neden bu dünyada çoğu tarafından en az önemsenen varlığımız? Zenginliğiyle ağırlığı ters orantılı varlığımız; elle tutulamayan, gözle görülemeyen, beslenince hava kadar hafif, beslenmeyince kaya kadar ağır çeken...Ruhumuz; Yüce Yaradan’ın üfleyerek bedenimize gönderdiği armağanKendimizi sevmenin, kendimizden mutlu olmanın yolu öncelikle ruhumuzu sevmekle, ona saygı duymakla ve onu önemsemekle başlıyor. Bedenimiz, ölçüleri ne olursa olsun, ancak ruhumuz sayesinde şekil alıyor, anlam ve kimlik kazanıyor. Ruhumuz, bedenimizin hediyesi. Yüce Yaradan’ın üfleyerek gönderdiği armağan. Kendi kendimize çoğaltıp, büyütebileceğimiz, zenginleştirebileceğimiz bir armağan. Yaşarken hem kendimize, hem bizi tanıyanlara hayatı yaşanır kılan varlığımız. Öldükten sonra arkamızdan bıraktığımız... Hatırlandığımız... Parmak izimiz toprak olurken, hafızalarda kalanımız... Ruh izimiz... Ne kadar güzel beslemişsek, o kadar güzel hatırlanan, o kadar sevgiyle anılan, ismimiz söylenince akla gelen aslında ruhumuzun bıraktığı iz, bedenimizin değil.Beslenen bir ruh, ölümden sonra iz bıraktığı gibi, yaşarken de yolunu açıyor bedenin. Gözümüzden, kulağımızdan, tenimizden, koku duyumuzdan beslediğimiz ruh, kazandıklarıyla bedenimizi besliyor.Peki, bedenimiz misafir ettiği ruhun, onun için yaptıklarına karşılık veriyor mu yoksa borçlu mu kalıyor? Bunun cevabı hepiniz için farklı olacaktır, eminim. Ben kendi adıma bu hesaplaşmayı çok sık yaptığımdan olacak, ruhumla çok yakın bir ilişki içinde, devamlı sohbetteyim.Bu sohbeti en derin yapabildiğim zamanlardan biri ise, bedenimin ruhumla dans ettiği zamanlar... Yoga zamanları. Bugün de, benim gibi, duygu yoğunluğuyla yaşayan, ruhu ile bedeni arasındaki mucizevî ilişkiyi keşfetmiş bir güzel dostla paylaştım bu dansı: sevgili Elif Büker.Elif isminde muhteşem bir ruhElif’le tanıştığımız gün, daha el uzatmadan gözlerimiz kucaklaşmıştı. Dürüst, fasaryaya izin vermeyen, yaşam sevinci ve sevgi ışığı ile bakan gözleri kucaklanmayacak gibi değildi. Ruhum, çok uzun sürecek, çok güzel bir arkadaşlığın başladığı müjdesini vermişti bana. Sadece yoga değil, sevgiyi sabırla beslemek de ortak konumuz olduğundan bu sayfamı Elif’le paylaşmak istedim. Onunla Göktürk’te, sahibi olduğu YOGAIA yoga atölyesinde buluştuğumuzda, mekânın tüm salonlarında onun samimi, huzurlu enerjisinin yansımasını gördüm.Elif de, benim gibi yaşamın her anını, yaşamın yeniden başladığı duygusuyla sahipleniyor. Bu duygu yaşanmak için sebep arayan bir duygu değildir. Sadece hissedersiniz. Öyle yaşamak daha tamam geldiği için hissedersiniz. Öyle hissettiğiniz için de yaşamak daha güzel gelir. Hâtta olduğundan bile daha güzel.İşte bu güzel duygularla yogamızı yapıyor, sonra sohbete dalıyoruz, beyaz şaraplarımızı yudumlarken. Elif’in bu tarafını da seviyorum. Yoga eğitmeni de olsa, Budist bir rahip gibi yaşamayı seçmemiş. Tam aksine, yaşamın lezzetlerini algılayarak, nefes gibi içine çekerek, yudumlayarak yaşıyor.Vücut ruhumuzun evidir, fark etmeliyizOnu dinlerken birden karşımda on sene evvelki Elif’i görüyorum. Muhteşem bir atın sırtında, su perisi gibi geçiyor önümden. Ama seyrettiğim tablonun keyfi yarıda kalıyor, tuval parçalanıyor... Sonra onu ameliyat masasında görüyorum. Sekiz saat süren bir operasyonla, kırılan beline sekiz santimlik metal ve sekiz tane dev çivi takıyorlar. Sonra on beş gün hastane ve bir hafta evde yatarak geçen zorlu zamanlar. Çektiği acının ve zorlukların hayatına kazandırdığından mutlu, gülümseyerek anlatıyor:“Sekiz ay korse ile gezdim. İki sene çok zor geçti. En zor gelen de, tekrar at binememekti. Kabul edemedim bir türlü. Kocam dedi ki: ‘At binemediğin için neden üzülüyorsun? Yatalak kalabilirdin. Ayaktasın. Şükretsene.”Taylan’ı da tanıyorum. Onun bu cümlesinin içinde karısına duyduğu aşkın ve onu tekrar sağlıkla kazanmanın mutluluğunu hissedebiliyorum.