Bir çoğumuzun buna “evet” cevabı vermek yatkınlığının sebebi; varlığımızla ilgili resmi kayda geçirilebilen tek tarih olduğundan. Oysa gerçek bu değil.
Öncelikle; bu dünyaya hazırlanmak üzere ana rahminde geçirdiğimiz zaman dilimi, aslında dışarı çıktığımız andan sonra yaşayacaklarımıza kıyasla çok daha zor, çok daha riskli bir yaşam süreci. Bu sürecin detaylarını bilmesek bile hem annemizin, hem bizim yaşadığımız tatlı sıkıntıların hatırına, kimimiz için dokuz, kimimiz için sekiz, yedi, fark etmez, o zamanın her gününü hayatımızın başlangıcı olarak düşünmeliyiz. Ana rahmindeki zamanını tamamlayamayan ve bu tarafa geçemeyen nice bebek olduğunu düşünürsek, o sıcacık keseden sağlıkla ayrılana kadar geçen yolculuğun her anının yaşamın tekrar tekrar başlangıcı olduğunu düşünerek başlayabiliriz.
Yumurtanın döllenişinden itibaren, her gün, her saat yeniden ve yeniden yepyeni bir parçamız hayata gelmekte, yaşam bulmakta. Kâinatın, kozmosun minicik bir yansıması olan atomlarımız, hücrelerimiz bize sürekli şekil verip, bedenimize yeni parçalar eklenirken tek fark etmeyen: beslenme ihtiyacımız. Göbek bağımız, vâr olduğumuz andan, bu dünyaya çıktığımız zamana kadar hep bizimle, minicik karnımızı doyurup durmakta. Hiç bitmeyecek açlığımızın ilk doyum telaşları, en erken başlayan ihtiyacımız...
Hiç bitmeyecek açlığımız...
Sadece karnımız mı doymak ihtiyacında olan? Ya ruhumuz? Karın doyurmak telaşında ruhlarını aç bırakanların çoğaldığı günümüzde, kaçımız ruhunun da doymaya ihtiyacı olduğunu hatırlıyor? Kaçımız hatırlamakla kalmayıp ruhunu beslemek için gıda topluyor? Anne karnında, dışarıdan aldığımız seslerle, dokunuşlarla beslemeye başladığımız ruhumuz, neden bu dünyada çoğu tarafından en az önemsenen varlığımız? Zenginliğiyle ağırlığı ters orantılı varlığımız; elle tutulamayan, gözle görülemeyen, beslenince hava kadar hafif, beslenmeyince kaya kadar ağır çeken...
Ruhumuz; Yüce Yaradan’ın üfleyerek bedenimize gönderdiği armağan
Kendimizi sevmenin, kendimizden mutlu olmanın yolu öncelikle ruhumuzu sevmekle, ona saygı duymakla ve onu önemsemekle başlıyor. Bedenimiz, ölçüleri ne olursa olsun, ancak ruhumuz sayesinde şekil alıyor, anlam ve kimlik kazanıyor. Ruhumuz, bedenimizin hediyesi. Yüce Yaradan’ın üfleyerek gönderdiği armağan. Kendi kendimize çoğaltıp, büyütebileceğimiz, zenginleştirebileceğimiz bir armağan. Yaşarken hem kendimize, hem bizi tanıyanlara hayatı yaşanır kılan varlığımız. Öldükten sonra arkamızdan bıraktığımız... Hatırlandığımız... Parmak izimiz toprak olurken, hafızalarda kalanımız... Ruh izimiz... Ne kadar güzel beslemişsek, o kadar güzel hatırlanan, o kadar sevgiyle anılan, ismimiz söylenince akla gelen aslında ruhumuzun bıraktığı iz, bedenimizin değil.
Beslenen bir ruh, ölümden sonra iz bıraktığı gibi, yaşarken de yolunu açıyor bedenin. Gözümüzden, kulağımızdan, tenimizden, koku duyumuzdan beslediğimiz ruh, kazandıklarıyla bedenimizi besliyor.
Peki, bedenimiz misafir ettiği ruhun, onun için yaptıklarına karşılık veriyor mu yoksa borçlu mu kalıyor? Bunun cevabı hepiniz için farklı olacaktır, eminim. Ben kendi adıma bu hesaplaşmayı çok sık yaptığımdan olacak, ruhumla çok yakın bir ilişki içinde, devamlı sohbetteyim.
