Fakat şifre o kasanın içindedir” der Peter de Vries, ‘Let me Count the Ways’ kitabında. Ve bu, Anthony Peake’nin ‘Is There Life After Death?’ (Ölümden sonra Yaşam Var mı?) kitabında 6'ıncı bölüme girizgâh olur. Kâinatın sırrı, içinde vâr olan her bir parçanın varlığında da sürer gider. Bu sebepten, yaşamı, vâr oluşu anlamaya çalışmakla gerçeğin sırlarını çözmek çok farklı şeyler. Bu, şimdilik, gücümüzün ötesinde... Bugün, sizlere, 1788 yılında, Paris’te bir akşam yemeğinin sessiz izleyicileri olarak bir yolculuk yaptırmak istiyorum. Ünlü Fransız tiyatro müellifi ve kritik Jean-François de La Harpe’a katılıp yola çıkıyoruz. Herhangi bir akşam yemeği değil bu. Misafirler, Fransa’nın entelektüel ünlülerinden oluşmakta: Önemli bir matematikçi ve politikacı olan Condorcet Markisi, Fransa’nın en önde giden astronomu Jean Slyvian Bailly, politikacı ChrÈtien de Malesherbes, kraliçe Marie Antoinette’nin doktoru Felix Vicq-d’Azyr, okunması çok moda olan bir yazar; Sebastien de Chamfort misafirlerden bazıları. Mükellef masanın etrafında yapılan sohbetin rengini ve derinliğini tahmin edebilirsiniz. 
Fakat, bu geceyi Harpe’ın notlarında ölümsüz kılacak ve bize taşıyacak olan konuşma bu kişilerden hiç birine ait değil. O akşamın ikramını ve fikir alış verişini paylaşan onca kişinin, yaşam sonrasına yolculuklarının âdeta haritasını çizen bir diğer misafir daha var masada. Kimsece bilinmeyen bir yolculuğu, sanki bir izci rehber gibi görüp haberini veren: Jacques Cazotte... Cazotte bir romancı ve ‘Fransız Akademisyenleri Birliği’nin üyesi. Aynı zamanda suda geleceği gören ve gaibden haber veren tarafıyla da ün kazanmış. Entelektüel kimliğinin yanı sıra, meraktan öte, engelleyemediği önsezilerinin gücü ile de saygınlık kazanmış bir aydın. Ne var ki; bu gece her zamankine göre dikkat çekecek kadar sessiz ve ciddi görünüyor. Bu hali diğer misafirlerin dikkatinden kaçmıyor.
Cazotte kendi sonunu görmedi mi?
Şimdi, Harpe ile beraber bu garip davetten ayrılıyor ve onun evine gidiyoruz. Ateist kritik, duyduklarından o kadar etkilenmiş ki; unutulmasına mahal vermemek için, Cazotte’un tüm söylediklerini defterine not alıyor. Duyduklarından rahatsızlığı yazarken bile belli oluyor. Kuş tüyü kalemimin ucundan ürkerek akıyor mürekkep.