“Yogayla beraber kendime geldim” diye devam ediyor Elif, “Atımı sattım. Bedenimin artık at sporuna izin vermeyeceğini kabul ettiğim anda yoga işime yaramaya başladı. Zeynep Aksoy sayesinde yoganın felsefesini, ‘Ahimsa’yı, (bedene saygı) öğrendim. Bedenimin yapabileceği kadarını kabullendiğim zaman yoga daha kolay, daha anlamlı geldi. Artık at binemiyorum ama yoga sayesinde bedenim ters duruş bile yapmaya müsait. Vücudun enerji kanallarının açılması, hastalıklara karşı büyük bir deva oluyor.”Elif, bu sebepten yogayı kendisi için yapmakla yetinmemiş ve eğitmenlik derslerine katılıp, ‘hatha’ (temel) hocalık ve ‘Yin’ hocalık yapmaya hak kazanmış.“Vücut, ruhumuzun evi” diyor Elif, “Yoga bunun farkındalığını artırıyor. Adımlarımı, yürüyebildiğim için, daha bir coşkuyla atıyor, ellerimi kıpırdatırken, parmaklarımıoynatırken büyük bir coşku hissediyorum. Bedenimi hareket ettirebildiğim için kendimi çok şanslı hissediyorum. Allah’ın çok şanslı bir kulu olduğumu düşünüyorum.”Yoga hayattan vazgeçmek değildirElif’i sadece duyarak değil, inanarak ve duygularını paylaşarak dinliyorum. Bedenlerimizin, her ne kadar çalışabiliyorsa, bize sağladığı imkânları her an hediyemiz gibi düşünerek yaşamanın bedenimize duyduğumuz saygıyı, sevgiyi nasıl beslediğini biliyorum. Ama, işte bu beslenme yine önce ruhun beslenmesinden geçiyor.Yoga yapmanın insanı hayatın birçok şeyinden vazgeçirdiğini sananlar için Elif aksini söyleyen bir yoga hocası. Diyor ki; “Yoga hayatın daha çok farkına varmak, hayattan vazgeçmek değil. ‘Çi’yi (yaşam enerjisi) canlandırıp her şeyin farkına varmak. Bunu hissettiğim için duygulanıyorum. Hâtta anlatırken bile duygulanıyorum.”Bunu hissetmeyen anlayamaz ama o bunları söylerken ikimizin gözleri de yaşla doluyor. Sebebini konuşmamıza, bir diğerimize sormamıza gerek yok. Yaşama, sevgiye, sevilene, tabiata kâlp gözüyle, onları duyarak, dinleyerek bakmanın yüreği nasıl doldurduğunu, bedeni nasıl hafifletip ruhu nasıl zenginleştirdiğini iyi bilirim. Böyle anlarımda, Yaradan bana bu duygu zenginliğini verdiği için kendimi çok özel, çok donanımlı hisseder ve armağanımdan dolayı duyduğum minnetle gözlerime yaş gelir. İşte, şimdi öyle bir ânı sevgili Elif’le paylaşıyoruz.Bedenlerimizde misafir ettiğimiz ruhlarımız aslında bugün sohbet eden. Biz sadece onları yan yana getirmekte elçiyiz.YOGAIA’da Elif’in yanı sıra on iki yoga hocası daha eğitmenlik yapmakta. “Hepsi tecrübeli” diyor Elif, “Hiç yeni hoca yok.Haftada yedi gün, toplam yirmi sekiz saat ders veriyoruz. Üyeler isterse bütün derslere girebiliyor. İstiyorum ki; herkes yoga yapabilsin, yoga herkese ulaşsın.”Bozcaada’da yakında temel hocalık eğitimleri olacak...Kadrodaki eğitmenlerin dışında, arada, dallarında önemli isme sahip yoga hocaları da ‘workshop’ yapmak üzere eğitime katılıyorlar. Mayıs ayında böyle bir programla temel hocalık sertifikası vermek üzere Bozcaada’da dört günlük bir program plânlamış Elif. 7-11 Mayıs arasında ‘İnziva’ adını verdiği bu çalışmayı, adanın çok gizemli, ruhları besleyen bir köşesinde, yel değirmenlerinin olduğu tepede gerçekleştirmek istiyor. Hatırlar mısınız, sizlere bir Bozcaada yazımda, semâ ayinindeki Mevlevîlerin eteklerine benzeterek anlattığım yel değirmenlerini? İşte, eteklerinde açılıp, uzayıp giden denize bakan, rüzgârın, kekiklerin kokusuyla seviştirdiği yel değirmenleri... Ben de orada olacağım. Yel değirmenlerinin tatlı kanat çırpışları, açık denizdeki sirenaların sesi gibi kulağımı okşarken, ruhumla bedenimi dans ettireceğim. Şimdilik burada akşam oldu... Güzel arkadaşım ve ben, bedenlerimiz kendilerini yuva edinen ruhlarını alarak şimdilik vedalaştılar. Kalktığımız masada kocaman bir paket duygu kaldı. İşte, ruh böyle bir şey. Paylaştığınız yerde kalsa da, sizde çoğalarak yaşamaya devam ediyor. Hepiniz sevgili bir ruhla kalınız ve ona çok iyi bakınız.

Devamını Oku