Bu sohbeti en derin yapabildiğim zamanlardan biri ise, bedenimin ruhumla dans ettiği zamanlar... Yoga zamanları. Bugün de, benim gibi, duygu yoğunluğuyla yaşayan, ruhu ile bedeni arasındaki mucizevî ilişkiyi keşfetmiş bir güzel dostla paylaştım bu dansı: sevgili Elif Büker.

Elif isminde muhteşem bir ruh
Elif’le tanıştığımız gün, daha el uzatmadan gözlerimiz kucaklaşmıştı. Dürüst, fasaryaya izin vermeyen, yaşam sevinci ve sevgi ışığı ile bakan gözleri kucaklanmayacak gibi değildi. Ruhum, çok uzun sürecek, çok güzel bir arkadaşlığın başladığı müjdesini vermişti bana. Sadece yoga değil, sevgiyi sabırla beslemek de ortak konumuz olduğundan bu sayfamı Elif’le paylaşmak istedim. Onunla Göktürk’te, sahibi olduğu YOGAIA yoga atölyesinde buluştuğumuzda, mekânın tüm salonlarında onun samimi, huzurlu enerjisinin yansımasını gördüm.
Elif de, benim gibi yaşamın her anını, yaşamın yeniden başladığı duygusuyla sahipleniyor. Bu duygu yaşanmak için sebep arayan bir duygu değildir. Sadece hissedersiniz. Öyle yaşamak daha tamam geldiği için hissedersiniz. Öyle hissettiğiniz için de yaşamak daha güzel gelir. Hâtta olduğundan bile daha güzel.
İşte bu güzel duygularla yogamızı yapıyor, sonra sohbete dalıyoruz, beyaz şaraplarımızı yudumlarken. Elif’in bu tarafını da seviyorum. Yoga eğitmeni de olsa, Budist bir rahip gibi yaşamayı seçmemiş. Tam aksine, yaşamın lezzetlerini algılayarak, nefes gibi içine çekerek, yudumlayarak yaşıyor.
Vücut ruhumuzun evidir, fark etmeliyiz
Onu dinlerken birden karşımda on sene evvelki Elif’i görüyorum. Muhteşem bir atın sırtında, su perisi gibi geçiyor önümden. Ama seyrettiğim tablonun keyfi yarıda kalıyor, tuval parçalanıyor... Sonra onu ameliyat masasında görüyorum. Sekiz saat süren bir operasyonla, kırılan beline sekiz santimlik metal ve sekiz tane dev çivi takıyorlar. Sonra on beş gün hastane ve bir hafta evde yatarak geçen zorlu zamanlar. Çektiği acının ve zorlukların hayatına kazandırdığından mutlu, gülümseyerek anlatıyor:
“Sekiz ay korse ile gezdim. İki sene çok zor geçti. En zor gelen de, tekrar at binememekti. Kabul edemedim bir türlü. Kocam dedi ki: ‘At binemediğin için neden üzülüyorsun? Yatalak kalabilirdin. Ayaktasın. Şükretsene.”
Taylan’ı da tanıyorum. Onun bu cümlesinin içinde karısına duyduğu aşkın ve onu tekrar sağlıkla kazanmanın mutluluğunu hissedebiliyorum.
“Yogayla beraber kendime geldim” diye devam ediyor Elif, “Atımı sattım. Bedenimin artık at sporuna izin vermeyeceğini kabul ettiğim anda yoga işime yaramaya başladı. Zeynep Aksoy sayesinde yoganın felsefesini, ‘Ahimsa’yı, (bedene saygı) öğrendim. Bedenimin yapabileceği kadarını kabullendiğim zaman yoga daha kolay, daha anlamlı geldi. Artık at binemiyorum ama yoga sayesinde bedenim ters duruş bile yapmaya müsait. Vücudun enerji kanallarının açılması, hastalıklara karşı büyük bir deva oluyor.”
Elif, bu sebepten yogayı kendisi için yapmakla yetinmemiş ve eğitmenlik derslerine katılıp, ‘hatha’ (temel) hocalık ve ‘Yin’ hocalık yapmaya hak kazanmış.