Yıl 1789... Cazotte’un deyimiyle; Fransa’nın yeni idrak hakimiyeti başlıyor. Yaşanan, o veya bu şekilde beklenendi. Peki, o garip gecenin misafirleri için söylenenler? İhtilâlden sonra beş sene içinde: Bailly ve Malesherbes giyotinle idam edilirler. Condorcet kapatıldığı hücrede kendisini zehirler. Chamfort bileklerini keser. Vicq-d’Azyr, kendisi için malûm olunduğu üzere kan kaybederek değil ama ateşlenerek ölür. Ne var ki; o tarihlerde, ateşli hastalıkların, damar kesilerek, kan akıtılarak tedavi edildiğine inanılırdı. Büyük bir ihtimâl, d’Azyr yüksek ateşle kendi kendine ölmemiş olsaydı, başına gelecek buydu. 1788 akşamında, tüm misafirlerin, korkunç sonlarından kurtulduklarına inanmalarını sağlayan Harpe ile ilgili kehânete gelince: Harpe hapise atıldığında yine ateisttir ama hücrede Tanrı’yı bulur ve bırakıldığında artık aşırı dindardır ve 1803’de bir manastırda ölür. Cazotte’a gelince; kralı kurtarmak için düzenlenen bir komplonun parçası olmaktan tutuklanır ve giyotine gider. Medyum yazar o meşum 1788 gecesinde onca arkadaşının yeni idrak çağıyla beraber neler yaşayacağını, daha doğrusu yaşamlarını nasıl kaybedeceklerini detaylarıyla görmüşken, kendi sonunu da muhakkak görmüş olmalı. Bu gerçek hikâyenin baştan aşağıya ilginçliği içinde bana en garip geleni, misafirlerin hepsinin kendilerinin sonunun nasıl olacağını merak etmelerine rağmen, içlerinden birinin de çıkıp Cazotte’a “Peki sen ne olacaksın?” diye sormamaları. Sorsalardı, Harpe’ın notlarında muhakkak bu da olurdu.
Diğer taraftan düşünüyorum; aslında hiçbir sınırı ve durağı olmayan zamanın içindeki yolculuğumuzu, kendimizin yarattığı, böldüğü, başlattığı, sonlandırdığı sanal zaman anlayışıyla yapmakta olduğumuz için mi bu yolculuktaki yaşamlarımız bu kadar kısa sürüyor? Belki de, aslında zamanın kendisi kadar sonsuzuz ve zamanla beraber akıp gidiyoruz. Açık okyanusa bakan son iskelenin üzerinde durmak, son durak ıssız bir tren yolculuğunu bitirmek ne yolların, ne denizlerin, ne de yolculuğun bittiği anlamına gelmiyorsa, zamanın içindeki serüvenimiz de devam ediyor olmalı. Bu yolculuk esnasında, sağımıza, solumuza ve ardımıza bakmak yerine, ileriye, yarınlardan daha ileriye bakma ve görme yetilerimizi kullanmayı becerebildi-ğimiz gün, büyük bir ihtimâl, zamanda bizim için hazırlanmış ve tecrübe etmemizi bekleyen olayları görme şansımız çok yüksek... Cazotte gibi... O, içinden geçmekte olduğu zaman sürecinden çok daha ilerisini, hazırlanmış zamanı görebildi. Belki de aslında zaten yaşanmış bir zaman dilimiydi, yaşayacak olanların farkındalığı için süreye ihtiyaç vardı. Kim bilir?
Peter De Vivres’in dediği gibi: “Kainat, şifresi olan bir kasadır. Fakat şifre kasanın içindedir.” Kasayı açmadan içindekileri görme gücünüz var mı? Neden olmasın? Ürkmeyin... Güzel şeyler de görebilirsiniz...
Paris’te bir akşam yemeği sonrası kimse ona inanmak istemiyor
Yemekten sonra, konu Fransız toplumunun içinde bulunduğu duruma geliyor. Genel yorumlar telaşa sebep verdirmeyecek, iyi niyetli, olumlu bir yaklaşım içinde. Henüz hiçbir şey dememiş olan Cazotte dışında tüm misafirler, Fransa’nın kesinlikle yeni bir ‘İdrak Çağı’ eşiğinde olduğundan ve bunun gerekliliğinden bahsediyorlar hararetle. Sessizce onları dinleyen Cazotte, aniden, kararlı ve hâkim bir ses tonuyla söze giriyor: “Kendinizi bu havai düşüncelerle oyalamayın!” diyor, “Evet, ümit ettiğiniz bu devrim hakikâten gerçekleşmek üzere, az kaldı!” Gerçi, buraya kadar, ifade tarzı farklı da olsa herkes hemfikirdi ama medyum yazar, “Fakat...” diye devam ediyor:
“... Fakat, bu yeni idrak yönetimi burada bulunan herkes için şer unsuru olacak!” Salonda bulunan herkes âdeta tokat yemiş ifadesiyle şaşkın, kimi konyak kadehi dudaklarında iken, bir diğeri yudumu boğazına takılmış kalıyorlar. Cazotte’un aşırı ciddiyetinin arkasında hâlâ daha bir espri olabileceği ümidiyle bakınıyorlar... ama hayır, medyum dostları ciddiyetinden ve endişe dolu ifadesinden hiçbir şey kaybetmeden bakıyor onlara. Hâtta bakışları kimisine rastladığında yüzünde acılı kasılmalar oluyor. Herkes Cazotte’u bir kez daha ciddiye almaları gerektiğin farkında, sorulara başlıyor.
