Nermin Bezmen

Nermin Bezmen

-

Ayşe Sultan buluşması

Haberin Devamı

Senelerdir, asırlık ağaçların gölgesindeki dar yokuşundan inip çıktığım, Boğaziçi’nin mavilerini seyreden envai çeşit yeşiline âşık olduğum Ayşe Sultan Korusu benim zaman tünellerimden birisidir. Yılın mevsimine, günün saatine göre seslerini beklediğim kumruların, bülbüllerin, saksağanların, kaç nesildir bu koruda öttüğünü düşünürüm. Şimdi yerinde modern “Germanik” bir ev duran Ayşe Sultan’ın köşkünün yıkılmamış olduğunu düşlerim. Diğer bütün binaların yerine yüzyıllık çınar, kestane, çam, erguvan, defne, ceviz, Acem dutu, dişbudak, sakız ağaçlarını ekerim yeniden. Himalaya ve mavi atlas sedirleri, Macar meşeleri, serviler, dağ akağaçları sarıverir dört bir yanımı ve yeniden zaman içindeki yolculuğuma çıkarım.

İşte, şimdi de, bu karlı Aralık akşamında da, korunun ilk sahibi Ayşe Sultan’ın hayatı akmaya başladı bahçemizden öteye... Ayşe Sultan’ın büyük oğlu Ömer Nami Efendi’den bizzat dinlediğim şu öyküyle...

Ayşe Sultan, Sultan II. Abdülhamid’in en sevdiği karısı, dördüncü kadınefendisi Müşfika Kadınefendi’den, 1897 yılında, Yıldız Sarayı’nda doğar. Sultan II. Abdülhamid’in onuncu çocuğu ve altıncı kızıdır. Adıyla anılan korudaki oya gibi köşk, İttihatçılarca hal’inden evvel, babası tarafından hediye edilir kendisine. Selânik’de, Alâtini Köşkü’nde geçirdiği dokuz ay sürgünden sonra, arzusu hilâfına İstanbul’a geri dönen Sultan Abdülhamit’le beraber gelir Sultan’ın hareminden hanımlar ve kalfalar ile beraber.

Ayşe Sultan, İstanbul’a vardıktan bir müddet sonra, İttihatçılar’ın saltanata getirmiş olduğu amcası Sultan Reşad’ın müsaadeleri ile Yıldız’da mühürlü eşyalarını Bebek’deki bu köşke taşıtır ve Dolmabahçe Sarayı’nda şeyhülislâmın kıydığı nikâhtan iki ay sonra da, Selânik dönüşü kendisine beyaz güller gönderen Ahmet Nami Bey ile bu köşkte düğünü yapılır. Ayşe Sultan ile Ahmet Nami Bey’in izdivacı bir sene sonra ilk meyvesini verir ve Ömer Nami bebek doğar. Hem düğün, hem de doğum haberini ancak Selânik Kumandanlığı kanalıyla gelen telgraftan öğrenir Abdülhamid. Ne zaman ki Balkan Harbi patlak verir, Selânik kaybedilmeye yakın, Abdülhamid İstanbul’a geri getirilir. Beylerbeyi Sarayı’na yerleştirilen Sultanı, kızı Ayşe Sultan, ancak Bebek’deki köşkünden dürbünle izleyebilmektedir. Oğluna her sabah dedesinin resmini gösterip anlatır ve fotografı öptürür. Bunun için, özel izinle dedesini ilk gördüğünde ona “Oh! Cici büyükbaba!” nidaları ile sarılır küçük çocuk. Hayatında ilk kez hüngür hüngür ağlamış Abdülhamit.

VATANSIZ MAHRUMİYET YILLARI

Babası vefat ettiğinde Cenevre’de bulunan Ayşe Sultan, o zaman yedi yaşında olan oğulları Ömer Nami ve henüz bir yaşındaki Osman Nami’yi yanına alarak, mayın döşeli denizlerde yapılan bir yolculuktan sonra İstanbul’a gelir. Bu dönüşle birlikte, eşinden boşanması da gerçekleşir. Bir müddet sonra da, Ali Rauf Bey ile evlenir. Ancak, sürgün yılı gelir ve vatansız, mahrumiyet senelerini geçirmeye başlarlar. Ama nasıl? Bunu, şöyle anlatmıştı Ömer Nami Efendi:

“Osmanlı Hanedanı üyeleri, iyi birer hanedan üyesi olmak üzere yetiştirilmişlerdi. Hiçbiri, bunun dışındaki bir hayatı veya mesleği bilerek yetişmemişti. Kardeşimle benim bir şansımız, vatandan ayrıldığımızda nispeten küçük yaşlarda olmamızdı. Böylece hayatımızı idame ettirebilecek mesleklerin sahibi olduk. Yoksa, bizim yaşamımızı devam ettirecek bir maddi varlık mevzu-u bahis değildi.”

