Nermin Bezmen

Nermin Bezmen

-

Dominoda adil olmak

Haberin Devamı

Derinlerde hayat bulup yüzeye çıkan her şey insan hayatını kontrol edemeyeceği şekilde etkiler.

Tabiat hareketi, ormanın kucağında, denizin derinlerinde, kraterin içinde, arzın merkezinde, dağların tepesinde, fark etmez, nerede hayat bulmuş olursa olsun, yüzeye vurduğunda, insana yaklaştığında, yaşattığıyla canını acıtabilir veya önünde yeni bir yol açabilir. Sosyal patlamaların da pek bir farkı yok sanırım. İnsanoğlunu zihinsel, ruhsal, maddi, manevi (ve/veya) her türlü kontrol altına almak üzere hazırlanan her düşünce kendi ivmesini yaratır ve akmaya başlar. Böylesine akıntılar, yaratıcısıyla tam bir kuvvet alışverişinde olduğundan bir diğerinin gücünü besleyerek beraberce yayılırlar, yayılırlar, yayılırlar. Sonra yerleri dar gelir, sağa, sola, yukarıya, gücünü en rahat hissettirebileceği neresi varsa oraya ilerlemeye devam ederler.

Tabiatın, kâh kendisine verilen zararı durdurmak, kâh kendini yenilemek üzere koyduğu tavır kontrolsüzdür. Tabiat ana kızgınlığı geçene, kendisi rahatlayana kadar akmaya, esmeye, yok etmeye, can acıtmaya devam eder. Yanardağ, patlayıp lâvı akarken “Şu ağacın uzağından, şu köye dokunmadan geçeyim de akayım” demez. Fırtına, sel, deprem, ne olursa olsun, tabiat, şayet yine insanın kendisinin yarattığı bir farklılık yoksa, karşısında çıkana hiç bir ayırım yapmaz... İnsanoğlu, kendi ayrıcalık seçimleriyle bir grubu diğerlerinden üstün tutar ve ona daha korunaklı yaşam imkânları sunarsa, evet, o grubun bazı durumlarda, nispeten şansı artabilir. Ama tabiat: milliyet, bayrak, din, dil, ırk ayrımı yapmaz ve tanımaz. Yani ne kadar korkunç olursa olsun, âdildir.

İnsanoğlunun kendisinin yarattığı kaoslar da aslında biraz tabiatın patlama sesepleriyle hazırlanır. Kendini yenileme, gücünü gösterme. Ama o kadar. Ondan sonra, insanın kendisine has diğer unsurlar devreye girer. Dolayısıyla âdil değildir. Kaybı burada başlar insanın.İkinci en büyük eksikliği; insanın, tabiat kadar deneyimli olmamasıdır ve hiç bir zaman da olamayacaktır. İnsanlık ne kadar yaşarsa yaşasın, hep yeniden başlamak zorunda kalacağından evrenin bilgisine ulaşması bir ideden ibaret kalacaktır.

Üçüncü ve bence zaten ilk iki eksikliğine sebep olan zaafı ise; en büyük engeli insanoğlunun. Kendi kendine yarattığı ve hiç bir zaman da tedavi edemeyeceğini düşündüğüm engeli: Kendisini yaşadığı dünyanın üzerinde tek ve en büyük güç olarak görüp diğer canlılar üzerinde acımasız, düşüncesiz, vahşi bir güç kullanması ve bu gücü kendi cinsine karşı da çok rahat kullanabilmesi.

Düşünecek zaman yokken insan kalabilmek

Juventino Rosas’ın çok sevdiğim bir sözü vardır: “Bizi insan olarak ayıran şey, düşünecek zamanımız yokken ne yaptığımızdır.” Bu sözün ışığında, insanın hiç düşünmeden yaşasaydı, dünyayı ne hallere gark edebileceğini aklıma dahi getirmek istemiyorum. (Belki de daha mı iyi olurdu, o da tartışmaya açık tabii.) Benim en garibime giden, bazı çok düşünüp de alınan kararların ve yapılan seçimlerin hiç düşünülmemiş kadar boş, sadece boş olsa iyi, çoğu zaman da sakıncalı olduğunu görmek.