“Neler olacak?”
“Bana ne olacak?”
“Benim ne olacağımı görüyor musun?”
“Benle ilgili ne görüyorsun?”
Akşamı renklendiren onca önemli isim ile ilgili gelecekten haberleri vermekten çekinmiyor Cazotte, yerinden kalkıyor ve masanın etrafında yürürken ilk önünde durduğu arkadaşından başlıyor. 
“Sen” diyor Condercet’e, “Sen, kapatıldığın hücrede celladını aldatacaksın...” Condorcet, bunun, ölümden kurtuluşu anlamına geldiği düşüncesiyle tebessüm ederken, medyum dostu devam ediyor: “... Kendini zehirleyerek.” Ünlü matematisyen politikacı aniden çöküyor. Cazotte, bu defa Champort’un yanında durup, “Sen, çaresizlik içinde bileklerini keseceksin” derken, sadece kendisinin gördüğü bir tiyatro sahnesini izler gibi. Sırası gelen Vicq-d’Azyr’e dönüyor ve ekliyor: “Sen de damarların açılarak ölüyorsun.”
Herkes dehşet içinde, Cazotte’un söylediklerini dinliyor. Gözlerinde “Bugüne dek böylesine korkunç haberler vermemişti. Aldanıyor olabilir mi?” sorusuyla gelen kurtuluş ümitleri yaşamaya çalışıyor ama nafile. Cazotte masanın etrafında dolaşarak devam ediyor: “Malesherbes ve Baily... Sizler giyotine gideceksiniz...” Ardı ardına, hiç birinin kurtulamayacağı dehşetli sonları dile geldikçe, “Bu kadar da olamaz.” bakışları artıyor. Herkesin gözlerinde “Bize bir oyun oynuyor olmalı.” düşüncesi var. Nitekim Cazotte’un Harp’la ilgili önsezisini duydukları an hepsi bir anda rahatlıyorlar. Bu kesinlikle zeki yazarın bir oyunu olmalı. Hepsini bir güzel oyuna dahil etti. Zira, ispatlı bir ateist olan Harpe’ın bir Hristiyan olarak öleceğini söylüyor medyum edebiyatçı. Bu, tüm misafirlere şu ana kadar duyduklarının ciddiyetinden ve dehşetinden sıyrılmak için güzel bir sebep. Harpe’ın, asla ve asla bir Hristiyan olmayacağından hepsi emin. Herkes derin bir nefes alıyor. İçlerinden biri; “Bütün korkularım geçti şimdi. Şayet Harpe’ın Hristiyan olmasını bekleyeceksek, ölümsüzüz” esprisini yapıyor. Topluluktan, az önceye kadar inanmış oldukları meşum geleceklerinden dönmüş olmanın rehaveti ile kahkahalar yükseliyor. “Her neyse,” diyor Gramont Düşesi, eğlenceli bir tavırla, “Kadınlar zaten devrim işlerine karışmadıklarından, buradaki hanımlar emniyette sayılır.” Arkadaşlarının rahatlamalarını ciddiyetle izlemekte olan Cazotte dayanamıyor ve kendinde kalan son sözleri söylüyor: “Kadınlar da erkekler kadar acı çekecek. Prensler, prensesler ve hâtta daha yüksektekiler de...”Herkes konu edilenin kralları XVI. Louis ve kraliçe Marie Antoinette olduğunun farkında. Derin sessizlik bir kez daha hâkim...