Paris’e gidip Versay yakınlarındaki mütevazi evlerine yerleşirler. Ömer Nami orada Hoch Lisesine ve ardından hukuk fakültesine kaydolur. Bir müddet sonra, Ayşe Sultan eşini kaybeder ve İkinci Dünya Harbinin arefesinde, tahsili bitmemiş ikinci oğlu ve devamlı bakıma muhtaç, hasta en küçük çocuğuyla başbaşa kalır.

“Annem, elinde, avucunda ne varsa satmış” diye anlatmıştı, Ömer Nami Efendi. “Satarken en fazla üzüntü duyduğu eşyasının, mücevherleri değil de, çocukluğundan beri biriktirdiği pul koleksiyonu olduğunu söylerdi.”

Satmakla eline geçenler, hayatlarını idame ettirmeye yetmeyince, kendisine gelir olacak işler yaratmaya başlar Ayşe Sultan. “Allah sabredenle beraberdir” anlamına gelen “Innallahî ma’assabirin” yazısını çoğaltıp tuğralar yaparak cam üzerine işler. Bunları satarak gelir sağlamaya çalışır. 1940’larda Wander Şirketi’nin Şark Direktörü olan Ömer Nami Efendi, Lübnan vatandaşlığına geçer.

Nihayet 1952 yılında çıkan izinle, Türkiye’ye döner Ayşe Sultan. Türkiye’den hiç ayrılmayan annesi Müşfika Kadınsultan ile Serencebey’deki evlerinde buluşur. Ayşe Sultan, 1955’te noktaladığı hatıralarını takib eden senelerin sonunda, 1962’de Serencebey’deki bu evde vefat eder. Hatıratının sonunda şu satırlar okunur.

“Mukaddes vatan topraklarına bir gün ayaklarımın değeceğini asla ummayarak geçirdiğim bu yirmi dokuz yılın ağırlık ve ıstırabını hâlâ hissetmekteyim. Allah vatana, millete zevâl vermesin duası olduğu gibi, hayatımız sona ererken son sözümüz yine bu olacaktır.”

Ayşe Sultan buluşması

Atatürk'le Müşfika Kadınsultan'ın sır görüşmesi

Bir kaç yıl sonra da kızının ardından Müşfika Kadınsultan bu dünyadan göçer. Onun, 1924’deki sürgün kararından sonra Çankaya’da Atatürk ile olan gizli görüşmelerinin kapsamı yine kendisinde sır olarak kalır. Dünya ile küs, Serencebey’deki evin kapıları ardında kendisine ait yaşamın sırları ile beraber öldüğünde, en küçük torunu Abdülhamid, dadısı Adiga ile yalnız kalır. Dadı, zihinsel hasta ve bakıma muhtaç olan efendisi ile beraber, yaşamlarını, avukatlarının zaman zaman yaptığı mal satışlarından gelen gelirle devam ettirmeye çalışır.

Ömer Nami Efendi ile defalarla beraberliğimiz sırasında, geçmişle ilgili bu sohbetlerini dinlerken, onun da, tanıdığım diğer hanedan üyeleri gibi, hiç kimseleri, hiç bir devri suçlamadan, hayata nasıl alçakgönüllü bir tevekkülle, ama mücadeleci bir gururla baktığını görmüştüm. Kendisine bir kız evlât kazandıran ilk eşinin ölümünden sonra Lübnanlı Yolanda Hanım’la evlenmişti. Tanıştığımızda, artık Lozan’da oturuyor ve sık sık İstanbul’a geliyordu; hem İstanbul hasretini dindirmek hem de senelerdir bir türlü neticelenemeyen miras işlerini takip etmek için.

Bize misafir oldukları akşamlarda, Ömer Nami Efendi’nin, geçmişi özlemle anlatmak, çocukluğunun geçtiği Ayşe Sultan Korusu’ndaki yapılardan ve yeni sahiplerinden yakınmak yerine, yeni gerçekleri âdeta kendisiyle ilgisi olmayan görüntüler gibi sakin bir gülümseme ile karşılaması beni çok etkilemişti.

Yine bir tesadüf, rahmetli eşimin seneler evvel, Müşfika Kayasoy Kadınefendi terekesinden bir satışta aldığı çalışma masası (ki; Kraliçe Victoria’nın Sultan Abdülaziz’e hediyesiydi ve sonradan Abdülhamid, dolayısıyla varislerine intikâl etmişti) Ömer Nami Efendi’nin, misafir defterimizi imzalamak için oturduğu masa oldu.

