Hafta yağmurla, sellerle geçti. Tabii aslında yağan sel olmazdı, biz yağmuru sel yaptık.
Daracık sokak aralarında, yerin altına, ahtapot kollarla temel uzatan, bulutları delip gökkubeye doğru yarışan gökdelenlerin güvenilirliliğini merak edip dururum hep ama belli ki, ülkemizde toprağa yakın, ayağı yere basarak yaşamanın tehlikesi de bitemiyor bir türlü.
Bu sellerle daha kim bilir nerelerde, ne ücra köşelerde neler olmuş, ne sıkıntılar yaşanmıştır güzel ükemde. Nice insanımızın varı yoğu iki çanak, bir ot yatak sularla sürüklenip gitmiştir. Sanki milletçe fakir fukaranın başına gelenleri kanıksamış vaziyetteyiz ama sefalet metropol şehirlerde olunca tahammül seviyesi birden gerçekten aslında herkes için, her yerde olması gereken insani duyarlılığa varıyor.
Son hafta sosyal medyada, gazetelerden, televizyonlardan aktarma sel sahneleri paylaşılıp durdu. Hepsi çok acıydı, hepsi zavallı görüntülerdi. Hepsinde hem insanlarımızın emeği, birikimi, sağlığı, hem milli servetimiz akıp gidiyordu. Benim için hepsi acıklıydı, hepsi utanılası idi. Ama sosyal medya kullanırlarının çoğu yine seçimlerini, taraf oldukları partinin ‘body-guard’lığında, diğer tarafa alay göndermekte kullandılar.
Birileri İzmir sel fotoğraflarını paylaşıp; “İzmir’i AKP almasın da sel alsın. Müstahak bunlara” diye yazdı. Bir diğer grup suyla kapanmış Ankara geçitlerini işaret edip, “Buyrun bakalım, burası da AKP’li Ankara” dedi. Kimisi de “Burası da İstanbul, nerede balık adamlarınız?” diye sorguladı, Ankara’da balıkadamların insancıkları selden kurtarmasıyla iftihar ederek.
Önce sakinleştirmeye ve insan unsuru etrafında buluşturmaya çalıştım paylaşımcıları ama nafileydi. Bir kaç kişi dışında, herkes tuttuğu partili belediyeyi temize çıkarmaya çalışıyordu.
‘Önce insan, sonra vatandaş. Parti en son gelir’
Konu ne olursa olsun, birilerinin hatası, eksiği, aymazlığı bir diğerinin aynı şeyi yapmasına özür olmamalı. Anlayamadığım ve kabûl edemediğim şey, bireylerin gözü kara bir şekilde partilerinden yana eksikleri, yanlışları da savunmaları.

Bana göre; tam aksi olmalı. Ben, özellikle oy verdiğim partiden daha büyük sorumluluk, daha çok hizmet beklerim. Benim oy verdiğim partinin yöneticisi beni, oy vermediğim partinin adamı gibi yönetmemeli. Yönetmeye kalkarsa, öbüründen daha fazla ondan hesap sorma hakkım vardır. Ayrıca, oy vermediğim yönetici bile, madem yönetimdedir, bana eşit derece hizmet vermek zorundadır. Bu, demokratik, adil idarelerde yönetici ile yönetilen arasındaki hak ve sorumluluk ilişkilerini belirleyen en önemli unsurlardan biri. Ama hayır, durum hiç de böyle değil. “Siz ne yaparsanız yapın, biz sizi böyle seviyoruz” diyor insanımızın çoğu. Verdikleri oyun hesabını sormak yerine, oylarının yanlış yere gitmediğini kendi kendilerine ve çevrelerine ispat peşindeler. Hele hele diğer partiden olanlara karşı özellikle, can’ı siperane göğüslerini açıp suyu, seli, yangını, gelen tehlike her ne ise onu sahiplenerek kavgaya girmekte. Milletçe, özellikle politikacılarımızın çoğunluğu arasında, bu mahalle çocuğu kavgalarına pek yatkın duruma geldik. “Benim kaykayım seninkinden iyi”, “Benim bilyam seninkilerden fazla” der gibi, neredeyse, “Bizim sel sizinkinden daha az sürükledi”, “Bizimki daha az araba yuttu” veya “Var mı sizde balık adam servisi?” diye yazacaklar. Buralara geldik millet olarak.
Körü körüne savunmak yerine geleceği düşünmese bile hali hazırda vermiş olduğu oyu düşünerek hesap soracak bir zihniyet zamanı geldi, geçiyor diyorum. Şahsen, her partiden, belediyemizin suyu aynı derece sevdiğine inandım son selde. Umarım yanlış çıkarım...
‘Turfan'da insan mucizesi; karız/kehriz su sistemi’
Taklamakan Çölü... (Çin Doğu Türkistan’da), dünyanın en acımasız coğrafya parçalarından biri... Sıcaklık, kum tepelerinde 82, kuytularda bile 55 derece... Ve böyle bir ortamda, akıl almaz (insan yapısı) bir vaha... En leziz meyvelar, en güzel sebzeler, uçsuz bucaksız bağlar... Dünyaya yalnızca üzüm ihracatının bile binlerce tonu bulduğu bir vaha... Burası (İpek Yolu’nun kuzey güzergâhı üzerinde bulunan) Turfan... Hani şu “turfanda” sözcüğünün kaynağı...
Peki nasıl yaratılmış bu vaha ?“Karız/kehriz su sistemi” ile...
Tepeleri karlı Tanrı Dağlarının eteklerinde açılan kuyularda toplanan sular 60 km ötedeki Turfan Vadisi’ne getirilmiş. Çölün korkunç sıcaklığında buharlaşmasın diye yeraltında oluşturulan tünellerle... Su yalnızca 60 km öteye götürülmemiş, uzunluğu 3 ilâ 30 km arasında değişen sayısı bin kadar yer altı kanalı ile arazide yayılıp bir şebeke oluşturması da sağlanmış. Bu yer altı şebekesinin toplam uzunluğu 5 bin km. (İstanbul ile Ağrı arasındaki uzaklığın 3,5 katı). Tünellerin yüksekliği yaklaşık 1,5 metre. Kazılan toprağın yüzeye çıkartılması ve tüneldeki işçilerin hava alabilmesi için 10-20 metrede bir kuyular/bacalar oluşturulmuş. Ayrıca, arazi bu kanallardan su çekmek için kullanılan kuyularla dolu. Derinliği bazısında 100, 90, 80 metre olan, sonra 10 metreye kadar düşen...

Su, derinliği başlangıçta 110, en uç noktada ise 10 metre olan kanallarda yer çekimi sonucu akıyor. O kadar uzun bir mesafede doğrultuyu ve doğru eğimi sağlayıp koruyacak hesaplamaların nasıl yapıldığı meçhul. Ve Uygur bölgesindeki Türklere ait bu mühendislik harikasının tarihi, M.Ö. 500. Bu bilgiyi öğrenmenin keyfiyle paylaşıp şu videoları öneriyorum.
(http://www.youtube.com/watch?v=DnvVEyeELAI ,
http://www.youtube.com/watch?v=1kVjQ9ySYX0&feature=related
http://www.youtube.com/watch?v=nst)
Hepinize tabiatın sevgisiyle, gücüyle barışık, insanca yaşamanıza saygılı yönetimlerle bir şehirli, kasabalı, köylü hayatı diliyorum...