İşte, bir müddettir böylesine sessiz, derinden akmakta olan akıntıların yüzeye vurduğu günler devam etmekte. Böyle günlerde olağandır; akıllar karışır, fikirler karışır, hesaplar karışır ve domino taşı etkisiyle her bir düşenin üzerinden akacağından sular, nereye kadar gideceği, nerede duracağı bilinemez. Domino taşlarının nasıl dizildiği çok önemli tabii. Şayet düz ise; hareketi başlatandan uzağa doğru devrilir. Zig-zag dizimler; çağanoz gibi, biraz kararsız görünse de yine uzaklaşır. Büyük krizlerde zenginler paralarını, yoksullar akıllarını kaybedermiş. Topluma nasıl yansıdığına bağlı, bazen de canlar kaybediliyor maalesef... Ve tarih, ardımızda yaşanmış bunca örneği önümüze dizmekle beraber insan hâlâ bunu göremieyor, görmemekte direniyor. Hele güç kazandıysa. Yine, mutlak hakim olmak için derinlerde, sessiz akıntılar yaratmaya devam ediyor. Kendini Yaradan’a eş koşup, kendinden saymadığını zarar ilân ediyor ve zararlılardan kurtulmak için tüm gücünü, adaletten uzak durarak, onları boğmaya kullanıyor. Hepimiz, irili, ufaklı, hafif veya güçlü anaforlar yaratabiliriz. Bizlere tanınan ve hele hele mutlak hakkımız olduğuna inandığımız bir de gücümüz var ise daha neler de yapabiliriz. Ama, bizi insan olarak ayıran şey; düşünecek zamanımız yokken ne yaptığımız ise, özellikle düşünecek zamanımız kalmamışsa ne yapacağımızı çok iyi düşünmeliyiz.

Hepimize âdil kazanç, âdil yaşam, âdil seçim, âdil yönetim nasip olsun... Güzel ve iyi düşünen insanlar bunu hak ediyor, düşünemeyenlere de sahip çıkmak üzere...

Lamartine de "Türkler vardı" diyor

“Yüzyıllar önce Türkler de, Orta Asya yaylalarında gelişen ve zamanı gelince, Çin’e, Batı Asya’ya, Avrupa’ya, hâtta Afrika’ya sel gibi akıp giden göçebe kabilelerdendi.” Bu sözler, Alphonse Marie Louise Prat De Lamartine ‘e ait. Yıl: 1854. ‘Osmanlı Tarihi’ adlı kitaptan...

Fransız ihtilâlinden bir yıl sonra doğmuş olan Lamartine şiirle başlayan, tarihi ve siyasi yazılarıyla devam eden edebiyatçılığının yanısıra diplomatik kariyer yapmak gayesiyle politikaya da atılmış. Louis Philippe’nin kral olması üzerine, memleketinden ayrılıp yaptığı Doğu seyahati esnasında İstanbul’la ve Padişah Abdülmecit ile tanışmış. Kendisine İzmit yakınlarında bir çiftlik hediye edilmesi ve diğer üst düzey tanışıklar, Lamartine’e, Türklere sadece edebiyatçı gözüyle değil, politik açıdan bakma fırsatı vermiş.

Lamartine’nin Türkçe tercümesi Serhat Bayram tarafından yapılan 1057 sayfalık “Osmanlı Tarihi” kitabında dikkatimi çeken ve not aldığım çok cümle oldu. Lamartine kendi ülkesinin politikacılarına, siyasetçilerine ve düşünürlerine açıkça, Batı’nın aslında Osmanlı’dan değil, Rusya’dan çekinmesi gerektiğini ve Osmanlı’yı yerinde güçlü tutmanın Rus kaygısını kontrole alacağını anlatıyor.

“Milletin çıkarlarının büyüklükleri ve süreçleri, hükümetin büyüklüğünü ve sürecini aşar, soylara dayalı rejimlerden ya da cumhuriyetlerden önce gelir, diktatörlük ve imparatorluklardan sonra da yaşamayı sürdürür. Ülke çıkarlarının engellerle karşılaştığı ya da tehlike içinde olduğunu görüp de susanlar, yalnız gerçeğe değil, yurtlarına da kötülük etmiş olur.” Osmanlı’nın, Orhan Bey’den itibaren İslâm ilişkisini de araştıran Lamartine’in bu konudaki yorumlarından biri şu: “Hristiyan manastırlarının anlattığı uydurma mucizelerin ve hatalı bilgilerin nasıl ölçüsüzce arttığını, cahil keşişlerin elinde İncil’in saf kurallarının bozulduğunu yakından bilen İslâm Peygamberi, tehlikeyi önceden sezmişti. Ve bu konuda şu uyarıyı yapmıştı: İslâmiyette ruhban sınıfı yoktur.” Lamartine kendi bizzat tanıdığı Abdülmecit dönemini ise anlatmadan noktalamış kitabını: “Onun saltanat dönemini anlatmayacağız. Çünkü gerçek tarih, ancak gelecek kuşaklarla başlar.”

Gelecek kuşakların hakkımızda çok güzel bir tarih yazacağı umuduyla hepinize sevgiler...

DİĞER YENİ YAZILAR