“Vücut, ruhumuzun evi” diyor Elif, “Yoga bunun farkındalığını artırıyor. Adımlarımı, yürüyebildiğim için, daha bir coşkuyla atıyor, ellerimi kıpırdatırken, parmaklarımı
oynatırken büyük bir coşku hissediyorum. Bedenimi hareket ettirebildiğim için kendimi çok şanslı hissediyorum. Allah’ın çok şanslı bir kulu olduğumu düşünüyorum.”
Yoga hayattan vazgeçmek değildir
Elif’i sadece duyarak değil, inanarak ve duygularını paylaşarak dinliyorum. Bedenlerimizin, her ne kadar çalışabiliyorsa, bize sağladığı imkânları her an hediyemiz gibi düşünerek yaşamanın bedenimize duyduğumuz saygıyı, sevgiyi nasıl beslediğini biliyorum. Ama, işte bu beslenme yine önce ruhun beslenmesinden geçiyor.
Yoga yapmanın insanı hayatın birçok şeyinden vazgeçirdiğini sananlar için Elif aksini söyleyen bir yoga hocası. Diyor ki; “Yoga hayatın daha çok farkına varmak, hayattan vazgeçmek değil. ‘Çi’yi (yaşam enerjisi) canlandırıp her şeyin farkına varmak. Bunu hissettiğim için duygulanıyorum. Hâtta anlatırken bile duygulanıyorum.”
Bunu hissetmeyen anlayamaz ama o bunları söylerken ikimizin gözleri de yaşla doluyor. Sebebini konuşmamıza, bir diğerimize sormamıza gerek yok. Yaşama, sevgiye, sevilene, tabiata kâlp gözüyle, onları duyarak, dinleyerek bakmanın yüreği nasıl doldurduğunu, bedeni nasıl hafifletip ruhu nasıl zenginleştirdiğini iyi bilirim. Böyle anlarımda, Yaradan bana bu duygu zenginliğini verdiği için kendimi çok özel, çok donanımlı hisseder ve armağanımdan dolayı duyduğum minnetle gözlerime yaş gelir. İşte, şimdi öyle bir ânı sevgili Elif’le paylaşıyoruz.
Bedenlerimizde misafir ettiğimiz ruhlarımız aslında bugün sohbet eden. Biz sadece onları yan yana getirmekte elçiyiz.
YOGAIA’da Elif’in yanı sıra on iki yoga hocası daha eğitmenlik yapmakta. “Hepsi tecrübeli” diyor Elif, “Hiç yeni hoca yok.
Haftada yedi gün, toplam yirmi sekiz saat ders veriyoruz. Üyeler isterse bütün derslere girebiliyor. İstiyorum ki; herkes yoga yapabilsin, yoga herkese ulaşsın.”
Bozcaada’da yakında temel hocalık eğitimleri olacak...
Kadrodaki eğitmenlerin dışında, arada, dallarında önemli isme sahip yoga hocaları da ‘workshop’ yapmak üzere eğitime katılıyorlar. Mayıs ayında böyle bir programla temel hocalık sertifikası vermek üzere Bozcaada’da dört günlük bir program plânlamış Elif. 7-11 Mayıs arasında ‘İnziva’ adını verdiği bu çalışmayı, adanın çok gizemli, ruhları besleyen bir köşesinde, yel değirmenlerinin olduğu tepede gerçekleştirmek istiyor. Hatırlar mısınız, sizlere bir Bozcaada yazımda, semâ ayinindeki Mevlevîlerin eteklerine benzeterek anlattığım yel değirmenlerini? İşte, eteklerinde açılıp, uzayıp giden denize bakan, rüzgârın, kekiklerin kokusuyla seviştirdiği yel değirmenleri... Ben de orada olacağım. Yel değirmenlerinin tatlı kanat çırpışları, açık denizdeki sirenaların sesi gibi kulağımı okşarken, ruhumla bedenimi dans ettireceğim. Şimdilik burada akşam oldu... Güzel arkadaşım ve ben, bedenlerimiz kendilerini yuva edinen ruhlarını alarak şimdilik vedalaştılar. Kalktığımız masada kocaman bir paket duygu kaldı. İşte, ruh böyle bir şey. Paylaştığınız yerde kalsa da, sizde çoğalarak yaşamaya devam ediyor. Hepiniz sevgili bir ruhla kalınız ve ona çok iyi bakınız.

