İstanbul’umuzun âdeta intikam alırcasına bitirilişini üzüntüyle izlerken tarihi boyunca onu yaşamak ve anlatmak için İstanbul’a akmış yazarları, çizerleri düşündüm geçen gün. Arşivimdeki 1960’ların Hayat-Tarih mecmualarını karıştırırken, Batılı için gerçek İstanbul’un tanıtım elçileri olmuş nice meşhur edip ve ressamı hakkıyla tanıyor muyuz diye sorguladım. Meselâ: Pierre Loti... Bugün bir şeyler söylemeye şansı olsa herhalde şöyle derdi:
“Artık çoğunuz beni Divanyolu’nda bir evin önündeki plâket konusu, Eyüp’te bir kahve, Pera Palas’ta bir oda, Sultanahmet’te bir cadde adı olmaktan öte tanımıyorsunuz, şikâyetçiyim.”
Türklerin lehine Fransa’da yayınlanan romanları, makaleleri, sosyal çevresindeki infiali ile Batı dünyasında çok az sayıdaki ateşli sözcülerimizden biri olarak kabul edilen Pierre Loti’nin, Türkleri neden sevdiğine dair kendisine sorulan soruya cevabı aklıma geliyor: “Türkleri tanıdığım için.”
Her tanımanın sevmeyi gerektirmediğini düşünürsek, bu oldukça geniş anlamlı bir cevap. Pierre Loti’nin bu cevabı; Türkler lehine olan hissiyatının ve Batı eziciliğine karşı onların yanında duruşunun bir özeti gibi. Bu duruşuyla da, gerek Osmanlı’da, gerekse kendi ülkesi Fransa’da kimi tarafından göklere çıkarılırken, kimince de aşağılanmış.
FRANSIZLAR ‘AJAN’ DEDİ
“Türk dostu”, “Türk hayranı”, “Bizden bahseden Batı romancılarının en meşhuru”, “Dostumuz Pierre Loti” takdirlerinin yanı sıra, Fransa’da “Türk Ari Efendi”, burada da, “Jurnalci”, “Ajan” diye nitelendirildiği olmuş, hâtta Nâzım Hikmet 1925 yılında henüz yirmi üç yaşındayken yazdığı şiiriyle Piere Loti’yi yerden yere vurmuş . Memleketine ve milletine âşık, hayranı olduğum büyük şair ve düşün adamı Nâzım’ın gözünde Pierre Loti’nin şahsiyeti değersiz, onunTürk hayranlığı ise şarlatanlıktan ibaret kalmış.
Esas adı Julien Viaud olan Loti, 1850 yılında Rocehefort sur Mer’de dünyaya gelir. Babası, nesillerdir denizcilikten gelen Protestan bir ailenin oğlu Theodor Viaud bu kasabanın belediyesinde başkâtiptir. Boş zamanlarında şiirler, tiyatro eserleri kaleme alır. Hâtta kasabanın iki ciltlik tarihini de yazmıştır. Bir başka denizci ailenin kızı Nadine ile sanatçı ve romantik kişiliğine uygun olarak, aşk izdivacı yaparak evlenmiştir. Julien ergenlik çağına gelince, kasabanın kolejindeki eğitimine başlar. Yazı merakı ilk defa o yıllarda günlük tutması ile kendini gösterir. Kasabadaki tahsilini takiben, denizcilik eğitimi almak üzere Paris’e gider. Bu ışıltılı, heyecanlı şehir onun içindeki deniz subayı olmanın dışındaki heveslerini gıdıklar. Bir ara sirk artistliğine bile kalkışır. 1867’de namzet subay olarak ilk büyük seyahatini yapar. Cezayir’den, İtalya’dan geçtikten sonra Mısır’a ve nihayet hayatı boyunca bağlanacağı insanların ülkesine, İzmir’e getirir. O esnada adı henüz sadece Julien Viaud’dur. Zira Pierre Loti adı kendisine 1881 yılında Tahiti’de bulunduğu esnada verilecektir.
1876 Osmanlı’nın büyük buhranlarının başladığı devirdir. Abdülaziz saltanatının son günleridir. Selânik’de Fransız ve Alman konsolosları katledilmiştir. Avrupa devletleri duruma hâkimiyet amacıyla derhal harp gemilerini Selânik limanına yollarlar. Julien Viaud, nam’ı diğer Pierre Loti de, 1 Mayıs’ta Selânik limanına demirleyen Fransız kruvazörün içindedir.

Hayranlığı alevleyen şehir: İstanbul
Selânik’ten sonra yaptığı İstanbul ziyareti ise Pierre Loti’nin hayatı boyunca sahipleneceği Türk hayranlığını alevleyen süreçtir. Bu süreç, ilk romanı ‘Aziyade’ yi yarattığı gibi, Türklere dostluğunun da temeli olmuştur. Muhtelif yayınevlerinde reddedildikten sonra nihayet 1879’da basılan ‘Aziyade’nin ardından, okyanusta bir adaya yolculuğu konu aldığı ‘Raraku’ adlı romanı 1880’de yayınlanır. Pierre Loti’ye esas şöhreti getiren kitabı ise, Abdülhamit döneminde Türkçe’ye de çevrilen ‘İzlanda Balıkçısı’dır. Artık dünyaca meşhur ve kabûl edilmiştir. 1891’de Fransız Akademisi âzalığına seçilir.