Bir sultan torununun, bir zamanlar annesine ait olan topraklar üzerinde, dedesinin masasında misafir olması, hayatın buruk, ironik rastlantılarından biri değildi de neydi?

Ömer Nami Efendi’nin, karşısındakini mahcup eden mütevazi asaletinin yanısıra, kültür ve bilgi birimini de hayranlıkla izlemiştim. Beraber olduğumuz son akşam yemeğimizde, masadaki diğer dostlarımızla birlikte, bizlere Bosna Hersek üzerine beşyüz yılı kapsayan bir tarih dersi verdiğinde, onun sakin, az konuşan tabiatının ardında nasıl zengin bir bilgi hazinesi yattığını bir kez daha anlamıştım. Balkanlar, özellikle Bosna Hersek konusunda onun bütün anlattıkları daha sonraki yıllarda birer birer gerçekleşti ve düşündüklerinin, endişelerinin doğruluğunu ispat etti.

Ayşe Sultan buluşması

“Atatürk çökmüş bir imparatorluğu kurtaracak tek insandı"

Ömer Nami Efendi, hanedanın asaletini sadakâtle taşırken, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmaktan gurur duyardı. Atatürk’ün, çökmüş bir imparatorluğu kurtarabilecek tek insan olduğunu büyük bir samimiyetle ifade eder, “Bana lütfen sadece Ömer Nami deyiniz. Hanedan, kubbede kalan hoş bir sedadan ibaret” derdi. Bugün, Arabistan yarımadası çöl kültürünün sıkı takipçileri ve sözcüleri olanların, Ömer Nami Efendi gibi diğer Osmanlı Hanedanı üyelerini de tanıyıp, onların giyim ve yaşam tarzlarını görmelerini, hayat felsefelerini anlamalarını ve Padişah çocuklarının, torunlarının dahi, asla Arapçılığa teslim olmadıklarını bilmelerini isterdim. Zaman geç olabilir, fotograflara bakmaları yeterli olacaktır.

Ayşe Sultan Korusu’nun satışı ise, yıllar önce, sahibi Ayşe Sultan’ın vekâlet verdiği dişçi Sami Günzberg tarafından gerçekleştirilmiş ama her ne hikmetse bu satıştan ne Ayşe Sultan’a, ne çocuklarına hiç bir kuruş geçmemişti. Bu meyanda, Sami Günzberg’in, hanedanın kendisine güvenip verdiği vekâlet ile edindiği servetin haddi hesabı yoktu. Kendisi saray hareminde bohçacılık yapan Polonya asıllı bir kadının oğluydu ve sağladığı nüfusu, hanedanın sürgün tarihinden itibaren fevkalâde bir maharetle topladığı vekâletnamelerle kendi lehine kullanmayı bilmişti.

Ömer Nami Efendi’nin bizi son ziyaretinden bir kaç gün sonra, Kuruçeşme arazisi satışı gerçekleşti. Telefonda bu haberi verirken, bir sonraki gelişinde bizde kutlamak üzere vedalaştı. Ancak, yılların yorgunluğu, yaşadığı stres ve heyecan, sanırım, Ömer Nami Efendi’nin kalbine artık fazla gelmişti. Dönüş yolunda, uçakta geçirdiği bir kâlp krizi ile hayatı sona erdi. Onu rahmetle anarken, bir kez daha düşünmeden edemiyorum. Çocuk Ömer Nami ve Osman Nami’nin, patikalarında koşarak büyüdüğü Ayşe Sultan Korusu’nda, Ömer Nami’nin notunu okuyorum:

“... Evinizin sıcak ocağında vakit ne yazık ki, pek çabuk geçiyor.” Sonra, onun bir başka sözünü hatırlıyorum: “Gurbette, vatansız, seneler geçmek bilmezdi. Başucumuzda vatan toprağı ile yatardık, hep bir gün dönebilmek umuduyla.” Bugün, Arabistan yarımadası çöl kültürünün sıkı takipçileri ve sözcüleri olanların, Ömer Nami Efendi gibi diğer Osmanlı Hanedanı üyelerini de tanıyıp, onların giyim ve yaşam tarzlarını görmelerini, hayat felsefelerini anlamalarını ve Padişah çocuklarının, torunlarının dahi, asla Arapçılığa teslim olmadıklarını bilmelerini isterdim. Tanışmayabilirler, fotograflara bakmaları yeterli olacaktır.

DİĞER YENİ YAZILAR