Yazarlığı, deniz subaylığına engel teşkil etmez Pierre Loti’nin. Tam aksine, kendisini diyar diyar dolaştıran bu meslek onun romantik hayâl gücünü, hassas ruhunu, edebî kabiliyetini tetikler.
ÖLÜMÜ EVLA TUTANLAR
1903 Yılında, İstanbul resmen işgâl altında olmamasına rağmen Batılı devletlerce yakın plân gözaltındadır. ‘İcabında tebaalarını ve Hıristiyanları korumak üzere’ bahanesiyle İstanbul’a gelen kruvazörler, buradaki büyük elçilerin emrinde görev alırlar. Pierre Loti, bu amaçla gelen Fransız krüvazörü Vouture’ün süvarisidir. 1905 Mart’ına kadar İstanbul’da kaldığı bu süre içinde, ‘Les Désenchantées’i, kaleme alır. Türkçeye tercümesini yapan Nahid Sırrı Örik kitaba ‘Bezgin Kadınlar’ adını verir. Pierre Loti’nin en çok satan romanı olan bu kitabın öyküsü, II. Abdülhamit devri sonlarında Türk hareminde, edebiyat, musiki ve dil bilgileri ile yetiştirilen münevver kadınlar için bunca bilgiden sonra harem hayatının nasıl dayanılmaz olduğu üzerinedir. Bu kadınlar irfan sahibi olduktan sonra mahpus yaşama dayanamayıp ölümü evlâ tutarlar.
Loti’nin, yaşadığı İstanbul’u, manzaralarını anlatmadaki ustalığı, âdeta fotoğraf çeker gibi sahnelediği mekânlar, eserlerini edebî öneme kavuşturur. İstanbul Loti’yi, sokakları, yaşamı, kafes ardı hayatı, kahveleri, insanları, hikâyeleri, manzaraları ile büyülemiştir. Loti, her gezdiği yere, her gördüğüne hayrandır. Türkleri niçin sevdiği sorusuna; “Türkleri tanıdığım için.” cevabını verir. Tanımanın ille de sevmeyi gerektirmediğini düşünürsek bu Loti’nin gerçekten Türklük kimliğine her haliyle hayranlık duyduğunu açıklar. Nitekim Türklerin geçmişi, hareketsizliği, aylâklığı sevdiğini de söyler. Ama Loti bu dünyanın parçası olmak isteyecek kadar mutludur. Dinler, notlar alır, hayâl kurar, yazar ve bu arada kara kalem desen çalışmaları yapar.
Loti, Osmanlı sarayı, bizzat padişah ve halife ile olan yakınlığının ardından Kurtuluş Savaşı ve mütareke zamanlarında da, Türklerin haklılığı üzerine yazı ve tavrı, Sevr Anlaşmasına isyanı, Milli Mücadeleye yazılarıyla verdiği destekle hep Türklerin sevgisine yakın kalır. Yapı Kredi Bankası, Hayat Tarih Mecmuası yetkilileri bir sahaftan rahmetli Abdülhak Şinasi Hisar’ın çuvallar içindeki evrağını satın aldığında, Abdülmecid Efendi’ye hitaben azılmış, Pierre Loti ve Claude Farrére imzalı on beş mektup ortaya çıkar. Yazışmaların tamamının bu kadar olup olmadığı bilinmemekle beraber, ele geçeni kadarıyla, yazarları ve onların düşünceleri ile ilgili aydınlatıcı bir portre çizer.
PLATONİK BİR AŞK GİBİ
Pierre Loti’nin bu özel satırlarında dolaşırken onun dünyasını, o gün yaşandığınca hissetmek ve o günün Osmanlısının, Türkiye’sinin Loti’nin gözünden, zihninden ışık tutulan portresini izlemek mümkün. Onun Türklere hayranlığı, onları içinde gördüğü acz ve yalnızlık tablosu karşısında duyduğu şefkat, Batı’ca aşağılanmışlıklarına isyanla beslenen plâtonik bir aşk gibi. Osmanlı’nın, Batı karşısında yalnızlığı, kapalı cumbaların arkasında hor görülen kadınların çaresiz ezilmişlikleri ve romantizm ihtiyacında kurduğu hülyalar,
Pierre Loti’nin gerçek dünyasını romantik bir ruh haliyle okşadığı gibi, yazınsal düşlerini de harekete geçirmiş ve onu âdeta Don Kişotvarî bir aşkla Türklük savunucusu yapmıştır.
Sanıyorum, bu savunmanın ardında; Türk’ün acınası, zavallı olduğunun ve korunma ihtiyacının kabulünün yatıyor olması, Nâzım’ın gururunu rencide etmiştir. Türkiye’yi sultanlı, sarıklı, cumbalı Şark kültürü içinde yücelten Loti’nin fantezi dolu oryantalist hayranlığı, büyük şaire “... Lâkin ne dün, ne bugün ne yarın böyle bir şark yoktu olmayacak!” diye isyan ettirmiştir.

